Sevgi Çocuklukta Öğrenilir

Çocuklukta sevgi ve ilgi arayışının ardındaki gizli niyetleri anlatan Bosch tarzı alegorik sahne

Çocuğun Saf Sevgisi

“Kimsesizlik korkunç bir şey Başkomiserim. Annen baban yoksa çocukluk korkunç bir şey. Birileri sana ilgi göstersin istiyorsun, birileri seni sevsin istiyorsun, birileri seni takdir etsin. O insanın sana neden sevgi gösterdiğini anlayacak tecrüben yok. O gülen gözlerin, o tatlı sözlerin şefkatli dokunuşların arkasında nasıl pis bir arzu yatıyor, bunu fark edecek tecrübeye sahip değilsin.”

Ahmet Ümit / Kırlangıç Çığlığı, Ahmet Ümit

Çocuklukta sevgi ve ilgi arayışının ardındaki gizli niyetleri anlatan Bosch tarzı alegorik sahne

Sevgi çocuklukta öğrenilir. Bir insanın sevme biçimi, çocukluk yıllarında gördüğü ilgiyle, şefkatle ve temasla şekillenir. Çocuk, kendisine yönelen sevginin nedenini ve niyetini sorgulayabilecek tecrübeye sahip değildir. İlgi görmek ister, sevilmek ister, onaylanmak ister. Bu nedenle çocuklukta yaşanan sevgi eksikliği, insanı hayat boyu taşıyacağı bir boşlukla baş başa bırakır.

Sevgi görmeden büyüyen bireyler, yetişkinlikte sevgiyi çoğu zaman sahiplenme, kontrol etme ve zorla kabul ettirme biçiminde yaşar. Bu durum özellikle erkeklik algısı baskı ve hiyerarşi üzerine kurulan toplumlarda şiddet olarak geri döner. Kadın cinayetleri, aile içi şiddet ve zorla ilişki dayatmaları tesadüf değildir.

Sevgi çocuklukta öğrenilir; vicdan da sınır da merhamet de kendiliğinden oluşmaz. Ebeveynlerin vermediği sevginin bedeli, yıllar sonra toplumun başka bireyleri tarafından ödenir. Şimdi gelin bunu biraz daha Günayca anlatalım.

Çocuklukta sevgi gören ve sevgisiz büyüyen bireyler arasındaki farkı, toplumsal şiddet ve aile yapısı üzerinden anlatan Bosch tarzı alegorik sahne

Prescott şöyle diyor sevgili dostlarım: “Çocuklara karşı fiziksel sevgi gösteren ve evlilik öncesi seks ilişkilerine karşı anlayışlı davranan bir toplumun fiziksel şiddete başvurma olasılığı oranı yüzde ikidir. Bu ilişkilerin rastlantılara bırakılması halinde olasılık oranı bire 125.000’dir. Duruma göre değişkenlik gösteren bir olasılık oranının böylesine yüksek ve kesin sayıya ulaştığı başka bir alan bilmiyorum.“

Prescott, sanayi öncesi 400 toplulukta yaptığı incelemelerde, fiziksel sevgiye yer veren kültürlerde yetişen çocukların şiddete eğilimli olmadıklarını görmüştür. Çocukları fazla öpüp sevmeyen toplumlarda bile eğer yetişkinlerin seks ilişkileri baskı altında değilse gençler şiddete yönelmiyorlar.

Sevgi Görmüş İnsanın Hali Başkadır

Eh, 21. Yüzyılda hâlâ sürüngen beyniyle yaşamak isteyen varsa aşağılanmalara da katlanacak. Bakın kadın cinayetlerine, ya sevgili ya koca ya da ailedeki erkek bireyler. Sevgisiz büyümüş bir nesil. Cinsel arzularını yeterince tatmin edememiş, birkaç kadın dışında bir kadının elini bile tutmamış adamlar. Ahlaktan bahseden bir erkeğin, erkekliğinin yıllardır hiçbir işe yaramadığı için bu kadar hırçın olduğunu düşünüyorum. Bunu da bir erkek olarak söylüyorum.

