Dört Kapı Kırk Makam – Tarikat Kapısı

Tarikat kapısında ikrar veren yolcunun içsel yolculuğa ilk adımı

Tarikat Kapısı – Birinci Yorum

Tarikat yol demektir. Kişi toplumsal kurallarla farklılaştırılmış, kendi biricik varlığını keşfettikten sonra ona yaklaşmak için içsel yaşantıya yönelmeye başlar. Tarikata girebilmek için kişinin ikrar vermesi gerekir. Tarikata girerken bir imtihana tabi tutulur. Bunun amacı yeterli ruhsal düzeye gelip gelmediğini saptamaktır. Bu imtihanı başarıyla geçerse, ki tarihte buna pek çok örnek vardır, kendisine tarikat bilgisi kavratılır.

Kişi görünürde şeriat kurallarına uyuyormuş gibi olsa da esasında onları aşmış tarikata göre içsel yaşantısını devam ettirmektedir. Burada henüz dış dünya mevcuttur. Zahiri dünya a denilen bu dünya iç dünyayı kaplayan bir kabuk gibidir. Tırtılın kozasını anımsatır.

Tarikat kapısında ikrar veren yolcunun içsel yolculuğa ilk adımı

Şeriat düzeyindeyken zihninde toplumun oluşturduğu Tanrı imajının hakikatle alakalı olmadığını ve o imajdan sıyrılarak içe odaklanmasını artık kavramıştır.

Tarikat kapısı ehli olan kişi kavram ve kelimelerin anlamlarına değil manalarına yönelmiştir. Dervişin: “Küfür her dinde küfür fakat bizde iman olur.” demesi budur. Hakikat bilincine ve ruhuna ulaşmış olan insan için doğru olan şey şeriata göre küfür gibi algılanabilir. Örneğin Hallac’ın: “Enel Hakk” demesinde olduğu gibi.

Bu aşamaya ( Tarikat kapısı ) gelmiş insan dünyayı tek göremez çünkü o teklik düşüncesinin bir imajdan ileri geldiğini bilir. Bunun yerini paralel dünyalar almaya başlar.

Bir yol göstericinin gözetimi altında yürürse, yol süren (Tarikat eri) olgunlaşması ve yol alması daha güvenli ve hızlıdır. Fakat tek başına da bu yol zor da olsa bulunur. Bu herhangi bir insana verilen bir kısmet değil bütün canlıların doğasında olan bir şeydir. Bu yüzden bir kurgu ya da ideoloji değildir.

Tarikat Kapısı – İkinci Yorum

Kavram olarak, yol anlamına gelir. (Anasarı Erba) ikincisi olan ateşe denk düşer. Ruh dünyasını saran en büyük kasırga ve depremler bu kapıda cereyan eder. Çünkü Tarikat Kapısı en köklü alt-üst oluşların kapısıdır aynı zamanda. Şeriat ehlinin idrak edemeyeceği bir dünya oluşmaya başlar. Fakat henüz bu dünya toz duman içindedir. Göz gözü görmeyen bu alaca karanlıkların aydınlanması ancak bir mürşidin (yolcunun iç aleminde) yakacağı çerağ (ateş) ile mümkündür.

Yolcu yola girebilmesi için mürşidine teslimi rıza olması gerekir. Bunun için yola ikrar verir. Hiçbir dünyevi (nefsani) değerin onu bu ikrardan çeviremeyeceğini; hiçbir sarsıntının onu ikrarında zerre kadar gevşemeye yol açmayacağını mürşidine kanıtlaması gerekir. Bunun için de şeyhinin vereceği imtihana hiçbir şey düşünmeden evet der.

Tarikat kapısında kavramlardan manaya yönelen dervişin bilinci

Mürşid, yolcuyu yola girmeden önce ısrarla uyarır: Bu yol kıldan ince kılıçtan keskin, bu yol ateşten gömlek, demirden ok, Hak Muhammed-Ali yolunda zorlama yok, bu yolda sabır var intikam yok, gelme gelme, dönme dönme, gelenin malı dönenin canı, riya ile ibadet, şirk ile itaat olmaz. dilinle söylediğin meydanın, kalbinde gizlediğin senin.

Şeyh Bedreddin’in, kendisine mürit olmak isteyen bir Farslı’ya sorduğu sorular oldukça ilginçtir. Mürşid, yola girmek isteyen insanın ikrarının (en büyük arzusunun) sağlamlığına inandığı zaman ona sabrın önemini anlatarak şöyle der: “Sen de benim gibi sabırla bekleyerek inciyi kazanabilmen için düşünmeden kendini bu amana salıver.” (Cüneyd-i Bağdadi)

Tarikat Kapısına kabul edilen yolcu uzunca bir arınma süreci geçirir. Başlangıçtaki zifiri karanlık (yani toz duman) ancak uzun bir nefs-terbiyesi sürecinden geçerek durulmaya, aydınlanmaya başlar. Nefs üzerindeki hakimiyet arttığı oranda yeni bir dünyanın ışığı görülmeye başlar. Bu ışık mürşidin de tesiriyle (rehberliğiyle) deruni (içsel) yaşam kendini belli etmeye başlar.

Yolcunun sabır, gayret ve amelleriyle berraklaşan içsel dünyası aydınlandığı oranda dış dış dünyayı ve kendisini tanıma sürecinde mahiyetten öze doğru bir yol alır. (Mahiyet dünyevi bilginin ürünüdür.)

Tarikat kapısında ateşten gömlek giyen yolcunun arınma süreci

Kalıp, şekiller ve mecazdan ibaret olan dünyanın görünen yüzünün arkasındaki “görünmeyen olanı” sezmeye başlar. İnsanlar arası ilişkilerin yüzeyselliğini yavaş yavaş sezmeye başlar.

İlahi aşkın ateşi bütün nefsani duygularını yakar ve bu mertebedeki yolcu (bir pervanenin kendini döne döne yanan ateşin içine atışı gibi) kendini hakikat ateşine atar.

O artık ölmeden ölmüştür.

