Semeri Sırtımıza Vurdular

Semeri sırtımıza vurdular

Semeri Sırtımıza Vurdular

Semeri sırtımıza vurdular

Binek hayvanlara zam geldi diyorlar. Semeri sırtımıza vurdular. Gelir yok gider çok. İşsizlik ve açlık, birileri sağlam semirdiğinden. Öyle ya, bu aklımla bile ben tek çözümün fabrika açmak olduğunu kavrayabiliyorum.

Bal kovanı olduğumuzu düşünün. Arı gibi çalıştığımız halde istifledigimiz petek başka kovanlara gidiyor. Bizim kovan tamtakır. Neden oluyor bunlar? Çünkü ülkede namuslu işler yapılmıyor. Namuslu işlerde para yok çünkü.

Bari birkaç maske uzat da ağzımızı kapatalım. Yo, susmak için değil, nalları dikmemek için. Nal vergisini bir kez alırsın ama eskimiş toynaklar daha çok mal getirir bu dükkana.

Dünyanın efendisi bile olabilirdin. Pek seversin böyle şeyleri. Bölgesel konumun itibarıyla oldum olası sahiptin o randımana. Ama sen uşak olmak niyetindesin. Görmemiş! Gözü doymaz! Evveli bitli herifler! Kimden bahsediyorum? Yani sülalesini beslemek için ülkeyi parselleyenler. Dini para, vicdanı “çıkar” olanlar. Tek başına pek bir beceriksizdir onlar. Ya ona el uzatanlar? Omuz verenler? Destek olanlar?

Ölüyü mezarından çıkarıp yakacak kadar cani azmanlar var bu ülkede. Baş bozulunca gövde sağlam kalır mı hiç? Kimliksiz ve kişiliksiz bu insanlar. Tam olarak kimler? Nereden beslendiği belli olmayanlar…

 

Günay Aktürk

Read more

Nazım Hikmet Hikayeleri – Nikah Hikayesi

nazım hikmet hikayesi

Nikaha Dair - Nazım Hikmet

nazım hikmet hikayeler

Şu fani dünyada cancağızım, ne garibeler var da, ne garibeler var.

Garibelerden Murat: Amerika’da milyoner bir hatunun, kocasını jilet bıçağıyla kestikten sonra, ölüsünün başucunda yedi gün yedi gece dans edip kırk gün kırk gece ağlamış olması değildir. Sinema yıldızlarından bilmem kimin, zayıflamak için, altı sene uyku uyumadığını da garip bulmuyorum cancağızım… Yangınları susuzluktan, milleti tifo hastalığından kırıp geçiren İstanbul Terkos Şirketinin hala feshedilmemiş olması da garip gelmiyor bana doğrusu…

Milyoner karısı kesmiş kocasını, keser a! Kestikten sonra başucunda yedi gün yedi gece dans etmiş, eder a! Kim bilir, zavallı hatuncağız herifin elinden neler çekmiştir. Danstan sonra kırk gün kırk gece ağlamış, ağlar a! O ağlamasın da ben mi ağlayayım cancağızım… Amerika hakimlerine para yediremezse soluğu elektrikli koltuğun üstünde aldığının resmidir hani…

Sinema yıldızı zayıflamak için altı sene uyku uyumamış, uyumaz a! Ben, cancağızım, kendimi bildim bileli uyku uyuyamıyorum. Kışın soğuktan, yazın tahtakurusu, pireden gözümü kırptığım yok efendiciğim…

Terkos şirketi yangınlara su vermezmiş, vermez a! Su onun. Millete tifo aşılıyormuş. Seni zorlamıyorlar a, Terkos suyu içmeyiver a efendim! Şirketi feshediyorlarmış! Etmezler a, sana ne cancağızım…

Ne kocasını jilet bıçağıyla kesen Amerikalı karı, ne altı sene uyku uyuyamayan yıldız, ne de Terkos Şirketinin hali garip gelmiyor bana iki gözüm. İlle ve lakin kendi başımdan bir hal geçti, garibe diye ona derler işte.

