Aşk İki Kişiliktir – Ataol Behramoğlu

ataol behramoğlu - aşk iki kişiliktir

Ataol Behramoğlu - Aşk İki Kişiliktir

Değişir yönü rüzgârın
Solar ansızın yapraklar;
Şaşırır yolunu denizde gemi
Boşuna bir liman arar;
Gülüşü bir yabancının
Çalmıştır senden sevdiğini;
İçinde biriken zehir
Sadece kendini öldürecektir;
Ölümdür yaşanan tek başına,
Aşk iki kişiliktir.

Bir anı bile kalmamıştır
Geceler boyu sevişmelerden;
Binlerce yıl uzaklardadır
Binlerce kez dokunduğun ten;
Yazabileceğin şiirler
Çoktan yazılıp bitmiştir;
Ölümdür yaşanan tek başına,
Aşk iki kişiliktir.

Avutamaz olur artık
Seni, bildiğin şarkılar,
Boşanır keder zincirlerinden
Sular tersin tersin akar;
Bir hançer gibi çeksen de sevgini
Onu ancak öldürmeye yarar:
Uçarı kuşu sevdanın
Alıp başını gitmiştir;
Ölümdür yaşanan tek başına,
Aşk, iki kişiliktir.

Yitik bir ezgisin sadece,
Tüketilmiş ve düşmüş gözden;
Düşlerinde bir çocuk hıçkırır
Gece camlara sürtünürken;
Çünkü hiçbir kelebek
Tek başına yaşamaz sevdasını,
Severken hiçbir böcek
Hiçbir kuş yalnız değildir;
Ölümdür yaşanan tek başına,
Aşk iki kişiliktir.

Temmuz 1994
Ataol Behramoğlu

Read more

Senin Adın Kavuşmak Olsun

Senin Adın Kavuşmak Olsun

Sebahattin Abi

Senin Adın Kavuşmak Olsun - Sözleri

Tarifsiz bir sevdada kimliksiz bir sessizliktin.
Haykırışlarla çağlarken yüreğim durgun limanımdın.
Sen adını koyamadığım!
Senin adın kavuşmak olsun.

Fırtınalarda yolunu kaybeden gemi misali,
rotasız ve pusulasız kalmışken yüreğim
ve hoyratça savrulurken bir limandan bir limana
teslim olmuşken kaderine
Apansız sana rastladım o limanda
Sen adını koyamadığım
Senin adın kavuşmak olsun…

Bakmaya kıyamazken gözlerine
Tutmaya cesaret edemezken ellerini.
Ve bütün cümlelerin sustuğu o yerde
Sessiz bir haykırıştı yüreğim
Eşsiz bir mutluluktu yaşadığım
Sen adını koyamadığım
Senin adın kavuşmak olsun.

Son bahar yaprakları dökülürken içimden
Hazanı yasarken bahar kokulu sabahlar da
Yüreğim üşürdü gözlerimden sel olup akan yağmurda
Sırılsıklam ıslanırken ruhum
Solmuştu bahçemde ki tüm güller
Sen o bahçemdeki açan tek güldün
Sen adını koyamadığım
Senin adın kavuşmak olsun.

Dağ çiçeğim yaban gülüm asi sevdam.
Saçının bir teline bir ömür adadığım
Gözündeki bir damla yaşına şehirleri yaktığım
İsyanım feryadım kavuşulmazım
Sen vazgeçemeyeceğim yasaklım
Sen adını koyamadığım
Senin adın kavuşmak olsun.

Sen benim yanı başımdaki uzağım
Sen benim uzağımdaki en yakınım
Dokunmam yasak sevmem yasak
Sensiz bu hayatta yaşamak tuzak
Sen adını koyamadığım
Senin adın kavuşmak olsun.

