COVID-19 Koronavirüs Doğal Kökenlidir

korona virüs doğal seleksiyon ürünü

Geçen yıl Çin’in Wuhan şehrinde ortaya çıkan ve o zamandan beri büyük bir COVID-19 salgına neden olan ve 70’ten fazla ülkeye yayılan yeni SARS-CoV-2 koronavirüsü, yayınlanan bulgulara göre doğal evrimin ürünü Bugün Nature Medicine dergisinde.

korona virüs doğal seleksiyon ürünü

SARS-CoV-2 ve ilgili virüslerden elde edilen genel genom dizisi verilerinin analizi, virüsün bir laboratuvarda üretildiğine veya başka bir şekilde tasarlandığına dair bir kanıt bulamadı.

“Bilinen koronavirüs suşları için mevcut genom dizisi verilerini karşılaştırarak, SARS-CoV-2’nin doğal süreçlerden kaynaklandığını kesin olarak belirleyebiliriz,” diyor Scripps Research’te immünoloji ve mikrobiyoloji doçenti olan Kristian Andersen ve kağıt.

Andersen’a ek olarak, “SARS-CoV-2’nin proksimal kökeni” adlı yazarın yanı sıra Tulane Üniversitesi’nden Robert F. Garry; Sydney Üniversitesi’nden Edward Holmes; Edinburgh Üniversitesi’nden Andrew Rambaut; W. Ian Lipkin, Columbia Üniversitesi’nden.

Koronavirüsler, ciddiyette geniş çapta hastalıklara neden olabilecek geniş bir virüs ailesidir. Koronavirüsün neden olduğu bilinen ilk ciddi hastalık, Çin’de 2003 Şiddetli Akut Solunum Sendromu (SARS) salgını ile ortaya çıktı. Suudi Arabistan’da Orta Doğu Solunum Sendromu (MERS) ile ikinci bir ciddi hastalık salgını başladı.

Geçen yılın 31 Aralık’ta Çinli yetkililer, Dünya Sağlık Örgütü’nü, daha sonra SARS-CoV-2 olarak adlandırılan ciddi bir hastalığa neden olan yeni bir koronavirüs suşunun patlak vermesi konusunda uyardı. 20 Şubat 2020 itibariyle, yaklaşık 167,500 COVID-19 vakası belgelenmiştir, ancak daha hafif vakaların teşhis edilmemiş olması muhtemeldir. Virüs 6.600’den fazla insanı öldürdü.

Salgın başladıktan kısa bir süre sonra Çinli bilim adamları SARS-CoV-2 genomunu sıraladılar ve verileri dünya çapındaki araştırmacılar için kullanılabilir hale getirdiler. Ortaya çıkan genomik dizi verileri, Çinli yetkililerin salgını hızla tespit ettiğini ve COVID-19 vakalarının sayısının, insan popülasyonuna tek bir girişten sonra insandan insana bulaşmasından dolayı artmakta olduğunu göstermiştir. Andersen ve diğer birçok araştırma kurumundaki ortak çalışanlar, bu sıralama verilerini virüsün çeşitli anlatım özelliklerine odaklanarak SARS-CoV-2’nin kökenlerini ve evrimini keşfetmek için kullandılar.

Bilim adamları, insan ve hayvan hücrelerinin dış duvarlarını kapmak ve nüfuz etmek için kullandığı virüsün dış tarafındaki armatürler için genetik proteinleri, genetik şablonu analiz ettiler. Daha spesifik olarak, başak proteininin iki önemli özelliğine odaklandılar: reseptör bağlanma alanı (RBD), konakçı hücrelere tutunan bir tür çengelli kanca ve virüsün çatlamasına izin veren bir moleküler kutu açıcı olan yarılma bölgesi ve konakçı hücreleri girin..

Doğal Evrimin Kanıtı

Bilim adamları, SARS-CoV-2 başak proteinlerinin RBD bölümünün, kan basıncını düzenlemede yer alan bir reseptör olan ACE2 adı verilen insan hücrelerinin dışındaki moleküler bir özelliği etkili bir şekilde hedeflemek için evrimleştiğini buldular. SARS-CoV-2 başak proteini insan hücrelerini bağlarken o kadar etkili oldu, aslında bilim adamları bunun genetik mühendisliğinin ürünü değil, doğal seleksiyonun sonucu olduğu sonucuna vardılar.

Doğal evrim için bu kanıt, SARS-CoV-2’nin omurgası – genel moleküler yapısı hakkındaki verilerle desteklenmiştir. Birisi patojen olarak yeni bir koronavirüs üretmeye çalışsaydı, hastalığa neden olduğu bilinen bir virüsün omurgasından inşa ederdi. Ancak bilim adamları, SARS-CoV-2 omurgasının zaten bilinen koronavirüslerden önemli ölçüde farklı olduğunu ve çoğunlukla yarasalarda ve pangolinlerde bulunan ilgili virüslere benzediğini buldular.

Andersen, “Virüsün bu iki özelliği, başak proteininin RBD kısmındaki mutasyonlar ve farklı omurgası, laboratuvar manipülasyonunu SARS-CoV-2 için potansiyel bir kaynak olarak dışlıyor” dedi.

İngiltere merkezli Wellcome Trust’taki salgın doktor Phie Josie Golding, Andersen ve meslektaşlarının bulgularının “virüsün kökenleri hakkında dolaşan söylentilere kanıta dayalı bir görüş getirmek için çok önemli olduğunu söyledi (SARS-CoV -2) COVID-19’a neden oluyor. ”

“Virüsün doğal evrimin bir ürünü olduğu sonucuna varıyorlar,” diye ekliyor, “kasıtlı genetik mühendisliği hakkındaki spekülasyonları sonlandırıyor.”

Virüsün olası kökenleri

Genomik sekanslama analizlerine dayanarak, Andersen ve işbirlikçileri SARS-CoV-2’nin en olası kökenlerinin iki olası senaryodan birini izlediği sonucuna vardı.

Bir senaryoda virüs, insan olmayan bir konakta doğal seleksiyon yoluyla mevcut patojenik durumuna evrildi ve daha sonra insanlara atladı. İnsanların medeniyetlere (SARS) ve develere (MERS) doğrudan maruz kaldıktan sonra virüsü kasıp kavurdukları önceki koronavirüs salgınları bu şekilde ortaya çıktı. Araştırmacılar, yarasa koronavirüsüne çok benzediği için yarasaları SARS-CoV-2 için en olası rezervuar olarak önerdiler. Bununla birlikte, yarasalar ve insanlar arasında bir ara konağın muhtemelen dahil olduğunu gösteren, belgelenmiş doğrudan yarasa-insan iletimi vakası yoktur.

Bu senaryoda, SARS-CoV-2’nin başak proteininin ayırt edici özelliklerinin her ikisi de – hücrelere bağlanan RBD kısmı ve virüsü açan bölünme bölgesi – insanlara girmeden önce mevcut durumlarına dönüşecekti. Bu durumda, mevcut salgın muhtemelen insanlar enfekte olur olmaz hızlı bir şekilde ortaya çıkacaktı, çünkü virüs onu patojenik hale getiren ve insanlar arasında yayılabilen özellikleri geliştirmiş olacaktı.

Önerilen diğer senaryoda, virüsün patojenik olmayan bir versiyonu bir hayvan konakçısından insanlara sıçradı ve daha sonra insan popülasyonundaki mevcut patojenik durumuna evrildi. Örneğin, Asya ve Afrika’da bulunan armadillo benzeri memeliler olan pangolinlerden gelen bazı koronavirüsler, SARS-CoV-2’ye çok benzer bir RBD yapısına sahiptir. Bir pangolin’den gelen bir koronavirüs, doğrudan veya medeniyetler veya yaban gelinciği gibi bir aracı konak yoluyla bir insana bulaşmış olabilir.

Daha sonra, bölünme bölgesi olan SARS-CoV-2’nin diğer belirgin başak proteini, muhtemelen salgının başlamasından önce insan popülasyonunda sınırlı saptanmamış dolaşım yoluyla bir insan konakçı içinde evrimleşmiş olabilir. Araştırmacılar, SARS-CoV-2 bölünme bölgesinin, insanlar arasında kolayca bulaştığı gösterilen kuş gribi suşlarının bölünme bölgelerine benzediğini buldular. SARS-CoV-2, insan hücrelerinde böyle virülan bir bölünme bölgesini geliştirebilir ve kısa süre sonra koronavirüs muhtemelen insanlar arasında yayılma yeteneğine sahip olabileceğinden mevcut salgını başlatabilirdi.

Çalışma ortak yazarı Andrew Rambaut, bu noktada hangi senaryoların büyük olasılıkla olduğunu bilmenin imkansız olmadığı konusunda uyardı. SARS-CoV-2, insanlara mevcut patojenik formunda bir hayvan kaynağından girdiyse, virüsün hastalığa neden olan türü hala hayvan popülasyonunda dolaşabileceği ve bir kez daha atlayabileceği için gelecekteki salgınların olasılığını artırır. insanlar. İnsan popülasyonuna giren ve daha sonra SARS-CoV-2’ye benzer gelişen özelliklerin patojenik olmayan bir koronavirüs olasılığı daha düşüktür.

Kaynak: Sciencedaily

Read more

Her Gün Yeni Bir Bilgi – Günlük Öğrenme Alışkanlığı

Bosch tarzında çizilmiş; evrim, evcilleştirme, İskenderiye Kütüphanesi, Herakleitos, yapay seçilim, bilim, teknoloji, NASA ve nehir temalarını birleştiren panoramik bilim sahnesi.

