(13) En İyi Kitap Alıntıları

ahmed arif kitap alıntıları

Kitap Alıntıları Ve Sözleri

Seçmece kitap alıntıları. Bu makale şu yazarlara ev sahipliği yapmaktadır: Ahmed Arif, Yusuf Atılgan, Honoré de Balzac, Anton Çehov, Didem Madak , Dilek Cesur, Oscar Wilde, Eddy Joe Cotton, Günay Aktürk, Marcus Aurelius, Nietzsche, Ogden Nash, Rita Mae Brown, Sabahattin eyüboğlu, Yuval Noah Harari, Shekespeare, Stephen Hawking, Zülfü Livaneli.

ahmed arif kitap alıntıları

1

“Kırılmış, balta yemiş ve sesi kuyularda boğulmuş biriyim,doğru. Ama seni tanıyorum. Kimselerin tanıyamayacağı, belki kabataslak bakıp içinden geçireceği seni…”

Ahmed Arif

2

“İnsanları yalan söyledikleri zaman dinlemeyi severim. Olmak istedikleri ama olamadıkları kişiyi anlatırlar.”

Yusuf Atılgan / Aylak Adam

3

“Görüyor, duyuyor, yürüyordum. Ama yeryüzüne ait değildim sanki.”

Vadideki zambak / Balzac

4

Namussuz insanların karnı tok ve sırtı pektir; namuslu insanlar ise bir lokma ekmeğe muhtaçtır.

Anton Çehov – Altıncı koğuş

5

“Ah, göğsündeki yarayı merhametle öptüğüm. Geç kalınan hiçbir hayat, hayat değildir. Hayatın olmayı dilerdim.”

Didem madak

6

“Üstümdeki kıyafetler son derece markalı ama kalbim, ruhum ve beynim bit pazarından giydirilmiş gibi gibi ikinci el.

Dilek cesur / susma konuş çocuk

7

“Toplumun ahlaka aykırı saydığı kitaplar topluma kendi ayıbını gösteren kitaplardır.”

Oscar Wilde / Dorian Gray’ın Portresi

8

“İkimizin de o sigaranın sonundan öteye bir planı olmadığı kesindi.”

Eddy Joe Cotton

9

“Ruhum mu hasta, yoksa ben miyim hastalık hastası olan? Yollar mı engebeli, yoksa ben miyim kaçamayan? Ağır bir sancının neden bu kadar hafiftir tesellisi?”

Günay Aktürk

10

“Yağmur olsan binlerce damla arasından bulur tutardım seni. Çünkü korkarım, toprak aldığını vermiyor geri.”

11

“Nasıl iyi bir insan olunacağı konusunda fazla konuşma, öyle biri ol.”

Marcus Aurelius

12

“Cennette enteresan insanların hiçbirini bulamazsınız.”

Nietzsche

13

“Eğer çalışmak istemiyorsanız, çalışmak zorunda kalmayacak kadar para kazanmak için çalışmak zorundasınız.”

Ogden Nash

14

“İstatistiklere göre her dört kişiden birinde bir çeşit akıl hastalığı var. En yakın üç arkadaşınızı düşünün. Onlarda bir şey yoksa, malum kişi sizsiniz.”

Rita Mae Brown

15

Sağduyu dediğin şey, insanların genellikle kendi önyargılarına verdikleri isimdir.”

Robert Galbraith / Boş Koltuk

16

“En çirkin yalan çocuğa ve halka söylenen yalandır. Çünkü her ikisi de kolay kanar.”

Sabahattin Eyüboğlu

17

“İnsan organizmasının işleyişini inceleyen bilim insanları, ruh diye bir şey bulamamış ve giderek, insan davranışlarının hormonlar, genler ve sipanslar tarafından yönlendirildiğini, iradenin o kadar da etkili olmadığını iddia etmişlerdir.”

Yuval Noah Harari / Sapiens

18

“Cilveleşme, evlilik ve pişmanlık İskoç dansına benzer. Bir adım ileri beş adım geri.”

William Shekespeare / Kuru Gürültü

19

“İnsanların suçluluk duyma becerileri o kadar büyüktür ki mutlaka kendilerini suçlayacak bir yol bulurlar.”

Stephen Hawking

20

“Çok eski ve uzun bir hikaye: bir kadın, bir adamı gerçekten çok sevdi…”

Zülfü Livaneli

Kitaplar karanlıkta bir ateş lavrasıdır. Onlar olmadan dünyanın karanlığa bürünmesi kaçınılmaz. Tiranlığın hüküm sürmesinin nedeni de tam olarak bu. Gerçeklik algımız kirli. Tüm çabamız, kendi payımıza temizleyebildiğimiz kadarını temizlemek. Bu çaba yalnız yozlaşan aklı temizleme çabası da değil. İşe kendimizi yontmakla başlıyoruz.

Bugünlük kitap alıntıları bu kadar : )

Daha fazlası için İnstagram sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.

Read more

En Az Üç Çocuk Yapın

En az üç çocuk doğurun

Önce Evlenin

En az üç çocuk yapın ama önce evlenin” diyorlar. Evlenmeden yatağa girmek yasak he mi kurban? Ne olacak, çocuk ters mi gelecek? Yoksa anası babası belli çocuklar yapmak niyetinde misiniz? Amaç bu mu yani? Anası babası belli çocukları da gördük canım. Büyüdüklerinde azman yavrularına dönüyorlar. Öyleyse keramet nikâhta değil. Bilgi ve ahlak dışında ne ile yetiştiriyorlar bu çocukları? Durun, oraya da geleceğiz.

En az üç çocuk doğurun

En az üç çocuk yapın!Ben üç deyim de varın siz beş anlayın. Ne kadar kalabalık olursanız o kadar iyi. Ondan sonra dolsun seçim sandıkları, dolsun fabrika mezbahaları. Otuz yıl sonra bire on vermiş olarak karşıma çıkarsanız kimse uğraşamaz artık bizimle. Böyle demeye mi getiriyorsunuz? Biz de bize diyorsunuz sanıyoruz da “olmaz yahu!” diye cevap vermeye kalkıyoruz. Ne saflık ama! Bire on vermeye çalışanlara bir diyeceğim var.

Bizler aynı tarlada biçilen buğday başaklarıyız. Aynı değirmende öğütülüyoruz. Aynı bağdan toplayıp üzüm gibi eziyorlar bizleri görmüyor musunuz? Niye bugün birbirimize zehir zıkkım bir haldeyiz? Kardeşin kanı kardeşe helal midir? Sana göre Âdem, bana göre bir hidrojen atomu, ne fark eder? Aynı kapıya çıkan bir cezaevi mahkûmuyuz ikimiz. Bizleri “siz” ve “biz” diye ayıranlara baksanıza: ne sizin gibi yaşıyorlar ne de bizim gibi. Hay Allah! Görüyor musun ağzıma dolandı senlik benlik şeytanı!

Ahlâk Nutukları

En az üç çocuk yapın ama önce evlenin! Aylık on bin lira askeri ücret verdiniz de evlenmedik mi? Açlık sınırının altında yaşarken sinirlerimizi ahlak nutuklarıyla mı aldıracaksınız? Planınız bu mu? Kader diyorsunuz. Başımıza ne felaket gelirse gelsin kader. Göçükte kader, vatan savunmasında kader, açlıkta kader…

Kaderi değiştirmek kulun elinde midir? Vallahi şaştım kaldım! Ne güzel kaderiniz varmış ki şükür ayağınızın taşa değdiğini hiç görmedik. Tesadüf mü yoksa ona da gizli gizli müdahale mi ediyorsunuz kadere? Ben cevabı buldum. Yoksulun kaderi ayrı, varsılın kaderi ayrı yazılıyor deyin gitsin. İnsanlığın şeytani gözleri açılmış olmalı ki artık yeryüzüne hakiki dervişler de ayak basmaz oldu.