Sisli bir gecede ses olup da gel
Bir sonbahar gününde yağmur olup da gel
Soğuk bir kış gününde rüzgâr olup da gel
Ilık bir yaz gecesinde düş olup da gel
Sen bana yasaklarından sıyrılıp da gel
Sen adını koyamadığım
Senin adın kavuşmak olsun.

Bir gün gelirde tutarsam ellerini
Bakarsam gözlerine sevgi dolu
Doğarsa sende yeniden bu beden
Ve o gün verirsem şayet son nefesimi
Ölmeden haykırmak isterim son bir kez
Sen adını koyamadığım
Sen yaban gülüm sen dağ çiçeğim
Sen ruhu revanım sen yaşama sevincim
Yasaklım adı bende saklım
Senin adın kavuşmak olsun
Senin adın seviyorum olsun
Seviyorum olsun
Seni seviyorum
seni seviyorum.

Sebahattin Abi

Read more

FAHRİYE ABLA – AHMET MUHİP DIRANAS

fahriye abla - ahmet muhip dıranas

FAHRİYE ABLA ŞİİRİ

Ahmet Muhip Dıranas ın 40 yıl evli kaldığı eşi Münire Dıranas , Fahriye Abla nın kimliğine ilişkin ilginç tespitler yapıyor:

– Halk bu şiire bayılıyor! Ben evlendiğimde Fahriye kim bilmiyordum. Bu ünlü şiiri öğrenince ‘Kim bu Fahriye?’ diye sordum. İlişkisi olan bir komşusuymuş. Yani olay şu: Muhip Bey’in babası askeri fabrikalarda çalışıyor. O sırada işçiler için Cebeci’de yaptırılan İşçi Evleri’nde kalıyorlar. Fahriye de Muhip Bey’in annesinin komşusu. Sürekli evlerine girip çıkarmış. Aslında Fahriye evli, çoluk çocuk sahibi bir kadın. Ama başkalarıyla da düşüp kalkan hafifmeşrep bir kadın. Zannediyorum Muhip Bey’i de tavlamış o dönem. Muhip Bey, o sıralarda bir sübyan. Yeni erkek olmuş yani. Sanıyorum 15-16 yaşlarında. Fahriye de galiba sübyancıymış!”

– Fahriye Abla herkesin kafasında farklı bir imge değil mi?

– Tahsilli, edebiyat bilenler bu işi o zamandan beri bilir. Fahriye Abla’yı çok yetenekli, çok güzel veya saygın biri gibi gösteriyorlar. Fahriye, sanki mahallede harika bir insanmış gibi herkes ona hayran! Halbuki öyle değil. Fahriye Hanım’ı kimse örnek almasın. Fahriye Hanım bir hafif meşrep. Ama şimdiki kadınlar pek mi hırlı! Hangisinin yeri Münire Dıranas gibi! (Gülüyor)

Read more

AHLAR AĞACI – DİDEM MADAK (En Güzel Şiirler)

Ahlar Ağacı - Didem Madak

Ahlar Ağacı - Didem Madak Şiirleri

En güzel şiirler serisinde yeni bir pazar dinletisi daha. Bu defa Didem Madak ve Ahlar ağacı adlı şiiri . – Seslendiren, bendeniz Günay Aktürk – Bu şiir bu güne kadar seslendirdiğim şiirler arasında en uzun olanı. Dolayısıyla hepsinden daha fazla sürdü toparlayıp bir araya getirmesi. Bir kusurumuz oldu ise şimdiden affola. Sözleri aşağıdaki gibidir.

AHLAR AĞACI - SÖZLERİ

1

Bir ilaç içsem bari diye düşündüm,
Biraz kolonya sürünsem,
Ferahlasam, pencereyi açsam.
Şöyle bir şey yazdım sonra:
Yağmur, çamurlu bir elbise dikiyor şehre
Sıkılıyoruz hepimiz bu çamurlu giysinin içinde.
Berbattı,
Bir şiire böyle başlanmazdı.

