Karşılıksız Aşk – Yönünü Tüketen Duygular

Karşılıksız aşk temasını anlatan, muhatapsız duyguların ve içsel çatışmanın alegorik olarak işlendiği Bosch tarzı sürreal sahne

Zat-ı Âlim Pek Memnun Günahımdan

Ben bir insan yetiştirdim. Şeriat ehliydi bana gelmeden önce. Naftalin kokan kutsal tabutlarda doğurdum onu. Kulağı geçmeye çalışan bir boynuza dönüştü zamanla.

Bu şiiri sana yazdım!” demedi. Sadece “Bir şiir yazdım!” dedi ve sustu.

Garip… İnsan bazen kendine yazılmış bir şiiri başkasına okutur gibi paylaşıyor. Belki de yük hafiflesin diye. Biliyor musunuz, hicivle yazılmış bir metnin içinde ciddiye alınmak en tehlikeli ihtimaldir!

Buyursunlar efendim:

Karşılıksız aşk temasını anlatan, muhatapsız duyguların ve içsel çatışmanın alegorik olarak işlendiği Bosch tarzı sürreal sahne

Nemrut'un Nârı Sensin...

Nefesinden nâmeler diziyorum her akşam.
İbadet saydım seni sevmeyi…
Gönül sayfama bir hiciv yaz Neyzen misali.
Kinaye olsun bütün sözler!
Girdabına kapılıp döneyim.
Zat-ı âlim pek memnun günahımdan.
Nefs-i emmarenin boyun bağı çözülmüş:
Ne tövbeye hâlim var ne istiğfara meylim.

Nemrut’un nârı sensin,
O naralarda yanan ben.
İki kaburga kemiğinin arası senin yerin.
İlmek atıp kilim dokur gibi ibadet bildim seni.
Zahirimi bilirsin, batınım aşktır.
Beni fenaya çıkaran, sana olan zaafımdır.

Ok İşini Yaptı, Hedef Yerinde Değil!

Her yöneliş bir varışa çıkmaz; bazıları sadece yönünü tüketir.
Hem, bazı duyguların muhatabı da yoktur; yalnızca taşıyıcısı vardır.
Bir insandan çok, bir ihtimale bağlanırız çoğu zaman.
Tarihte Leyla’dan başka kadınlar da yaşadı.
Ama herkesin hikâyesi destan olmadı.
Ve çoğu zaman herkes Mecnun bile değildi…

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Hayatın Elli Sayfası: Varoluş, Zaman ve Anlam Arayışı

Hayatın ortadaki elli sayfası kavramını anlatan, karanlık tonlarda Bosch tarzı alegorik illüstrasyon; zaman, varoluş ve anlam arayışını simgeleyen sahneler

Bin Sayfalık Bir Hayatta Neden Sadece Elli Sayfa Yaşıyoruz?

Hayatın elli sayfası… Geriye kalan yüzlerce sayfa neyi anlatıyor peki? Bir hazırlığı mı yoksa çoktan tükenmiş bir hikâyenin uzatılmış dipnotlarını mı? İnsan çoğu zaman yaşadığını sandığı şeyin içinde değil, etrafında dolaşır. Asıl yoğunluk, asıl kırılma, asıl hatırlanan anlar hep sınırlıdır; geriye kalan ise bir tür bekleyiş, oyalanma ya da anlamını yitirmiş tekrarlar.

Hayatın ortadaki elli sayfası kavramını anlatan, karanlık tonlarda Bosch tarzı alegorik illüstrasyon; zaman, varoluş ve anlam arayışını simgeleyen sahneler

Şu sıralar sadece kitaplara verdim kendimi. Özellikle Nietzsche’ye. Mentalimin solunum yolları tıkandı galiba! Yine gaipten sesler getiriyor kırklı yaşlarımın üç harflileri: “Vay haline nefes darlığı çeken maratoncunun!” diyor. Sanırım uzunca bir süre çok fazla koştum ve unuttum bir yerlerde bitiş çizgisinin olduğunu… Tam bir şeye uzanacak oluyorsun: “Bunun için artık çok geç!” Diyorlar. Ya da “Henüz vakti gelmedi.” İkisi de yıpratıcıydı. Bir anda olandı en değerlisi.