En az üç çocuk yapın ama önce evlenin! Yoksulun bayramlık ağzı kalabalık olur. Kasırgadan gözlerimiz açılsa anında yapacağız çocuğu. Ne mi o? Tabii ki vergi kasırgası. Gözleri kasırgada açılanlarız bizler. Çok çocuk yapanın gözleri sisli havalara alışmış, sanıyor ki tüm dünya boz bulanık. Elektriğe bindir, havaya bindir suya bindir. Sat fabrikaları, attan indirip eşeğe bindir. Kağnı medeniyetindeyiz sanıyorlar. Sanıyorlar ki dünyanın bütün bacalarından tezek dumanı çıkıyor! Değil işte.

Kader! Rızkını verir! Verir de ne kadar istediğine bağlı. Karın tokluğu mu yoksa eşit paylaşım mı? Ne haddine ulan senin eşitlik? Cehennem ateşini görür gibiyim bak!

Sen Yap Biz Bakarız

En az üç çocuk yapın ama önce evlenin! Başa döndük. Şimdi evlenirsek çocuk yapmak icap eder. Üç çocuk yap beş çocuk yap. Sen yeter ki yap, biz bakarız diyorlar. Yan yan mı bakarsınız? Öyle imalı imalı! Bir de vecize döktürürsünüz ardından. Namussuzun biri çıkıp küçücük çocuğa nefsi kabarır, iyi hâl indiriminden kabarık dosyasıyla çay bahçesinde kendine yeni avlar arar! Ne yapalım yani? Mağaralarda mı saklayalım evladımızı?

Tamam. Kabul. Düzinelerce yapacağım, söz. Yapmayan namussuzun önde gideni olsun diyelim. Ama önce küçük bir anlaşma yapacağız sizinle. İlkin eğitim sistemini iyileştireceksiniz. Bilim öğreteceksiniz çocuklara. Akılcılığı, felsefeyi, edebiyatı öğreteceksiniz. Kaytarmadan, eğip bükmeden yapacaksınız bunu. Din de öğreteceksiniz. Bunu özellikle istiyorum sizden. İslam’ın özünü öğreteceksiniz onlara. Bunun yanında Hıristiyanlığı, Yahudiliği, eski Babil dinini, Sümer dinini, Mısır dinini öğreteceksiniz. Dinde zorlama yoktur. Çocuk kendi dinini kendi seçecek. Ve her şeyden önce kul değil birey yetiştireceksiniz. Düşünen, sorgulayan, reddeden bir birey.

Hapishanelerde kimse insanlığını hatırlamaz eğer içinde o insani mayanın kırıntıları yoksa içinde. Doldurt boşalt istasyonuna çevrilmiş bir halde hapishaneler. Eğer ortada suçlu yaratan bir mekanizma varsa, suç mahallini temizleyeceksiniz önce. Orası neresidir? Kanın aktığı yer midir? Acının beddua naralarıyla yankılandığı izbe sokaklar mıdır? Hayır. Suç mahalli ideolojilerdir. Nefret tohumlarının atıldığı sahte bir vaazdadır. Siyasetçilerin ağzında yuvalanır ve her eve naklen sunulur. Bütün bu sesleri susturabilirseniz düğünümde zeybek oynamanız için bizzat çağıracağım sizleri. Üç de yapacağım beş de yapacağım. Bütün bunları yapmaya niyetli misiniz? Niyetli misiniz?

 

Günay Aktürk

Read more

Can Alıcı Kahpe Dünya

ismail aktürk can alıcı kahpe dünya

Can Alıcı Kahpe Dünya - İsmail Aktürk

Babam İsmail Aktürk ve kendi eseri olan “Can alıcı kahpe dünya.” Tarih 31 Aralık 2018. Yılbaşı Gecesi. Normalde söyletemezsiniz. Kendi kendine çok mırıldanır ama iş performansa gelince “Saz olsa söylenir de böyle kuru kuru gitmez. Dündar sazımı kırdı, kırmasa şimdiye bak nasıl çalıyordum.” der. Onun da bahanesi budur ve dahi şarap üç yıllıktır : ) Söze iştahla: “Heehh şarap da şarap olmuş hah!” diyerek başlar. Annem: “Hadi başla.” deyince de: “Hele acele etmeyin ulan başla başla.” diyerek basar fırçayı. Sonraları izleyip çok gülmüştür : )

Read more

Ünlü Yazarların İntihar Notları

Ünlü Yazarların İntihar Notları

Dünyadan Bir Dev Yığını Geçti

Ünlü Yazarların İntihar Notları

1- Romain Gary – Fransız yazar, yönetmen, senarist (2 Aralık 1980)

Eski eşi Jean Seberg’in 1979’daki ölümünün de etkisiyle, 1980’de, Paris’te yaşamına son verdi. Arkasında şunu notu bıraktı:

“Çok eğlendim, hoşçakalın ve teşekkürler!”

2- Nicolas-Sebastien Chamfort – Fransız yazar (1794)

Paris’te tutuklanmadan hemen önce intihar teşebbüsünde bulundu. Son sözleri Abbe Sieyés içindi.

“Ve kalbin kırılması ya da kurşuna dönmesi gereken, bu dünyadan göçüyorum.”

3- Chris Chubbuck – Amerikalı Gazeteci yazar (15 Temmuz, 1974)

Chubbuck kendini canlı bir televizyon yayını sırasında kafasından vurdu.

“Ve şimdi, Kanal 40’ın size her zaman en son şiddet olaylarını sunduğu yayın politikasına bağlı kalarak, canlı renklerle bir ilki daha göstermek üzereyiz – bir intihar girişimi.”

4- Hart Crane – Amerikalı şair (27 Nisan, 1932)

Orizaba buharlı gemisinden atlayarak bağırdı:

“Hepiniz hoşça kalın!”

5- Sergei Yesenin – Rus şair (1924)

İngiltere Oteli’ndeki odasında kendini asarak intihar etti. Cesedinin yanında, intiharından bir gün önce bileklerini kesip kendi kanıyla Mayakovski’ye yazdığı veda şiiri bulundu. Sergei Yesenin, Moskova’nın Vagankovskoye mezarlığına defnedildi.

“Hoşça kal dostum, hoşça kal. Aşkım, kalbimdesin. Ayrılmamız da bir kader. Çok geçmeden bir araya gelecek olmamız da. Hoşça kal: el sıkışmaya gücüm yok. Üzülmek, kaş çatmak yok. Şu anda ölmek yeni bir şey değil. Çünkü yaşamak da yeni değil.”

6- Charlotte Perkins Gilman – Amerikalı yazar (1934)

Ölme hakkının savunucularından Gilman, aşırı doz kloroform alarak intihar etti.

“İnsan artık bir işe yaramadığında, kaçınılmaz ve yakın bir ölümden emin olduğunda, yavaş ve feci bir ölüm yerine hızlı ve kolay bir ölüm seçmek en basit insan haklarından biridir. Kloroformu kansere tercih ettim.”

7- Robert E. Howard – Amerikalı yazar (11 Haziran, 1936)

Howard’ın intihar notu ise Viola Garvin’in “Sezar’ın Evi” (The House of Caesar) şiirinden bir alıntıydı.

“Herkes kaçtı – her şey bitti, öyleyse beni odun ateşinin üzerine koyun; Şölen bitti ve fenerler söndü.”