İç ses diye söylendim,
Ardından Yıldırım Gürses…
Aptal aptal güldüm bir de buna.
Ayşecik vazoyu kırıyor
Ve ‘tamir et bakalım’ diyordu babasına.
Yapıştırsam da parçalarını hayatımın
Su sızdırıyordu çatlaklarından.
Karnabahar kızartmıyordu asla
Başrolde kadınlar.

Güçlü bir el silkeledi beni sonra
Sanırım Tanrı’nın eliydi.
Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.
Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi,
Çok şey görmüşüm gibi,
Ve çok şey geçmiş gibi başımdan,
Ah…dedim sonra
Ah!

İç ses, diye söylendim
Çocukken şöyle dua ederdim Tanrı’ya:
Tanrım bana hiç erimeyen,
Kırmızı bir bonbon şekeri yolla.
Eski tül perdelerden gelinlik biçerdik
Kardeşimle kendimize durmadan,
Olmayan çayları,
Olmayan fincanlardan içerdik.
Olmayan kapıları açardık,
Olmayan ziller çaldığında.
Siyah papyonlu olurdu mutlaka
Resim defterimizdeki damat.
Yedi günde yarattığımız dünya
Mutlu olurduk pastel koksa.

Ve şimdi şöyle dua ediyorum Tanrı’ya:
Olanlar oldu tanrım
Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!

Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
Kapının arkasında yokum demiştim
Ve divanın altında da.
Bulamazsınız ki artık beni,
Hayatın ortasında.
Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
Beni kimse bulamazdı
Tanrı’nın arkasına saklansam.
O Kocamandı, en kocamandı o.
Bir kız çocuğunun hayalleri kadar.

Bir zamanlar kendimi
Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım.
Kaç metredir benim yokluğum?
Benden daha çok var sanmıştım.
Benim yokluğumdan dünyaya
Bir elbise çıkar sanmıştım.
Dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan
Sonunda ben de alıştım.
Ah…dedim sonra,
Ah!

Güzin Ablası kitaplar olan bir kızdım,
İçim sıkılmasa o kadar
Tek bir satır bile okumazdım.
Taş bebeğim ters çevrilince ağlardı
Bir derdi var derdim.
Derdimi demeyi ben taşbebeğimden öğrendim.
Ninni derdim, ninni bebeğim!
Cam gözlerini kapardı, naylon kirpiklerini.
Plastik gözkapaklarının ardında,
Bilirdim rüyaları yoktu bebeğimin,
Gözyaşları da.
Ağladıkça tükürüğümden sürerdim gözaltlarına.
Bu kadar kolay harcamazdım rüyalarımı,
Kırmızı çantamda bayram harçlıklarım olmasa.

İnsan çıtır ekmeği ısırdığında,
Kırıklar dolar kucağına,
İşte orası umudun tarlasıdır.
Ve orada başaklar ağırlaştığında,
Sayısız ah dökülür toprağa.

İç ses, diye söylendim
Ve ah dedim sonra,
Böyle ah demeyi beli bükük bir ahlat ağacından öğrendim.

Dallarına salıncak kurardı çocuklar,
Hızlı yaşanan bir hayatın şarkılarıydı salıncaklar.
Meyveleri tatsızdı
Eski bir lanetten dolayı
Herkes dişlerdi acı meyvelerini,
Ve herkes söverdi ona.
İsmini yazardı herkes onun bağrına,
Ah derdi o. Ah!

Bıçağın ucundaydı insanların hafızası
‘İnsan unutandır
ve insan unutulmaya mahkum olandır.’
Tanrı şöyle derdi o zaman:
Ah!

Ne çok dikeni vardı ahlat ağacının tanrım,
Ulaşılamazdı,
Sen sarılmak istesen ona,
O sana sarılmazdı.
Ne çok dikenin vardı Tanrım!
Ne çok isterdim,
Sana sarılamazdım.
Ve şöyle derdim o zaman:
Ah!