Olacaksa, şöyle kendi halinde otururken olmalıydı olacak olan. “Bu noktaya gelene kadar yıllarca emek harcadım.” demek istemiyorum artık. Pek çok şeyi deneyimledim ve silip süpürdüm lezzetini çoktan. Tüm noktalar anlam kaybına uğradı sonunda. Geçenlerde okumuştum: “Eğer burada durup daha ileri gitmeyeceksek, niçin bu noktaya kadar geldik?” diyordu. Süre uzadıkça hazinenin kıymeti azalıyor mu ne!

Galiba zamanla şu oluyor: “Yolun yarısını tamamlamış olabilirim ama artık o şehre gitmek istemiyorum.” Ah yıllar önce bir kadın buna benzer bir şey söylemişti bana. “Seni o gün fazlasıyla istemiştim ama üç ayın sonunda artık hiçbir şey hissetmiyorum.” Şehirde gezip görecek yer kalmayınca başka şehirler çekiyor insanı. Tükettik yeni yerlerimizi elbirliğiyle. Eskiden daha çok inanırdım tekamüle, uzun soluklu konaklamalara, göl dibinde balık avlamaya. Siz hiç dalıp gitmediniz mi “sakin göllerin kuğusuyduk.” nameleriyle? Yoksa bu çağ sizi de mi kendine benzetti? Çünkü arzunuz nehirlerde yutulmak; azgın akışları ve kaosu arzuluyorsunuz.

“Kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya!” demişti Gülten Akın. Herkes nehirlere akın edince göllerdeki kuğular da dağıldı. Sanırım bu yüzden benim hiç öyle uzun yürüyüşlerim olmadı, keskin virajları hep yolun sonudur sandım.

Çocukluğumdan beri yol çeker beni; üstelik bu yolun hep ömürlük olması gerektiğine inanırdım. Aynı fikirde değildi yol arkadaşlarım. O yüzden o keskin virajlarda hep kırıverdiler direksiyonu uçuruma doğru. “Hadi şimdi git nereye gidiyorsan!” dediler. “Biz nehirde yıkanmak için aşağıya iniyoruz!”

Yürüdüm. Yol boyu gaipten yankılanan sesler bir türlü susmak bilmedi. Yine Nietzsche’ydi. “Yolu unuttun, şimdi yürümeyi de unutacaksın.” diyordu. Aslında her şeyi hatırlıyorum. Sadece gidilecek yerin gitmeye değer olup olmadığından kuşkuluyum, o kadar. Artık bir şeylere başlamak istemiyorum. Çoktan başlamış olan bir sürecin daveti daha cazip geliyor… Hele önden siz buyurun, postallarınız ne kadar sağlam görelim.

Ama heyhat; az önce fark ettim ki yaklaşan hiçbir şey yok bana doğru! Ne beyaz ışık ne tünelin içindeki tren farları. Tam bir şeylerden zevk alacak oluyorum, sonra diyorum ki: “Bu toprak verimsiz, boşuna köreltme ucunu kazmanın! Sen bir zamanlar daha iyilerine layıktın. İyileri geldi geçti ve kara deliklerin kurbanı oldu iyi zamanlar.” Şimdi yalnız enfekte olmuş bir dizi düşler var kafamın içimde. Hadi diyorum, mücadele et: “Bu da geçer!” diyor bağışıklığım: “Boşuna yorma beni!” O da alışkın bu düzeneğe: Fare, fare kapanı ve peynir! Olay hep aynı eksende dönüyor, final tahmin edilebilir. İhtimaller, sebep ve sonuç en başından belli değil mi?