8- Heinrich von Kleist – Alman yazar ve dramaturg (1811)

Kleist, kanser hastası olan genç kadın arkadaşıyla birlikte bir intihar anlaşması yaparak öldü. Kız kardeşine bir intihar notu bıraktı.

“Bütün dünyayla – ve her şeyden önce seninle – uzlaşmadan sevgili Ulrike, şu anda olduğu gibi rahat ve huzurlu ölemem. Bana yazdığın mektupta başvurduğun güçlü ifadelerden vazgeç: Bırak onların hükmünü kaldırayım; gerçekten de beni kurtarmak için gücünün yettiği her şeyi yaptın, yalnızca bir kız kardeş olarak değil fakat bir insan olarak da yapılabilecek her şeyi yaptın. Gerçek şu ki, yeryüzünde hiçbir şey bana yardımcı olamaz. Ve artık hoşça kal: Tanrı sana benimkinin yarısı kadar olsa bile, keyifli ve tarifsiz mutluluk içerisinde bir ölüm bahşetsin: Bu senin için düşünebildiğim en içten ve en büyük dilek. Henry. Stimmung, Potsdam, ölümümün sabahında.”

9- Vachel Lindsay – Amerikalı şair (4 Aralık 1931)

Mutfak dolabından aldığı dezenfektanı içerek intihar etti.

“Beni haklamaya çalıştılar – fakat ben daha önce davrandım!”

10- ukio Mishima (Kimitake Hiraoka) – Japon romancı ve şair (1970)

Mishima, Japon ordusunun sivil hükümeti devirdiğini zannederek törensel bir şekilde intihar etti. Bir balkondan bağırarak son sözlerini söyledi, içeri geçti, arkadaşına “Beni duyduklarını bile sanmıyorum.” dedi ve kendini deşti.

“Tenno Heika banzai!” (Majesteleri Çok Yaşa!)

11- Sylvia Plath – Amerikalı romancı ve şair (11 Şubat, 1963)

Plath, Londra Primrose Hill’deki evinde kafası gazlı bir fırının içinde ölü bulundu. Bıraktığı notun biçiminden dolayı bazıları onun kendini öldürmek niyetinde olmadığını fakat hareketlerinin yardım istediğine işaret ettiğini düşündüler.

“Dr. Horder’ı arayın.”

12- Sara Teasdale – Amerikalı şair (1933)

Bazı kaynaklar onun “I Shall Not Care” (Aldırmamalıyım) şirini, onu terk etmiş olan sevgilisine bıraktığı bir intihar notu olarak yazıldığını ifade ederler. Fakat bu doğru değildir – şiir 18 sene evvel yayımlanmıştır. Bununla birlikte Teasdale aşırı dozda uyku hapı alarak intihar etmiş ve o şiiri son söz olmaya uygun bulduğu için kullanmayı seçmiştir.

“Öldüğümde; üzerimde güneşli Nisan ayı. Yağmurda ıslanmış saçlarını sallarken, kalbi kırık bir şekilde üzerime kapanmış olsan bile, aldırmamalıyım. Huzur bulmam için, yağmur dalları eğdiğinde, yapraklı ağaçlarınki gibi bir huzur. Ve senin şimdi olduğundan, daha sessiz ve acımasız olmalıyım.”

13- Hunter S. Thompson – Amerikalı yazar (20 Şubat, 2005)

Thompson, karısı Anita için “Futbol sezonu bitti” notunu bıraktı. Dört gün sonra evde kendisini vurdu. Yazarın külleri, Thompson’ın vasiyeti üzerine Colorado’da Woody Körfez’inden havaya savruldu.

“Artık Maçlar Yok. Bombalar Yok. Yürüyüş Yok. Eğlence Yok. Yüzmek Yok. 67. 50 yaşımı 17 sene geçmiş. İhtiyacım olandan ya da istediğimden 17 daha fazla sene. Sıkıcı. Her zaman bir huysuz oldum. Kimse için eğlenceli değil 67. Giderek Aç gözlü oluyorsun. Yaşlı haline göre davran. Sakin ol Hiç Acımayacak.”

14- Virginia Woolf – İngiliz yazar (28 Mart, 1941)

Woolf seneler evvel, tekrarlayacağından korktuğu bir sinir krizi geçirmişti. Sussex’te Ouse Nehri’nde boğularak intihar etti. İntihar notunu kocası için evinde şömine rafına bıraktı.

“En sevdiğim, yeniden delireceğime eminim. O korkunç zamanların bir yenisini daha aşamayacakmışız gibi hissediyorum. Ve bu kez iyileşmeyeceğim. Gaipten sesler duymaya başladım ve odaklanamıyorum. Bu yüzden en iyisi gibi gözüken şeyi yapıyorum. Bana mümkün olan en büyük mutluluğu yaşattın. Benim için olunabilecek her şeyi oldun. Bu korkunç hastalık çıkıp gelene kadar iki insanın daha mutlu olabileceğini düşünmezdim. Artık daha fazla mücadele edemeyeceğim. Hayatını mahvettiğimi biliyorum, ben olmazsam çalışabilirsin. Çalışacağını biliyorum. Görüyorsun ya, bunu bile düzgün yazamıyorum. Okuyamıyorum. Demek istediğim o ki, hayatımdaki bütün mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı son derece sabırlı ve inanılmaz biçimde iyi oldun. Herkesin bunu bilmesini istediğim için söylüyorum. Eğer biri beni kurtarabilecek olsaydı, bu sen olurdun. Senin iyiliğinin kesinliği dışında her şey uçup gitti. Hayatını mahvetmeye daha fazla devam edemem. İki insanın bizim olduğumuzdan daha mutlu olabileceğini düşünmüyorum. V.”

15- Stefan Zweig (22.11.1942)

“Özgür iradem ve açık bir bilinçle bu yaşamdan ayrılırken, son bir sorumluluk yerine getirilmeyi bekliyor: Bana ve işimi yapmama huzurlu bir ortam sunan harika ülke Brezilya’ya içten teşekkürlerimi sunmak. Her yeni günle bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim, ruhsal anavatanım Avrupa kendi kendini yok ettikten ve ana dilimin dünyası yok olduktan sonra, dünyanın hiçbir yerinde hayatımı bu kadar severek yeniden kuramazdım. Ama altmışıncı yaştan sonra tam anlamıyla yeniden başlamak çok özel bir güç gerektiriyor. Ve benim gücüm yıllar süren vatansız yolculuklardan sonra iyice tükendi. Bu nedenle hayatımı doğru zamanda ve doğru bir şekilde sonlandırmamın iyi olacağına inanıyorum. Ki hayatım boyunca tinsel uğraşım en büyük haz kaynağım ve kişisel özgürlüğüm en yüce değerim oldu. Bütün dostlarımı selamlarım! Hepsine uzun geceden sonra gelen tanın kızılllığını görmek nasip olsun! Ben, her zamanki sabırsızlığımla önden gidiyorum.”

Read more

Sanatçının Kişiliği ve Yaratma Psikoloji

Sanatçının-Kişiliği-ve-Yaratma-Psikoloji

Sanatçının Kişiliği Yaratma Psikoloji

Sanatçının-Kişiliği-ve-Yaratma-Psikoloji

V. Woolf’un ağır depresif dönemlerin ardından gelen şiddetli manik dönemlerde yaratıcı bir kişilik sergilemesi, kişinin psikolojik sorunlarının yaratıcılığını tetiklemesi olasılığıyla ilgili olabilir mi? Bu düşünceyi onaylayan görüşe göre, nevrotik kişilik yapısı sanatçı olma özelliklerini kendinde barındırır ve bu durum sanatsal yaratıcılığı ortaya çıkartır. Bu görüşü destekleyen bir araştırma sonucu, özellikle sanatçıların, kişilik özellikleriyle toplumun genelinden çok, mani ve depresyon hastalarıyla benzeştiği saptamasını kanıtlar niteliktedir. Kuşkusuz, çocukluk dönemi ve yetişme/yetiştirilme koşulları her insanın kişiliğinde ve sonraki yaşamında etkilidir. Bu etkinin sanatçının eserini yaratmasına kaynaklık ettiği, hatta yarattığı eser yoluyla sanatçının saplantı haline getirdiği çocukluk sorunlarıyla yüzleştiği ve bu sayede saplantılarından kurtulduğu düşüncesi dikkate değer bir yaklaşımdır.