Her Gün Yeni Bir Bilgi: Zihinsel Köleliği Törpüler

“Benzemeyeler bir araya gelir ve farklardan en güzel uyum doğar. Her şey çatışmayla ortaya çıkar.”

Herakleitos

Yeni bir şey öğrenebildin mi bugün? Battal efendinin ayakkabısının içine kaçan çakıl taşının dışında? Ben öğrendim. Mesela şunu öğrendim: “Mandıra ineklerinin kocaman ve yayvan memeleri, insanoğlunun süte ve peynire olan ihtiyacının sonucudur. On binlerce yıl önce mandıra ineği, tazı ya da mısır başağı yoktu.

Bosch tarzında çizilmiş; evrim, evcilleştirme, İskenderiye Kütüphanesi, Herakleitos, yapay seçilim, bilim, teknoloji, NASA ve nehir temalarını birleştiren panoramik bilim sahnesi.

Yani bu demek oluyor ki bir zamanlar hayvanlar da bitkiler de yabanilerdi. Bazılarını evcilleştirdik. Tabii kısmen şaibeli bir durum! Bir köpek resmen evcilleştirilebilir mi? Onun doğası vahşi yaşama ait. Sadece bize alıştılar ve ısırmıyorlar diye uygar köpekler mi oldular? Şehir köpekleri! Tabii ki evcilleşebilirler. Onların evcilleşmeleri evrimsel bir olaydır ve aslında bunu biz insanlar “yapay seçilim” yoluyla yapıyoruz.

Evcilleştirme ve Ehlileştirme Arasındaki Fark

Evrim Ağacı sitesindeki makalelere ara sıra göz gezdirebilirsiniz. Bu konu hakkında şöyle bir tespiti var: “Evcilleştirme” ile “ehlileştirme” sözcükleri, sık yapılanın aksine, birbirinin yerine kullanılmamalıdır. Evcilleştirme, evrimsel bir süreçtir. Bir türün (örneğin insan), diğer bir türü (örneğin vahşi kurtları) belli özelliklerine göre seçip, sadece o özelliğe sahip olanların çiftleşmesine izin verip, diğerlerinin çiftleşmesine izin vermeyerek (hatta onları aktif olarak öldürerek veya uzaklaştırarak) evrimsel sürece yapay seçilim yoluyla müdahale etmesi sonucu yeni türlerin (örneğin köpeklerin) evrimleşmesi olayıdır.”

Bütün canlılar çevre şartlarına uyum sağlayarak hayatta kalırlar. Bu uyum binlerce yıl süreceği gibi milyonlarca yıl içinde de olabilir ve bu olduğunda o canlıda köklü değişimler meydana gelir. Biz buna kısaca evrim diyoruz.

Her gün yeni bir bilgi… Bugün başka ne öğrendim? Mesela İskenderiye kütüphanesi. İki bin yıldan eskiye dayanan ve yarım milyonluk bir kitap arşivine sahip olan bu kütüphane artık yok. Bunu biliyoruz. Öğrendiğim şey şu cümlede saklı: “İskenderiye’ye demirleyen yabancı gemiler kaçak eşya için değil, acaba kitap mı kaçırıyorlar diye aranıp taranırlardı.

Yunanlı felsefeci Herakleitos 2500 yıl önce ne demiş? “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.” Bir de “ehlileştirme” olayı var. Onun açıklaması da şu şekildedir: “Ehlileştirme ise belli bir hayvanın, insanların bulunduğu ortamlarda kısmen rahat bir şekilde yaşayıp barınabilmesi için davranışsal olarak alıştırılması olayıdır. Hayvan evcil değildir; ancak insanlar arasında yaşayabilecek kadar yetkinliği (ehliyeti) vardır. Ehlileştirme olayında evrim yoktur; öğrenme vardır. Evcilleştirmede ise evrim ve öğrenme bir aradadır. Örneğin yemek verdiğiniz için size yanaşmaktan çekinmeyen bir karga ehlileşmiştir; ancak evcilleşmemiştir.”

İmza: Çağrı Mert Bakırcı

Bitkileri de yapay seçilim yoluyla evcilleştirdiğimizden bahsetmiştik. Mesela arpayı, buğdayı, mercimeği, bezelyeyi, nohutu ve baklayı ortalama on bin yıl önce evcilleştirdik. Sıkıysa evcilleşmesinler. Bakın muz hakkında ne söyleniyor: “Bir muzun günümüzde halen yaşayan atasını yemeye kalksanız ya dişinizi kırarsınız ya kusarsınız. Son derece tatsızdır, serttir, etli kısmı yok denecek kadar azdır.” Yediğiniz yiyeceklerin şeceresini çıkartırsanız hepsinin de evcil yiyecekler olduğunu görürsünüz. Artık evcil olduğunu düşündüğünüz köpeğinizi salın bakalım vahşi doğaya…”

(Daha fazlası için şu kaynağa bakabilirsiniz:
Evrim Ağacı – Evcilleştirme ⤴️

Bütün canlılar çevre şartlarına uyum sağlayarak hayatta kalırlar. Bu uyum binlerce yıl süreceği gibi milyonlarca yıl içinde de olabilir ve bu olduğunda o canlıda köklü değişimler meydana gelir. Biz buna kısaca evrim diyoruz.

Her gün yeni bir bilgi… Bugün başka ne öğrendim? Mesela İskenderiye kütüphanesi. İki bin yıldan eskiye dayanan ve yarım milyonluk bir kitap arşivine sahip olan bu kütüphane artık yok. Bunu biliyoruz. Öğrendiğim şey şu cümlede saklı: “İskenderiye’ye demirleyen yabancı gemiler kaçak eşya için değil, acaba kitap mı kaçırıyorlar diye aranıp taranırlardı.

Bilim ve Yaşamdan Daha İlginç Ayrıntılar

Çok daha önemli bir alıntı yapayım. “Bu kütüphane kasten tahrip edildi. Bu eserlerden yalnızca küçük bir kısmı kalmıştır. Günümüze kalan bu bölük pörçük parçalar bile insan zihnini uyarıcı ne denli zengin bilgiler taşıyor bir bilseniz… Örneğin, İskenderiye Kütüphanesinin raflarından birinde bulunduğunu bildiğimiz Sisamlı astronomi bilgini Aristarkhos‘un kitabında, dünyamızın gezegenlerden bir tanesi olduğuna ve o gezegenler gibi güneşin etrafında döndüğüne ve yıldızların çok uzaklarda olduğuna değiniliyordu. Bu ifadelerin hepsi de doğru olduğu halde, sözü edilen gerçeklerin yeniden bulunması için iki bin yıl beklemek zorunda kalınmış oldu.” Kaynak isterseniz Carl Sagan’ın Kosmos kitabına bakabilirsiniz.

Peki, tüm bu bilgiler ne işimize yarayacak? Bu soru inanılmaz hatalı bir soru. Ama yine de soruyorsanız, Abraham Flexner’ın Faydasız Bilginin Faydası kitabını öneririm.

Biz bugün Nasa’ya Astrofizikçi göndereceğimiz zaman da aynı şeyden bahsediyoruz. “Git ve bize bilim yap, teknoloji üret.” “Yaptığın bu icat ne işimize yarayacak?” Gibi gibi. Gerçi bilim yaparak teknoloji üretebilmek için önce altyapısını oluşturmak gerek. Mesela Bilim ve Teknoloji bakanlığı! Kulağa ne kadar da güzel geliyor. Tabii kolay iş değil. Önce biyoloji derslerinde evrim kuramına konulan yasağın kaldırılması gerek. Yüzlerce sorundan yalnızca biri. Kul yetiştirilmeye çalışılan bir ülkede Bilim ve Teknoloji bakanlığı mı?

İşte tam da bu işe yarayacak her gün yeni bir şey öğrenmek. Bilimsel bilgilerle zeki türler yaratacağız. Düşünen ve sorgulayan bir halk. Arz talep meselesinden bahsediyorum. Halkın artık boş sözlere kanmadığı, bilim dışı bilgileri tasvip etmediği bir gün gelecek. Ya da gelmeyecek. Fakat ne demiş Yunanlı felsefeci Herakleitos: “Aynı nehirde iki kez yıkanamazsınız. Çünkü sonradan akan su ilk akan sudan farklıdır.” Her ne kadar evrimi tanımlayan bir söz olsa da insan toplumlarına da uygulanabilir. Bilimin ışığı ile aydınlanmış olan gelecek nesiller, eski nesillerden farklı davranacaklardır. Tüm çabamız bu. Bu yüzden her gün yeni bir bilgi edinmelisiniz. Hatta daha fazlasını…

Günay Aktürk

Read more

Mars Araştırmaları | 14 İlginç Bilgi

mars araştırmaları makalesi

Mars Araştırmaları | 14 İlginç Bilgi

Güneş sisteminin dördüncü gezegeni olan, bir zamanlar dünyaya benzediği tahmin edilen kızıl gezegen mars gökyüzünde görüldüğü ilk günden beri insanoğlunun ilgisini çekiyor. Bu makalede Mars araştırmaları hakkında 14 ilginç keşfi inceleyeceğiz.

1- Mars Ölü Bir Gezegen Gibi Görünüyor

mars-hakkında-her-şey

“Bilim insanları Mars’ın ölü bir gezegen olduğunu düşünüyordu. Ancak arka arkaya yapılan keşifler aslında hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını gösterdi”

Mariner 4’ün Çektiği Bir Fotoğraf

1600’lerde teleskopun icadından sonra astronomlar Mars yüzeyini gözlemlemek için uğraştı.