Ahlat ahların ağacıydı,
Yaşlanmaya başlayanların,
İtiraf edilememiş aşkların,
Evde kalmış kızların.
Ahlat ahların ağacıydı,
Cezayir nasıl cezaların ülkesiyse,
Öyleydi işte.

Ve etimoloji Eti’lerden kalma
Bir zaman birimiydi yanılmıyorsam.
Ve yanılmıyorsam yalnız insanların,
Kahvaltı edip ağladıkları pazar sabahları yokmuş o zaman.
Mesela o zamanlar
Mutsuz olduğunda insanlar,
Yok olurmuş bazı dakikalar.

Gülümsedim o sıra,
Bazen sevinirim,
Sevinmek nedense hep yedi yaşında
Ve ah… dedim sonra,
Ah!

Bazen ah diyorum durmadan,
Şimdi ben ahlatın başında,
Otuz iki yaşımda.
Ahlar ağacı gibi.
Rengarenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,
Mavi, mor, kırmızı ve yeşil,
İstedim, hep istedim,
Sen iste derdim, iste yeter ki
Vereyim.
Her istediğimi verdim.Arttım, fazlalaştım,
Eksikli yaşamaktan.
Ahlar ağacıyım, gibisi fazla.
Başka bir şey istemem
Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,
Hesabımı vermekten başka.

Vasiyetimdir:
Dalgınlığınıza gelmek istiyorum
Ve kaybolmak o dalgınlıkta.

At arabasıyla kağıt toplardı
Her sabah çingene kadınlar.
Üst üste yığılırdı buruşuk kirli kağıtlar
Şaşırırdım
Kadınların mı yoksa kağıtların mı memeleri kocaman?

Bir zamanlar öfkem beni zora koşardı.
Kızıl yelelerim yapışırdı terli alnıma
Ne eğere gelirsin ne de semere derledi bana,

Yeniden doğmuş olurdum oysa,
Öldüğümü sandıklarında,
Yalnızca kağıtlarda iyi koşan bir at olarak.

Vasiyetimdir:
En güçlülerinden seçilsin
Beni taşıyacak olanlar.
Ahtım olsun,
Yükleri ağırlaşsın diye iyice,
Tabutumun içinde tepineceğim.

2-
Bir göl vardı evimizin karşısında,
Mavi gözleri olan,
Kara yağız bir şehirde yaşamışım meğer yıllarca.

Ya siz,
Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?
Nasıldı
Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?

İlk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç
Annem sevindiydi hatırlarım.
Ah demişti.
Ah!
Üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.
Annem çok sevinmelerin kadınıydı.
Bazen sevinince annem gibi,
Rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.
Annem çok sevinmelerin kadınıydı,
Sıcak yemeklerin.
Başına diktikleri o taş,
Ne zaman dokunsam soğuktur oysa.
Ben okşadığımda ama, ısınır sanki biraz.

İç ses!
Bu bahsi kapa!

Mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.
Çoktandır öksüz olan mutfakta
Buğulandı ve ağladı camlar,
Gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.
Çoktandır öksüz olan dünyaya baktım,
Allah babasıyla baş başa kalmış insanlara,
Poşetin tamamını beş bardak suya boşaltınca,
Sanki biraz rahatladım.
Kazanlar dolusu çorba kaynatsam sanki,
Artık kimse mutsuz olmayacaktı.
Ah…dedim sonra,
Ah!
İç sıkıntımla çektirdiğimiz bu fotoğrafta,
Aynı vampir gibi çıkacağız.
Kırmızı çorbama ekmek doğrayınca,
Sanki biraz ferahladım.
Karıştırdım ve iç ses diye fısıldadım:
Hala aç mısın?

Bir tren geçti yine tam o sıra
Ustura gibi kara,
Düdük çala çala,
Geçti şiirimin ortasından.
Kes şunu dedim, kes artık!
Oldu olacak,
Kan kardeşi olsun ruhumla yollar.
Merak ederdim,
Kesik başları ve sarı ışıklarıyla
Nereye gider bu insanlar?
Raylar uzanırdı içimde kilometrelerce
Bir kara yılan gibi,
Bilemezdim menzil neresi?