Sanki hayatımız bin sayfalık bir roman ve tüm hareket ve heyecan ortadaki elli sayfada. Tolstoy yetmiş yaşında bisiklet kullanmayı öğrenmiş olabilir. Ben de yamaç paraşütünü düşünüyorum. Yükseklik korkuma güveniyorum bunun için! İşte insanı alçaltmaya ya da yükseltmeye başlatan nokta tam olarak burası.

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Bir Hobin Olsun: Aşk, Alan ve Sınırlar

Bir Hobin Olsun metni için Bosch tarzı alegorik sahne: kucağında kedi tutan bir figür, yanında sadık bir köpek, yıldız işaretli açık bir kitap ve arka planda salaş bir restoran masası.

Hayata Tutunmanın Küçük Ama Güçlü Yolları

Bir Hobin Olsun… Hayatın içinde kaybolmamak için bazen büyük devrimlere değil, küçük ama sahici alışkanlıklara ihtiyacımız vardır. Kendimize ait bir şarkı, bir koku, bir masa, bir dost, bir büyük aşk… İnsan, iz bırakarak var olur. Bir hobin olsun; kimseye anlatmak zorunda olmadığın, seni senden alan, zihnini susturan bir alanın olsun. Çünkü insan sadece çalışarak, severek ya da mücadele ederek değil; kaçabildiği, soluklanabildiği yerlerde de büyür.

Bir Hobin Olsun metnine ait Bosch tarzı alegorik görsel: eski bir radyo, kişisel parfüm şişesi, iki yakın arkadaşın sarılması ve büyük aşkı simgeleyen bir çift figürü.

Bir şarkın olsun. Senin olsun. Hayatına her giren insana “Bu benim şarkım bak.” diye dinlet. Bir gün o kişinin hayatından çıktığında bir radyoda denk gelirse, seni hatırlasın.

Tek bir parfümün olsun. Özdeşleşmek iyidir. Dünya bu illa ki bir tek sen kullanmayacaksın. Öyle bir sana ait olsun ki, bir yabancıda bile duysa “Acaba burada mı?” diye kokuyu duyanın gözü seni arasın.

Bir tane en yakın arkadaşın olsun. Sadece kötü günde değil, iyi günde de aradığın ilk kişi olsun. Birlikte düşün, birlikte kalkın. Birbirinizi toparlayın. Yaralarınızı sarın. Herkes gittiğinde Şanssızlığınıza biraz gülün, biraz ağlayın.

Bir tane çok büyük aşkın olsun. Rakıya bahane olsun. Bir dönem çok sevmiş ol, bir dönem nefret etmiş. Her şey küllendikten sonra tebessümle hatırla. Biraz da bir yanin acıyarak. “O olsaydı nasıl olurdu acaba hayatım?” diye sorgulayarak. Artık bir şey hissetmesen de: “Başına bir şey gelse yine de ilk ben koşarım.” diyecek kadar. Unutma, masallar mutlu sonla, efsaneler kavuşamamakla biter.

Bir Hobin Olsun metni için Bosch tarzı alegorik sahne: kucağında kedi tutan bir figür, yanında sadık bir köpek, yıldız işaretli açık bir kitap ve arka planda salaş bir restoran masası.

Bir evlat edin. Bir kedi olur, bir köpek de. Ama olsun. Kapılarını aç. Senden olmayan ama senin ilgine bakımına muhtaç bir kalbin atışlarını ellerinde hisset. Bir canlının hayatını değiştirmek acayip bir şey. Birinin kahramanı olmak istersen bundan büyük fırsat olamaz. Sevmek çok güzel. Hele bir de her koşulda sevilmek.

Bol bol kitap oku, biri seni derinden etkileyene kadar oku. Onu bulduğunda kimseyle paylaşma. O hikaye senin. Beğenmediğin sayfayı yırt, sevdiğin yerleri yıldızlarla donat. Başucunda dursun. Belki bir gün biri gizlice o sayfaları keşfeder. Seni daha iyi tanıma imkanı olur.