19. yüzyılda İtalyan astronom Giovanni Schiaparelli gezegenin yüzeyinde bir dizi kanal gözlemledi. Bu gözlemden yola çıkarak gezegenin yüzeyinde su olabileceğini öne sürdü. Ancak Amerikan bilim adamlarının, özellikle Percival Lowell’ın İtalyanca “canali” sözcüğünü yanlış çevirmesi Kızıl Gezegen’in yüzeyinin bir ihtimal zeki bir yaşam formu tarafından inşa edilmiş kanallarla kaplı olduğunu düşünmeye yol açtı.

1965’te gezegenin yanından geçen NASA’nın uzay sondası Mariner 4 Mars’ın ilk detaylı fotoğrafını çekti ve Mars’ın Dünya benzeri bir gezegen olabileceği hayali tamamen suya düştü. Çekilen 22 adet fotoğrafta ay yüzeyindekilere benzeyen kriterler görüldü. Ayrıca gezegenin yüzeyinin kırmızı renkli toz ve molozlarla kaplı bir ortam olduğu anlaşıldı.

Yıllar sonra bilim insanları Mars’ın jeolojik aktivitesi milyarlarca yıl önce durmuş ölü bir gezegen olduğunu düşündüler. Fakat NASA’nın Mars görevlerinde elde ettiğimiz bilgiler Mars’ın dıştan bakıldığında görüldüğünden çok daha gizemli olduğuna işaret ediyor.

2- Mars Tozu Manyetik!

tozlu mars yüzeyi

Mars’a kırmızı rengi veren, gezegenin yüzeyini kaplayan Mars toprağının yüksek oranda demir içermesi. Bu bilgiyi 1976’da gezegene inen Viking araştırma araçları bize aktardı. Gezegenin yüzeyi ince bir toz tabakası ile kaplı. Milyarlarca yıl fırtına ve rüzgarla aşınan toprak, talk pudrasından daha ince bir toza dönüşmüş. Daha sonra Mars yüzeyindeki ve atmosferdeki tozun hemen hemen tamamının manyetik olduğu ortaya çıktı.

3- Güneş Sistemindeki En büyük Dağ “Olympus Mons”

mars dağı Olympus Mons

Mars’a ulaşan ilk yörünge aracı NASA’nın Mariner 9‘u oldu. Araç gezegenin ancak yüzde yetmişini haritaladı. Ancak 1971’de gezegene ulaştığında Mars yüzeyinde büyük bir toz fırtınası vardı. Bu yüzden aşağıdaki zemini görmek mümkün olmadı. Yörünge aracı aylarca tozun yere inmesini bekledi.

Fırtına dindikten sonra önce Mars yüzeyindeki en yüksek noktalar ortaya çıktı. Bulutların ardında dört dev volkan kendini gösterdi. Bu dev volkanların geniş kriterleri vardı ve kenarları hafif eğimliydi.

Mars’taki kalkan volkanların en büyüğü olan Olympus Mons’un yüksekliği 22 kilometre. Genişliği ise 624 kilometreye yayılıyor. Güneş sisteminde şimdiye kadar keşfedilmiş olan ve tüm yükseltiler bu çağın yanında cüce gibi kalıyor. Bir karşılaştırma yaparsak, dünyadaki en büyük volkan olan Hawaii’deki Pasifik Okyanusunun derinliklerine yayılan Mauna Kea‘nın genişliğinin 20 km olduğunu söyleyebiliriz.

4- Mars’ın İki Uydusu Var

mars uyduları phobos ve-deimos

Mars’ın Phobos ve Deimos adında iki uydusu bulunuyor. İsimleri Yunan savaş tanrısı Ares’in oğullarından geliyor. Phobos bilinen uydular arasında en yakın yörüngeye sahip. Kızıl Gezegen’in yüzeyinden 6.000 kilometre uzakta dönüyor. Gezegenin çevresinde bir günde üç tur atıyor. Mars görevlerinde detaylı olarak fotoğraflandılar ancak üzerine herhangi bir araç inmedi.

5- Mars’ta Bir Zamanlar Göller ve Nehirler Vardı

mars nehir yatakları

Mars araştırmaları kızıl gezegenin hayati boyunca günümüzdeki gibi tozlu ve terk edilmiş bir gezegen değildi. Mariner 9, Viking ve Mars Global Surveyor tarafından hazırlanan yüzey haritaları güney yarımkürede vadiler görüntüledi ve bir zamanlar dağlardan aşağı akan nehirlerin varolduğunu kanıtladı. Mars’ta bir zamanlar şu bulunduğuna dair en sağlam kanıt NASA’nın yüzey araştırma araçları spirit, Opportunity ve son olarak da Curiosity’den geldi. Curiosity Gale Kraterine inmesinden sadece birkaç ay sonra eski bir nehir yatağı keşfetti. Zeminde kum ve çakıldan oluşmuş tepecikler bulunuyordu.

Opportunity 2014’te bir başka su kaynağı daha keşfetti. Bu kaynak Mars’ın en eski kayalarının arasında yer alıyordu.

6- Mars’ta Bir Zamanlar Hayat Vardı

mars ta hayat var mı

Milyonlarca yıl boyunca Mars’ın yüzeyinde birikmiş olan tortul kayalar gezegende uzun süre boyunca sıvı halinde suyun bulunduğunu kanıtlıyor. Bu da, hayatın evrimleşmesi için yeterli bir süre. Yellowknife Bay adı verilen bir noktadaki tortul kayaları deldiğinde kaya tabakasının içindeki minerallerin biyolojik hayatin yapı taşlarını oluşturan nitrojen, fosfor, hidrojen, oksijen, karbon ve sülfür içerdiğini keşfetti.

Mars’ın iklimi değişince, yüzeydeki sıvı şu buz haline dönüşerek toprağın içinde sıkışıp kaldı. Günümüzde Mars yüzeyinde canlıların yaşaması mümkün değil. Gezegen sürekli radyasyonla yıkanıyor, güneş rüzgarları tarafından dövülüyor, atmosferi de çok ince.

7- Mars Yuvarlak Değil

NASA’nın Mars Global Surveyor araştırma aracı üç yıl boyunca gezegenin yüzeyinde dolaşarak topografyasını çıkardı. Bu verilerden Mars’ın kuzey yarımküresinin daha düz ve alçak, günay yarımküresinin ise yüksek, daha engebeli, kriterlerle dolu olduğu açığa cıktı. Gezegenin üst ve altı arasında çok büyük rakım farkları bulunuyor.

8- Mars’ın yerçekimi Dünya’nın üçte biri

Mars çevresindeki doğal ve yapay uyduların yörüngedeki davranışlarından Mars’ın yerçekiminin Dünya’dan yüzde 62 daha az olduğu ortaya çıktı. Mars’ın boyutu Dünya’nın yarısı, kütlesi ise yüzde 11’i kadar. Bu yüzden yerçekimi de oldukça zayıf.

9- Mars’ta Bol Miktarda Donmuş Buz Var

2001 ile 2002 yılları arasında görev yapan Mars Odyssey Mars’ın yüzeyinin altında sıkışmış su bulabilmek umudu ile hidrojen aradı. Mars araştırmaları sayesinde ortaya çıkan harita kutuplardaki kuru karbondioksit buzun altında dev miktarlarda donmuş su olduğunu gösteriyor. ESA’nın Mars Express yörünge aracının radar sonarı Mars kutuplarının altındaki suyun miktarının gezegenin tamamını 11 metre derinlikte bir okyanus şeklinde kaplayacak kadar çok su olduğunu ortaya çıkardı.

Günümüzde yüzeye çıkma ihtimali olan su damlaları anında buharlaşıyor ve atmosferden uzaya kaçıyor. Geçmişte ise Mars’ın göller,nehirler, hatta okyanuslarla dolu olduğu tahmin ediliyor.

marineris vadisi mars

Mars araştırmaları gösterdi ki Mars’ta dev bir kanyon var. Adını, onu keşfeden uzay aracı Mariner 9’dan alıyor: Valles Marines Vadisi. Bu dev kanyon ekvatordan başlıyor ve uzunluğu 4.000 kilometreden, derinliği ise yedi kilometreden fazla. Kanyonun gezegen soğurken yerkabuğunun çatlaması ile ortaya çıktığı düşünülüyor. Mars’taki kanyonun görüntüsü Avrupa Uzay Ajansı (ESA) tarafından yayımlandı. Kanyonun Güneş Sistemi’ndeki en büyük kanyon olduğu sanılıyor.

10- Mars’ta Mevsimler Var

marsta-mevsimler

Günlerin uzunluğu ve iklim değişiklikler ile belirlenen mevsimler, bir gezegenin güneşe olan uzaklığına bağlıdır. Bir gezegen ekvatorunun ekseninde dik olarak dönüyorsa, her gün eşit miktarda günışığı alır. Ancak dönme ekseni eğimliyse yıl boyunca gündüz ve gece arasında farklılıklar gözlenir. dünya 23 derece, Mars ise 25 derece eğik bir eksende dönüyor ve iki gezegende de mevsim yaşanıyor.

Mars’ın dünyadan farkı, yörüngesinin daha eliptik olmasıdır. Bu yüzden yılın belli zamanlarında güneşe çok fazla yaklaşır. Bunun sonucu olarak Kuzey yarımküresinde bahar ve yaz ayları, Güney yarımküreye göre daha uzundur. Gezegenin kuzeyi güneşe göre daha uzaktadır ve yörüngede daha yavaş yol almaktadır.