Ah…dedim sonra
Ve acilen makas değiştirdim.
İç ses, diye söylendim,
Raydan çıkma bundan sonra.

Kuyruk sallardı,
annemden kalma maaşım
her üç ayın sonunda.
Sevinirdi,
Kocaman bir kara kediyi okşamış gibi ellerim.
Sarımsak kokulu fötr şapkalı amcalarla,
Muhabbet ederdik kuyrukta.
Bizler sarımsak kokan uzun bir dizenin,
Fötr şapkalı kelimeleriydik,
Çürük dişlerimizle bizler,
Dökülmüş harfler gibi kelimelerden,
Saf ve pembe gülümserdik.
Bizler her üç ayın sonunda yeniden doğan bebeklerdik.
Neden ilerlemiyor bu kuyruk derdik,
Neden hep aynı yerdeyiz,
Hayattan söz edilirdi,
Zor denirdi,
Ve ardından susulurdu mutlaka.

Fötr şapkalı amcalardan biri
Ah derdi sonra,
Ah!
Kuyruk öfkeyle kıpırdanırdı o zaman.

3-
“Bir Arap şairi şöyle demiş,
Savaşta yenilen halkına,
Ağlamayın, ağlamayın, acınız azalır”

Uzun bir dize dayardı hayat her sabah karnıma
Şiir için düelloya gelmiş bir sevgili gibi,
Sorardı:
Daha yazacak mısın?
Hayır derdim,
Artık yazmayacağım.
Ama şöyle denir:
Kılıç çeken kılıçla ölür.
Ama şöyle denir:
Kaderden kaçılmaz.

Ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi,
Tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.
Yıllarca biriktirdim
rengarenk çokomel kağıtlarını kitap aralarında.
Aşık olduğumda,
Çikolata kokardı kırmızı yazgım.
hayatıma hayat diyemem artık.
sarı yazgım her sonbahar onu
biraz daha fazla, ömür yaptı.
Maviye de, yeşile de dili dönmez ömrümün artık.

Kara yazgımı şimdi kim bilir
Hangi kitabın arasında saklıyorsun tanrım?
Ah.. dedim sonra
Ah!

İç ses, diye söylendim,
Başımda rüzgar vardı
Başımda uğultular…
Kalbim usulca kıpırdardı
Ve ses çıkarırdı dokununca
Çan çiçeğiyle karıştırırdı onu belki
Bir başkası olsa.
Başımda rüzgar vardı,
Yine esiyordum
Hızla dönmeye başladı kalbim
Rüzgargülüyle karıştırırdı onu belki
Bir başkası olsa.
Başımda uğultular…
Fırtına çıktı sonra,
Yaşadığını anladı kalbim,
Böyle yaşanamaz derdi
Bir başkası olsa.

Bir zamanlar meydan okumak isterdim.
Kaç meydanını okudum da bu hayatın.
Yalnızca iki harfini öğrendim:
A
H!

Ah benim nergis kokulu cehaletim…
Ruj lekeleri bıraktın bardaklarda
Anlatmak isterdin kendini durmadan
Bir bardağa bile olsa.
Ne diyecektin, ne söyleyecektin
Şairlerin şahı olsan,
Bir AH’dan başka.
Ah benim nergis kokulu cehaletim
Bana yıllarca, bunca sözü boşa söylettin.
AH!

Güçlü bir el silkeledi beni sonra
Sanırım tanrının eliydi,
Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,
Çok şey geçmiş gibi başımdan
Ah dedim sonra,
Ah!

İç ses, diye söylendim.
Gel!
Ahlar ağacından sen de biraz meyve topla.