Ben cancağızım, geniş düşünürüm senin anlayacağın. Ne mahalle kahvesinde oturup alemin girdisini çıktısını dikiz ederim, ne de belediye intihabatında kafa göz yorarım…

Eh bu ölümlü dünyada hep bekar yaşayacak değiliz a! Kumrular bile çift çift geçinip giderler… Kumru kadar olamayacak mıyız, dedim, bir hatun peydahladım. Şöyle bana göre, karınca kararınca kaderince hatuncağız… Başladık beraber ömür sürmeye…

Bir altı ay geçindik. Aramızda nikah falan yoktu. Nasıl olsa imamlardan sıdkım sıyrılmıştı. Ubeydullah Efendiye de müracaat müracaata üşendim doğrusu cancağızım. Bizim hatun bir manifatura mağazasında tezgahtardı. Ayda kırk papel getiriyordu eve. Ben de atmış beş yetmiş lira bırakıyordum piyasadan, gül gibi geçinip gidiyorduk iki gözüm.

Günlerden bir gün bizim hatun alı alına moru moruna, ateş püskürerek çıktı karşıma: “Sen” dedi, “beni metres gibi kullanıyorsun. Herkes bana namussuz diyor. İlle de nikah isterim.”

Amandı, zamandı, şalabansın, balabansın, karıya meram anlatamadık.

Duvarlara ilanlar astırdık, falan filan ettik, gittik Ubeydullah Efendiye, deftere yazıldık…

Nikah kıyıldığının ertesi günü bizim hatun işe gitmedi. “Ben” dedi, “senin nikahlı karınım. Bana bakmaya mecbursun kanunen.”

Şimdi iki gözüm, cancağızım, bizim nikahlı hatun elini sıcak sudan soğuk suya sokmuyor. Onu yediren, içiren, giydiren, besleyen bendenizim. Yani senin anlayacağın asıl şimdi nikahlı hatunum bana metreslik ediyor. Oysaki, herkes ona namuslu kadın diyor şimdi…

Nikahta keramet var cancağızım! Dünya Garibelerle dolu iki gözüm, garibelerle dolu…

Nazım Hikmet / Ben
Yenigün Gazetesi
24.02.1931
YKY

Read more

Üç Yasa Bilirim – Biri İnsan Hakları

Üç Yasa Bilirim, Biri İnsan Hakları

Üç Yasa Bilirim Ben - Biri İnsan Hakları

Üç Yasa Bilirim, Biri İnsan Hakları

“İyi insanların doğru davranması için yasaya lüzum yoktur. Kötü insanlar ise yasayı çiğnemenin bir yolunu bulur.”

Devlet / Platon

 

Sanırım ben de yasaya uygun yaşayanlardanım. Ama kimin yasaları olduğu tartışılır. Üç tane yasa bilirim ben. Biri tanrının yasalarıdır. Kimine göre hakiki yasadır, kimine göre de zamanla bozulmuş, kelama “kalem” katılmıştır. Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin diye emir verir. Derin din ulemalarına göre cami de yapsalar cennete alınmayacaklardır. Onun peşinden giden sınırlı sayıda insan tüm insanlığı kardeş beller. Çoğunluğu ise sadece Müslümanlar sizin kardeşlerinizdir, der. Kardeşten sayılmayan milyarlarca insan düşmandır. Öyleyse uyduğum yasa bu değildir.

Bir diğeri şeytanın yasasıdır. Anlatıldığı şekli değil, yaşandığı şekli tartışmalıdır. En büyük günahı nedir şeytanın? Söylenenleri bir kenara bırakırsak, bilim şeytani bir iştir! Zira “ilim” yalnız tanrıyı anlamak gibi bir manaya gelir. Zina şeytan işidir mesela. İki seven yüreğin birine ölüm birine kırbaç!

Tutkunun peşine düşen aşık zaten cehennemin bütün katlarını görmüş sayılır. Ben de çok defa uğrak verdim oraya. Cennete herkes talip olur. Mühim olan ateşe yarenlik etmektir. Ben asıl şeytanlığın mutsuz ve sevgisiz evliliklerde bir gece vakti zorla ırza geçmek olduğuna inanırım. Zina haramdır derler fakat asıl zina “helal” zinadır derim de kızarlar! Yani bu yol epeyce dolanık görünür gözüme. Çalılı çakıllı yola girmeyiz!