Kuzey yarımkürede uzun bir yaz yaşanırken, güneyde sert bir kış yaşanır. Kış mevsiminin büyük bölümünde güney kutbu tamamen karanlıktadır. Sıcaklık o kadar düşer ki havadaki karbondioksit donar ve katılaşır, bölge tamamen katılaşır.

Mars’ın güney kutbuna kışın sıcaklık -135 dereceye kadar düşüyor.

11- Mars’ın Manyetik Dinamosu Çalışmıyor

marsın-manyetik-dinamosu-çalışmıyor

Mars araştırmaları sırasında Mariner 4 1965’te gezegenin yanından geçerken Mars’ın manyetik alanı ile ilgili bir sorun olduğunu keşfetmişti. 1989’da Mars yörüngesine giren Sovyet Phobos 2 sondası Mars’ın manyetik alanının dünyadan 3.000 kat düşük olduğu belirlendi.

Dünyanın merkezinde erimiş demirden bir dış çekirdek bulunuyor ve bu manyetik bir dinamo gibi çalışıyor. Bu dinamo dünyanın kuzey kutbundan çıkıp güney kutbuna giren manyetik alan çizgileriyle dünyanın çevresini sarmalıyor. Bu manyetik alan güneş rüzgarlarını saptırıyor ve atmosferi koruyor. Mars’ta gezegeni sarmalayan bir manyetik alan yok. Onun yerine belli bölgelerde, özellikle güney yarımkürede toplanmış sınırlı manyetik alanlar var.

Dünyanın manyetik alanı periyodik olarak yön değiştiriyor ve manyetik tarihçesi kayalara, manyetik malzemelerin çizgi halinde birikimi şeklinde yazılmış durumda. Mars’ın Global Surveyor çizgileri güney yarımküredeki dağlarda bulundu. Bu da Mars’ın bir zamanlar çalışan bir dinamosunun olduğunu gösteriyor. Mars’ın dinamosunun Mars oluştuktan birkaç yüz milyon yıl sonra çalışmayı durdurduğu düşünülüyor.

12- Mars Atmosferini Kaybediyor

mars araştırmaları makalesi

Mars’taki atmosfer basıncı beş ile on milibar arasında. (Dünyada bu değer 1.000 milibar civarında.” Kızıl gezegenin çapı dünyanın yaklaşık yarısı kadar ve düşük atmosfer basıncı yüzünden atmosferin dış tabakaları gezegenin ilk dönemlerinde, özellikle asteroid çarpmaları sırasında uzaya kaçmış olmalı.

Atmosfer incelmeye başladıkça gelen asteroidlere karşı daha az direnç gösterebiliyor ve bu da daha fazla asteroidin atmosferi delip geçmesine neden oluyor. Bu vahşi döngü sırasında kızıl gezegenin manyetik alanının da olmaması, onu güneş rüzgarlarının öldürücü etkisine maruz bırakıyor.

13- Mars’a Az Daha Bir Kuyruklu yıldız Çarpacaktı

siding-spring-kuyrukluyıldızı

Ocak 2013’te keşfedilen Siding Spring kuyruklu yıldızı Ekim 2014’te Mars’ın 139,500 kilometre yakınından geçti. O sırada gezegenin yüzeyinde iki araştırma aracı (Opportunity ve Curiosity) yörüngesinde ise beş aktif yörünge aracı dolaşıyordu. Hepsi kameralarını kuyruklu yıldıza çevirdiler. Kuyruklu yıldızın kuyruğundan saçılan toz yörünge araçlarına zarar verebilirdi. Bu yüzden gezegenin diğer tarafına saklandılar. Kuyruklu yıldız herhangi bir problem yaşatmadan geçti ve yörünge araçlarından dördü resmini çekmeyi başardı.

14- Toz Fırtınaları Tüm Gezegeni Kaplayabiliyor

mars-toz-fırtınaları

Mars araştırmaları sırasında keşfedilen bir başka bilgide toz fırtınaları. Mars’ın yüzeyini kaplayan toz o kadar ince ki varla yok arasındaki atmosferin içinde bile uçuşabiliyor. Kızıl Gezegende keşfedilen en büyük fırtına 1971’de Mariner 9 tarafından gözlemlendi. 1997’den beri Mars’ın kutuplarındaki yörüngede dönen Mars Global Surveyor Mars’taki hava urumunu izliyor.

Her baharda yeryüzü ısınınca toz fırtınaları oluşmaya başlıyor. Güneşten gelen enerji toz ve kayalar tarafından emiliyor ve atmosferdeki gazları ısıtmaya başlıyor. Hava soğuyunca toz yükseliyor ve bir girdap şeklinde dönmeye başlıyor. NASA atmosferin inceliği yüzünden Mars’ta rüzgarın hissedilmediğini söylüyor ancak havada dolaşan toz statik elektrikle yükleniyor ve elektrik atlamaları görülmeye başlıyor. Hava soğudukça fırtınalar yavaşlamaya başlıyor ama ince toz zerrecikleri havada onlarca kilometre yol alabiliyor. Düşük yer çekimi yüzünden tekrar yüzeye düşmeleri çok uzun sürüyor, bir kısmı aylarca havada kalabiliyor.

mars gün batımı

Bonus Bilgi: Mars’ta gün batımının mor renkte olmasının yanı sıra yüzeyin altında bir dizi mağara olduğu keşfedildi.

Read more

Carl Sagan Kozmoz | Bilim Üzerine

Carl Sagan Kozmoz

Carl Sagan Kimdir?

Carl Sagan Kozmoz bilimin evrensel dilini insanlara ulaştıran büyük bir eserdir. Tam adı Carl Edward Sagan olan Amerikalı gökbilimci, 9 Kasım 1934’te New York’ta doğmuş, 20 Aralık 1996’da hayata veda etmiştir. Astronom, astrobiyolojinin gelişimine yaptığı katkılarla ve Cosmos (Kozmoz) dizisi ile bilimin halk arasında sevilmesini sağlamıştır. Sagan, evreni anlamaya çalışan insana rehberlik eden bir düşünür, bilimi popülerleştiren bir öncüdür.

Carl Sagan Kozmoz

Bilim Nedir?

Bilimin halk tarafından öğrenilmesi denilince Carl Sagan‘ın önemi çok büyüktür. Tıpkı İngiliz Fizikçi Stephen Hawking gibi. Peki, bilimsel bilgiyi halkın kullanımına açmak neden bu kadar önemli ve hatta hayat memat meselesidir? Bunun İçin önce bilimin ne olduğunu anlamamız gerekiyor.

Her şey “ne” sorusunun sorulmasıyla başlar. Bu soru beraberinde “neden” ve “nasıl” sorularını da getirir. Canlılara baktığınızda onların her nesilde giderek değiştiğini görürsünüz. Şöyle ki:

Ne oluyor? Canlı popülasyonları her nesilde değişiyor (evrimleşiyor).

– Canlılar neden evrimleşiyor? Popülasyon içindeki çeşitliliğin değişen çevre şartları altında her bireyde eşit aynı uyum başarısını sağlamadığı için.

– Canlılar nasıl evrimleşiyor? Bulunduğu ortama daha uyumlu olan bireyler daha kolay hayatta kalıp, daha çok ürediği için, bu bireylerin kendi “uyumlu” genlerini bir sonraki nesle daha çok aktarması yoluyla.

İleri okuma için Evrim Ağacı sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

carl sagan kozmoz kitap alıntıları

Carl Sagan Kozmoz bize, bilimin yalnızca bilgi değil; olayları ele alma ve yorumlama biçimi olduğunu hatırlatır. Bilim, düşünme yeteneğimizin gelişmesi için gereklidir. Bazı felaketlerin “fıtratımızda” olduğu söylenir — örneğin maden kazaları gibi. Oysa maden ocakları, çökmemesi için gerekli altyapıya harcanacak paradan kaçınıldığı için çöker. Bu bir kader değil, bilimin yok sayıldığı bir insan eliyle işlenmiş cinayettir.

“Neden” sorusu giderek “nasıl” sorusuna doğru evrildiği için bugün daha da zeki varlıklara dönüştük. Havaya attığımız bir nesnenin görünmez bir güç öyle istediği için değil de kütle çekim kuvvetine yenik düştüğü için gerçekleştiğini fark ettik. Bu çok basit bir olgu olmasına rağmen merak yeteneğimizi daha da geliştirmesine yaradı. Merak eden insan daha çok sormaya başladı. Bu yüzden halkını düşünemeyen bir sürüye dönüştürmek isteyen yöneticiler doğa hakkında sorulan bütün soruları yasakladılar.

İyonya Filozofları

İyonya Filozofları

Bilimin bir şeytan icadı olarak lanse edilmesinin altında yatan sebep budur. Aslında bu daha büyük bir kötülüğe yol açar. Bundan 2400 yıl önce bilimin ışığı iyonya’da parladı. Evrenin matematik ile çözümlenebileceğini söyleyen pisagor gibi. Sokrates öncesi yaşamış olan Anadolulu Thales gibi. Doğa olaylarının nedenlerini insan biçimli Tanrılardan çok doğanın içinde aramıştır.

Bir başka İyonlu filozof olan Anaksimandros, ilk gök küresini, ilk yeryüzü haritasını yapmıştır. Platon’un matematik, Aristoteles’in biyoloji, zooloji, botanik, astronomi, meteoroloji alanlarında çalıştığını görüyoruz.