Vasiyetimdir:
Bin ahımın hakkı toprağa kalsın…

Didem Madak

Read more

Eylül Akşamı – Bülent Ortaçgil (Şiir)

Eylül akşamı şiiri

SESLENDİRME: GÜNAY AKTÜRK

EYLÜL AKŞAMI - SÖZLERİ

Hiçbir neden yokken,
Ya da biz bilmezken tepemiz atmış
Ve konuşmuşuzdur…
Onca neden varken
Ve tam sırası gelmişken
Hiçbir şey yapmamış
Ve susmuşuzdur…
Aynı anda aynı sessiz geceye doğru
İçim sıkılıyor demişizdir
Aynı sabaha uyanırken
Kim bilir
Aynı düşü görmüşüzdür
Olamaz mı?
Olabilir.
Onca yıl sen burada
Onca yıl ben burada
Yollarımız hiç kesişmemiş
Şu eylül akşamı dışında

Belki benim kağıt param,
Bir şekilde, döne dolaşa
Senin cebine girmiştir
Belki aynı posta kutusuna,
Değişik zamanlarda da olsa,
Birkaç mektup atmışızdır
Ayın karpuz dilimi gibi
Batışını izlemişizdir deniz kıyısında
Aynı köşeye oturmuşuzdur köhnede
Belki de birkaç gün arayla
Olamaz mı?
Olabilir.
Onca yıl sen burada
Onca yıl ben burada
Yollarımız hiç kesişmemiş
şu eylül akşamı dışında.

Bülent Ortaçgil

Read more

ÖZDEMİR ASAF – LAVİNİA ŞİİRİ

özdemir asaf - lavinia şiiri

Lavinia - Özdemir Asaf

En güzel şiirler serisine yeni bir video daha. Bu defa Özdemir Asaf ve Lavinia şiiri . İçinde tıka basa karşılıksız aşk var. Hikayesi nedir derseniz, onu da akşam paylaşacağım. Seslendiren, bendeniz Günay Aktürk . Sözleri aşağıdaki gibidir.

Not: Dün akşam bu şiiri bir arkadaşıma gönderip yorumunu rica etmiştim. Dinlerken henüz altı buçuk yaşındaki oğlunun da kulak misafiri olduğunu, hıçkıra hıçkıra ağlarken: “Anne! Günay ağabey ne güzel okumuş, ne güzel “gitme” diyor!” demiş. Ne yalan söyleyeyim oldukça şaşırdım. Çocukları etkilemek zordur çünkü. “Gitme” sözcüğünün bir çocuğun küçücük dünyasındaki olası karşılığı duygulandırdı beni. İstesem başaramazdım. Bunu başaramayacağımı biliyorum. Çünkü insan büyüdükçe çocukluğun o saf dünyasından uzaklaşıyor…

Lavinia - Sözleri

Sana gitme demeyeceğim.
Üşüyorsun ceketimi al.
Günün en güzel saatleri bunlar.
Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.
Gene de sen bilirsin.
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
İncinirsin.

Sana gitme demeyeceğim,
Ama gitme, Lavinia.
Adını gizleyeceğim
Sen de bilme, Lavinia.

Özdemir Asaf
1957

Read more

Yunus Gibi – Ataol Behramoğlu

yunus gibi - ataol behramoğlu

Yunus Gibi - Seslendiren: Günay Aktürk

Günay Aktürk sayfamızın en güzel şiirler serisine yeni bir video daha. Bu defa herkesin Yunus emre ye ait olduğunu sandığı ama aslen yazarı Ataol  Behramoğlu olan “Yunus Gibi” adlı şiiri. Sözleri aşağıdaki gibidir.

SÖZLERİ

Kıran vurdu memleketi
Zalimler hakan olmuştur
Yedikleri yoksul eti
İçtikleri kan olmuştur.

Kula kulluk etmeyenin
Vicdanını satmayanın
Haram lokma yutmayanın
Mekânı zindan olmuştur.