Yetişme/yetiştirilme sürecinin sonucunda edinilen kişilik özelliklerinin sanatçının sanatına yansımaları olduğunu, toplumun en değerli kişilerinin çok kötü çocukluk koşullarından geldiğini, çocukluklarında yaşadıkları travmalarla sonra yarattıkları arasında önemli bir ilişkinin bulunduğu düşüncesini kabul edenlerden biri de Farson’dur. Adler, Beethoven’ın sağırlığı örneğinden yola çıkarak yaratıcı bireylerin yaratıcı edimleriyle, bir eksikliği ya da organ işlev yetersizliğini giderme çabası içinde olduklarını öne sürerek Farson’a ve bu anlayıştaki yaklaşımlara katıldığını göstermiştir.

Varoluşcu psikiyatrist May, sanatçının yaratma nedenini toplumdaki değerleri sarsılmış, benlik ve trajedi duygusunu yitirmiş “yalnız” bireyin, ancak yaratıcı bir süreç içine girerek kendisinin bilincine varması, benliğini tekrar bulması olarak açıklar. O’na göre, bilinçsizlik kendinden geçmenin ötesinde, kendisiyle tümleşmiş, bilinçli bir itiyle dönüştürülen bir enerji olarak nitelendirdiği yaratıcılık olgusu; ancak kendi özel kültürümüzdeki önemli bir psikolojik sorunla bütünleşebilir. Örneğin, Van Gogh delirebilir, Gaugin içe kapanık bir insan olabilir, Poe alkolik olabilir, Virginia Woolf ciddi bir çöküntü içine girebilir (hatta intihar edebilir). Ama bu durum, May’e göre o insanların hasta olduğu anlamına gelmez. Bir kişilik özelliği olarak yaratıcılık ve özgünlük olgularının kültürlerine uymayan (belki aykırı) kişilerde bütünleştiğinin açık olduğunu, ama bu durumun yaratıcılığın nevroz sonucu ortaya çıktığı düşüncesini destekleyemeyeceğini vurgular. Savlarında haklı olduğunu göstermek için “Eğer yaratıcılık nevrozla bütünleşiyorsa, sanatçıların nevrozu tedavi edildiğinde artık yaratmayacaklar mıdır?” sorusunu sorar. “Yeteneğin hastalık, yaratıcılığın da nevroz olduğunu öne süren bu savlara karşı gerçekten güçlü bir tavır almalıyız.”diyerek tepkisini ortaya koymuştur.

May, nevrotik bir insanın da tıpkı sanatçıda olduğu gibi yalnızlık, hiçlik, yabancılaşma duygularıyla boğuştuğunu; ancak sanatçı bu duygularını yaratıcılığı aracılığıyla ortaya koyarken, nevrotik kişinin bunu yapamadığını, bu çelişkileri yaratıcılığa dönüştürememenin yetersizliği ve bu duyguları reddetmenin olanaksızlığı arasında sıkışıp kaldığını öne sürer. Sanatçının nevrotik olarak kabul edilmesine karşı olsa da, “iyi-uyumlu” insanların büyük ressamlar, heykeltıraşlar, yazarlar, mimarlar, müzisyenler olmalarının çok nadir olarak karşımıza çıktığı saptamasında bulunarak, yine de sanatçı insanın ayırıcı özellikler taşıdığını kabul eder. O’na göre sanatçılar, genellikle kendi iç dünyalarına dönük, yumuşak huylu bireylerdir.

Ancak, tam da bu özellikleri (yumuşak huylu olmaları) onlara, baskıcı bir toplum açısından çekinilecek kişiler olma niteliği kazandırıyor. Çünkü sanatçı, doğası gereği “kafa tutma” gücünü kendinde görendir, “asi”dir. Sanatçıların gündelik, duygusuz ve sıradan olandan hoşlanmadıklarını, hep yeni arayışlar içinde bulunduklarını, yeni dünyalara açılma fikrini benimsediklerini, böylece “soyun yaratılmamış vicdanı”nın yaratıcıları olduklarını savunan May, yaratma sürecinde sanatçının sıra dışı, yoğun bir süreç içinde bulunduğunu kabul eder. Kalp atışları hızlanır, kan basıncı yükselir, dikkati bir noktaya odaklanır, çevreyle bağlantısı kesilir, yemek, içmek, uyumak gibi fiziksel gereksinimlerini unutur, yorulmaksızın, kesintisiz çalışır. “Sanatçının eserini yaratırken kaygı ya da korku duygusuyla değil, sanatçıda mutluluk ya da haz kavramlarının yerine geçen coşku duygusuyla ürettiğini” öne sürer.

Sanatsal yaratıcılıkla akıl hastalığı arasında ilişki olmadığını düşünen bir başka görüşe göre de, geçmiş yüzyıllarda dehanın delilikle aynı saflarda görüldüğü, ancak bu görüşün artık kabul edilmediği, akıl hastalığında bireyin toplumla bağlarını koparırken, sanatçının gördüklerini, bildiklerini, birikimini başkalarıyla paylaşan, sanatını bunları iletmenin aracı unsuru olarak kullanan kişi olduğu savunusu yapılıyor. Bundan da, yukarıda sözü geçen Nietzsche’nin yaratıcılığın ortaya çıkması için bilincin ölmesi gerekir sözlerine karşın, sanatçının yaratıcılık olgusunun ve yaratma sürecinin, son derece “bilinçli” bir çabanın sonucu olduğu çıkarsamasını yapmak yanlış olmayacaktır.

Sanatçının kişiliği konusunda bu iki farklı yaklaşım dışında diğer bir yaklaşım daha bulunmaktadır. Rank, insan tiplerini normal ve nevrotik olarak tanımlayan psikolojiyi kabul etmediğini ve üçüncü bir insan tipinin, psikanalizin hasta yorumundan kurtarıp kendi başına yaratıcı bir tip olarak sanatçı kişiliğini ortaya koyduğunu söyler. Kagan’ın görüşleri de Rank’ı destekler niteliktedir. Kagan, sanatçının kişiliğini, diğer kişilik tiplerinden ayıran özellikleri yönünden incelemek gerektiğini, psikolojik ve estetik bağlamda sanatçının insan kişilikleri içinde kendine özgü bir yapısının olduğunu savunur. Kagan’a göre sanatçının yaratıcı kişiliği, günlük yaşamdaki kişiliği değildir; ikisi arasında uçurum da yoktur. Tersine, iki kişilik yönü birbirine organik olarak bağlıdır, biri diğerini besler. Ancak, tam bir özdeşlik yoktur.

Dr. Ayla Kapen Ezici

Read more

Yaşamın Fazlalıkları

Yaşamın Fazlalıkları

Yaşamın Fazlalıkları

Yaşamın Fazlalıkları

30’lu yaşlardayken kol saatim 5000 liraydı. Bugün 52 yaşımdayım ve babamın 80 yıllık saatini kullanıyorum, 10 liraya almış. İkisi de aynı zamanı gösteriyor.