Bilimin neden halk tarafından anlaşılıp sahiplenilmesi gerektiğini tam anlamıyla anlamak için Carl Sagan‘ın Kozmoz kitabından şu can alıcı alıntıyı yapalım:

Bilim ve öğrenim genellikle çok küçük bir mutlu azınlığın ayrıcalığıydı. Kentteki halkın çoğunluğu kütüphanedeki buluşlar hakkında en küçük bir bilgiye sahip değildi. Yeni buluşlar açıklanmadığı ve halka mal edilmediği için araştırma ve buluşlardan halk pek az yararlanmış oluyordu. Bilginler hiçbir zaman makinelerin gücünü halkın özgürlüğe kavuşturma açısından değerlendirmediler. Bilim halk yığınlarının ilgisine sunulmamıştı. Durgunluğa, kötümserliğe ve mistisizmin en süfli biçimlerine karşı terazinin öteki kefesini bastıracak bir çaba harcanmadı. Ve sonunda halk güruhu Endülüs kütüphanesini yakmaya geldiğinde, onları durdurabilecek kimsecikler yoktu.

Carl Sagan Kozmoz

Makale boyunca anlatmaya çalıştığım şey tam olarak buydu. Yani bilimin halka açılmasının ve halk tarafından anlaşılıp sahiplenilmesinin önemi. Carl Sagan, Stephen Hawking ya da Neil deGrasse Tyson gibi bilim insanları bunun farkına vardılar. Onlar kendi çağlarında üstlerine düşen görevi fazlasıyla yerine getirdiler. Geleceğin bilim insanlarına da bu anlamda yeni bir bakış açısı sundular. İnsan yığınlarının gelişmesinde payı olan bütün bilim insanlarına, güncel bilgiyi halka bir şekilde yaymaya çalışan bilim okur ve yazarlarına yürekten teşekkür ediyorum.

bilim ve sanat

Carl Sagan Sözleri

Carl Sagan Kozmoz düşüncesi, bilimin yalnız gözlem değil aynı zamanda varoluşu anlama çabası olduğunu hatırlatır. Sagan’ın sözleri, hem bilimin hem de insanın doğasına tutulmuş bir aynadır:

carl sagan kimdir

1- “Ben Carl Sagan. Su, kalsiyum ve organik moleküllerin toplamı olan bir varlığım. Siz de öylesiniz, yalnızca adınız başka.”

2- “Varsayımların bilim tarafından kabul edilebilmesi için ciddi kanıt savlarından geçmesi gerekir.”

3- “Venüs gezegeni, Güneş sistemindeki tüm diğer gezegenlerin döndükleri yönün tersine, yani geriye doğru dönüyor. Bunun sonucu olarak güneş batıdan doğar, doğudan batar.”

4- “İnsanların duyguları galeyan halindeyken kendilerini aldatma eğiliminde oldukları kanıtlanmış bir olgudur.”

5- “Biz, hepimiz, ne yapacakları önceden kestirilemeyen ve hoşnutsuzluklarından ötürü homurdanan tanrılara ilişkin hikayeler icat etmek suretiyle yaşam tehlikelerini göğüslemeye çabalayan insan kuşaklarının devamıyız. Uzun bir süre için insanoğlunun olup bitenleri anlama içgüdüsü, Homeros zamanının Yunanistan’ında olduğu gibi, kolaya kaçan dinsel açıklamalar yüzünden köreldi. O zamanki Yunan’da gök tanrısı vardı, yer tanrısı vardı, gök gürültüsü tanrısı, aşk tanrısı, savaş tanrısı ve ateş tanrısı vardı.

6- Evrenin ipleri, görülmeyen ve inceleme konusu yapılamayan bir tanrının ya da tanrıların elinde olan bir kukla durumunda olduğu kavramı, insanları binlerce yıl baskı altında tuttu ve bazılarımızı halen de tutuyor. Derken 2500 yıl önce, İyonya’da muhteşem bir uyanma baş gösterdi. Birden her şeyin atomlardan oluştuğuna inanan insanlar çıktı ortaya.”

7- “Eski tıp üzerine” kitabında Hipokrat şöyle diyor: “İnsanlar sara hastalığının nedenini tanrılara bağlıyor çünkü ne olduğunu anlayamıyorlar. Fakat anlamadıkları her şeyin nedenini tanrıya bağlarlarsa tanrısal işlerin sonu gelmez.”

8- “Atom” sözcüğünü bulan Demokritos’tur. Yunanca “kesilmesi olanaksız” anlamına gelir.”

9- “Platon ve Aristo köleli toplumda rahat hayat sürüyorlar, zulüm için bahaneler bulup önermekten geri kalmıyorlardı. Tiranların emrindeydiler. Platon’un Demokritos’a ait tüm kitapların yakılmasını önerdiği söylenir. Bunun nedeni, Demokritos’un ölümsüz ruhlara inanmayışı olabileceği olabilir.”

10- “Yüz milyon atom, elimizin küçük parmağının ucu kadar yer kaplar. Vücüdunuzdaki atom tutarı yaklaşık on üzeri 28 dir. Yani 1 sayısının sağına 28 tane sıfır eklemek gerek.”

11- “Evreni bizden yana ya da bize karşı diye yorumlamamalıyız. Bize karşı kayıtsız davranıyor, hepsi bu.”

12- “Çok bilmek, çok zeki olmakla eş değildir. Akıl yazlnızca bilgi demek değildir, yargıdır da. Bir başka deyişle, bilgiler arasında bağlantı kurup bunları kullanmaktır. Buna rağmen, elimizin altında bulundurduğumuz bilgi birikimi yine de aklın bir ölçüsü sayılıyor.”

13- “Kitaplar tohum gibidirler. Yüzyıllarca bir yerde uyuyakalmış durumdadırlar, sonra da birden beklenmedik ve umut vaat etmeyen topraklarda çiçek vermeye başlarlar.”

14- “Beş parmağımız var çünkü yüzgeçlerinde beş parmak kemiği bulunan devon balığından türemişiz. Eğer yüzgeçlerinde altı ya da dört kemik bulunan bir balıktan türemiş olsaydık her iki elimizde altı ya da dört parmak bulunacaktı ve pekala bunları da doğal sayacaktık. Temeli on sayısına dayalı aritmatiğe başvurmamızın nedeni, ellerimizde on parmak bulunmasıdır.”

Gitmeden Buna da Bakabilirsiniz

Read more

Olası Bir Nükleer Saldırı Sonrası Dünyaya Ne Olur

Olası-Bir-Nükleer-Savaş-Sonrası-Dünyaya-Ne-Olur

CARL SAGAN | KOZMOZ KİTABINDAN

“Düşünen her insan nükleer savaştan korkuyor ve her teknolojik devlet nükleer savaş hazırlığı içinde. Herkes bunun delilik olduğunu bildiği halde her ülke bu çılgınca hazırlık için bir bahane buluyor. Bu yoldaki nedenlerin hazin bir dizilişini görüyoruz: Almanlar İkinci DÜNYA Savaşı’nın başında o bombanın yapımı için kafa yoruyorlardı, bu yüzden Amerikalılar onlardan önce ilk biz yapalım diye çalışmaya koyuldular. Amerikalıların bombası olursa, Sovyetlerin de olması gerekirdi. Ardından İngilizler, Fransızlar, Çinliler, Pakistanlılar sahip olmak için çabaladılar… XX. yüzyılın sonlarına doğru birçok ülke nükleer silah bulunduracak.

Olası-Bir-Nükleer-Savaş-Sonrası-Dünyaya-Ne-Olur

İkinci Dünya Savaşı’nda kullanılan bombalarda yirmi bin ton TNT vardı ve bir kentin semtini yakıp yıkabiliyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda tüm kentlere atılan bombaların tutarı iki milyon tondu. Başka bir deyişle iki megaton. XX. yüzyılın sonlarına doğruysa bir tek termonükleer bombanın salıverdiği enerji tutarı iki milyon ton bombanınkine eşit, yani tüm İkinci Dünya Savaşı bombalarının tahrip edici gücü tek bir bombanın içinde!

nükleer savaş

Şu anda on binlerce nükleer silah depolanmış durumda. 1990’larda Sovyetler Birliğiyle ABD’nin stratejik ve bombardıman güçleri, kendilerine yeryüzünde 15.000 hedef seçmiş olacaklar. Demek oluyor ki dünyamızda geleceği garantili hiçbir yer yok. Birer ölüm dehası örneği olan ve patlamak için bir düğmeye basılmasını bekleyen bu silahlardaki enerji 10.000 megatonu aşıyor. Bu tahrip gücü İkinci Dünya Savaşı’ndaki gibi altı yıllık bir savaş dönemine dağıtılmış olmuyor. Yeryüzündeki her aileye İkinci Dünya Savaşı’nın semt tahrip eden bir bombası düşüyor.