Yalan dolan yazıp çizen
Kudretliye övgü düzen
Dün dinsizim diye gezen
Bugün Müslüman olmuştur.

Emeksiz zengin olanın
Kitapsız bilgin olanın
Sermayesi din olanın
Rehberi şeytan olmuştur.

Haramisi, soyguncusu
Uğursuzu, vurguncusu
Cellat ruhlusu, soysuzu
Bakan, sadrazam olmuştur.

Korkan varsa konuşmaya
Anlam yükleyip susmaya
Gerek kalmadı korkmaya
Çünkü korkulan olmuştur.

Sesime kulak ver gülüm
Tutsaklığa yeğdir ölüm
Nerde varsa böyle zulüm
Çaresi isyan olmuştur.

Ataol Behramoğlu

Read more

GALATA KULESİ – ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN

Galata Kulesi, Ümit Yaşar Oğuzcan

Oğluma Ağıt - Ü. Y. Oğuzcan

Galata Kulesi, Ümit Yaşar Oğuzcan

Bu haftaki seslendirme Ümit Yaşar Oğuzcan ın oğluna yazdığı “Galata Kulesi” isimli şiiri . Eserin hikayesi, içinde fazlasıyla trajedi barındırıyor. Bence insan ruhsal sorunlarını aşmadan asla çocuk yapmamalı. Şair ne kadar büyük olursa olsun bunun olabileceğini düşünmeliydi.

Ayrıca şiirin içinde: “Galata kulesinden bir adam attı kendini; bu nankör insanlara bu kalleş dünyaya inat.” sözleri geçiyor. Nankör insanlara ve kalleş dünyaya inat yaptığını düşünmüyorum. Onu ölüme götüren sebebin, ruhsal yönden aciz görünen bir baba motifi olduğu inancındayım.

Baba evlat için, özellikle de erkek evlat için çok güçlü bir motiftir. O rotada yol süren baba kendini bir buz dağına sürüklemişse, çocuğun kendi duygusal ve zihinsel gemisini açık denizlere çevirmesi gerçekten de zor olmaz mı? Karar sizlerin.

Not: Girişteki açıklayıcı kısım Ekşi Sözlükten “Tek jetonla Oyun Bitiren Çocuk” kullanıcı adlı yazardan alınmıştır.

Galata Kulesi - Sözleri

GALATA KULESİ – SÖZLERİ

“6 Haziran 1973
Pırıl pırıl bir yaz günüydü.
Aydınlıktı, güzeldi dünya.
Bir adam düştü o gün Galata Kulesinden.
Kendini bir anda bıraktı boşluğa;
ömrünün baharında, bütün umutlarıyla birlikte paramparça oldu.

Bir adam düştü galata kulesinden.
Bu adam benim oğlumdu, gencecikti vedat.
Işıl ışıldı gözleri, içi.
Bütün insanlar için sevgiyle doluydu.
Çıktı apansız o dönülmez yolculuğa,
kendini bir anda bıraktı boşluğa.

Söndü güneş, karardı yeryüzü.
Bütün zaman durdu.
Bir adam düştü galata kulesinden.
Bu adam benim oğlumdu.
Açarken ufkunda güller alevden,
çıktı, her günkü gibi gülerek evden.
Kimseye belli etmedi içindeki yangını.
Yürüdü, kendinden emin sonsuzluğa doğru.
Galata kulesinde bekliyordu ecel.
Bir fincan kahve, bir kadeh konyak,
ölüm yolcusunun son arzusuydu bu.

bir adam düştü galata kulesinden;
bu adam benim oğlumdu.
Küçücüktü bir zaman,
kucağıma alır ninniler söylerdim ona:
“Uyu oğlum, uyu oğlum, ninni.”

Bir daha uyanmamak üzere uyudu Vedat.
6 Haziran 1973
Galata kulesinden bir adam attı kendini;
bu nankör insanlara bu kalleş dünyaya inat.
Şimdi yine bir ninni söylüyorum ona:
“Uyan oğlum, uyan oğlum, uyan Vedat.”