Yine 30’lu yaşlarımdayken ceylan derisinden cüzdanım vardı, 400 Dolara almıştım. Bugün 52 yaşımdayım, cüzdanım sıradan 30 liralık yapay deriden. İçine ne kadar para koyarsam koyayım bir fark yok, pazarda kimse cüzdana bakmıyor.
30’lu yaşlarımda tripleks bir villada oturuyordum. Bugün 1 oda 1 salonda yaşıyorum. Ve aynı yalnızlık var evin her köşesinde, tıpkı koca villada olduğu gibi.

30’lu yaşlarımda BMW arabam, motorsikletim vardı. Şimdi 52 yaşımdayken, onlarla gittiğim aynı yerlere otobüsle gidiyorum, hemen hemen aynı sürede ve yine hemen hemen aynı konforda.

Ve gençken pahallı içkiler içerdim, şimdi 30 liralık şarap içiyorum. 4. Kadehten sonra aynı sarhoşluk var. Sadece pahallının farkı cebimde kalıyor.

Mutluluğu lükste, markada, pahallı tatminlerde yaşadığımı zannederdim. Şimdi mütevazi bir hayatta daha sakin ama huzurlu olduğumu fark ettim. Seçimleri 30’lu yaşlarımdakileri ölçü alarak yapanlarla, 52 yaşımdakileri ölçü alanlar arasında tek fark var; “son virajda hafızada kalacak olan, nefes mesafesi yaşanan sevgi ve tutku olacak. Elimi tuttuğunda kolumdaki saatin fiyatı ya da markası değil, hissettiğin güven, sıcaklık ve kalbindeki mutluluk kalacak.” Zaten yaşlanıyorum, anılarımda markalara değil, duygulara yetecek kadar enerji var.

Keşke aynı pencereden bakabilseydik…

Hakan Denker

Read more

Kendini Arayan Adam

kendini-arayan-adam

Kendini Arayan Adam

kendini-arayan-adam

Kendini arayan adam sonunda bir çöplükte buldu onu. Onu orada bulacağını nereden bildiğini sormayın. Bilmiyordu. Bütün bir şehri dolaşan ve çıkarttığı gürültüyle kedisinden köpeğine, ağacından otuna kadar tüm yaşamı huzursuz eden bir çöp kamyonu tarafından atılmıştı oraya. Bir belediye kamyonuydu bu. Farkında olmadan hizmet götürürdü böylelerine.

Gözlerini açıp kendine geldiğinde kokudan burnunun direği kırıldı. Ne büyük bir çöp yığınıydı böyle! Üstüne üstlük bir şehrin bu kadar temiz görünüp bunca pis kokabileceğini hiç düşünmemişti. Geldiği yerde de düşünme yetisine sahipti ama genelde insanın kafası çöplükte daha iyi çalışırdı…

Bir zaman sonra koku alma duyusu ortama o kadar alışmıştı ki, hani çöplüğe takım elbiseli, bol esanslı bir ‘beyefendi’ girse anında fark ederdi onu. Kokusundan fark ederdi. Dış dünyadan gelen hiç kimse tek parça halinde ait olamazdı çünkü oraya. Pek az kişi kendini bin parçaya bölmeden tanıyamıyordu. Kendini bu çöplükte tek parça olarak bulmasını yadırgadı.

Kendini arayan adam boydan boya gezindi çöplüğü. Bir şehri tanımanın en iyi yolunun, o şehrin çöplüğünü karıştırmak olduğunu iyi biliyordu. Nereden biliyordu bunu? Malumluk işti doğrusu! Gezindi durdu, hallaç pamuğu gibi savurdu çöplüğü. Bir gören olsa yiyecek aradığını düşünebilirdi ama o sadece kendini arıyordu. Üç beş parçaya bölünmüş fotoğraflar, kanlı bir bıçak, mutlu bir aile albümü… Bir gelinin kayıp kırmızı kuşağı, kundak bebelerinin süt dişleri, kararmış kefenler… Uyuşturucu, kumar, tecavüz günlükleri… Yarı yarıya dolu bir kavanoz bal, iliği sömürülmüş kemik, tabanı çürümüş postallar… Mutlu mu yoksa üzgün müydü bu şehir? Aç mı yoksa tok muydu? Tümden mi çürümüştü, bir yanı sağlam mıydı hala? Parçaları birleştirmekte zorlanıyordu. Bir de sigara bulsa daha sağlıklı düşünürdü belki! Kırıntısını bile bulamadı. Şaşılacak işti doğrusu. Son nefesine kadar somuruyor olmalıydılar. Kararmış otopsi raporlarını buldu kentin… Kesinlikle acı çekiyordu bu şehir.

Yürüdü. Soğuktu hava, üşüyordu. Yakaları sökülmüş ama hala taze görünen bir cüppe ilişti gözüne. Hâkim cüppesine benziyordu. Terzi avanağı bir hayli şaşırmış olacaktı ki düğme dikmişti önüne. Sanık sandalyesinde kimler oturuyorduysa artık, öfkeyle hüküm verirken yakası bağrı açılmış olmalıydı adaletin. Belli ki sonunda bir terzi avlusunda bulmuştu kendini. “Bu şehrin adalet anlayışında bir sakatlık var!” diye düşündü. Cüppesi düğmeli bu şehrin doğruluğundan sakındı.

Yakılmış Kitaplar

Yakılmış kitaplar da vardı çöplükte. Bunca gördüklerinden sonra onlara da rastlamak şaşırtmamıştı adamı. Düşündü adam! İyi bir fikir yakaladı: “Yakılmış bir kitap bulmak, hiç kitap bulamamaktan daha iyidir! Demek ki hala dönüşümün sancısıyla kıvranıyor dışarısı. Hiç sancı çekmemekten daha iyidir.” Kırmızı bir kurşun kalem buldu adam. Tepesindeki silgi lekesizdi. Adamın bir kaleme ihtiyaç olduğu malum mu olmuştu acaba çöplüğe? Her şey beklenirdi bu çöplükten.

İlk kez bir kalemi olduğu için mutluydu adam. Aramaya ve araştırmaya bir son verip çöplüğün en manzaralı köşesine uzandı. Burasını artık deniz kıyılarına bile değişmezdi. Bunca yıllık huzursuzluğuna aradığı anlamı verebilmişti artık. Tabii ya! Başını çöplüğe koyduğunda şehirle bütünleştiğini hissetti. Bir kez daha düşündü: “Yerini yadırgayan pire, yoksa bir köpek sıcaklığına mı hasretti bunca yıl? Acaba insan ömrü boyunca kaç kez ayak basmayı başarır ait olduğu yere?” Bu fikir eşelemeleri, kendini bulamamışlar için hiçbir cevabın sorusu değildi. Aklındaki soruları def etmiş olmanın huzuruyla sıkı sıkıya kavradı kalemini.

Sabaha karşıydı. Güneş henüz kıçını kaldırmamış, göz kırpmamıştı çöplüğe. Huzurlu bir dünya düşüyle uyuyakalmıştı geceden. Aniden sıçradı! Kan ter içindeydi. Kâbusların en beterini görmüş, gözleri tam anlamıyla yuvasından fırlamıştı. Yanaklarından çenesine doğru inen ter gözyaşlarına karışıyor, zar zor nefes alıyordu. İliklerine kadar işlemiş bir korkuyla boğazını tuttu.