Üçüncü yasa ise İnsan Hakları Beyannamesi diyelim! Kendimden de üç beş katar, ona inanırım. Kendinden katmalı insan. Uyduğu yasada kendi fikirleri de olmalı. Biraz akıl kırıntısı, biraz alın teri, en çok da vicdan! Bizim gibi ışık işçileri için yasa çıkarmalarına gerek yok. Bizler haramzade olamayız. Bizler ne çocuğa, ne kadına ne de hayvana tecavüz edemeyiz. Bizim uyduğumuz yasa vicdan ahlakının yasasıdır. Sözü de bellidir. Eline, beline, diline hakim ol!

Hayalimizdeki dünya Rızalık dünyasıdır. “Ben senden razıyım, sen de benden razı mısın?

Günay Aktürk

Read more

Dünya Durmadan Değişiyor

dünya değişiyor

Dünya Değişiyor

dünya değişiyor

– Dünya durmadan değişiyor. Ama aslında hiç şaşırtmıyor bu beni.
– Şaşırmıyor olmana şaşırman gerekmez mi?

Sofie’nin Dünyası
Jostein Gaarder

 

Dünya değişiyor. Şu sıralar hafta sonları kalbi dahi atmaz oldu. Siz bunu sokağa çıkma yasağına bağlıyorsunuz ama değil. Ölünün üzerinde gezinen kurtçuk deyimi söylemek istediğimin tam karşılığı. Anlatayım.

Dünya evine kapandı. Böylesini ne gördük ne duyduk. Ama bakın ne var derinlerde. Çıldırmanın eşiğine geldiler. Su yükseldi ve bizimle aynı seviyede artık insanlar. Biz derken durup düşünenleri kastediyorum.

Dışarıda dünya durmuş olabilir ama bizim ışığımız içeriden. Değil iki aylık karantina iki yıllık kapanma bile rutin sayılır. İçe yolculuk zamanı. Sessizlik ve boşalmış sokaklar bakmasını bilen için yeni bir deneyim. İnsanlık bir anda ortadan kaybolmuş gibi hissediyorsun. Orada, evlerin içindeler hâlbuki. Sesleri geliyor bazen. Ortalıkta görünmeseler de başka bir aleme ait tuhaf fısıltılar! Hâlâ yaşıyorsunuz. Ama bu defa öyle kemiklerin üzerinde kahkaha atarak değil! Gerçekten bir gün bile yaşadınız mı? Öyle olsa delirmeye kalkmazdınız.

Dünya değişiyor evet. Çapının bazen genişleyebildiği de doğru. Ama kendini her zaman küçük bir azınlığa ait hissediyorsun. Gezegeni paylaşamadıkları için parçalamaya çalışan ve bu uğurda savaşlar çıkartılan öte gezegenlerde de sınırlı sayıda mı yetişiyordur donanımlı bilinç? Zıtların birliği! Bir gün bu gezegen uzaylılar tarafından istila edilirse, inanıyorum ki istila için gelen bir medeniyet de en az bizler kadar vahşi olacaktır. Öyleyse medeniyetin tek meziyeti aptallık üretmek!

Şu evrende başka akıllı bilinç yaşamıyor mu gerçekten? Gelmediler ki görelim. Buralara kadar gelecek teknolojik güçleri olduğu halde gelmiyorlarsa ya henüz fark etmediler bizi ya da sandığımızdan da iyi niyetliler. Gliese 832c isimli gezegendeki yaşam ihtimalinden bahseden Hawking, “Bir gün böyle bir yerden sinyaller almaya başlarsanız sakın cevap vermeyin.” demişti. Uygarla ilkelin hazin karşılaşmasını biz bu dünyada yaşamıştık çünkü.

