Dört Kapı Kırk Makam – Tarikat Kapısı

Tarikat kapısında ikrar veren yolcunun içsel yolculuğa ilk adımı

Tarikat Kapısı – Birinci Yorum

Tarikat yol demektir. Kişi toplumsal kurallarla farklılaştırılmış, kendi biricik varlığını keşfettikten sonra ona yaklaşmak için içsel yaşantıya yönelmeye başlar. Tarikata girebilmek için kişinin ikrar vermesi gerekir. Tarikata girerken bir imtihana tabi tutulur. Bunun amacı yeterli ruhsal düzeye gelip gelmediğini saptamaktır. Bu imtihanı başarıyla geçerse, ki tarihte buna pek çok örnek vardır, kendisine tarikat bilgisi kavratılır.

Kişi görünürde şeriat kurallarına uyuyormuş gibi olsa da esasında onları aşmış tarikata göre içsel yaşantısını devam ettirmektedir. Burada henüz dış dünya mevcuttur. Zahiri dünya a denilen bu dünya iç dünyayı kaplayan bir kabuk gibidir. Tırtılın kozasını anımsatır.

Tarikat kapısında ikrar veren yolcunun içsel yolculuğa ilk adımı

Şeriat düzeyindeyken zihninde toplumun oluşturduğu Tanrı imajının hakikatle alakalı olmadığını ve o imajdan sıyrılarak içe odaklanmasını artık kavramıştır.

Tarikat kapısı ehli olan kişi kavram ve kelimelerin anlamlarına değil manalarına yönelmiştir. Dervişin: “Küfür her dinde küfür fakat bizde iman olur.” demesi budur. Hakikat bilincine ve ruhuna ulaşmış olan insan için doğru olan şey şeriata göre küfür gibi algılanabilir. Örneğin Hallac’ın: “Enel Hakk” demesinde olduğu gibi.

Bu aşamaya ( Tarikat kapısı ) gelmiş insan dünyayı tek göremez çünkü o teklik düşüncesinin bir imajdan ileri geldiğini bilir. Bunun yerini paralel dünyalar almaya başlar.

Bir yol göstericinin gözetimi altında yürürse, yol süren (Tarikat eri) olgunlaşması ve yol alması daha güvenli ve hızlıdır. Fakat tek başına da bu yol zor da olsa bulunur. Bu herhangi bir insana verilen bir kısmet değil bütün canlıların doğasında olan bir şeydir. Bu yüzden bir kurgu ya da ideoloji değildir.

Tarikat Kapısı – İkinci Yorum

Kavram olarak, yol anlamına gelir. (Anasarı Erba) ikincisi olan ateşe denk düşer. Ruh dünyasını saran en büyük kasırga ve depremler bu kapıda cereyan eder. Çünkü Tarikat Kapısı en köklü alt-üst oluşların kapısıdır aynı zamanda. Şeriat ehlinin idrak edemeyeceği bir dünya oluşmaya başlar. Fakat henüz bu dünya toz duman içindedir. Göz gözü görmeyen bu alaca karanlıkların aydınlanması ancak bir mürşidin (yolcunun iç aleminde) yakacağı çerağ (ateş) ile mümkündür.

Yolcu yola girebilmesi için mürşidine teslimi rıza olması gerekir. Bunun için yola ikrar verir. Hiçbir dünyevi (nefsani) değerin onu bu ikrardan çeviremeyeceğini; hiçbir sarsıntının onu ikrarında zerre kadar gevşemeye yol açmayacağını mürşidine kanıtlaması gerekir. Bunun için de şeyhinin vereceği imtihana hiçbir şey düşünmeden evet der.

Tarikat kapısında kavramlardan manaya yönelen dervişin bilinci

Mürşid, yolcuyu yola girmeden önce ısrarla uyarır: Bu yol kıldan ince kılıçtan keskin, bu yol ateşten gömlek, demirden ok, Hak Muhammed-Ali yolunda zorlama yok, bu yolda sabır var intikam yok, gelme gelme, dönme dönme, gelenin malı dönenin canı, riya ile ibadet, şirk ile itaat olmaz. dilinle söylediğin meydanın, kalbinde gizlediğin senin.