Gencecik çocukları asıyorlardı rüyasında. Alabildiğine ilkel bir vahşetle yapıyorlardı bunu. Gülmüyorlardı. Unutmuşlardı gülmeyi. Yalnız çocuklara değil, büyüklere de kötülük ediyorlardı. Kadınlara, yaşlılara, doğaya, hayvana ve yaşama kıyıyorlardı. Acıma hissini unutmuşlardı. Zar zor kalkabildi. Kendine geldiğinde avucundaki kalemin ortadan kırılmış olduğunu fark etti. Rüyasında asılan çocukların kalemini nasıl kırdıklarını görmüştü. Şimdi o kalemi kimin kırdığını daha iyi görebiliyordu: sessizliğini, görmezden ve duymazdan gelişini… Hissettiği acının tarifi yoktu. Evladını kaybetmiş bir annenin acısına erişti hisleri. Ellerini kanayan yerine, zihnine bastırdı. Gözleri, yıkılmış bir bendin suları gibi çağlayıp boşalıyordu çöplüğe.

Günlerce kayıp dolaştı. Ne açlık ne susuzluk, eksikliğini hissettiği şey bedensel yoksulluğu değildi. Bedeni yoktu. Gözleriyle görmüyor, kulaklarıyla işitmiyordu artık. O, bu dünyaya ait olan organlarıyla, dokunmaya çalıştığı her şeyi tuzla buz etmişti bu güne kadar. Acı, bir bütün halinde görmeyi öğretmişti ona. Şimdi gözlerini kapatarak da aşabilirdi okyanusları…

Adam, “Bilen bilgisini bilmeyenle paylaşsın” dedi. “Bir buz parçası ne kadar güneş yüzü görürse o kadar hızlı erir.” Yüzlerce kez görülmüş ve test edilmişti… Uyanmıştı adam. Saatlerce baktığı nokta ezberindeydi, unutmazdı artık. Ceplerini boşaltmanın vakti gelmişti. Kırılmış kalemini cebine koyup ufka baktı. Kendinden evvel binlerce kez bakılmıştı oraya. Ve onların tuttuğu yoldan yürüdü şehre doğru.

Günay Aktürk

Read more

İç Savaş Hikayesi – Günay Aktürk | 1980’lerin Karanlığında Bir Öykü

“Günay Aktürk’ün İç Savaş adlı öyküsünün final sahnesini betimleyen çizim: Yorgun bir adam ve eşi, karanlık bir gecede birbirlerine sarılmış şekilde yerde uzanıyor; arka planda pencere ve masanın üzerinde bir tabanca görülüyor.”

İç Savaş Hikayesi: Barikatlar, Karanlık ve İnsan Kalbinin Çöküşü

İç Savaş Hikayesi, 1980’lerin karanlık günlerinde geçen, insanın karanlığıyla yüzleştiği sarsıcı bir öykü. Bu yazıda barikatları, kayıpları ve bir adamın iç savaşın ortasında yaşadığı derin çatışmayı anlatıyorum.

İç savaş atmosferinin gölgesinde her sokak başka bir hikâye taşır; kimi zaman bir taksinin içindeki sessizlik, kimi zaman kapı aralığından sızan bir nefes… Bu öykü, sadece çatışmanın değil, insanın kendi içindeki karanlıkla hesaplaşmasının da hikâyesidir.

İç savaş hikayesi için barikatlar, karanlık bir gece ve silahlı gerilimi betimleyen dramatik illüstrasyon.

İç savaş tüm ülkeyi kasıp kavuruyordu. İnsanlar; sağcı, solcu, Alevi, Sünni diye ayrıştırılmış, her mahallede bir barikat, her barikatta yüzlerce genç kurşun sıkmaktaydı birbirlerine. Kimi şehirlerde soykırıma varan katliamlar yapılıyor, yaşlarına ve de cinsiyetlerine bakılmaksızın bin bir yollu işkencelerle öldürülüyordu insanlar. Ölümün belli bir adresi yoktu. Bazen güpegündüz sokak ortasından, bazen de işkence hanelerinden yükseliyordu çığlıklar. Sanki gizli bir el durdurulması imkânsız bir hızla öfke ve kinin hâkim olduğu keşmekeş bir ortam yaratmıştı.

İki karşıt halkın yaşamadığı kimi şehirler sessizdi. İşte öykümüze konu olan bu şehir de onlardan biridir. Muhafazakârdır insanları. Karşıt fikirlerin olmaması kuşkusuz her zaman iyiye işaret sayılmaz. Tek taraflı öfkeyi biraz daha arttırır o kadar. Bugün bu kadar sessiz olan bu şehir de bir zamanlar kanlı çatışmalara şahit olmuştu.

1980 yılının Temmuz sonları… On yedi kişilik yolcusuyla otogarın önünde durdu otobüs. Gece yarısını çoktan geçmişti. Çevrede, otogarın önündeki bankta oturan biri kadın üç kişinin dışında kimsecikler yoktu. Otobüsten inen yolcular ellerinde bavullarla teker teker kaybolmaya başladılar karanlıkta. Yalnız kırk beş yaşlarındaki adam bir süre bekledi. Elinde bavul yoktu. Siyah ve uzun paltosunun cebinden sigara paketini çıkartıp yaktı. Otogarın yan tarafında bir taksi durağı vardı. Oraya doğru yürüdü. Ayağındaki kunduradan çıkan sesler gecenin sessizliğini bozuyordu. Tepeden tırnağa simsiyah giyinmişti. Yürüyüşü kendinden emin, adımları telaşsız, bakışları korkusuzdu. Durağın önünde oturan dört şoförü bir süre süzdükten sonra selam bile vermeden sordu:

1980’ler kısa öykü atmosferini yansıtan, otogarda taksiye binen baş karakter ve onu şüpheyle izleyen şoförlerin yer aldığı dramatik sahne.

– Kayalı kasabasına gideceğim. Sabit bir tarifeniz var mı?

Kasabanın adını duyan şoförler şüpheyle birbirlerinin gözlerine baktılar. Çünkü Kayalı, bir Alevi kasabasıydı. Ülkenin bu kadar karışık olduğu bir dönemde, hem de gecenin bu saatinde canına mı susamıştı bu adam? Şoförlerin huzursuz edici bakışlarına aldırmadan yineledi sorusunu. Otuz yaşlarındaki bir şoför ayağa kalkarak ücreti söyledi. Adam kabul ederek şoförün gösterdiği taksiye yönelip arabaya bindi. Taksi otogardan çıkıp gözden kaybolduğunda bile duraktaki adamlar hâlâ birbirlerine bakıyorlardı.

Beş kilometre kadar gittiler. Arka koltukta oturan adam pencereden karanlığı seyrediyordu. Taksicinin dikiz aynasından kendisini izlediğini fark etmemişti henüz. Taksicinin bakışları nefret doluydu. Kim bilir neler geçiyordu aklından! Belki de adamın bu deli cesaretini çözememişti hâlâ. Belki de bu ülkede yaşamıyordu adam. Yurt dışından gelmiş olamaz mıydı? Bu aylar tatil aylarıydı. Ülkedeki kargaşadan haberdar olsa da durumun vahametini kavrayamamış olabilirdi. Sinsice sırıtmaya başladı.

Alevi Sünni çatışması hikaye sahnesi; 1980’lerde geçen kısa öyküde baş karakter taksinin içinde otururken, benzinlikte iki adamla gerilimli gece atmosferi.

Taksi henüz çok fazla bir yol gitmemişti ki koyu bir sohbete daldı iki arkadaş. Havadan sudan derken memleket meselesine geldi konu. Benzinci, bir hafta önce falanca mahallede yapılan katliamı anlatıyor, bir taraftan da, yazık memlekete, diyordu.