Bu aşamada dualite aşılmaya çalışılır. Tanrı anlayışı, şeriat ehlinde olduğu gibi antropomorfik (insanın nefsinden yaratılmış) bir Tanrı değildir. Hz. Ali’nin “Eğer bu ayeti Hz. Muhammed’in yorumladığı gibi (yani, burada gerçek-hakikat babında demek istiyor) yorumlasaydım benden ötürü ona da düşman olurdunuz.” söylemiyle işaret ettiği bir durumdur. Takiye bu kapıda başlar.

Bilim bu aşamada daha üst düzeyde bir algılama ve kavrama içerisindedir. Bütün değerler bir kişilik (bir ahlak) etrafında şekillenir. Bilinç boş mekanı aydınlatan bir ışık olmaktan çıkıp kainatın bütün özelliğini ve sırrını saklayan insan özüne döner.

Tarikat Kapısı – Üçüncü Yorum

Aradığı soruların cevabını zahiri alemde bulamayacağını, her şeyin izafi olduğunu anlayan yolcu içe yönelmeye başlar. Fakat bu yöneliş güçlü bir şekilde dış dünyadan kopmayı zorunlu kılıyor. Bu kopuş ekseriyet güçlü bir ruhi sarsıntıyla mümkündür.

Dış dünya bütün anlamını yitirdiği zaman, yani dış dünya harap olduğu zaman bu içe yöneliş yani deruni hayat mümkün olmaktadır. İçsel arayışa çıkmak, sahip olduğu her şeyi kaybetmeyi göze almakla başlar. Dış dünyada harap olan birey ilgisini iç dünyasına yöneltir. Zira dış dünya yavaş yavaş ayakları altından kaymaktadır.

Tarikat kapısında ilahi aşk ateşine yönelen derviş

“Nerede bir harabe var, orada bir hazine bulunma ihtimali vardır.” sözü bireyin kederli bir bilinçle sonsuzluğa uzanan bir varoluşun kesiştikleri noktada seyreden bir dervişin ruh halini betimlemektedir.

“Şeriat” ve “tarikat kapısı” nın birbirine değdiği noktada birey varlık-yokluk, ölüm-yaşam, sonsuzluk-sonluluk gibi sayısız boyuttaki çelişkileri içinde taşır.

Bir kez aralanan kapı sonsuza dek bir daha kapanmamaktadır. Aklın keşfettiği sorulara cevap bulma telaşı içindeki insan eğer bu soruları bütün yakıcılığıyla kendine sorsa, onun tarikat babına gelmesi kaçınılmazdır. Sözü edilen metafizik sorular aklın ışığında ortaya çıkmış olsa da akıl bu soruyu yanıtlamakta tamamen yetersizdir.

Tarikatta tek başına yol almak her zaman ve mekana mümkündür. Fakat zorlukları dışarıdan bir yardım almaksızın aşmak imkansız gibidir. Yine de mümkündür.

Bir mürşit eşliğinde bu yolculuğa çıkmak isteyen insan önce kendini tamamıyla kendini mürşide bırakmalıdır. Bu bakımdan tarikat kapısı mürşidin, ateşin kapısıdır aynı zamanda. Mürşid tarikat babındaki insan için Allah’ın tecellisi gibi görünmelidir.

Tarikat kapısında harabeden hakikate yönelen yolcu

Bir dergaha girmek için “bu yolda gerektiği gibi mürşidin her sözüne talip olacağım.” diye ikrar vermek zorundadır. İkrarın gerçekleşmesi dil yoluyla değil bizatihi bir fiiliyatla gerçekleşmelidir. Bundan dolayı da söylenecek şeyi almaya, henüz sözü duymadan hazır olduğunu göstermelidir. Çünkü hakikatten bir zerre tatmak öyle haybeden olmamalı. Mürid bu yolda yürümenin ateşten gömlek olduğunu bilmeli ve bu gömleği gönüllü olarak giymeye hazır olduğunu kanıtlamalıdır.

Molla Camin’in vaktiyle müride olan büyük Sufi Şıbli’ye söylediği söz ve verdiği görev tam da bu noktaya tekabül eder.

Şıbli aradığı kıymetli hazinenin Camin’de olduğunu anlayınca bir gün Molla Camin’e gidip dedi ki: “Sende bir hazine varmış. Onu almaya geldim. Onu bana ya ver ya da sat deyince Molla Camin dedi ki: “Eğer öylesine verirsem değerini bilemezsin. En iyisi mi onu sen gel kazan.” dedi. Daha sonra Şıbli’yi uzun yıllar süren bir deneme süresinden geçirir. Bu süre nefsin terbiye edilmesi için sabrın kazanılması için gerekli olan süredir.

 

Eyüp Aktürk

Eyüp Aktürk’ten Diğer Yazılar

Read more

Şeriat Kapısı Ve Makamları

Şeriat kapısı ve insanın toplumsal kurallarla biçimlenmesi

Şeriat Kapısına Dair

Dört kapı Kırk Makam felsefesinin bu ikinci dizisinde Şeriat kapısı ve ilkelerini ele alıyoruz. Bu makale, 2006 yılında çok genç bir yaşta aramızdan ayrılan Eyüp canın yazılarından alınmıştır. Kendisini bitmeyen bir özlemle anıyoruz. Işıklar içinde uyusun…

Şeriat Kapısı - Birinci Yorum

Şeriat: Hacı Bektaş Veli’ye göre “Bir anadan doğmak.”tır. Osya İslam’da şeriatın anlamı daha ar olmakla birlikte insanın dünyevi ve ahiret yaşantısında uyması gereken tanrısal kural ve yasalardan ibarettir. Edip Harabi, bir şiirinde: “Şeriattır şeriattan içeri.” der.