Şeyh Bedreddin’in, kendisine mürit olmak isteyen bir Farslı’ya sorduğu sorular oldukça ilginçtir. Mürşid, yola girmek isteyen insanın ikrarının (en büyük arzusunun) sağlamlığına inandığı zaman ona sabrın önemini anlatarak şöyle der: “Sen de benim gibi sabırla bekleyerek inciyi kazanabilmen için düşünmeden kendini bu amana salıver.” (Cüneyd-i Bağdadi)

Tarikat Kapısına kabul edilen yolcu uzunca bir arınma süreci geçirir. Başlangıçtaki zifiri karanlık (yani toz duman) ancak uzun bir nefs-terbiyesi sürecinden geçerek durulmaya, aydınlanmaya başlar. Nefs üzerindeki hakimiyet arttığı oranda yeni bir dünyanın ışığı görülmeye başlar. Bu ışık mürşidin de tesiriyle (rehberliğiyle) deruni (içsel) yaşam kendini belli etmeye başlar.

Yolcunun sabır, gayret ve amelleriyle berraklaşan içsel dünyası aydınlandığı oranda dış dış dünyayı ve kendisini tanıma sürecinde mahiyetten öze doğru bir yol alır. (Mahiyet dünyevi bilginin ürünüdür.)

Tarikat kapısında ateşten gömlek giyen yolcunun arınma süreci

Kalıp, şekiller ve mecazdan ibaret olan dünyanın görünen yüzünün arkasındaki “görünmeyen olanı” sezmeye başlar. İnsanlar arası ilişkilerin yüzeyselliğini yavaş yavaş sezmeye başlar.

İlahi aşkın ateşi bütün nefsani duygularını yakar ve bu mertebedeki yolcu (bir pervanenin kendini döne döne yanan ateşin içine atışı gibi) kendini hakikat ateşine atar.

O artık ölmeden ölmüştür.

Bu aşamada dualite aşılmaya çalışılır. Tanrı anlayışı, şeriat ehlinde olduğu gibi antropomorfik (insanın nefsinden yaratılmış) bir Tanrı değildir. Hz. Ali’nin “Eğer bu ayeti Hz. Muhammed’in yorumladığı gibi (yani, burada gerçek-hakikat babında demek istiyor) yorumlasaydım benden ötürü ona da düşman olurdunuz.” söylemiyle işaret ettiği bir durumdur. Takiye bu kapıda başlar.

Bilim bu aşamada daha üst düzeyde bir algılama ve kavrama içerisindedir. Bütün değerler bir kişilik (bir ahlak) etrafında şekillenir. Bilinç boş mekanı aydınlatan bir ışık olmaktan çıkıp kainatın bütün özelliğini ve sırrını saklayan insan özüne döner.

Tarikat Kapısı – Üçüncü Yorum

Aradığı soruların cevabını zahiri alemde bulamayacağını, her şeyin izafi olduğunu anlayan yolcu içe yönelmeye başlar. Fakat bu yöneliş güçlü bir şekilde dış dünyadan kopmayı zorunlu kılıyor. Bu kopuş ekseriyet güçlü bir ruhi sarsıntıyla mümkündür.

Dış dünya bütün anlamını yitirdiği zaman, yani dış dünya harap olduğu zaman bu içe yöneliş yani deruni hayat mümkün olmaktadır. İçsel arayışa çıkmak, sahip olduğu her şeyi kaybetmeyi göze almakla başlar. Dış dünyada harap olan birey ilgisini iç dünyasına yöneltir. Zira dış dünya yavaş yavaş ayakları altından kaymaktadır.

Tarikat kapısında ilahi aşk ateşine yönelen derviş

“Nerede bir harabe var, orada bir hazine bulunma ihtimali vardır.” sözü bireyin kederli bir bilinçle sonsuzluğa uzanan bir varoluşun kesiştikleri noktada seyreden bir dervişin ruh halini betimlemektedir.

“Şeriat” ve “tarikat kapısı” nın birbirine değdiği noktada birey varlık-yokluk, ölüm-yaşam, sonsuzluk-sonluluk gibi sayısız boyuttaki çelişkileri içinde taşır.

Bir kez aralanan kapı sonsuza dek bir daha kapanmamaktadır. Aklın keşfettiği sorulara cevap bulma telaşı içindeki insan eğer bu soruları bütün yakıcılığıyla kendine sorsa, onun tarikat babına gelmesi kaçınılmazdır. Sözü edilen metafizik sorular aklın ışığında ortaya çıkmış olsa da akıl bu soruyu yanıtlamakta tamamen yetersizdir.

Tarikatta tek başına yol almak her zaman ve mekana mümkündür. Fakat zorlukları dışarıdan bir yardım almaksızın aşmak imkansız gibidir. Yine de mümkündür.

Bir mürşit eşliğinde bu yolculuğa çıkmak isteyen insan önce kendini tamamıyla kendini mürşide bırakmalıdır. Bu bakımdan tarikat kapısı mürşidin, ateşin kapısıdır aynı zamanda. Mürşid tarikat babındaki insan için Allah’ın tecellisi gibi görünmelidir.