Taksici: Duydum o olayı. Altı kişiyi öldürmüşler. Pardon pardon! Dokuz kişilermiş. Aralarında çocuklar da varmış!
Benzinci: Üçü çocuk diyorlardı.
Taksici: Neden katlettiler acaba? Ben ömrü hayatım boyunca böyle bir şey ne gördüm ne duydum. Demek buralara kadar yayılmış olaylar?
Benzinci: Alevi Mahallesi diyorlardı. Sebebi belli işte!

Bu sözle beraber dikiz aynasından arka koltuktaki adama baktı şoför. Adam hâlâ pencereden dışarıyı seyrediyordu. Suratında ne bir değişim, ne öfke, ne de bir kıpırtı vardı. Sanki konuşulanları hiç duymamış gibiydi.

Biraz sonra bir sigara yakıp pencereyi araladı arkadaki adam. İlk dumanı içine çekerken göz göze geldiler şoförle. Ancak bu o kadar kısa sürede olmuştu ki şoför, adamın bakıp bakmadığını tam olarak kestirememişti. Bir ara kuşkulandı adamdan! Neden hiç renk vermemişti? Üçü çocuk olmak üzere dokuz kişiyi katlettiklerini az önce anlatmamış mıydı? O anda arka koltukta oturan bu garip adamın korkuyla karışık bir ürperti uyandırdığını hissetti içinde! Tam arkalarında oturuyordu sonuçta, ne olur ne olmazdı! Dudaklarını ıslatıp yan gözle arkadaşını kesti. Bir gözü arkadaşında, bir gözü torpido gözündeydi artık.

Karanlık öyküler temalı bu sahnede, eski bir taksinin içinde üç adam görünür. Arka koltuktaki baş karakter ciddi bir ifadeyle öne bakarken, şoför ve benzinci gergin bir atmosfer yaratır. 1980’ler Türkiye’sinin toplumsal çatışmalarını yansıtan öykü sahnesi.

– Arkadaş! Daha çok var mı Kayalı kasabasına?

Duyduğu soru karşısında afallamıştı şoför!

– Anlamadım ağabey? Sen Kayalı kasabasından değil misin?
– Hayır! On dakikalık bir işim var o kasabada. Siz beni kuytu bir köşede bekleyeceksiniz, ben de işimi bitirip hemen döneceğim.

İki adam da ön koltukta soğuk terler döküyordu artık. Ne yutkunabiliyorlar, ne de tek bir kelime edebiliyorlardı. Gözlerini farın aydınlattığı yoldan alamıyorlardı. Bir zaman sürdü bu sessizlik. İlk ışıklar görünmeye başladığında arka koltuktaki adam hareket eder gibi oldu. Bir kez daha soğuk terler döktü şoför!

– Evli misin şoför edendi?
– Evliyim ağabey.
– Çocuğun var mı?
– Ellerinden öperler, iki kızım var.
– Allah analı babalı büyütsün arkadaş! Allah analı babalı büyütsün!
– Allah razı olsun ağabey!
– Ölümden korkuyor musun?
– Kim korkmaz ki ağabey?
– Normal ölümden bahsetmiyorum. Öldürülmekten korkuyor musun?

Dikiz aynasından yalvaran gözlerle bakıyordu şoför. Ne denirdi ki? Kulağına kadar gelen katliam haberlerinin şu an burada, bu taksinin içinde de yaşanmayacağını kim garanti edebilirdi? Cevabını bulamadı sorunun. Kısa aralıklarla yutkunuyordu sadece.

– Suçlu ya da suçsuz, inançlı ya da inançsız, insanlar öldürülüyor. Onlar sekiz, on gibi basit sayılardan ibaret değiller. Onlar insan. Değillermiş gibi davranma. Hatta öldüren sen bile olsan! Ne kadar kötü olursan ol, ne derece vahşi bir katil olursam olayım, belki gün gelir biz de insan olduğumuzu hatırlayabiliriz.

İnsan olduğunun farkına varmış gibiydi şoför. Belli olur muydu hiç? En büyük dönüşümler büyük olaylarla yaşanmıyor muydu zaten? Vahşet gören gözler kötülüğe övgü dizebilir miydi hiç? Bu şoför daha pek çok kez yolcu alırdı da, böylesi bir yolcuyu bir daha unutabilir miydi?

Adam dişlerini gıcırdatarak boğazını temizledi. Taksiciye uzun uzadıya, ses etmeden, öfkeyle baktı. Sonunda başını kaldırıp konuştu:

Gerilim öyküsü sahnesi; baş karakter karanlık yolda taksiden inmişken, taksi hızla uzaklaşıp tozu dumana katarak geride bırakıyor.

Adam elinde tabanca, kasabanın içinde temkinli adımlarla yürüyordu. Evlerin ışıkları sönmüştü. Ne tek bir çıtırtı, ne köpek sesi… Gecenin karanlığında görülen tek şey, yeryüzüne çöreklenmiş zifir karası bir geceydi…

Adam bir süre daha yürüyüp iki katlı bir evin önünde durdu. Ne çok virane ne de çok gösterişli bir görünümü vardı. Evin önündeki bahçeden geçip merdivenleri çıktı. Oldukça heyecanlıydı! Aklından her ne geçiyorsa aksini düşündüğü belliydi. Yoksa bunca soğukkanlıyken neden heyecanlansındı ki birden bire? Kapının önünde dikilirken, kuş kafesini andıran pencerenin perdesi oynar gibi oldu. Daha bir dikkat kesti adam. Yutkundu, gözleri kapıya kilitlendi. Neden sonra belli belirsiz bir tıkırtı işitti içeriden. Kapıyı boydan boya süzdü. Önce bir anahtar sesi duyuldu, sonra bir ikincisi… Ağır ağır açıldı kapı. Karanlığın içinden güneş gibi parlayan bir çift göz, hasretle bakıyordu karşısındaki adama. Bir süre öylece bakıştılar. Gözleri dolmuştu kadının. Sonra aniden, engellenemez bir tutkuyla sarıldılar birbirlerine. Bir yağmur damlası nasıl düşerdi toprağa? Sevgi nasıl kokardı yağmur sonrası? Hissedebiliyordu ikisi de. Adam bir çırpıda baktı karısının gözlerine, kadın işitti kocasının sustuklarını! Kadın, kafasını yere yıkıp adamın koluna girdi. Sessizce süzülüp girdiler içeriye.

Kadın masanın üstündeki gaz lambasını yakarken adam da paltosunu çıkartıyordu. Lambanın ışığı kısa bir anlığına parladı, daha bir net gördü kocasını. O anda kendini tutmasa çığlığı basabilirdi. Az kalsın yere düşürüyordu elindekini. Ağlamaklı ve titreyen sesiyle “Yaralısın sen!” diye bağırdı. Adamın gömleği boydan boya kana bulanmıştı. Bununla beraber karısının şaşkın ve korku dolu bakışlarını yatıştırmak için uzandı ve usulca oturttu sandalyeye. Gözlerindeki o sönük ifadeyle gömleğini süzdü ve “Sakin ol!”, dedi, “Sakin ol önce. Yaralı filan değilim.”

Psikolojik kısa hikaye sahnesi: 1980’lerin karanlık ortamında, evin içinde gerilim ve korku içinde konuşan bir çift, pencereden dışarıyı kontrol eden adam ve ağlayan kadın.

Kulağına bir çıtırtı çalınmış gibi pencereye doğru yürüdü adam. Perdeyi aralayıp bir süre dışarıyı süzdü. Kimsecikler yoktu dışarıda. Tekrar gelip oturdu karısının yanına. Meraklı ve endişeliydi bakışları.

– Bugün de geldiler mi?

Kadın, yanaklarına doğru süzülen yaşları silmeden evet anlamında başını salladı. Dişlerini sıktı adam.