Salaş bir restaurant edin. Patronundan garsonuna kadar tanı. Kafan mı bozuk, mekan dolu mu, sana yer açacakları kadar müdavimi ol. Bir masan olsun hep oturduğun. Bir başına gitsen bile başına bir şey gelmeyeceğini bil. Bir gün belki kapanır ya da yıkılır. Ama sen önünden her geçtiğinde: “Burada eskiden hep bir yerim vardı.” dersin.

Bir Hobin Olsun metnine ait Bosch tarzı alegorik sahne: imkânsız bir hedefe uzanan figür, tutkuyla hobisiyle meşgul bir karakter, aile sahnesi ve yüksek taş duvarlarla simgelenen sınırlar.

Bir hobin olsun. Kaçmak için. Hiçbir şey düşünmediğin. Dünyadan uzaklaşabildiğin. Onunla övün. En iyi yaptığın şey olsun. İnsanlar şaşırsın. Senin için çocuk oyuncağı olsun.

Bir şey iste. İmkansız olsun. Peşinden koş. Yorul. Defalarca vazgeç. Defalarca dene. Susmanın çaresizliğini de yaşa bağırmanın çaresizliğini de. Uykuların kaçsın. Düşündükçe saç diplerin bile uyuşsun. Her ne ise bu istediğin, aşk da olur iş de. Bağrına taş bas gerekirse. Yeter ki gece yatağına yattığında: “Ben elimden geleni yaptım.” de. Bazen kazanamamış olsan da, yapabileceklerinin ya da bir şeyi delice istemenin limitini görmek de zaferdir.

Vakit ayırdığın bir ailen olsun. Yarın kaybettiğinde keşke daha çok zaman ayırsaydım demeyeceğin. Pişmanlık kötüdür. Bir daha geri getirmeye gücünün yetmedikleri içinse, işkence. Kıymetini bil. Yarın ne olacağı belli değil. Kalp krizi dediğin bir kaç saniye. Kalp kırma.

Sınırların olsun aşılamayacak. Duvarların olsun yıkılamayacak. Herkes bilsin. Ona göre davransın.

Bir Hobin Olsun metni için Bosch tarzı alegorik sahne: kendi alanında ağlayan bir figür, sevgiyle oturan bir çift ve iyiliği simgeleyen filizlenen bir bitki.

Bir alanın olsun metre karesi dert değil. Kapısını kapattığında gerçek sen olabildiğin. Dört duvardan birinin dibine çöküp ağlayabildiğin. Güçsüzlüğünü yaşayabildiğin. Sonra daha güçlü kalkabildiğin. Kaldığın yerden devam edebildiğin. İnsan en çok kendini özlüyor çünkü.

Bir sevdiğin olsun tabii. Belki hayallerindeki gibi olmaz koşullar ama bir şeyleri birlikte var etmenin tadı bir başka. Para amaç değil araç olsun mutluluğuna. Olmadığı zaman da elindekini cömertçe paylaşabil. En çok onunla gül. Saatlerce muhabbet edebil. Birbirinize ulaşamadığınızda: “Başka biriyle mi acaba?” diye değil: “Başına bir şey mi geldi?” diye endişelen. İlişkini başkalarıyla kıyaslama. Biri sevdiğini çok söyler, biri daha çok gösterir. Sen de biri eksikse bu seni daha az seviyor demek değildir.Telefon karıştırmakla ömür geçmez. Bir insan bir şey yapmak isterse yapar. Kalbin temizse, sen araştırmadan da karşına çıkar korkma. Sonuna kadar güven. Bir gün kırılırsa kalp yenisini inşa eder.

Ve…

Kalbini temiz tut. Çevreni de. Unutma, yaptığın her iyilik bir gün sana geri döner.

Alıntıdır.

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more
Powered by Gelecek Internet