Tarikat kapısında harabeden hakikate yönelen yolcu

Bir dergaha girmek için “bu yolda gerektiği gibi mürşidin her sözüne talip olacağım.” diye ikrar vermek zorundadır. İkrarın gerçekleşmesi dil yoluyla değil bizatihi bir fiiliyatla gerçekleşmelidir. Bundan dolayı da söylenecek şeyi almaya, henüz sözü duymadan hazır olduğunu göstermelidir. Çünkü hakikatten bir zerre tatmak öyle haybeden olmamalı. Mürid bu yolda yürümenin ateşten gömlek olduğunu bilmeli ve bu gömleği gönüllü olarak giymeye hazır olduğunu kanıtlamalıdır.

Molla Camin’in vaktiyle müride olan büyük Sufi Şıbli’ye söylediği söz ve verdiği görev tam da bu noktaya tekabül eder.

Şıbli aradığı kıymetli hazinenin Camin’de olduğunu anlayınca bir gün Molla Camin’e gidip dedi ki: “Sende bir hazine varmış. Onu almaya geldim. Onu bana ya ver ya da sat deyince Molla Camin dedi ki: “Eğer öylesine verirsem değerini bilemezsin. En iyisi mi onu sen gel kazan.” dedi. Daha sonra Şıbli’yi uzun yıllar süren bir deneme süresinden geçirir. Bu süre nefsin terbiye edilmesi için sabrın kazanılması için gerekli olan süredir.

 

Eyüp Aktürk

Eyüp Aktürk’ten Diğer Yazılar

Read more

Dört Kapı Kırk Makam İlkesi

Dört Kapı Kırk Makam İlkesi Alevi öğretisini simgeleyen görsel

Alevi Öğretisine Bir Giriş

Alevi öğreti ve inancını anlatan yüzlerce kitap yayınlandı. Dört kapı kırk makam ekseninde de bu kitapların çoğu söylence ve mitolojik boyuttaki konulardan ibaret. Küçük bir kısmı ise Alevilikteki kimi konularını yorumluyor fakat onları birleştirecek genel bir çerçeveden yoksunluk göze batmaktadır.

Bu durum sosyo-siyasal, toplumsal alanda kendi ifadesini bulur. Birbiriyle ciddi bir örgüt ve düşünsel bağı olmayan yüzlerce dernek ve kurum… Diğer inanç ve kültürler karşısında özgün bir duruş sergileyemeyişi pratiğe bu surette yansımaktadır.

Dört Kapı Kırk Makam İlkesi Alevi öğretisini simgeleyen görsel

İslam ekseni çerçevesinden yürütülen tartışmalar anlamsız ve yersizdir. Hatta zararlıdır. Çünkü kendi özünü ve özgül yapısını bulması sürekli engellenmiştir.

Aleviliğin, İslam değilse ne dini olduğu sorulmaktadır. Eğer kendi başına bir inançsa kitabı nedir, inancı nedir? Bu ve benzeri türden sorular bir gerçeğin altını çizmektedir. İslam dininin ideolojik olarak egemen olduğu bir coğrafyada bulunmaktayız.

Dört Kapı Kırk Makam Nedir?

Din olgusu tanımlanırken onu “tek tanrılı” dinlerin ekseninden değil evrensel bir pencereden bakarak tanımlamak gerekir. Aleviliğin müstakil yapısını koruyan ve onu birçok dinlerden ayıran şey “dört kapı kırk makam” inancıdır. Bu bir öğretiden fazlasıdır. Bu bir düşünce veya kurumsal çalışmalar sonucu oluşmamış, tam tersine yüzyılları kapsayan Anadolu bilgeliğinin bir tezahürü olarak şekillenmiş ve ortaya çıkmıştır.

Bu öğreti etrafında ya da ışığında Aleviliği yorumladığımız zaman kendi özgül yapısı ortaya çıkmaktadır. Bu öğreti cemlerde icra edilir, ozanlar ve bilge insanların sözleri, duaz-ı imamları, gülbenkleri bu gerçeği yaşatan orijinal belgelerdir. Ve insan bunu kendi nefsinde yaşatarak gerçekliğini fark edebilir.

Yaşanan ve Aktarılan Hakikat

Alevi öğreti ve inancının karakteristik özelliklerine baktığımızda şunları görebiliriz. Doğruluk, bilgelik, insan ve doğa sevgisi, eşitlik, yardımlaşma, din, dil, ırk ayrımının olmaması vs. Bunlar “dört kapı kırk makam“ı oluşturan ana temellerdir.