Öyleyse dünyada iki tane erkek tipi var. Ben onları Bonobo maymunları ile şempanze türüne benzetiyorum. Birinde toplumsal ilişki uygar seviyedeyken ötekinde ruh hastalığı düzeyinde bir hiyerarşi söz konusu.

Sevgi çocuklukta öğrenilir. Sevmeyi de ilkin sevilme deneyimlerimizde geliştiriyoruz. Bir adamın cinayet işledikten sonra: “Ayrılmak istiyordu ben de öldürdüm.” sözlerinin altında aramamız gereken bit yeniği nedir? Zorla ve ölüm pahasına sevdirme psikolojisi. Ebeveynlerin yapmadıkları görevin diyeti yıllar sonra bir başkasının kanıyla ödeniyor.

Ne demiş Sokrates: “İlgilenemeyeceğiniz çocukları dünyaya getirmeyin. Çocuklar zevk tohumu değildir.” Suç ilk önce ailede olmalı. Çevre etkeni ve eğitim sistemi de meseleyle yakında alakalı. Kasabanın ortasında ölümcül bir hortum var ve çocuklar sokakta oyun oynuyor. Sizce kimin önlem alması gerekir? Aile, doğa olaylarına biat etmiş. Çevre, hortuma karşı aptalca bir saldırganlık içinde: nefesini içine çekip güçlü bir üflemeyle tehlikeyi geçirebileceğini sanıyor. Eğitim desen hortumun varlığından bile haberdar değil.

Sevgi çocuklukta öğrenilir. Ağaç da yaşken eğilir. Bilinç ve vicdan kendiliğinde gelip girmez insanın içine. Ahlaklı nesil için ahlaklı çiftler gerek. “Bir idik bin olduk!” demeye getiriyorum. Bir idik bin olacağız…

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Allah Korkusu Kötülüğü Engelleyebilir mi?

Allah korkusu ile vicdan eğitimi arasındaki farkı, çocuklar üzerinden anlatan alegorik illüstrasyon

Allah Korkusu Nedir, Vicdan Nedir?

İnsanı insan yapan şey Allah korkusu mudur? O korkuya sahip olmayınca bütün kötülükler ortalık yere saçılır mı? Peki, ya bir kimseyi kötülük yapmaktan alıkoyan sebep bu korkuysa, onun iyi bir insan olmasını hangi gerekçelere bağlayacağız? “Allah” kelimesinin bu kadar yoğun zikredildiği bir toplumda kötülüğün bu denli hortlaması mizahi bir kâbus gibi… Ya hiç zikredilmeseydi?

Haberlere yansıyan suçların kimler tarafından işlendiğine hiç dikkat ettiniz mi? Mesela kadın cinayetleri. Mesela taciz/tecavüz, linç girişimleri, ırkçı söylemler, ölüm fetvaları, büyük çaplı soygunculuk/yolsuzluklar, mezhepsel ayrımcılık… Bütün bunların hepsi de sözde bir inanca sahip olduğunu bağıra çağıra ilan eden kimseler tarafından işleniyor. Savunma basit: “Onlar gerçek inananlar değiller: çünkü asıl din bu değil.” Tabii ki de asıl din bu değil. Fakat sözüm ona bir “tecavüzcüye” iyi hâl indirimi veren akıl hangi akıl?

Allah Korkusu

İyi ama bu toplumu yaşanmaz kılan gerekçeler nelerdir? Kimler sorumludur bundan? Eğer içinde Allah korkusu olanlar fenalık yapmıyorsa, ezici çoğunluğunun Müslüman olduğu bir ülkede bu kötülüğe sebep olan azınlık hangi azınlıktır?

Ortaçağ Avrupa’sını karanlığa gömen İmparatorluk ve kilise sanırım bizlere her çağda fikir verebilir. Zira bu iki kurum el ele vererek “artık yeter” bile diyemeyecek hale gelen zihni ölü bir toplum yaratmışlardı. Zulüm başka nasıl hâkim olabilirdi ki? Bunun bugünkü yansıması olsa olsa iktidar ve bir de imamlardır. Bu ikisi ne kadar çağdaş ve insancıl olurlarsa o toplum da o kadar huzur içinde yaşar. Suçu da kahramanlığı da en çok onlar hak ederler. Şimdi konuyu kadın üzerinden sürdürmeyi deneyelim.