Dünya aşırı derecede zengin aptallar tarafından yönetiliyor ve bizler yeni bir dünya düzeninin yeni bir eşiğine daha geldik. Aptalca diyorum çünkü bir gezegeni yönetmek ancak ilkel güdülerimizin buyruğu olabilir. Dünya değişiyor ama değişen dünya bunları iyileştiremiyor. Evrenin sırlarını ve baş döndürücü güzelliğini görüp de hâlâ bu gezegenin sürüngen liderlerinden biri olmak, daracık bir zihnin içine sıkışıp kalmışlığın en bariz göstergesi değilse nedir?

Günay Aktürk

Read more

Güzel Günler Göreceğiz

güzek günler göreceğiz inanın

Güneşli Günler

Güzel Günler Göreceğiz

“Güzel günlerdi onlar… O ilk güzel günler, en azından aynı güzellikte bir daha tekrarlanmamıştı.”

Dönüşüm / Franz Kafka

 

Güzel günler göreceğiz. Yine de ve her şeye rağmen. Ama önce insanın ruhuna doğmalı o günler. Yoksa güzel bir günde de mutfağa astığı bir iple öte tarafa postalayabilir kendini. Acaba diyorum ruhumuzu bir ceylan bataklığına çeviren şu kötü günler mi? Belki de kendi içimize çok fazla daldığımız için kötüleşiyoruz. Ama kendi içine dalan ve kendisiyle baş başa zaman geçirenlerin mutlu olmaları gerekmez miydi? Belki de kendi içimizde çıktığımız yolculuklarda kaybediyoruz yolumuzu. Eh doğruya doğru, kendi içinde düze çıkamayan başka hiçbir yerde bulamaz yolunu.

Güzel günler göreceğiz çocuklar ve koca koca insan yavruları! Hadi öyleyse kurgu başına! Adam, onun hâlâ bir yerlerde nefes aldığını hatırlayarak gülümsedi. Sonra başka güzel günler yaratmak için dış kapının dış mandalında asılı olan gömleğini sırtına geçirdi. Kuşkusuz yaklaşmakta olan güzel günler de sırra kadem basacaklardı. Fakat işin püf noktası sadece yaratıcılıkta değil ki. Güzel günleri, mutlu yaşam için sürdürülebilir bir kaynak haline getirebilmek. Yılan gibi deri değiştirme olayı. Yılanı sevmediyseniz kertenkele de yapıyor o işi. Gerçi yılana kurban olsun şu insan yığınları…

Bu cümlelerin çok tuhaf anlamları çıktı ortaya. Sürekli güzel günler yaratmak! Bugün onunla yarın bununla mı demek istiyorum yani? Tam olarak değil. En azından cümledeki aşağılayıcı anlam kadar değil. Ne olacaktı? Ruhunu bit pazarındaki bir soysuza kaptıran suratsızlara mı kalacaktı dünya! Ayağa kalkamazsan hayat orada görür işini.

Güzel günler göreceğiz derken, birileri o günleri ayağımıza kadar getirecek demiyorum. Oldu canım, taze sıkılmış portakal suyu? Hem de yatağına mı istiyorsun? Yahu önce birbirimizi tanısaydık! Güzel şeyler bu yüzden mi çabucak unutuluveriyor? O güzel günlere kendimizden bir parça emek katmadığımız için mi?

Çark edelim konumuza doğru. Unutmayalım! Saplantılarımız ayak bağlarımızdır. Doğrusu bazı değerleri çok fazla abartıyor insan. Sonuçta tilki derisi bu dünya yaşamı, içini neile süslersen süsle, neye dönüşmesini umuyorsun? İnsan ol ve sev şu sevme işini. Bu durum başkalarına ucuz işçilik gibi geliyorsa da, gitsinler ve kendilerine bir deccal bulsunlar dost ya da bir eş niyetine. Güzel günler görmek istiyorsan bunu her sabah tekrarlamalısın. Ulu bir kurt gibi başını göğe kaldır ve tekrarla sözlerimi: “Güzel günler göreceğiz, göreceğiz, göreceğiz…” Sonra kalk ve tut ucundan bucağından bu işin!

 

Günay Aktürk

[email-subscribers-form id=”1″]

Read more

Kral Çıplak Ama Çocuk Daha Da Çıplak

Kral Çıplak ama Çocuk Daha Da Çıplak

Çocuğu Olmayan Kral!