Çağımızda birer sembolmüş gibi görünen değerlerin altında zengin bir felsefe yatmaktadır. Bu öğretinin günümüz diliyle yeniden yorumlanması yanı zamanda Alevilerin şimdiki ve gelecek zamanki toplumsal konumunu doğrudan etkileyecektir.

 

Eyüp Aktürk

Kısa Bir Not

Not: Bu makaleyi, başlıkta da yazıldığı gibi “dört kapı kırk makam“a bir giriş olarak düşünelim. Bilerek fazlasını eklemedim çünkü Eyüp can bu kapıları anlatırken “Tarikat kapısı”na üç, “Şeriat kapısı“na da dört tane ek yorum eklemiş. Onlar biraz uzunca ve kendi başlarına apayrı bir makalenin konusu. Doğrusu beklemeye değer diye düşünüyorum.

Eyüp Aktürk’ten Diğer Yazılar

Read more

Eyüp Aktürk Kimdir?

Eyüp Aktürk kimdir? Bahadın Kasabası doğumlu Alevi düşünür ve şair

Eyüp Aktürk Kimdir

Eyüp Aktürk, Alevi düşüncesi, anarşist felsefe ve şiiri hayatının merkezine koymuş; Bahadın Kasabası‘ndan Berlin’e uzanan yolculuğunda eylemle düşünceyi birleştirmiş aykırı bir derviştir. Bu yazı, onun kısa ama yoğun yaşamına tanıklık eden bir belgedir.

Hayatı ve İlk Yılları

Eyüp Aktürk kimdir? Bahadın Kasabası doğumlu Alevi düşünür ve şair

Eyüp Aktürk, 17 Şubat 1970 tarihinde Yozgat/Sorgun Bahadın Kasabasında dünyaya geldi. Kasabada Göğaligil diye anılan sülaleden Ali ve Meymune Aktürk’ün ikinci çocuğudur. Üç kardeştirler. İlkokula Bahadın’da başlayıp 1980 yılında Berlin’e göç ederek eğitimine devam etmiş, ilköğretim ve liseyi tamamladıktan sonra, makine üzerine mesleki eğitim yapmıştır. Tu Berlin Üniversitesi Yüksek İnşaat Mühendisliği bölümünü tamamladı. İki yıl Mercedes firmasında çalıştıktan sonra işsizlik dünyasına kesin dönüş yaptı.

Siyasal Yaşama Girişi

Eyüp can, siyasal yaşamına küçük yaşlarda başlamış, ortaokulla birlikte kitaplarla kardeş olmuş, onlarla beraber büyümüş, gelişmiştir. Seksen dörtlü yıllarda henüz on dört yaşlardayken Yurt Severler Birliğiyle samimiyet geliştirmiş, aynı dönemde Tkp ile flört etmiştir. Seksen yedilere gelindiğinde TKPB (Türkiye Komünist Partisi Birlik) in Gençlik Örgütü Başkanlığı’nı yürütmüştür. Gelişen ırkçı ve faşist saldırılara karşı 89’larda Anti Faşist Gençlik Mücadelesi’nin örgütlenmesinde birebir rol oynayarak Anti Faşist Gençlik Wedding (Amsterdamm Str.) başkanlığını yürütmüştür.

Felsefe, Anarşizm ve ÜTOPYA Dergisi

Doksanlı yıllarda fikir dünyasına akın eden Dostoyevski, Tolstoy, Nietzsche, Bakunin gibi eylemciler ona daha radikal bir dünyanın kapılarını açar. Onun için artık eylem zamanıdır. Özgürlüğün anlamı eylemde biçimlenir. Berlin’de Türkiyeli Anarşistlerle tanışma ve ardından dünya özgürlüğünü kucaklamak için beynelmilel eylemlerin gerçekleşmesinde öncülük zamanları başlamıştır. 1992 yılında Anarşist fikirlerle perçinlenen ÜTOPYA adlı dergiyi dostlarıyla birlikte çıkartır. Bu zaman içinde Edebiyat ve Felsefe söyleşilerine katılır, düşün dünyasını geliştirmeye devam eder. Musikiyi göz ardı etmemiş, Ney muhabbetlerine katılarak Türkiyeli Budist ve Anarşistlerle birlikte ruhunu mest eylemiştir.

Alevilik ve Örgütlü Mücadele

93’lü yılların başlarında Berlin Bağımsız Alevi Gençliği’nin kuruluşunda yer alır. Burada Felsefe üzerine söyleşiler düzenler. Alevi örgütlerinde konuşmacı olarak panellere katılır. Bu dönemde oğlunun annesi Fatma ile tanışır ve uzun süre bu birlikteliği devam ettirir. 94 yılında Berlin Alevi cemiyeti’nin kuruluşunda yer alır. 2000’li yıllarda Gah (Genç Aleviler Harekatı) nın kuruluşunda yer alır. Bu harekât içinde hayatının sonuna kadar bilfiil çalışmıştır.