Bir canlının dünya hayatına girerken karşılaştığı kural ve yasaklar kişiyi şekillendirme eğilimi güder ve bunu büyük orana başarır. Artık birey kademe kademe toplumsal tür ve gelenekler uydurmuştur. Her iki şeriatta da bireyler toplumsallaştırılırken İslam şeriatında bu kurallar tanrısal kabul edilir ve buna karşı gelenin cezalandırılması kaçınılmaz olur. Cemiyet yasakları ve bu yasakları ayakta tutan kural ve yasalar bireyin cemaat gibi düşünme ve uyum sağlama yükümlülüğünü getirir.

Şeriat kapısı nedir? Alevi-Bektaşi öğretisinde şeriatın toplumsal anlamı

Bektaşiliğin şeriatındaki kurallar tanrısal ya da doğaüstü değildir. Bunlar ihtiyaç duyulduğu oranda ortada kaldılar. Yerine yenisi ikame edilebilir. Sünniliğin aksine Alevilikte şeriat baki, kalıcı değil, değişkendir. Toplumsal hayatın ilişkisel aktini oluşturur.

Bu açıdan baktığımızda, daha doğrusu Bektaşilik’teki şeriat kavramının penceresinden baktığımızda şeriat kuralları milletleri, dilleri, dinleri ve kültürleri (ya da bunların bütünlüğünü) meydana getirir. Başka bir sözle ifade edecek olursak her toplumsal yaşam bir şeriat üzerine kurulmuştur. Kısaca şeriat, toplumsallaşma/toplumsal kimliktir.

Şeriat Kapısı - İkinci Yorum

Yine Anadolu erenlerinin büyük evliyası Hacı Bektaşi Veli’nin sözleriyle ifade edecek olursak şeriat: “Bir anadan doğmaktır.” Her varlık bu doğumla dünyaya gelir ve zahiri dünyanın çeşitli çeşitli renklerine boyanma suretiyle zahir olur. Ve bu vesileyle dünya içinde bir varlık haline gelen bireyin toplumsal yaşamına yön verecek kanun ve kurallarla, yani şeriatla tanışır.

Elbette her doğumun bir iptidası vardır. Evveli olmayanın ahiri olmaz. Ancak varoluş öncesi bir benliğe sahip olmayışımızdan dolayı bizim için doğum öncesi hep karanlık ve esrarengiz görünecektir. Kimi zaman da bu yitik cennet özlemi olarak geri dönen bu duygu, doğumla birlikte kaybedilen mutlak birliğin dönem dönem hatırlanmasından başka bir şey değildir.

Yeni bir dünyaya atılmış olmanın getirdiği kaygı ve korkunu çığlığa dönüşmesinin bir sonucudur, çocuğun ağlayarak dünyaya gelmesi. Çünkü doğan her can, edebi ayrılığı ve yalnızlığı derinden tadarak dünyaya gelir. Bir daha geldiği yere dönemeyeceğini anlayan can, ete kemiğe bürünmekten başka bir imkanı olmadığı için dünyevileşmeye başlar.

Şeriat Kapısı - Üçüncü Yorum

Bir çocuğun dünyaya gelmesine vesile olan anne ve baba çocuğun kişiliğinin şekillenmesinde önemli bir rol oynar. Bir canlının dünyaya gelip gelmeme konusunda nasıl bir iradi rolünün olduğunu bilmemekle birlikte bugün bildiğimiz bir şey var ki o da anne ve babası olmak üzere, ne memleketini, ne kültür, din ve dilini, ne de ne kadar bir süre yaşayabileceği konusunda herhangi bir seçeneğe sahip değildir.

Şeriat kapısı ve insanın toplumsal kurallarla biçimlenmesi

Doğduğu zaman ve mekanın bütün değer yargılarıyla yüz yüze gelen her canlı, hayatını sürdürebilmesi için gerekli olan her türlü maddi ve manevi yardımı dünyaya geldiği kültürden alır. Başka bir dille ifade edecek olursak, dış dünyanın toplumsal yapısını oluşturan ekonomik, siyasi, kültürel ve ahlaki değer yargıları canlının dünya içerisindeki yeri nispetinde onu forma sokar. Genelde canlının, özelde de insanın yaşamsal ihtiyacını giderme gibi önemli bir fonksiyonu olan hayati güdüler, canlının ayakta kalmasını sağlayan ilk bilincidir diyebiliriz.

Mertebelerin ilki olan bu aşamada, canlı zihinsel olarak zaman ve mekanın dar kalıplarına sıkışıp kalmıştır. Dış dünyası sadece beş duyu organının algılamaları nispetindedir. Dünya ve kainat karşısındaki yeri ise, çağının kültürel ve etik değerlerinin tuğlalarıyla örülü olan bir doğal sır duvarıyla kapalı olduğu için bir hayli karanlıktır. Para pul, şan şöhret, ihtişam, otorite gibi tahakküm elementleri öylesine güçlü bir çekim alanı yaratır ki birey farkında olmadan bu güçlerin devinimiyle sürüklenir ve kendi özgür iradesi sanır bunu.

Kişi farkında olsa da olmasa da kişiliğinin derinlerine kök salan bu tahakkümün sembolik evrelerini içselleştirerek ilah mertebesine yükselir.

Şeriat kapısı nedir ve ölüm korkusuyla kurulan bilinç hali

Şeyh Bedreddin‘in: “İnsanlar paraya pula, şana şöhrete tapar da, Allah’a taptığını zanneder.” sözleriyle dile getirdiği gerçekler işte bu gerçeklerdir. Bu makamdaki birey, yani şeriat kapısı ehli bir birey, günlük hayatın rutin akışı içinde yavaş yavaş uykuya dalar. Rüyasında gördüklerini gerçek sanarak boşluğa düşer. Ölüm, cennet, cehennem, sonsuz azap, gerilimler yaşatır. Bu gerilim çoğu zaman toplumsal şiddet biçiminde dışarıya yansır ve bireylerin ruhunda derin izler bırakır.

Şeriat Kapısı seviyesindeki insan, bir bakıma çıplak şiddetten örtülü şiddete geçen insandır. Modern dille söyleyecek olursak kırsal yaşamdan kentsel yaşama geçen insandır. Şiddet bütün boyutlarıyla toplumsal yaşamda mevcuttur. Fakat bu şiddet (gelenek, görenek, kırsal yaşamda) örtülü bir vaziyette toplumun bütün fertlerinde mevcuttur.