NÜKLEER SAVAŞ OLURSA NE OLUR

Nükleer silahlı saldırıdan kaynaklı ölüm nedenlerinin başında, patlamadan oluşan dalgalar gelir. Şok dalgaları birkaç kilometre uzaktaki beton binaları dümdüz edebilir. Öteki ölüm nedenleri de, fırtına gibi yayılan alevler, gamma ışınları ve geçtiklerinin içlerini kezzap eden nötronlar… ABD’nin Hiroşima’ya karşı yaptığı nükleer saldırısından sağ çıkabilen bir Japon kız öğrencisi izlenimlerini şöyle aktarıyor:

Cehennemin dibindeki zifiri karanlığın içinde öğrenci arkadaşlarımın annelerini çağıran seslerini duyabildim. Orada kazılan bir büyük sarnıcın köprü ayağında ağlayan bir anne, başının üzerinde, yandığı için vücudu kıpkırmızı olmuş bir bebek tutuyordu. Bir başka anne de yanmış göğsünden çocuğuna süt emzirirken hıçkırarak ağlıyordu. Sarnıçtaki öğrencilerin yalnızca başları ve yardım için anne babalarını çağırmak üzere çırpınan kolları su üzerinde görülüyordu. Fakat oradan geçen herkes yaralı olduğundan, hepsi de yaralandığından, kimse kimseye yardım edecek durumda değildi. Kıpkırmızı kafataslarında saçları seyrek, beyaz tüylere dönüşmüştü. Başları toz içindeydi. Bu dünyanın insanına benzemiyorlardı artık.

Hiroşima’ya atılan bombanın tahrip gücü on üç kilotondu. Başka bir deyişle on üç bin ton TNT karşılığı. Bikini’deyse on beş megatonluktu. Karşılıklı nükleer saldırı çılgınlığında dünyamıza atılacak bomba sayısı 1 milyon adet Hiroşima bombasına eşit olacaktır. Hiroşima’da on üç kilotonluk bir nükleer bomba yaklaşık yüz bin kişinin ölümüne neden olduğuna göre, bir nükleer savaşta atılacak bombalar yüz milyar insanı öldürmeye yeterlidir. Oysa yeryüzündeki insan sayısı XX. yüzyılın sonlarına doğru ancak beş milyar olacak. Böylesi bir karşılıklı nükleer saldırıda hiç kuşkusuz patlamadan ötürü, alev fırtınası radyasyon ve radyoaktif döküntü yüzünden herkes ölmeyecek. Radyoaktif döküntünün uzunca bir süre etkisini sürdürdüğünü de hesaba katmak gerekir: Stronsiyum 90’ın çok büyük bir bölümü (yüzde 90’ı) 96 yılda erir gider; Cesium 137’nin yüzde 90’ı 100 yılda; İyodin 131’in yüzde 90’ı da yalnızca bir ay içinde erir gider.

nükleer saldırı sonrası

Hayatta kalanlar savaşın çok daha ince becerilerine tanık olacaklardır. Nükleer bir savaş sonucu yüksekteki havanın nitrojeni yanacaktır. Nitrojen, nitrojen oksitlerine dönüşecek, bu da yukarı atmosferdeki ozonun önemli bir miktarını yok edecek. Ozonun yok olması güneşin morötesi ışınlarının yoğun biçimde atmosferden sızmasına yol açacaktır. Morötesi ışın sızması yıllar boyu sürecek ve cilt kanserine neden olacaktır. Morötesi ışın genellikle cildi ince olanları tercih edecektir.

Daha da önemlisi gezegenimizin ekolojik dengesini şimdiye dek duyulmamış boyutlarda sarsacaktır. Morötesi ışın ürünleri yakar. Birçok mikroorganizma ölecektir. Hangi mikroorganizmaların hangi miktarda öleceğini ve bunun sonucunda neyle karşılaşacağımızı tam olarak bilemiyoruz. Ölecek organizmalar, bildiğimiz kadarıyla, insanoğlunun zirvede sendelemeye başlayabileceği geniş tabanlı bir çevresel piramidin temel bölümünden olacaktır.

Nükleer Savaşın Getireceği radyasyon bağışıklık sistemini de zaafa uğratır

Nükleer saldırının havayı toza boğması yüzünden, toz tabakası Güneş Işığını yansıtarak yerküremizin soğumasına neden olacaktır. Gezegen çapındaki az bir soğumanın bile tarım üzerinde felaket sözcüğüyle ifade edilebilecek sonuçları olabilir. Radyasyon kuşları sineklerden daha çabuk öldürür. Sinek sürülerinin peydah oluşunun getireceği tarımsal dengesizlikler nükleer savaşın olası sonuçları arasındadır. Endişe etmemizi gerektiren bir veba basili bulunduğunu unutmamalıyız. XX. yüzyılda vebadan ölen olmamışsa, basilin yokluğundan ötürü değildir bu. İnsanların direncinin artması sayesindedir. Bir nükleer savaşın getireceği radyasyon insan vücudunun bağışıklık sistemini de zaafa uğratır ve hastalığa karşı direncimiz azalır. Uzun dönemde mutasyonlar belirir, ortaya yeni mikroplar ve böcek türleri çıkar ki, bu nükleer felaketten paçasını kurtaracak olsa bile o kişiyi ömrü boyunca rahat bırakmaz.

Japonyaya-atılan-atom-bombası

Bir süre geçtikten sonra, kötüye doğru mutasyonların oluşmasıyla, ortaya belki de yeni ve dehşet verici insan türleri çıkabilir. Bu mutasyonlar belirdiğinde çoğu öldürücü bir hal alabilir. Bazıları da öldürücü olmayabilir. Bu arada insanı kahreden dertler belirecektir: Sevdiklerinizi kaybedeceksiniz. tümen tümen yanmış insan göreceksiniz, gözleri görmeyenlerle sakatların sayısı kabaracak… Hastalıklar, veba, inatçı radyoaktif zehirlerin havaya ve suya bulaşması; tümör tehdidi… Ölü doğumlar ve sakat doğanlar olacak; sağlık hizmetleri aksayacak; önüne geçebileceğimiz fakat geçmediğimiz bir felaketin uygarlık umudumuzu yok edişine tanık olacaksınız.

Carl Sagan

Read more

Kör Mucit

kör mucit

Kör Mucit

kör mucit

Benim de söyleyeceğim şeyler var. Söylenmeye değer şeyler öğrendim bu hayatta. Başka neden yazayım ki? Yazmak yerine yaşamımı daha başka şeylerle de doldurabilirdim. Zevk ve sefa ile sürüngen beynimin arzularını tatmin edebilirdim ve belki bu daha az çekilmez yapardı nefes almayı. Ama artık çok geç. Bir kez fark ettikten sonra bir daha unutamıyorsun uykularını kaçıran gerçekleri. Aslında çok sıradan şeyler onlar. Milyarlarca yıldır da varlar. Ama benim de bilgiyle tanışmamış ön gençlik yıllarım oldu. Anlayabiliyorum.

Bazı cümleleri yazarken dalıp gidiyorum. Çünkü alışılmış bir derinliğin karşısında beni uyanık tutacak tersi bir fikir yok. Üzüntü değil bu. Sanki sıfır noktasına inmiş gibiyim. Bana sıfır noktasının aşağılarda olduğunu düşündüren fikri düşünüyorum bu günlerde. Zihnime bulaştırdıkları onca tabuyu yavaş yavaş temizlerken oraya doğru indiğimi çok oluyor sezeli. Ne kadar derindeyim emin değilim çünkü bu derinliği kıyaslayacak başka bir derinlik verisi yok elimde. Daha önce hissetmedim bunu. En başından beri o sıfır noktasının altında ne olduğunu merak etmişimdir.

Bizde hakikat kapısı deniyor ona. Peki, o kapıdan sonra ne var? Hakikat kapısının son kapı olduğunu söylüyorlar. Buna sınır çizmekteki mantıksızlık, uzayın bir küpün içine sığabileceğine inanmak gibi bir şey. Tabii o uzayın bir zamanlar köpün milyarda birinden daha küçük olduğu gerçeği de ayrı bir bela. O sıfırın altında ne var? O hakikat kapısının arkasında ne var, boşluk mu? Duvar mı? Ya duvarın arkasında? Bizim felsefemiz bilinç sıçramalarını dört kapıya bölmüş durumda. Ya zihnimiz yalnız dört kapıyı görebilecek kadar sınırlıysa?

Korteks gelişmeden önce yalnız sürüngen beyin ve orta beyin vardı. Dünyada yalnız sürüngen beynin yaşadığı dönemlerde, bir canlı için yavrusunun ölümü sıradan bir şeydi onun için. Orta beyin sayesinde evlat acısını tanıdı hayvan ırkı. Şuan yalnız sürüngen beyne sahip olsaydık, dünyanın bütün gerçekliği sadece yemek-içmek, saldırmak-kaçmak ve de üremekten ibaret olurdu. Korteks ile beraber gelen “düşünme” edimi sayesinde bir dizi yeni gerçekler geliştirdik. Ama her şeyi anlamış olmadık bununla. Sadece sınırlarımız biraz daha genişledi o kadar. Shaw’ın deyimiyle: “Yaşam beyne doğru ilerliyor.” Tüm canlıların bir beyin geliştirdikleri gerçeğini görmezden gelemeyiz. Ama evrim hala devam ediyor ve soruyorum, korteksten sonra ne var? Beynin dördüncü katmanı eminim ki yeni sınırlar çizecek bize.

Şu: “şeriat-tarikat- marifet ve hakikat” kapılarını tekrar hatırlayalım. Bize bilgeliğe bu kapılardan geçebileceğimizi söyleyen korteks, yani düşünen beyindi. Yani beynin üçüncü sarmalı. Biz yaşamı yalnız bu dört kapıyla sınırlı tuttuk. Peki ama gün gelir de dördüncü bir katmak gelişirse ne olacak? O katman bize yeni şeyler söylediğinde; yaşama çok daha fazla kapılar ekleyiverirse ki bu çok olası bir fikir, biz o gün dünyada olmayacağız ve bana göre bir ihtimal kendi uygarlığımızı yok etmiş de olabiliriz. Ya da insanlık hala burada olsa da bilimin bu güne kadar biriktirdiği verileri yok edeceğiz. Daha önce bunun olduğuna dair güçlü inancım var. Şu anki bilgelik tanımımız için şimdiden huzursuzluk duymanızı istiyorum. Evet, bilgi bize gerekli ve zaten düşünen beyin de bizi buna zorluyor. Ama söylemek istediğim şey, hiçbir fikrin, kalıbın ve sınırın esiri olmamak.