 

Ümit Yaşar Oğuzcan

Read more

Günaydın Eylül – Şiir Dinle

günaydın eylül, günay aktürk

Günaydın ve Eylül Şiiri

Günaydın Eylül, günay aktürk

“Günaydın sabah sevinci, uykulu gamze, kuyuların rüyası… Günaydın zamanın tanrısı, ağzımda harflenen sonsuzluk, yürüdüğümgökyüzü… Günaydın bulut türküsü, elçırpan ağaçlar…”

Şükrü Erbaş

Günaydın gün, günaydın eylül. Sıcak döşekler, sabahın ilk mırıltıları, doygun bedenler ve bir de tadımlık öpücük… Mutlu çiftler, sizlere de günaydın.

Günaydın altı çeyrek otobüsü; duraktaki komşu kızı, gündelikçi kadınlar, alın teri, bilek gücü ve diş gıcırtısı günaydın. Beleşçi patronlar, sizlere de günaydın.

Günaydın fısır fısır konuşan insan doğası. Muhatapsızlıktan bir türlü lanetlenemeyen fıtrat. Rutin bakışlar, ısısız yürekler, A ile B nokta arasındaki en uzak mesafe. Öğüdünü özünden almış kara çalı, sana da günaydın.

Ayağından yere çivilenmiş kanatsız güvercinler, günaydın. Betondan kentler, zehirli zihinler, satılık yandaşlar ve kiralık gazeteler… Canım, sevgilim, kanlı bir zorbanın mahzeninde tutsak olan barış, günaydın!

Günaydın kaderim, günaydın yazgım. Çalmayan alarm, gelmeyen vakit, durmayan yürek, günaydın…

Günay Aktürk

Read more

Eskisi Kadar Özlemiyorum Seni – Özdemir Asaf

Eskisi Kadar Özlemiyorum Seni – Alegorik Şiir Hikâyesi

Bir Şiirin Unutma ve Duygusal Yabancılaşma Hali

Özdemir Asaf’ın Eskisi Kadar Özlemiyorum Seni adlı şiiri, özlemin yavaş yavaş silinişini ve duygusal yabancılaşmayı sade ama çarpıcı bir dille anlatır. Bu sayfada şiirin tam metnini ve sesli şiir yorumunu bulabilirsiniz.

Eskisi Kadar Özlemiyorum Seni

Eskisi kadar özlemiyorum seni.
Ve ağlamıyorum olduk olmadık zamanlarda.
Adının geçtiği cümlelerde gözlerim dolmuyor.
Yokluğunun takvimini tutmuyorum artık.

Biraz yorgunum, biraz kırgın.
Biraz da kirletti sensizlik beni.
Nasıl iyi olunur henüz öğrenemedim.
Ama “iyiyimler” yamaladım dilime.
Tedirginim aslında.
Seni unutuyor olmak,
hafızamı milyon kez zorlamama rağmen
yüzünü hatırlayamamak korkutuyor beni.

“Gel” diye beklemiyorum artık.
Hatta istemiyorum gelmeni.
Nasıl olduğun konusunda
ufacık bir merak yok içimde.
Ara sıra geliyorsun aklıma
“bana ne” diyorum,
“benim derdim yeter bana, bana ne!”

Eskisi Kadar Özlemiyorum Seni – Alegorik Şiir Hikâyesi

Alıştım mı yokluğuna?
Vaz mı geçiyorum varlığından?
Tedirginim aslında!
Ya başkasını seversem?
İnan o zaman seni hayatım boyunca affetmem.

Özdemir Asaf

Bunlara da Bakabilirsiniz

Günay Aktürk Kitapları

Günay Aktürk - Sanrılar Romanı
Günay Aktürk - insan insanın geleceğidir
Günay Aktürk - insan insanın geleceğidir
Read more