Bu kapıdaki insan her şeyi kalıplar ve yasalar çerçevesinde kavrar. Bir bakıma, beş duyu organının algılamasıyla oluşturduğu maddeler evreninde yaşar. Henüz mabut (tanrı) düzeyini aşmış, ilahi sıfata yönünü yöneltmiş olmadığı için, kendini bilme safhasından uzaktır. Dönem dönem karşılaştığı ölüm anıyla yüz yüze gelen şeriat ehli insan, ölüm ve yaşam arasındaki derin uçurumdan aşağıya bakarken derin bir korkuya kapılır. Bu korku onda derin bir gerilim yaratır. Bu gerilim ona aynı zamanda metafizik alemin demir kapılarını açar. Ve bu kapılar bir daha kapanmamak üzere sonsuza dek açık kalır.

Derinden sezilen ölüm korkusu bireyi toplumsal ahlakla kapatıp dünya içerisinde yalnız bırakır. Adem’in cennetteki yalnızlığı gibi.

Şeriat Ve Şiddet

Toplumsal şiddetin yol açtığı baskı sonunda bireyi şiddeti içselleştirmeye götürür. Bu içselleşme bireyi toplumsal ahlaktan kopartarak bireysel bir ahlak kurmaya zorlamaktadır. Kaygı, korku ve gelecek korkusunun yarattığı gerilim bireyin içsel evrenini harabeye çevirirken, aynı zamanda yeniden kurması için onu eyleme geçirir. Dünya karşısında tek başına var olmanın azamet ve esrarı, bireyin kendini ve kendi evrenini yeniden kurmasının hiç bitmeyen kudret gibidir.

Ancak o öyle bir hal almıştır ki el attığı her şeyin elinde kaldığı bir dünyada yüzünü fani varlıklardan baki olana çevirmeye başlamıştır. Çünkü ebedi olanın dışında bütün her şey varlık ve yokluğun derin uçurumunda yok oluyordu. Öyleyse hiçbir şey karşısına figan etmenin hiçbir manası yoktur. Hz. Muhammed’in ölmeden evvel ölünüz, deyişindeki sır işte bu sırdır. Nefs dünyasını yıkmadan semaların derinliklerine ışıldaklı bir gözle, yani can gözüyle bakması mümkün değildir.

Şeriat kapısı ile uyanış arasındaki bilinç eşiği

Hz. Muhammed’in de zikrettiği gibi: “Sizler şu anda uykudasınız, ancak öldüğünüz zaman uyanacaksınız.” sözleri işte bu iki kapı (iki duvar) arasında “Ölmeden ölünüz” sözleriyle örtüşür. Bu örtüşme şeriat ehlinin göremediği bir evrenin temel dokusunu oluşturur. Dervişin bedeni zahirde kıpırdamadan dururken bile o uçsuz bucaksız iç alemlerde sürekli ve dehşetli bir devinim içerisindedir. O her an başka bir “şuanda”dır. Ama şeriat ehli onu daima aynı kalıp içerisinde görür, onun görünmeyen yanlarını hiçbir suretle sezemez.

Yunus Emre’nin “Bir ben vardır bende benden içeri.” demek suretiyle açığa vurduğu o özün hissedilmesi, ona kavuşmanın özlemi dayanılmaz arzusunu daima kamçılar. Ve artık o yere, yani Adem’in kaybetmiş olduğu cennete yeniden kavuşma isteğinin yarattığı çekim alanı, insanı önünde sonunda geçmişe, yani ilk varoluş anına doğru uzun bir yolculuğa çıkarır. Bu yolculuk, sonunda yolcuyu tarikat kapısının eşiğine getirir. Buradan sonrası tarikat kapısıdır. Yani uyanma kapısı.

Şeriat Kapısı - Dördüncü Yorum

Yunus Emre’nin bir şiirinde dile getirdiği gibi: “Ete kemiğe büründüm, Yunus gibi göründüm.” düsturunda kendisini ifade eder. Metafizik açısından baktığımızda, beş duyu organımız vasıtasıyla dış dünyadan aldığımız duyumsamalar belli bir statüye göre dizgiye giriyor ve bu vaziyette nefs, yani “ben” oluşuyor. Bu nefs daha sonra bulunduğu zaman ve mekanın sosyal ve kültürel oluşumundan etkilenerek bulunduğu mevcut durumun özelliğini almaya başlar.

Örneğin bu nefs Almanya’da doğmuş olsaydı standardizasyonu Türkiye’dekinden farklı olacaktı. Kutup’ta doğsa farklı, Afrika’nın balta girmemiş ormanlarında dünyaya gelse başka olacaktı.

Şeriat kavramını genişletilmiş bir planda ele alacak olursak, içsel yolculuğa çıkmamış tüm insanları bu kavram altında toplamak mümkündür. 

Şeriat kapısı ve nefsin kültürle şekillenmesi

Şeriat kavramını genişletilmiş bir planda ele alacak olursak, içsel yolculuğa çıkmamış tüm insanları bu kavram altında toplamak mümkündür. 

Toplumdan topluma, ülkeden ülkeye hatta köyden köye önemli farklılıklar taşısa da zahiri anlamda insanların hepsi şeriattadır. Yani şeriat ehlidir. Kamil insanların yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde insanlar arası ilişkiler daha paylaşımcı, daha dayanışmacı ve daha insancıldır.

Şeriat kapısı aynı zamanda nefs kapısıdır. Çünkü bir can bir bedene girer girmez nefsi oluşmaya başlar. Nefs içsel bir meseledir. Çünkü “ben”in oluşturuğu bir kuruntudan ibarettir. İçteki benliğin dışarıya yansımasıyla oluşan zahiri ilişkiler, nefsin dünya sultanlığından, yani daima sultanlığı dizginleştirdiği bir durum almaya başlar.