Devletin kritik noktalarında görev yapan kimselerin çıkıp: “Ben zaten kadın erkek eşitliğine inanmıyorum!”, “Örtüsüz kadın ya satılıktır ya kiralık!”, “Tecavüzcü, kürtaj yaptırandan daha masum!” gibi sözler sarf etmesi halinde bunun halka yansıması nasıl olur? Üstelik bu sözleri kitabın neresinden okurlar? Baş böyle yaptıktan sonra aşağıda taciz de artar tecavüz de. Mini etek giydiği için tartaklanır. Boşanmaya kalkışırsa öldürülür. Karanlık çöktüğünde sokağa bile çıkamaz hale getirirler ülkeyi. En kötüsü de bu anlayışın eski çağlardan beri gelenek görenek halinde yaşatılmasıdır. Bu yüzden laiklikten de Cumhuriyetten de nefret ederler.

Allah korkusunun vicdan kadar etki yaratmadığı çok açık. Demek ki algıda bir tuhaflık var. Din çerçevesinde düşünecek olursak, evrene hâkim olan tanrıyla topluma hâkim olan tanrı aynı tanrı değil. Zira yaşanan bunca çelişkiyi başka türlü açıklamak olanaksız olurdu.

Suç, Din ve İktidar İlişkisi

Çocuklarımıza çocukluktan itibaren dini ve ideolojik fikirler aşılamak yerine, İlkin kendi başlarına düşünebilenlerini sağlamamız gerekiyor. Her çocuğun esaslı öğreticileri kendi ebeveynleridir. Onlar vicdan sahibi kimseler değillerse çocuklarının da öyle olmaları beklenemez. İnsana, doğaya ve hayvana karşı duyulan şefkat ve hayranlık hissi çocuklukta yerleşir ya da yerleşmez. Çocuklar belli bir yaşın altında benmerkezci olurlar. Sonra duygusal vicdan dönemi başlar. En sonunda da mantıksal vicdan ki çoğu insan bu sınavı geçemez. Bu dönemde yasaların ya da geleneklerin hiçbir hükmü yoktur. Davranışlarını belirleyen şey daha çok o ana kadar edindikleri kendi birikimleridir.

Allah korkusu ile vicdan eğitimi arasındaki farkı, çocuklar üzerinden anlatan alegorik illüstrasyon

Vicdan öğrenme ve öğretmeyle alakalıdır. Empatiyle gelişir, şeylere karşı sempatiye dönüşür. Bilim ve sanat bunu pekiştirir. Bilimsel bilgiyle beslenen çocuk çevresini daha iyi kavrar. Bununla beraber sanat, hem içindeki ilkele ait olan o hayvansallığını köreltir, hem de yaşamak için lezzetli bir sebep sunar. Bunlardan mahrum kalarak büyüyen bir çocuk, büyüdüğünde içindeki hayvanı birilerine zarar vererek doyurmaya çalışır. Bizimkine benzeyen üçüncü dünya ülkelerinde düzenin devamı, daim bir kargaşa içinde gitgide canavarlaşan kitlelerin bağnazlığına bağlıdır. Kan ve nefretle beslenen bir kaos ortamında vicdanlı çocuklar yetiştirmek ne kadar da zordur…

Lafın özü o ki “içinde Allah Korkusu” taşımak hiçbir şey ifade etmiyor. Hiç kimse iyi bir insan olmaya mecbur hissetmemelidir kendini. İnsaniyetlik denilen şey içten gelen bir dürtü olmadıkça bu eninde sonunda bozulur. “Ben bu kötülüğü yapamam! Bende Allah korkusu var!” demek işin kökenini aydınlatmıyor. Bu tam olarak şu anlama geliyor. Aslında bir çocuğa tecavüz etme potansiyeli var ama Allah’tan korktuğu için bunu yapamıyor. Bu korkunun temelinde ise cezalandırma korkusu var. Vicdanla alakası da yok. Ya gün gelir de Allah’a inanmaktan vazgeçer ya da bu korkusuna rağmen şeytana uyarsa ne olacak?

 

Günay Aktürk

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more