Oğul, Aile ve Musahiplik Anlayışı

97 yılında arkadaşı Fatma’dan İsa Dara adında oğlu dünyaya gelir. Eşiyle birlikte resmi evlilikten uzak durmayı seçer. Çocuklarını beraber büyütürler. O dönemde Eyüp’e sorulan musahiplikle ilgili bir soruya şöyle cevap vermiştir: “Benim musahibim oğlum İsa Dara’dır.” Bu durum birçoklarına her ne kadar yanlış gelse de, anlıyoruz ki Eyüp can yine aykırı bir tavırla kâmilliğini ve de dervişliğini göstermiştir.

Alevi derviş Eyüp Aktürk’ün dervişane yaşamından bir kesit

Dervişane Bir Hayat

Eyüp can 13.01.2006 yılında hayatını kaybedinceye kadar felsefe, şiir, edebiyatla uğraşmaya devam etmiştir. Dervişane bir hayatı benimseyerek evine ne bir televizyon, eline ne bir telefon aldı. Uzamış sakalı, boynuna dökülen saçlarının perçemiyle hayatını kimseye itaat etmeden sürdürmüş, şiiri, düşünceyi, aklı kendine kılavuz edinmiş, para ve dünya nimetlerine asla meyletmemiştir.

Vasiyeti ve Ardında Bıraktıkları

Hayatını kaybetmeden önce, sanki ölümünü sezer gibi dost sohbetlerinde vasiyetlerden bulunmuştur. Bunlardan en önemlisi, kesinlikle dini bir törenle toprağa verilmeyi reddetmesi, tamamen Alevi ritüellerine göre duazı imamlarla saz eşliğinde defnedilmek istemesidir. Tanınmış sanatçılarımızdan Emre Saltuk, Erdal Kaya, Cano İsmail gibi sanatçılara hiçbir beklentisi olmadan şiirlerini vererek besteletmiş, söyletmiştir.

Son Sözler

Dervişin Direniş Cemi kitabı – Eyüp Aktürk

Hayatının son dönemlerinde üzerinde çalıştığı Alevilikle ilgili kitabını çıkaramadan hakk’a kavuşan Eyüp canımızın ardından, kalanları toplayıp bir kitap haline gelmesinde emeği geçen tüm dostlara teşekkür ederiz.

Hasan Hüseyin Eser Hüseyin Dirican

Eyüp Aktürk’ten Seçme Yazılar

Read more

Vahdet-i Vücut a Dair Bir Deneme

vahdeti vücut

Vahdet-i Vücut a Dair Bir Deneme

vahdeti vücut

Bir menzile vardım elsiz ayaksız
Bundan ötesine varma dediler
Bir kubbe dikmişler durur direksiz
Sakın ol kubbeye girme dediler

Seyrine can bile dayanmaz yanar
Gel yolcu sırrını sorma dediler
Her varlık sonunda aslına döner
Riyakar darında durma dediler

Cüret et görmeye o güzel şahı
Sakın ol sırrına erme dediler
Perdeli göründü cibrile bile
Kamile bu yeter sorma dediler

Vakti gelmeyince gonca bir gülü
Su verip çiçeğin derme dediler
Bin muradın bile olsa hilkati
Cahile birini verme dediler

Eyup Aktürk

Ne demek istiyor bu dizelerde? Ne dediğini anlayabilmek için hangi yola başvurmalı? Herkes kendi bilgi birikimi, inandığı, reddettiği evrensel görüşlerine göre yorumlayacaktır bunu.

Mesela, “Her varlık sonunda aslına döner.” ne demektir? Varoluşu tanrı ile bağdaştıran bir akıl, ruhun bir gün Allah’a döneceğini çıkartır bundan.

Lakin benim görüşüm bu yönde değil. Benim gönlüm panteizmden yana meylediyor ve ona göre yorumlayacağım bunu. Panteist görüş, tanrının evrenden başka bir şey olmadığını savunur. Bilim insanlarının da tanrı kavramını bu şekilde yorumlamaya meraklı olduklarını defalarca fark ettim.

Şimdi bu, “Her varlık sonunda aslına döner.” dizesini Alevi felsefesiyle açıklamaya çalışalım. Her varlık atomlardan oluştuğu ve evrenin bir parçası olduğu için, ölüm gerçek manada bir sona eriş olmayacak ve dolayısıyla evrenin zerrelerinden insan donunda can bulmuş olan bu madde yığını da yine öldüğünde zerrelerine ayrılıp evrenle bütünleşecektir. Varlığın aslı da, varlığın birliği de budur zaten.