Şeriat babındaki insanların dini duyguları kendini zahiri ilişkilerin bir tezahürü üzerine inşa eder. Örneğin, Tanrı anlayışı, tamamen insani özelliklerle donatılmıştır. Kızan, taşan, öfkelenen, kıskanan, aynı zamanda bağışlayan, mükafatlandıran bir Tanrı anlayışı. Seküler alandaki yasama, yürütme ve yargılama organlarının işlevleri dinsel dünyalarına, melek, cennet, cehennem ve yargı biçiminde yansımıştır.

Şeriat kapısı nedir sorusunda cennet ve cehennem sembolleri

Aklın Sınırları ve Varoluş Sorusu

Şeriat ehli insanın Tanrı anlayışı iki kaynakta doğan bir ırmak gibidir. Birincisi ölüm, yani hazin ve kaçınılmaz olan son, ikincisi ise ölümsüzlüğü yakalama arzusu. Aslında bu iki durum Kuran’ın şeri yorumunda cennet ve cehennem olarak geçmektedir.

Geniş anlamda alırsak şeriat kavramını onun Doğu ve Batı’da iki ayrı put yarattığını görebiliriz. Özünde bu iki kült de aynı kapıya çıkıyor. Tek Tanrılı dinlerin dünya üzerinde hakim olma savaşları, Tanrı’ya ibadet edilen ve emreden büyük mabut özelliğini kazandırmıştır. Dünyanın Batı yakasında ise Ortaçağ’ın bilimiyle birlikte, insanın bütün varlık alanlarını kapatan, dışlayarak sadece us’un yarattığı varlık alanlarını hakim kılan rasyonel devlet ya da devletlerden toplum ortaya çıkmıştır. Her iki ucu da insanlığı büyük bir yabancılaşmanın eşiğine sürüklemiştir.

Şeriat kapısı sonrası aklın ve bilincin sınırları

Doğanın tahribatından, insan ve insanın tüm varlık alanlarının tahrip edilişine kadar uzanan bir süreçte insanlık zahiri anlamda çözülmez bir sorunlar tufanına tutulmuştur. Hiçbir plan, program evrensel kargaşa ve yoksulluğu önleyemiyor, önlemesi de zaten beklenemez. Zira düzelme, yani kemalete erme içsel bir olgu olduğu için, dışsal değişimlerle temelden bir değişme, yani transformasyona uğraması mümkün değildir.

Aklın tarihte önemli bir rol oynadığı öteden beri bilinmektedir. Hayvandan insana geçiş sürecinde insanın soyutlama yapma yeteneği ve kendi benini keşfetmesi ona evrimin yeni ve gizemli kapılarını açmıştır. Önce dış nesneleri algılamış ve bunların işevi ve varlığı hakkında fikir yürütmeye başlamış, daha sonra ise dışa çevrili olan bilinç ışığını kendine, yani içe çevirmiştir. Bu geçiş aşaması insana mistik dünyaların kapılarını açarak kendi varlıklarını keşfetmişlerdir. Kendi varlığını keşfetme süreci ölüm ve hastalıklar karşısında kederli düşüncelere dalmış olduğu anlarda ortaya çıkmış olabilir.

Sonlu ve sonsuzluk duygusunu derinden hisseden ve bu metafizik karşısında düşüncelere dalan insan aklın önemli bir boyutunu keşfetmiştir. Büyük Alman filozofu Kant’ın şu sözleri akıllara durgunluk verecek mahiyettedir: “İnsan aklının bir bölümünün elde ettiği öyle çözümler vardır ki bu alanın bilgisinin sorusunu akıl ne yanıtlayabilmekte, ne de yok saymaktadır.”

Şeriat kapısı nedir sorusundan varoluş arayışına

Aklın belli bir seviyeye gelmesi insanın aklına hemen şu soruyu getirmiştir: Ben kimim, niye varım ve varlığımın evrendeki anlamı nedir? İnsan ölümlü müdür, o ot gibi bitip yiter mi, yoksa onun ölümden sonra da sürüp giden bir yanı var mıdır?

Bu sorulara yanıt arayan akıl günlük hayatın ruin akışı içerisindeki ilişkileri oldukça yavan ve anlamsız bulur. İçinde bulunduğu sosyal ve kültürel ortamın etkilerinden sıyrılarak yukarıdaki sorulara yanıt bulmaya çalışır.

Kendi varlığını keşfeden insan buna bir anlam yükleme zorundadır. Yoksa hayat baştan sona saçma olur. O zaman var olmak hiçbir erek taşımaz. dinlerin, kültür ve geleneklerini çekici ve kuralcı özelliklerini bütünüyle kafasından silmiştir. Bunları çocuksu ve yüzeysel bulur.

 

Eyüp Aktürk

Diğer Eyüp Aktürk Yazıları

Read more

Dört Kapı Kırk Makam İlkesi

Dört Kapı Kırk Makam İlkesi Alevi öğretisini simgeleyen görsel

Alevi Öğretisine Bir Giriş

Alevi öğreti ve inancını anlatan yüzlerce kitap yayınlandı. Dört kapı kırk makam ekseninde de bu kitapların çoğu söylence ve mitolojik boyuttaki konulardan ibaret. Küçük bir kısmı ise Alevilikteki kimi konularını yorumluyor fakat onları birleştirecek genel bir çerçeveden yoksunluk göze batmaktadır.

Bu durum sosyo-siyasal, toplumsal alanda kendi ifadesini bulur. Birbiriyle ciddi bir örgüt ve düşünsel bağı olmayan yüzlerce dernek ve kurum… Diğer inanç ve kültürler karşısında özgün bir duruş sergileyemeyişi pratiğe bu surette yansımaktadır.

Dört Kapı Kırk Makam İlkesi Alevi öğretisini simgeleyen görsel

İslam ekseni çerçevesinden yürütülen tartışmalar anlamsız ve yersizdir. Hatta zararlıdır. Çünkü kendi özünü ve özgül yapısını bulması sürekli engellenmiştir.