Kral Çıplak ama Çocuk Daha Da Çıplak

Şöyle haykırıyor bir anne: “Ben bir anne olarak şahidim ki çıplak bir çocuk doğurdum. Üzerinde hiçbir şey yoktu. Tanrı da şahidimdir; Ne bir ulusa dair bayrak, ne kimlik, ne de üniforma. Doğurma fiilini bizzat yapan, o mucizevi ana tanıklık eden bir anne olarak yine şahidim ki doğumumdan şu ana kadar üniforma ya da bayrakla bebek doğuran bir anne görmedim ben… Doğurduğum o çırılçıplak bebek, insan soyunun genlerini taşıyor sadece…

 

Ben de bir suç ortağı olarak yardım ettim ona, ben de şahidim. Gerçi hiç çocuğum olmadı fakat bu işlerin böyle olduğundan eminim. Siz hiç Yahudi çocuk gördünüz mü? Ya da dindar bir çocuk? Olsa olsa Yahudi ve dindar bir anne babanın çocuğudur o. Büyüdükçe kirletiyorlar sabiyi. Kral çıplak olduğu için anlamaz bu işlerden.

Artık aslımıza dönme zamanı. Dünyalı bile demeyelim kendimize. Yoksa demekten zarar gelmez mi? Öyle olsun, kozmozlu diyelim. Kozmopolit. Politik değil. Baştan aşağı pespayelik. Zannedildiği gibi hiçlikten de gelmedik. Işıktan geldik biz. Işığın çocuğu diyelim öyleyse. “ışık taifesinden!” Dönüş yeri aynı yer olduğu için Işıklar içinde uyu, deriz. Mekanı cennet olsun der miyiz? Sanmam, cennete sığmaz ışık! Neyse, girmeyelim oraya.

Kral çıplak ama çocuk daha da çıplak. Bu yüzden kim nasıl istiyorsa öyle uyusun. Horlamadan uyusun ama. Daha uyumadan da horlamasın! Doğarken çırılçıplaktı. Cinsiyeti vardı. Ama cinsiyet hakkında hiçbir fikre sahip değildi. Kafasını biz kurcaladık. Dedik ki fıtrat diye bir şey var. Mahalle bakkalında satılır. O kadar ucuzdur ki göçük altında kalsan da hesap soran olmaz. Hayda bre yine sapıttık. Durum feci. Kral çıplak ama çocuk daha da çıplak. Onlar kendi çocuklarından gayrısına her zaman körler. Bazen o kadar köreliyor ki gözleri, kendi kanlarıyla da yıkayabiliyorlar ellerini. Hep o tür dürzülerin başının altından… Başları altında kalsın…

 

Günay Aktürk

[email-subscribers-form id=”1″]

Read more

Genco Erkal’ı Tanımamak

ÇÜRÜDÜK

Genco Erkal ı tanımamak

Çürüdük işte, çürüdük, koktuk. Bilmem kaç devlet kurduk da yıktık: her zaman böyle miydik? Biz kurduk o devletleri, ideolojimiz kurdu. Sonra zehirli bir sarmaşık gibi sardılar onu diğerleri. Açın bakın kitabı ne yazıyor. Din ve milliyetçilikten önce var olan Türkmenliğe bakın. Bugünkü Türklüğü ırkçılık, İslamı da Arap Sünniliği zehirlemiş. Beş yüz yıl önceki ılımlı sünni islamdan eser kalmış mı?

Peki, ne alakası var onunla bunun? Genco Erkal ı tanımayınca çürümüş mü oluyoruz? Açıklayalım. “Uyuyan bir nesil yaratacağım” demişti Kenan Evren. Yılan çıyan görsün işini. Dediğini de yaptı. Şu bozulmuş ideoloji acaba hangi araç gereçle bozuldu? Yaratıcı zekayı al, içini samanla doldur. Tanımaz tabi.