Dikkatinizi “vahdet-i vücut” felsefesine verin. Sofular bu fikri sevmezler. Sapkınlık olarak yorumlarlar. Onlara kulak verin. Onların sapıklık dediği her şeyde bir bilgelik vardır. Sofuların vahdet-i vücut yorumu şudur: “Her şey Allahın ilim ve iradesinin yansımasıdır. Yasmıma! Bizâtihi kendisi değildir.” Oysa kendisi olmadığına dair ortada delil de yoktur. Yani şöyle demek istiyorlar: “Benim nefesim havayı ısıtır. Isınan hava benim tecellimdir ama kesinlikle ben değildir!”

Lakin aslımı gören nefesimin pekala benim bir tecellim olduğuna ikna olabilir ama ya ortada ben yoksam? Hiç görünmemişsem? Tanrının varlığı panteizmin bir üst basamağıdır ama siz o basamağı neye dayanarak inşaa ettiniz? Bir bilim insanının dediği gibi: “İnanmak değil bilmek istiyorum!” Ben huzursuzluğumu şu dizelerle açıklamaya çalışmıştım: “Görünmez deli kasırgaların etimde duyarken çığlığını, hangi yönden eser rüzgar ve neresi kuzey dört yönün bilinmez…“

“Her varlık sonunda aslına döner. Riyakar darında durma dediler.” Bu fikir aynı zamanda “Her şey hakkın zerrelerinden ibarettir.” fikriyle de uyum içindedir. Kendimizi gökyüzündeki bir yıldızdan ayrı görüyoruz. Halbuki bir zamanlar onun gibi ama ondan daha görkemli bir yıldızdan gelmiştik.

Burada konuyu dağıtmadan küçük bir parantez açalım. Termodinamiğin ikinci yasasından yani, entropi’den haberdar mıyız? Düzensizlik yasası. Bu yasaya göre evren bir gün enerjisini harcaya harcaya bitirecek. İş yapacak, yeni yaşamlar, dönüşümler oluşturamayacak hale gelecek. Mesela bir bebeğin doğması da, yeni yıldızların doğması da yaşamın ölüm karşısında (düzenin düzensizlik karşısında) direnişinden başka bir şey değildir. Suyun o yıkıcı gücünü durdurmaya çalışan bir baraj gibi. Tamamen lokal önlemler.

Biliyor musunuz, içimizde bizi yok etmeye çalışan moleküller var. Onların fiziksel eğilimleri bu yönde. Lakin bir bütün halinde bu varlık (yani insan) bu yok oluşa direnen fiziksel bir sistemden başka bir şey değil. Yemek yiyerek ve nefes alarak enerjiyi yakıt olarak kullanıyoruz. Yani entropiyi durdurmaya çalışıyoruz.

Ama entropinin elinde yaşlılık gibi büyük bir koz var. Yolun sonunda onu kullanarak varlığın birliğini bozup kullanılmaz hale getirmeye çalışacak. Ne heyecan verici bir bilgi ama. Bundan üzüntü çıkartmayın kendinize. Dahil olduğumuz hamurun mayasının böyle yaramazlıkları var. Farz edin ki sevgilinizi tanımak istiyorsunuz. Evren gibi kışkırtıcı kıvırtmalara sahip başka sevgili mi var şu düzende? Nasıl, safsatalardan daha gerçekçi ve daha eğlenceli değil mi? Bilim eğlencelidir.

“İnsan hakta hak insanda.“, yani, insan evrende, evren de insanın içinde. Evrenin bir parçasıyız, ondan bağımsız olmadığımız gibi özel de değiliz. Kainatın yani, hakkın böyle maarifetleri vardır. Bir bozup bir tamir ediyor. Acemi çıraklar gibi. Çocuğunuz var mı? Varsa bilin ki yaşam, o entropiye karşı direnmek için çocuğunuzu yarattı. Bunu yaparken bazı yöntemler de geliştirdi. Mesela Dna. Bu sayede kendisini bir sonraki nesle kopyalayabilecekti. Yaşamak ve hayatta kalmak!

Evrim kuramının en güçlü hipotezlerinden birisidir bu. Bakın ne kadar da bilimsel. Safsata değil. Eskiden “yaşamak nedir?“, diye değil, “Yaşamak neden var?” diye sorardım. “Tohum toprakta neden filizlenir?” Şimdi diyorum ki evrenin bir yanı doğurmaktan bir yanı öldürmekten yana. Yaşamak işte bu yüzden var. Direnmek için. Evrenin kendi mayasında olan “yok etme” eğilimine karşı geliştirdiği bir savunma mekanizmasıdır yaşam!