Aleviliğin, İslam değilse ne dini olduğu sorulmaktadır. Eğer kendi başına bir inançsa kitabı nedir, inancı nedir? Bu ve benzeri türden sorular bir gerçeğin altını çizmektedir. İslam dininin ideolojik olarak egemen olduğu bir coğrafyada bulunmaktayız.

Dört Kapı Kırk Makam Nedir?

Din olgusu tanımlanırken onu “tek tanrılı” dinlerin ekseninden değil evrensel bir pencereden bakarak tanımlamak gerekir. Aleviliğin müstakil yapısını koruyan ve onu birçok dinlerden ayıran şey “dört kapı kırk makam” inancıdır. Bu bir öğretiden fazlasıdır. Bu bir düşünce veya kurumsal çalışmalar sonucu oluşmamış, tam tersine yüzyılları kapsayan Anadolu bilgeliğinin bir tezahürü olarak şekillenmiş ve ortaya çıkmıştır.

Bu öğreti etrafında ya da ışığında Aleviliği yorumladığımız zaman kendi özgül yapısı ortaya çıkmaktadır. Bu öğreti cemlerde icra edilir, ozanlar ve bilge insanların sözleri, duaz-ı imamları, gülbenkleri bu gerçeği yaşatan orijinal belgelerdir. Ve insan bunu kendi nefsinde yaşatarak gerçekliğini fark edebilir.

Yaşanan ve Aktarılan Hakikat

Alevi öğreti ve inancının karakteristik özelliklerine baktığımızda şunları görebiliriz. Doğruluk, bilgelik, insan ve doğa sevgisi, eşitlik, yardımlaşma, din, dil, ırk ayrımının olmaması vs. Bunlar “dört kapı kırk makam“ı oluşturan ana temellerdir.

Çağımızda birer sembolmüş gibi görünen değerlerin altında zengin bir felsefe yatmaktadır. Bu öğretinin günümüz diliyle yeniden yorumlanması yanı zamanda Alevilerin şimdiki ve gelecek zamanki toplumsal konumunu doğrudan etkileyecektir.

 

Eyüp Aktürk

Kısa Bir Not

Not: Bu makaleyi, başlıkta da yazıldığı gibi “dört kapı kırk makam“a bir giriş olarak düşünelim. Bilerek fazlasını eklemedim çünkü Eyüp can bu kapıları anlatırken “Tarikat kapısı”na üç, “Şeriat kapısı“na da dört tane ek yorum eklemiş. Onlar biraz uzunca ve kendi başlarına apayrı bir makalenin konusu. Doğrusu beklemeye değer diye düşünüyorum.

Eyüp Aktürk’ten Diğer Yazılar

Read more

Eyüp Aktürk Kimdir?

Eyüp Aktürk kimdir? Bahadın Kasabası doğumlu Alevi düşünür ve şair

Eyüp Aktürk Kimdir

Eyüp Aktürk, Alevi düşüncesi, anarşist felsefe ve şiiri hayatının merkezine koymuş; Bahadın Kasabası‘ndan Berlin’e uzanan yolculuğunda eylemle düşünceyi birleştirmiş aykırı bir derviştir. Bu yazı, onun kısa ama yoğun yaşamına tanıklık eden bir belgedir.

Hayatı ve İlk Yılları

Eyüp Aktürk kimdir? Bahadın Kasabası doğumlu Alevi düşünür ve şair

Eyüp Aktürk, 17 Şubat 1970 tarihinde Yozgat/Sorgun Bahadın Kasabasında dünyaya geldi. Kasabada Göğaligil diye anılan sülaleden Ali ve Meymune Aktürk’ün ikinci çocuğudur. Üç kardeştirler. İlkokula Bahadın’da başlayıp 1980 yılında Berlin’e göç ederek eğitimine devam etmiş, ilköğretim ve liseyi tamamladıktan sonra, makine üzerine mesleki eğitim yapmıştır. Tu Berlin Üniversitesi Yüksek İnşaat Mühendisliği bölümünü tamamladı. İki yıl Mercedes firmasında çalıştıktan sonra işsizlik dünyasına kesin dönüş yaptı.

Siyasal Yaşama Girişi

Eyüp can, siyasal yaşamına küçük yaşlarda başlamış, ortaokulla birlikte kitaplarla kardeş olmuş, onlarla beraber büyümüş, gelişmiştir. Seksen dörtlü yıllarda henüz on dört yaşlardayken Yurt Severler Birliğiyle samimiyet geliştirmiş, aynı dönemde Tkp ile flört etmiştir. Seksen yedilere gelindiğinde TKPB (Türkiye Komünist Partisi Birlik) in Gençlik Örgütü Başkanlığı’nı yürütmüştür. Gelişen ırkçı ve faşist saldırılara karşı 89’larda Anti Faşist Gençlik Mücadelesi’nin örgütlenmesinde birebir rol oynayarak Anti Faşist Gençlik Wedding (Amsterdamm Str.) başkanlığını yürütmüştür.

Felsefe, Anarşizm ve ÜTOPYA Dergisi

Doksanlı yıllarda fikir dünyasına akın eden Dostoyevski, Tolstoy, Nietzsche, Bakunin gibi eylemciler ona daha radikal bir dünyanın kapılarını açar. Onun için artık eylem zamanıdır. Özgürlüğün anlamı eylemde biçimlenir. Berlin’de Türkiyeli Anarşistlerle tanışma ve ardından dünya özgürlüğünü kucaklamak için beynelmilel eylemlerin gerçekleşmesinde öncülük zamanları başlamıştır. 1992 yılında Anarşist fikirlerle perçinlenen ÜTOPYA adlı dergiyi dostlarıyla birlikte çıkartır. Bu zaman içinde Edebiyat ve Felsefe söyleşilerine katılır, düşün dünyasını geliştirmeye devam eder. Musikiyi göz ardı etmemiş, Ney muhabbetlerine katılarak Türkiyeli Budist ve Anarşistlerle birlikte ruhunu mest eylemiştir.