Gelişebilecek en yetkin zihne gerçekten sahip olmak isterdim. Ama şimdiden bu gelişimin sadece beyinle devam edeceği konusunda da ciddi endişelerim var. Ya “beyin” de sadece bir ara geçişse? Tıpkı acıyı hissetmek için bir sinir sistemine sahip olmamız gerektiği gibi. Daha önce hiç sahip olmadığımız bir organ ya da mevcut organ üzerinde gelişecek ve ondan çok daha farklı tanımlanacak yeni bir katman. En nihayetinde evrimin neleri yaratabileceğini önceden kestirmek olanaksız. Ama yarım yamalak da olsa icat etmek onun mayasında var. Önce ilkel bir model yatıyor, sonra yavaş yavaş üzerinde oynamalar yapıp, eklemeler ve çıkartmalar yaparak iyice geliştiriyor onu. O bir bilince sahip değil. Kör bir mucit o. Ama buna rağmen o kadar ustalaşmış ki eninde sonunda doğru parçayı koyuveriyor yerine.

Yazmak istediğim şeyler bunlar. Bilim eninde sonunda daha önceden keşfedilmemiş bir gerçeğe ulaşır ama ilkin teori doğmadan da bilim neyi keşfettiğini anlayamaz. Keşke neyden şüphelendiğimi de bilebilseydim. Bilmiyorum. Bildiğim tek şey, bilimin bana öğrettiği gibi, iyice yerleşmiş hiçbir fikri tek gerçek bilgi diye kabul etmemek. Mesela Mert Çağrı Bakırcı’nın bu konuda bir sözü var. O da bir yerden alıntılamadıysa –alıntıladıysa da mühim değil- der ki: “kütle çekim kanunu, evrenin yasalarından biridir ve evrenin yasaları değişmedikçe bu gerçek de değişmez.” Gerçeğe bu gözle bakıp korteksimizi başımıza devşirelim. Her şey olası! Kapıları açık tutalım. Fikirleri ve kapıları sınırladıkça kör mucidimizden uzaklaştığımızı düşünüyorum.

Günay Aktürk

Read more

Faydasız Bilginin Faydası – Abraham flexner

Abragam Flexner’ın “Faydasız Bilginin Faydası” düşüncesini alegorik biçimde anlatan Bosch tarzı panoramik sahne; kitaplar, semboller, figürler ve bilgi katmanlarıyla dolu sürreal kompozisyon.

Abraham Flexner’ın Görüşleri

“Bu dünya daha iyi ve adil kılınmadığı sürece milyonlarca insan mezara suskun, üzgün ve kırgın gitmeye devam edecek.”

Abraham Flexner

Bay George Eastman’la birkaç yıl önce “fayda” konusu üzerine yaptığımız sohbeti hatırlıyorum. Müzik ve sanatta beğeni sahibi, akıllı, bilgili ve öngörülü bir kişi olan Bay Eastman, bana niyetinin, büyük servetini faydalı konularda eğitimin teşvikine adamak olduğunu söylemişti.

Ona, dünyada en faydalı bilim çalışanının kim olduğunu sordum. Hemen, “Marconi” yanıtını verdi. Bunun üstüne, “Radyodan aldığımız hazzın büyüklüğü ne olursa olsun, telsiz ve radyo insan hayatına ne katmış olursa olsun, Marconu’nin bunda payı aslında kayda değer değildir, diyerek beklemediği bir karşılık verdim.

Abragam Flexner’ın “Faydasız Bilginin Faydası” düşüncesini alegorik biçimde anlatan Bosch tarzı panoramik sahne; kitaplar, semboller, figürler ve bilgi katmanlarıyla dolu sürreal kompozisyon.

Bu esnadaki şaşkınlığını unutmayacağım. Benden bu düşüncemi açıklamamı istedi. Şöyle yanıtladım: “Bay Eastman, Marconi kaçınılmaz olan bir sonuca ulaştı. Böylesine önemli bir başarının itibarı tek bir kişiye atfedilecekse telsiz iletişimi alanında elde edilen başarı, 1865’te manyetizma ve elektrik alanında bazı karmaşık ve uzun erimli hesaplamalar yapan Profesör Clerk Maxwell’e aittir. Maxwell soyut denklemlerini 1873’te basılan bir incelemesinde yeniden yayımlamıştı. Sonraki 15 yıl boyunca farklı kişiler Maxwell’in teorik çalışmasını ilerletti.

1887-1888’de Helmholtz’un Berlin’deki laboratuarında çalışan Heinrich Hertz’in kablosuz sinyallerin taşıyıcısı olan elektromanyetik dalgaları keşfedip ispatlaması ile geri kalan bilimsel sorun da çözüldü. Maxwell de Hertz de kendi çalışmalarının faydasının ne olacağını hiç düşünmemişlerdi; bu konu akıllarının ucundan bile geçmemişti. Pratik amaçları yoktu. Yasal anlamda mucit elbette Marconi ama Marconi’nin icat ettiği nedir? Sadece son teknik detayı; büyük oranda, koherer denen, artık neredeyse kimsenin kullanmadığı, eskilerde kalmış radyo alıcısı aygıtını icat etti.

Hertz ve Maxwell hiçbir şey icat edemedi; ancak onların faydasız teorik çalışmaları sayesinde zeki bir teknisyen iletişim, yararlılık ve eğlence için yeni araçlar yarattı ve böylece yetenekleri bu iki bilim insanına oranla epey kısıtlı kişiler ün ve milyonlar kazandı. Faydalı insanlar kimlerdi öyleyse? Marconi değil, Clerk Maxwell ve Heinrich Hertz’di. Hertz ve Maxwell fayda kaygısı gütmeyen dâhilerdi. Marconi, faydadan başka bir şey düşünmeyen zeki bir mucitti. Bilim tarihi boyunca, insanlığa yarar sağladığı ortaya çıkan keşiflerin çoğunu faydalı olmak için değil, sadece meraklarını tatmin etmek arzusuyla hareket eden erkekler kadınlar yapmıştı.

“Merak mı?” diye soru Bay Eastman. “Evet” diye yanıtladım, “faydalı bir şeye varacak ya da varmayacak, modern düşüncenin ayırt edici niteliği büyük oranla meraktır. Bu, yeni bir şey değil. Galileo, Bacon ve Sör Isaac Newton’a dek uzanır ve hiçbir biçimde engellenmemelidir. Öğrenim kurumlarının amacı merakı kıvılcımlandırmak olmalıdır.”

Abraham Flexner / Faydasız Bilginin Faydası

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Kuantum Mekaniği ve Kuantum Dalgalanma

kuantum dalgalanma nedir

Kuantum Mekaniği ve Kuantum Dalgalanma

Veya Kuantum Çalkalanma, Quantum Fluctuation), uzayın belli bir noktasında, Werner Heisenberg’ün tanımladığı Belirsizlik İlkesi dahilinde, enerji miktarındaki geçici değişmedir. Bu olay, enerji korunumu ilkesinin ihlal edilebileceğini göstermektedir. Ancak bu ihlal; sadece çok küçük zaman aralıklarında olabilmektedir.

Buna rağmen fizikçiler, bu ihlalin yapıldığı anda var olan koşullara bağlı olarak sürenin uzatılabileceğini ve hatta, Evren’i yaratabilecek bir baloncuğun yoktan olup genişleyebileceğini ileri sürmektedir. Buradaki yazımızda, bunun her türlü evren modeli için mümkün olduğunun matematiksel kanıtının yapılıp Science dergisinde yayınlandığına dair bir haber çevirisi paylaşmıştık. Peki ama kuantum dalgalanma nasıl hiçlikten enerji, dolayısıyla madde oluşumuna neden olabilir? Bunun evren algımız açısından değeri ve önemi nedir?

Kuantum Mekaniği ve Kuantum Dalgalanma

Kuantum Dalgalanma sonucunda sanal parçacıkların madde-antimadde çiftleri hiç yoktan var olabilmektedir. Sanal parçacıklar, Kuantum Alan Teorisi dahilindeki matematiğin bir sonucu olarak ortaya çıkan, henüz tam olarak anlaşılamamış bir konsepttir. Bu parçacıklar, doğrudan yapılan gözlemlerle tespit edilememektedirler. Matematiksel hesapların gözlenebilir ve tespit edilebilir kısımları üzerinde etkileri olmadığı için, bunlara “sanal” parçacık denmiştir. Ancak bu yapıların çok ilginç özellikleri vardır: ilk olarak, fiziğin temel ilkelerini ihlal edebilmektedirler. Örneğin zamanda geriye hareket edebilmektedirler, enerji korunumuna tabi değilmiş gibi davranmaktadırlar ve hatta ışıktan hızlı hareket edebilmektedirler.

kuantum dalgalanma nedir

Bunların hiçbiri, gerçek parçacıklar tarafından yapılamaz. Sanal parçacıkların bunu yapabilmesinin nedeni, varlıklarının madde ve enerji üzerindeki toplam etkisinin her zaman sıfır olmasındandır. Gerçek bir madde, asla bu kuralları ihlal edemez, çünkü kendisinin sebep olduğu her şey, “bilgi değeri” taşır ve etrafındaki sistemi toplamda sıfır olmayacak şekilde etkiler. Sanal parçacıklar ise, her zaman kendilerini iptal eden karşıt sanal parçacıklarla bir arada oluştukları için, fiziğin tüm temel ilkelerini ihlal edebilirler. Burada uyaralım: sanal parçacıklar, anti parçacıklar ile karıştırılmamalıdır; ayrı konulardır. Sanal parçacıklar olduğu gibi, sanal anti parçacıklar da bulunmaktadır. Bunların etkileri, maddenin karşıtı olan antimaddeden farklıdır.