Günay Aktürk

Read more

Alevilikte Kadın: İnançta Eşitlik ve Kadının Yeri

Alevilikte kadın üzerine Günay Aktürk imzalı dergi yazısının yayımlandığı sayfa görüntüsü

Alevilikte Kadının Yeri Nedir? İnanç, Gelenek ve İnsan Anlayışı

Kadına nasıl bakıldığı, bir inancın kendisini nasıl gördüğünü ele veren en sessiz aynadır. Kimi toplumlarda kadın, korunması gereken bir sınır; kimi zaman günahın başlangıcı; kimi zaman da susması beklenen bir gölgeye dönüştürülmüştür. Bu yüzden “Alevilikte kadının yeri nedir?” insan anlayışının nerede başladığını da sorgulayan bir kapı aralar.

Alevi yolu, insanı kadın ya da erkek olarak ayırmadan “can” kavramı içinde anlamlandırır. Bu yaklaşım, dışarıdan bakıldığında sıkça sorulan “Alevi kadınların özellikleri nelerdir?” ya da “Aleviler neden farklı yaşar?” gibi soruların da temelini oluşturur. Çünkü burada mesele görünüşten çok, insanın meydandaki varlığıdır. Cem’de yan yana duran kadın ve erkek, yalnızca bir ritüelin parçası değil; eşitliğin gündelik hayata dönüşmüş hâlidir.

Alevilikte kadın üzerine Günay Aktürk imzalı dergi yazısının yayımlandığı sayfa görüntüsü

Arap Sünniliğiyle yoğrulmuş bir inanç doğrultusunda yasak elmayı yiyerek Adem’i yoldan çıkartan günahkar Havva inancı, günümüz kadınına hangi pencereden bakıldığını da apaçık ortaya koyuyor. Kadını, dokuz nefisli cinsel bir obje olarak gören anlayış, onu tepeden tırnağa kapatan, eğitimden ve iş hayatından soyutlayan, erkekten aşağı bir statüye koyarak toplumdan tecrit eden bir girişime dönüşüyor. Kadına güvensizliğin başlıca nedeni de budur. Bu durum her ne kadar dinin yarattığı bir dışavurum olarak görünse de, kapitalist sistemin yarattığı bir kadın modelidir.

Marx; “Her topluma egemen kültür, egemen sınıfın kültürüdür.” diyor. Egemen sınıfların yarattığı kültür, bir toplumu yönetme amacı taşıdığı için adalet gözetmemiştir. Erkek gücü üzerine kurulu sınıflı toplumlarda yapılan şey, en basit örneğiyle, kadının erkeğin kölesi haline getirilmesidir. Günümüz dünyasının üçüncü sınıf ülkelerindeki durum maalesef böyledir.

Alevi – Bektaşi kültüründe ise kadının özel bir yeri vardır. Hatta bu özelliğinden dolayı farklı mezheplerdeki kadınlardan daha özgür olduğunu söyleyebiliriz. “Bizim erkeğimiz kadın, kadınımız erkektir,” felsefesi, Aleviliğin en temel özelliklerinden bir tanesidir. Erkekle kadının eşit olduğu; “Aslanın erkeği de aslandır, dişisi de aslandır” ifadesi ile açıklanır. Din, dil ve ırk ayrımı gözetmeyen alevi felsefesi için insan değerli bir varlıktır. Bu felsefenin içinde insanlar “can” kavramıyla tanımlanırlar. Bu tanımın içinde kadın ya da erkek ifadesi yoktur.

Cem’de, cenazede ve düğünlerde kadın ile erkek yan yanadır. Hiçbir erkeğin hiçbir kadından üstünlüğü yoktur. Kimi insanların savunduğu, fiziksel yapılarından dolayı erkeğin kadından üstün olduğu fikrini şiddetle reddeder. Bu farklılığın, erkeğin evrimsel süreç içinde, iş bölümündeki tarihsel rolünden (avlanma gibi) kaynaklandığını savunur. Bu ise erkeğe kadın karşısında bir üstünlük sağlamaz.

Alevilikte Evlilik

Alevi inancına göre birden fazla evlilik yapmak yasaktır. Dahası, düşkünlük nedenidir. Kadını dövmek ve aldatmak da birer düşkünlük nedenidir ki Alevilikten dışlanmayı gerektirir. Birer İslami yaptırım olan hülle ve imam nikâhı gibi uygulamalar da uygulanmaz. Bazı dedelere göre düşkünlük nedeni sayılır. Karı kocalardan haksızlığa uğrayan kişi ister kadın olsun ister erkek, görgü Cem’inde hakkını arar. Buna “Mansur darına durmak” denir.