Alevilik ve Örgütlü Mücadele

93’lü yılların başlarında Berlin Bağımsız Alevi Gençliği’nin kuruluşunda yer alır. Burada Felsefe üzerine söyleşiler düzenler. Alevi örgütlerinde konuşmacı olarak panellere katılır. Bu dönemde oğlunun annesi Fatma ile tanışır ve uzun süre bu birlikteliği devam ettirir. 94 yılında Berlin Alevi cemiyeti’nin kuruluşunda yer alır. 2000’li yıllarda Gah (Genç Aleviler Harekatı) nın kuruluşunda yer alır. Bu harekât içinde hayatının sonuna kadar bilfiil çalışmıştır.

Oğul, Aile ve Musahiplik Anlayışı

97 yılında arkadaşı Fatma’dan İsa Dara adında oğlu dünyaya gelir. Eşiyle birlikte resmi evlilikten uzak durmayı seçer. Çocuklarını beraber büyütürler. O dönemde Eyüp’e sorulan musahiplikle ilgili bir soruya şöyle cevap vermiştir: “Benim musahibim oğlum İsa Dara’dır.” Bu durum birçoklarına her ne kadar yanlış gelse de, anlıyoruz ki Eyüp can yine aykırı bir tavırla kâmilliğini ve de dervişliğini göstermiştir.

Alevi derviş Eyüp Aktürk’ün dervişane yaşamından bir kesit

Dervişane Bir Hayat

Eyüp can 13.01.2006 yılında hayatını kaybedinceye kadar felsefe, şiir, edebiyatla uğraşmaya devam etmiştir. Dervişane bir hayatı benimseyerek evine ne bir televizyon, eline ne bir telefon aldı. Uzamış sakalı, boynuna dökülen saçlarının perçemiyle hayatını kimseye itaat etmeden sürdürmüş, şiiri, düşünceyi, aklı kendine kılavuz edinmiş, para ve dünya nimetlerine asla meyletmemiştir.

Vasiyeti ve Ardında Bıraktıkları

Hayatını kaybetmeden önce, sanki ölümünü sezer gibi dost sohbetlerinde vasiyetlerden bulunmuştur. Bunlardan en önemlisi, kesinlikle dini bir törenle toprağa verilmeyi reddetmesi, tamamen Alevi ritüellerine göre duazı imamlarla saz eşliğinde defnedilmek istemesidir. Tanınmış sanatçılarımızdan Emre Saltuk, Erdal Kaya, Cano İsmail gibi sanatçılara hiçbir beklentisi olmadan şiirlerini vererek besteletmiş, söyletmiştir.

Son Sözler

Dervişin Direniş Cemi kitabı – Eyüp Aktürk

Hayatının son dönemlerinde üzerinde çalıştığı Alevilikle ilgili kitabını çıkaramadan hakk’a kavuşan Eyüp canımızın ardından, kalanları toplayıp bir kitap haline gelmesinde emeği geçen tüm dostlara teşekkür ederiz.

Hasan Hüseyin Eser Hüseyin Dirican

Eyüp Aktürk’ten Seçme Yazılar

Read more

Vahdet-i Vücut a Dair Bir Deneme

vahdeti vücut

Vahdet-i Vücut a Dair Bir Deneme

vahdeti vücut

Bir menzile vardım elsiz ayaksız
Bundan ötesine varma dediler
Bir kubbe dikmişler durur direksiz
Sakın ol kubbeye girme dediler

Seyrine can bile dayanmaz yanar
Gel yolcu sırrını sorma dediler
Her varlık sonunda aslına döner
Riyakar darında durma dediler

Cüret et görmeye o güzel şahı
Sakın ol sırrına erme dediler
Perdeli göründü cibrile bile
Kamile bu yeter sorma dediler

Vakti gelmeyince gonca bir gülü
Su verip çiçeğin derme dediler
Bin muradın bile olsa hilkati
Cahile birini verme dediler

Eyup Aktürk

Ne demek istiyor bu dizelerde? Ne dediğini anlayabilmek için hangi yola başvurmalı? Herkes kendi bilgi birikimi, inandığı, reddettiği evrensel görüşlerine göre yorumlayacaktır bunu.

Mesela, “Her varlık sonunda aslına döner.” ne demektir? Varoluşu tanrı ile bağdaştıran bir akıl, ruhun bir gün Allah’a döneceğini çıkartır bundan.

Lakin benim görüşüm bu yönde değil. Benim gönlüm panteizmden yana meylediyor ve ona göre yorumlayacağım bunu. Panteist görüş, tanrının evrenden başka bir şey olmadığını savunur. Bilim insanlarının da tanrı kavramını bu şekilde yorumlamaya meraklı olduklarını defalarca fark ettim.

Şimdi bu, “Her varlık sonunda aslına döner.” dizesini Alevi felsefesiyle açıklamaya çalışalım. Her varlık atomlardan oluştuğu ve evrenin bir parçası olduğu için, ölüm gerçek manada bir sona eriş olmayacak ve dolayısıyla evrenin zerrelerinden insan donunda can bulmuş olan bu madde yığını da yine öldüğünde zerrelerine ayrılıp evrenle bütünleşecektir. Varlığın aslı da, varlığın birliği de budur zaten.

Dikkatinizi “vahdet-i vücut” felsefesine verin. Sofular bu fikri sevmezler. Sapkınlık olarak yorumlarlar. Onlara kulak verin. Onların sapıklık dediği her şeyde bir bilgelik vardır. Sofuların vahdet-i vücut yorumu şudur: “Her şey Allahın ilim ve iradesinin yansımasıdır. Yasmıma! Bizâtihi kendisi değildir.” Oysa kendisi olmadığına dair ortada delil de yoktur. Yani şöyle demek istiyorlar: “Benim nefesim havayı ısıtır. Isınan hava benim tecellimdir ama kesinlikle ben değildir!”