Genco erkal ve sanata adanmış koca bir ömür. Bu yaşında bile sanatkarlığın ruhu epeyce görkemli. O tanınmazsa kim tanınır? Kimlerin tanındığı malumunuz. Ucube sanata kaldı meydan. Açın bakın arabeskin wiki tanımına (ahlaksız tdk ye güvenim yok) “Arabesk, Türkiye’ye özgü, oryantal bir halk müziği türü!” diyor. İnsanı bunalıma sokan, “Ya benimsin ya kara toprağın!” diyen dizeleriyle önce peniserkil bir aşk tanımı yapıp, sonra da kadın cinayetlerini hızlandıran bozuk bir kültür. Ne halk kültürü…

Ya popa ne demeli? Bayıra doğru yatır beni tırmala beni kaşı beni. Böyle bir gençlik tabii ki tanımayacak Genco Erkal ı…

 

Günay Aktürk

[email-subscribers-form id=”1″]

Read more

Zihin Bulanıklığı | Bilinç Karışıklığı

Zihin Bulanıklığı Bilinç Karışıklığı

Bulanık Bir Zihinde Küçük Bir Kabarcık!

Zihin Bulanıklığı Bilinç Karışıklığı

Hiçbir karşılık beklemeden bir iyilik yaparsınız ve Nietzsche gibi biri çıkar ve der ki: “Her insanın yaptığı iyilik kendisine yöneliktir.” Doğru der. Kirletilmiş eylemlerin üstündeki tortuyu temizleyince öze ulaşıyorsunuz. Yani gerçeğe. Mesele iyilik olunca bilinç kaybı yaşamalıyız. Demeliyiz ki: “Yaşadığım şey bir “bilinç bulanıklığı” böyle şeyleri bana sormamalısın.”

Zaman zaman üstün insan yaratmaya çalışan fikir adamları çıkar. Yürüyen ölülere bir kalp atışı vermektir amaçları. Yalandan ve bilinmezlikten arındırılmış bir dünya düşünsenize. Bunun zevkli olacağına dair kuşkularım var.

Ne kadar insan varsa hepsinin de bilinç karışıklığı yaşamayan bilgelerden meydana geldiğini düşünün ve teknoloji gelinebilecek son seviyede olsun. Tüm gizlerin sırrı çözülmüş ve arayış bitmiş. İnsanı intihara bile sürükler. Dostoyevski’nin “Her şeyi biliyorum ve bu beni öldürecek!” sözünün geçerli olduğu bir dünya düzeni. “Dünyada tek bir çocuk bile ölüyorsa tanrı yoktur.” diyemeyeceksiniz artık çünkü aslına ulaşılmıştır hakikatin. Ne garip, tüm çaba hiçliğe ulaşmak için.

Yeni aforizmalar bulsan da neye yarar, kimin için söyleyeceksin, kimin işine yarayacak? Kimse bilincim bulanık demeyecek ki!Kâmillik cehaleti yok etmek için doğmuş olabilir mi? Cehaletin olmadığı bir çağda kâmillik neye yarardı ki? Ya da zekâ! O güne gelelim de tek dert bu olsun. Bugün bilincin yerinde ama yeri bir eskici dükkanı sanki ey insan!

Aman her neyse işte… İnsanın olmadığı bir dünya düşüneyim en iyisi. Yakında dünyadan taşarız, o kadar kalabalık. Bir zamanlar (henüz insan yaşamı başlamamışken) dinozorlar hâkimdi buralara. Peki, bugün eksikliğini kim hissediyor onların? Onların yok olması, yaşayan canlılar arasında bizim türümüzü en tepeye çıkarttı. Tabi bunun için atmış beş milyon yıl geçmesi şartıyla.

İnsan ırkı yok olduğunda hangi zeka egemen olacak dünyaya? Şimdiden umursamamaya alışmalıyız. İnsan zihni var oluşu yanıltıyor işte. Tek hakikat canlılık mı? Canlılığın kaynağı su ise ya cansızlığın kaynağı ne? Günümüzün bilimi canlılık ile cansızlık arasındaki çizginin belirsiz olduğunda kararlı.