Suçlu taraf düşkün ilan edilir, aksi halde boşanmak yasaktır. Görgü Cem’i, asırlardır nesilden nesile günümüze kadar süregelmiş bir halk mahkemesidir. Bu anlamda evlilik kurumu için Alevilik, bundan asırlar önce iki tarafın da hakkını gözeterek, deyim yerindeyse, çağdaş hukuk sistemini yakalayabilmiştir.

Yeri gelmişken halk mahkemelerini birazcık açalım. Haksızlığa uğrayan ya da buna şahit olan kimse durumu dedeye iletir. Dedeyi olaydan haberdar etme cem esnasında olduğu kadar cem dışında farklı bir ortamda da olabilir. Konu, cem sırasında gündeme getirilir ve yargılama başlar. Halk mahkemelerindeki genel kural, çözümün cem sırasında çözülmesidir. Tabi istisnai olarak tarafların karşılıklı rızalarıyla da çözülebilir.

Dede tarafları dinler, cemdeki canların da görüşünü alarak kararını açıklar. Dedenin düşkün olarak itham edildiği durumlarda ise, bu dedenin bağlı olduğu piri veya pirinin de bulunduğu dedeler tarafından yargılanır. Dedenin vereceği karar kesindir. Halk mahkemesini en kısa yoldan bu şekilde açıklayabiliriz.

Bir Alevi erkeği için karısı dışındaki tüm kadınlar birer bacı ve kardeştir. Buna en güzel örneği yine Cem’den verebiliriz. Bilindiği gibi Cem’lerde tüm canlar birbirlerine bacı ve kardeştirler. Burada Hacı Bektaşi Veli’den güzel bir örnek verebiliriz;

Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde,
Hakkın yarattığı her şey yerli yerinde!
Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok,
Noksanlıkla eksiklik, senin görüşlerinde

Alevilikte Başörtüsü

Alman araştırmacı A. J. Dierl şöyle diyor;

“Alevî kadınlar dini törenlerde başörtüsü kullanmadıkları gibi yaşmak, çarşaf, peçe ya da yüz örtüsü (ummanda olduğu gibi) takmazlar. Kadın tecrit (soyutlama) edilmemiştir, erkeklerin toplantılarına serbestçe katılabilir, onlarla yemek yiyebilir, dinsel-kültürel toplantılarda konuşma yapabilir. Çiftlerin, yani kadın ile erkeğin birlikte yaptığı dansların yanı sıra, Alevî yaşamında modern ya da eski Türk müziği tarzında müziklere de yer vardır, içki yasak değildir. Bir konferans ya da konuşmada inşallah gibi tumturaklı dinsel sözler nadiren kullanılır. Ali ile ilgili vecizelerde fazla kullanılmaz.”

Buradan da anlaşıldığı üzere, başörtüsü, çarşaf gibi Aleviliğe temelden yabancı olan yaptırımlar yoktur. Bu daha çok İslam kültüründen doğan bir anlayıştır ki erkeği tahrik etmemesi için uygulanır. Bu noktada kişisel bir yorum yapacak olursak, erkeğin tahrik olması pamuk ipliğine bağlanmış gibi görünüyor. Oysa insan özgürlüğünün kutsallığı, görmezden gelinecek bir mesele değildir. Kaldı ki elimizden gelse edep yerlerini bile yedi kapılı zindanlara kapatacağız. Oysa insanoğlunun edep yerleri düşünceleridir. Bir kadının edep yerleri açık olduğu halde düşünceleri temiz ise o kadın giyiniktir! Oysa kirli düşüncelere sahip bir bedene on kat çul da giydirsen ne fayda…

Son olarak Hacı Bektaşi Veli’nin; “Kadınlarınızı okutunuz” sözüyle, Aleviliğin kadına vermiş olduğu önemi bir kez daha görüyoruz. Üçüncü dünya ülkelerinde kız çocuklarının okutulmadığı, hatta bunun sistematik bir plan dâhilinde yapıldığını düşünürsek, Aleviliğin, egemen sınıfın yozlaşmış egemen kültürü karşısındaki dirayetini de görmezden gelemeyiz. Asırlardır katliamlara, sindirmelere ve asimilasyona maruz kalan Alevilik, aynı zamanda zulme direnişin de sembolü olmuştur. Ceminiz kırklar cemi, sevgi inancınız, barış yolunuz olsun. Gerçek hizmet erenlerinin demine devranına hü.

Günay Aktürk

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more