Lakin aslımı gören nefesimin pekala benim bir tecellim olduğuna ikna olabilir ama ya ortada ben yoksam? Hiç görünmemişsem? Tanrının varlığı panteizmin bir üst basamağıdır ama siz o basamağı neye dayanarak inşaa ettiniz? Bir bilim insanının dediği gibi: “İnanmak değil bilmek istiyorum!” Ben huzursuzluğumu şu dizelerle açıklamaya çalışmıştım: “Görünmez deli kasırgaların etimde duyarken çığlığını, hangi yönden eser rüzgar ve neresi kuzey dört yönün bilinmez…“

“Her varlık sonunda aslına döner. Riyakar darında durma dediler.” Bu fikir aynı zamanda “Her şey hakkın zerrelerinden ibarettir.” fikriyle de uyum içindedir. Kendimizi gökyüzündeki bir yıldızdan ayrı görüyoruz. Halbuki bir zamanlar onun gibi ama ondan daha görkemli bir yıldızdan gelmiştik.

Burada konuyu dağıtmadan küçük bir parantez açalım. Termodinamiğin ikinci yasasından yani, entropi’den haberdar mıyız? Düzensizlik yasası. Bu yasaya göre evren bir gün enerjisini harcaya harcaya bitirecek. İş yapacak, yeni yaşamlar, dönüşümler oluşturamayacak hale gelecek. Mesela bir bebeğin doğması da, yeni yıldızların doğması da yaşamın ölüm karşısında (düzenin düzensizlik karşısında) direnişinden başka bir şey değildir. Suyun o yıkıcı gücünü durdurmaya çalışan bir baraj gibi. Tamamen lokal önlemler.

Biliyor musunuz, içimizde bizi yok etmeye çalışan moleküller var. Onların fiziksel eğilimleri bu yönde. Lakin bir bütün halinde bu varlık (yani insan) bu yok oluşa direnen fiziksel bir sistemden başka bir şey değil. Yemek yiyerek ve nefes alarak enerjiyi yakıt olarak kullanıyoruz. Yani entropiyi durdurmaya çalışıyoruz.

Ama entropinin elinde yaşlılık gibi büyük bir koz var. Yolun sonunda onu kullanarak varlığın birliğini bozup kullanılmaz hale getirmeye çalışacak. Ne heyecan verici bir bilgi ama. Bundan üzüntü çıkartmayın kendinize. Dahil olduğumuz hamurun mayasının böyle yaramazlıkları var. Farz edin ki sevgilinizi tanımak istiyorsunuz. Evren gibi kışkırtıcı kıvırtmalara sahip başka sevgili mi var şu düzende? Nasıl, safsatalardan daha gerçekçi ve daha eğlenceli değil mi? Bilim eğlencelidir.

“İnsan hakta hak insanda.“, yani, insan evrende, evren de insanın içinde. Evrenin bir parçasıyız, ondan bağımsız olmadığımız gibi özel de değiliz. Kainatın yani, hakkın böyle maarifetleri vardır. Bir bozup bir tamir ediyor. Acemi çıraklar gibi. Çocuğunuz var mı? Varsa bilin ki yaşam, o entropiye karşı direnmek için çocuğunuzu yarattı. Bunu yaparken bazı yöntemler de geliştirdi. Mesela Dna. Bu sayede kendisini bir sonraki nesle kopyalayabilecekti. Yaşamak ve hayatta kalmak!

Evrim kuramının en güçlü hipotezlerinden birisidir bu. Bakın ne kadar da bilimsel. Safsata değil. Eskiden “yaşamak nedir?“, diye değil, “Yaşamak neden var?” diye sorardım. “Tohum toprakta neden filizlenir?” Şimdi diyorum ki evrenin bir yanı doğurmaktan bir yanı öldürmekten yana. Yaşamak işte bu yüzden var. Direnmek için. Evrenin kendi mayasında olan “yok etme” eğilimine karşı geliştirdiği bir savunma mekanizmasıdır yaşam!

Günay Aktürk

Read more

Dedeme | Eyüp Aktürk ( Şiir )

Dedeme Eyüp Aktürk ( Şiir )

El-Aman

Dedeme Eyüp Aktürk ( Şiir )

Şeyla gözlerinden süzülen mana
Harap etti beni yıktı el-aman
Kaybolan pırıltı çözülen sima
Beni ateşlerde yaktı el-aman

Bakışları gizli yalvarış gibi
Sanki bu âlemden yol veriş gibi
Ayrılan dostuna gül veriş gibi
Manalı manalı baktı el-aman

Üstü başı kirin pisin içinde
Unutulmuş toprak tozun içinde
Yüreği kederli hüzün içinde
Gözlerinden yaşı aktı el-aman

Kalkamaz ayağa tutmaz dizleri
Kaybetmiş ferini görmez gözleri
İnan yıkar bir gün ahı sizleri
Derin derin için çekti el-aman

Suyunu içemez verilmeyince
Çiçek bile kurur derilmeyince
Sual edip halin sorulmayınca
Yarasına tuzlar ekti el-aman

Biçare adama etmeyin zulüm
Sizi de yakalar bir gün bir ölüm
Düşmüş yüreğine koyu bir yalım
Kaderine boyun büktü el-aman

Göz pınarı doldu gayri akmıyor
Hiç bir acı artık yürek yakmıyor
Kefen bile bedenini sıkmıyor
Yüreğine hançer soktu el-aman

Eyup Aktürk

Read more

Eyüp Yarası | Günay Aktürk

Eyüp Aktürk

Eyüp Yarası | Günay Aktürk

Eyüp için dökülen göz yaş ile
İkrar verdim seni sende bir gördüm
Bir idim bin oldum sonsuz aşk ile
O zaman canları serde bir gördüm

Özümde gördüğüm kini aşarak
Dost elinden badeleri içerek
Dört kapıda kırk makamı geçerek
Tanrıyı semada yerde bir gördüm

Ben idim dervişi ben bu asrın
Erenler katında olmaz kusurun
Hakikat yolunda şah’ı kulunun
Özünde yanarken korda bir gördüm

Geçtim sabır ile nefis darını
Sevdim yarattığı hakkın kulunu
Günay’ım öğrendi hakkın yolunu
Eyup yarasını günde bir gördüm

Günay Aktürk

Read more