Yalnız gazlardan oluşan ve hiçbir yaşam belirtisi göstermeyen gezegenler var. Madem canlılık bu kadar önemli de, ya bu cansız gezegenler süs olsun diye mi oradalar?

Günay Aktürk

Read more

Eylül Toparlandı Gitti

Günay Aktürk eylül gitti

Eylül Toparlandı Gitti

Günay Aktürk eylül gitti

Gidecek az kaldı. Sayılı günleri var. Bir de ne dizeler döktürmüştünüz ay başında. Hepsini not ettim. Ekim için ne diyeceksiniz kim bilir! Merakla ve hasretle bekliyorum. Sonraki ayın sözü teminat altında. “Kasımda aşk başkadır!”

Eminim öyledir. Partilerin seçim öncesi vaatlerine benziyor. En delikanlı ay ise Mart ayı. Açık açık söylüyor herifçioğlu: “Elime düşmeyin yoksa örttürürüm!” diye. Yapar. Çok yaptı. Daha yapacağı da geride. Öyleyse nasıl olsun bu iş? “Aylar içinde yaşayalım, aylardan bağımsız olarak!” Sonra ver elini Venedik! Bakın ne yazdım sabah sabah.

“Ne çok toza bulanmışsın görmeyeli. Çerçeven tortu bağlamış. Bu bakışlar ne haincedir ulan! Hâlâ mı? Daha yeni çıkmadın mı depodan? Ama bıkıp usanmıyorsun yerini yadırgamaktan! Acaba Kasımda mı çıkartsaydım seni! Sen beni ayazlı bir şubat sabahında koymuştun kapıya. He imamın! Benimki de saflık işte. Ölü bir hayale mezar arıyorum. Aslın yaşıyor ama. Aslın, esaslı bir yabancının yanı başında yaşıyor. Hay senin çerçevene tüküreyim de püripak ol emi!”

Günay Aktürk

Read more

Güzel Gözleri Vardır Onun

Güzel Gözleri Vardır Onun

Gözleri Vardır Görmez!

Güzel Gözleri Vardır Onun

Güzel gözleri vardır onun. Ne zaman derinlere dalsa, önemli bir ayrıntıya baktığını düşünürüm. Gözünden hiçbir şey kaçmaz çünkü. Her şeyi görür ve hep bir karar vermek için süzer. Yargılayabilir lakin asla yargılanamaz. Onda alelade bir kusurun izine rastlamak, bir doğa yasasını çürütmek kadar zordur. Bazen bir başına ve yapayalnız kaldığı görünse de, karanlıkta bile göz önündedir gözleri. Daima apaçık ve uluorta dolanır da, kimse açıkça temas kurmaya cesaret edemez onun gözleriyle.

Bir başınadır demiştim. Öyledir ama bizim gibi acı çekmez o. Dertleri hafiftir. Hiçbir dert kolayca tepeleyemez çünkü yüreğini. Kudretlidir zira. Öyle önüne gelene manalı manalı da bakmaz. Bakmışsa da bir bildiği vardır, dolu bir yan sezmiştir o bakışlarda. İnsan bu kadar güzel gözlere sahip olur da boş bakar mı hiç? O, seçimini yapmadığı sürece boş heveslere kapılmamalıdır hiçbir avanak. Hem, bu zamanda kim kime zaman ayırıp da eritir ki yüreğini?

Ara sıra benimkilerle karşılaşır gözleri. Her bakışında mutlaka kur yapar. Bunu yıllarca böyle yorumlamışımdır. Eğer o bakışlarda zerre duygu yoksa işte o “gün” kara bir gündür benim için. “Hayal” çanağına döner gözlerim bütün bir gece. Olur da duygusuz bakarsa, suçlu yine de benim demektir. Çünkü dünyada bir tek onun bakışları kir tutmaz. Sanki eskiden daha mı dolu bakıyordu gözleri ne? Dolu yanım ne zaman boşaldı ki kıymetten düştü gözlerim? Yoksa bende mi kirlendim artık? Öyleyse silinip gitmeli gözlerinin önünden. Oyup çıkartmalı gözlerimdeki “kem” i öyleyse…

 

Günay Aktürk

Read more