Bu kulağa fantastik geliyor olabilir

Ancak kuantum mekaniğinin en temel bulguları arasında yer almaktadır. Üstelik gerçek madde ve enerji üzerinde tekil etkileri de tespit edilmiştir. Az önce, maddeye ve enerjiye etki edemeyeceklerini söylemiştik. Ancak bu, sanal parçacıkların toplam etkisidir. Sanal parçacık çiftlerinin tekil halleri, madde ve enerjiyle etkileşebilir. Ancak sanal parçacıkların sistemin toplamına etkisi sıfırdır. Sanal parçacıkların etkileri, sayısız defalar, çok çeşitli fiziksel araştırmalarda tespit edilmiştir.

Coulomb kuvveti, dipoller arası manyetik kuvvet, elektromanyetik indüksiyon, zayıf çekirdek kuvveti, kuarklar arası güçlü çekirdek kuvveti, fotonların spontane saçılımı, vakum polarizasyonu, Casimir etkisi, atomik düzeydeki Lamb kayması, Hawking radyasyonu gibi sayısız olguda, sanal parçacıkların etkisi tespit edilebilmiştir. Kendileri doğrudan gözlenip tespit edilememektedirler; ancak doğru yere bakmayı bilirseniz, etkileri ayırt edilebilmektedir. Hatta günümüzde, bu sanal parçacıkların muhtemelen Evren’in her noktasında her an oluştuğunu ve sonrasında hemen yok olduklarını doğrulamaktadır.

Peki, bunun evrenin var oluşuyla ilgisi nedir? Bu çok kapsamlı bir konu ve üzerine cilt cilt kitaplar yazıldı, yazılıyor ve yazılacak. Ancak çok kısa bir düşünce zinciri, bizi şu noktaya getirmektedir: evrendeki bütün maddenin ve enerjinin toplam enerjisi sıfırdır. En azından birçok ayrı bilim insanının (Stephen Hawking ve Michio Kaku gibi) analizleri bunu göstermektedir. Eğer ki toplam enerji sıfırsa evren, hiçlikten var olabilen kuantum dalgalanmanın bir ürünü olabilir! Yani kocaman bir sanal parçacık içerisinde yaşıyor olabilir miyiz? Ancak sanal parçacık çiftlerinin çok kısa bir süre için var olabildiğini, sonrasındaysa yok olmak zorunda olduğunu söylemiştik. Bu ne olacak?

Sorunun cevabı, Büyük Patlama Teorisi ve alt başlıklarında gizli. Modern fiziğin anlaşmaya vardığı en temel noktalardan birisi, Büyük Patlama’nın bir noktada, müthiş küçük bir hacimde ve bir anda gerçekleştiği ve sonrasında müthiş hızlı bir genişleme (enflasyon) dönemine girildiğidir. Bugün, Mikrodalga Artalan Işıması ve kütleçekim dalgaları gibi bulgular, bu görüşleri doğrulamaktadır. Bir diğer önemli nokta da, bu genişlemenin başlaması için çok çok çok küçük bir miktar enerjinin yeterli olduğudur. Tıpkı bir orman yangını gibi, ufacık bir “enerji”, her şeyi başlatabilir. Çünkü başlangıç çok küçüktür ve sonrasında var olan her şeyin toplam enerjisi sıfırdır. Kuantum dalgalanma olayı Evren içinde de, muhtemelen Evren’in oluşmasından önce de, sürekli gerçekleşen bir olay olabilir. Bir diğer deyişle, tıpkı Evren’imiz içerisinde var olduğu gibi, hiçlik içerisinde de kuantum dalgalanma durmadan süregeliyor olabilir. Bunların enerji dengesi ve özellikleri her seferinde birbirinden farklıdır ve o kadar çok sayıda meydana gelir ki, içlerinden biri, doğru şartlarda meydana gelirse, Evren’in başlangıcını tetikleyecek genişlemeyi yaratabilir!

Bunun mümkün olabileceğini de, yukarıda verdiğimiz haberdeki araştırmacılar matematiksel olarak göstermiş oldular: Wheeler-DeWitt Denklemlerinin özel bir alt küme çözümü… Bu denklem, modern fiziğin iki mihenk taşı olan Kuantum Mekaniği ile Genel Görelilik Teorisi’ni birbirine bağlamaya çalışan bir denklemdir. Eğer bu başarılabilirse, Kuantum Kütleçekim Teorisi inşa edilebilecektir. Denklemin kendince sorunları vardır (zaman problemi gibi), ancak yine de önemli bir matematiksel ifade olarak görülmekte ve yaygın olarak kullanılmaktadır. Çünkü işe yaramaktadır!

kuantum mekaniği

Kuantum dalgalanma sonucu hiçlikten oluşan varlık, Science dergisinde yayımlanan makaleye göre, evrenin herhangi bir şekil modelinde oluşabilmektedir. Matematiksel olarak yapılan bu ispattan önce, evrenin sadece dümdüz olması halinde kuantum dalgalanmanın hiçlikten bir evren yaratabileceği, çünkü ancak o zaman sanal parçacıkların toplam etkisinin sıfır olabileceği düşünülüyordu. Ancak yapılan araştırma, evrenin şekli ne olursa olsun (açık, kapalı veya düz), kuantum dalgalanmanın hiçlik içerisinden toplam enerjisi sıfır olan bir varlığı, kendiliğinden ve durup dururken yaratabileceğini doğrulamış oluyor.

Buna Kesin Gözüyle Bakmak Çok Doğru Olmaz

Halen doğrulanması, tekrarlanması ve gözlenebilir kanıtlarla desteklenmesi gerekiyor. Bunları elde etmek için epey bir beklememiz gerekebilir. Fakat ola ki bu hesap doğruysa ve deneysel olarak gösterilirse, evrenin nasıl var olduğunun sorusu nihai olarak çözülmüş olabilir. En azından o yöne doğru büyük bir adım atmış olabiliriz. Hatta bu keşfin, “Evren’in dışında ne var?” sorusuna da cevap veriyor olması muhtemel: kuantum dalgalanmalar ile örülü devasa bir hiçlik. Bunun içerisinde, çok sayıda var olmuş ve var olan evren… Bizim evrenimiz, hiçlik içerisinde sürekli yanıp sönen noktacıklar gibi olan kuantum dalgalanmalarının içinde var olabilmiş, sıradan bir genişleme olabilir. Ancak o zaman neden bu kadar karmaşık ve girift bir içeriğe sahip? Madde ile antimadde birbirinden nasıl ayrıldı? Toplam enerji sıfırsa, belli lokalitelerde bu enerji nasıl öbeklendi? Bu ve bunun gibi sorularla bu sahadaki bulgular bilim camiası tarafından heyecanla, merakla ve eşit derecede şüpheyle karşılanıyor.

Son olarak… Bu bulgu ve evrenin olası bu modeli, aslında bizim “yok olduğumuz” anlamına mı geliyor? Hayır, bu hatalı bir yorum olurdu. Çünkü biz, maddeden oluşan varlıklar olarak, neysek oyuz. Yani evrenin toplam enerjisinin sıfır olması veya hiçlikten var olduğumuz gerçeği, bizim “hiç” olduğumuz anlamına gelmiyor. Çünkü nasıl var olduğumuzu keşfetmemiz, var olduğumuz gerçeğini değiştirebilen bir keşif değil. Biz, evrenin pozitif madde-enerji tarafında bulunan yapılarız. Bunu hiçbir bulgu değiştirmeyecek. Ancak bu keşif, bizim varlığımızın “devasa” bir hiçlik içerisinde olduğunu doğrulayabilir. Bunun sonucunda, hiçlik içerisinde sonsuz sayıda evrenler oluşabileceği fikrine de kapı aralanmış olur. Zaten çoklu evrenlere yönelik bulguların ve bilgilerimizin giderek arttığı günümüzde bunu keşfetmek de büyük bir atılım olurdu.

kuantum dalgalanma ve işleyişi

Henüz bir yargıya varmak ve kesin gözüyle bakmak için çok ama çok erken. Bu yaklaşımla ilgili olası sorunlar da (Doğallık Sorunu, Hiyerarşi Sorunu, vb.) ileri sürülüyor. İleri sürülen bu sorunların hiçbiri, modeli yanlışlamıyor, sadece kapsamını daraltma potansiyeline sahip soru işaretleri ileri sürülüyor. Bu konuda araştırmalar halen devam ediyor. Ancak evrenin var oluşunun mekanistik bir modelle açıklanmasına yönelik atılan bu adımlar, bilimin gelecekte ne kadar güçlü bir yol gösterici haline geleceğinin sinyallerini veriyor. Bekleyip göreceğiz.

Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)
Kaynak: Evrim Ağacı

Read more