– Saat beşe doğru geldiler. Yine karşı köydekilerdi. Kasabanın tüm erkekleri zaten ayrım yolda barikat kurmuşlardı. Birkaç saat boyunca silah sesleri hiç susmadı. Dursun amcanın oğlu Rıza var ya, o yaralandı bir tek. Ama korkulacak bir şey yok, durumu iyi.

Adam daha bir öfkeyle sıktı dişlerini. Kafasını yere yıkıp elleriyle yüzünü kapattı. Bir süre öylece kaldı. Kadın devam etti konuşmasına.

– Karanlık çöktüğünde üç araba jandarma geldi. Bütün evleri teker teker arayıp ne kadar silah varsa topladılar. Giderken de birkaç kişiyi yanlarında götürdüler.

Adam, başını ellerinin arasına alıp canını acıta acıta saçlarını çekti. Gözleri kapalıydı. Öfkeye kapılmış titreyen tok sesiyle: “Silahsız bir halk kendini nasıl korur?” dedi.

Kadın bir eliyle kocasının ellerinden tutup olanca sevgisiyle sıkarken bir eliyle de başını kendinden yana çevirip gülümsemeye çalıştı. Hareketleri zorakiydi. Onu, düştüğü bataklıktan çıkartmaya çalışır gibi umutla konuştu:

– Bir çaresi bulunur elbet. Bulunur değil mi?

“Bulunur.”, dedi adam, “Mutlaka bulunur.” Gözyaşlarını sildi kadının. Sonra hislerindeki o donuk umutsuzluk yine geldi oturdu adamın gözlerine. Gömleğindeki kana baktı. Gözleri doldu. Utanmasa oracıkta ağlayacaktı.

“Köy katliamı hikayesi sahnesi — Adamın kardeşinin yaşadığı kasabaya gelişi, barikatlı sokaklar, tedirgin kadınlar ve kapıda karşılayan kız kardeş Seval.”

Kadını daha fazla meraklandırmamak için anlatmaya başladı olanları. Adamın kız kardeşi Seval Çorum’da yaşıyordu. Çorum’dan gelen haberler o kadar ürkütücüydü ki âdeta kan gövdeyi götürüyordu. Meraktan deliye dönmüştü adam. Daha fazla dayanamayarak bir hafta öncesinden yola çıkmıştı. Çorum’a ulaştığında gördüğü ilk şey her mahallenin her köşe başında kurulan barikatlar oldu. İnsanlar tedirgindi. Halkın korkusu ve de her geçen gün tırmanan gerilim, yetmiş dokuz yılı aralığında Kahramanmaraş’ta yaşanan katliamı anımsatmıştı. Çünkü orada yüz elliden fazla Alevi katledilmişti.

Kardeşinin evine ulaştığında kapıyı çaldı. Bir süre bekledi. İçeriden ses gelmeyince birkaç kez daha çaldı. Sokakta barikatlara yemek götüren kadınları gördü. Biriyle göz göze geldi. Gözlerindeki umudu ve kaygıyı fark etti adam. Ardı sıra baktı bir süre. Evde kimse yoktu galiba. Tam dönüyordu ki bir fısıltı duydu içeriden. Dönüp seslendi, kendini tanıttı. Kapıyı açan Seval abisini karşısında görünce ağlayarak boynuna sarıldı. Bu hem bir özlemin hem de yardım isteğinin sessiz bir çığlığıydı.

İçeri girdiler. Evde ihtiyar bir adamla kırkında bir kadın, iki de genç kız vardı. Komşuları olduklarını söyledi. Adam kocasının nerede olduğunu sordu kız kardeşine. Kadın o anda yeniden ağlamaya başladı. “Geçen cuma, dedi, Alâeddin Camiinin oradan geçerken yakalamışlar. Saatlerce işkence edip bir traktörün altına bağlamış, sonra da yakmışlar.” Daha fazlasını anlatamadan kendini kaybetti kadın. Abisinin boynuna sarılarak nefesi kesilene kadar ağladı. Gözleri davul gibi şişmiş, bin perişan olmuştu. Sıkı sıkıya sarıldı adam. Artık onun durumu da kardeşinden pek farklı sayılmazdı. Bir yandan saçlarını okşuyor bir yandan da ağlıyordu. Güç bela kaldırıp elini yüzünü yıkadı kardeşinin. Kendine getirmesi bir hayli zaman aldı.

Aradan birkaç saat geçti. Bir ara komşularının halini hatırı sordu adam. Kırk sekiz yaşında bir oğlu varmış ihtiyarın. Bir hafta önce koyun otlatırken vurmuşlar. Ölüsünü bile ancak iki gün sonra gidip alabilmişler. Adam duydukları karşısında büyük bir üzüntü ve öfkeye kapılmıştı. Neler anlatmıyordu ki ihtiyar!

Toplumsal çatışma öyküsü sahnesinde yaşlı bir adam, köyde yaşanan katliamı anlatırken gözyaşlarına boğulmuş; etrafında acı içindeki aile üyeleriyle dramatik bir atmosfer oluşturulmuş.

– Olayı sağcı solcudan Alevi Sünni çatışmasına çevirdiler. Polis barikatı yıkmaya çalışırken sivil adamlar da arkalarından silahla ateş ediyorlar. Milliyetçilermiş. Böyle milliyetçilik mi olurmuş? Milliyetçilik dediğin kendi halkına kıymak mıdır oğlum?

Ağlıyordu seksen yaşındaki adam. Çizgi çizgi buruşmuş suratı, sönük bakışları ve bir de öldürülen oğlunun acısı… Gözlerindeki yaşı silmeden devam etti:

– Camiden çıkan sakallı adamlar sokak sokak bağırıyorlar: “Aleviler dinsizdir, kestikleri yenmez, aleviler ana bacı bilmez… Kim bir Kızılbaş öldürürse cennete gidecektir!” Asırlardır böyle kandırdılar bu insanları. Kafalarında bu var bu canilerin. Kerbela’da Hüseyin’i kesenlerle ne fark var aralarında? Geldin kendi gözlerinle gördün. Bu yaşananlar da bir Kerbela değilse ne?

Aradan birkaç gün daha geçti Kendi gözleriyle gördü yaşananları. Az bile anlatmıştı ihtiyar. Eksik bir nokta vardı bu işte. Bu işi düpedüz planlayan ne Sünniler, ne dindarlar ne de milliyetçilerdi. Sonunda herkes şahit olacaktı ki Sünni’yi vuran tabancayla Alevi’yi vuran tabanca aynı tabancaydı. Adam belki şimdi değil ama çok sonraları farkına varacaktı ki tüm bu katliamlar, bir ay sonra yaşanacak olan seksen darbesine yol açmak için bir ön hazırlıktı sadece. Kimsenin durdurmaya gücü yetmeyecekti. Ama alınacak bir ders vardı bu yaşananlardan.

Çorum Olayları sırasında barikatta direnen halk, karşıdan yaklaşan silahlı gruplar ve ortamda yükselen gerginliği anlatan detaylı bir sahne; gençlerin barikat savunması ve karanlık mahalle atmosferi.

Ertesi günlerde Çorum’un Alaca ilçesinde bin kişilik bir grup yeni bir saldırıyla elli atmış iş yerini tahrip ettiler. Onlarca insanı yaraladılar. Halk geceleri evde yatmaya korkar olmuştu. Bir hafta sonra olayların durulduğunu düşünen adam bu gece evde kalabileceğini söyledi kardeşi Seval’e. Bir nebze de olsa hâlâ korkuyordu genç kadın. Bu yüzden komşusunun kapısını çalıp eve çağırdı. İhtiyar adam, kızı ve iki torunuyla birlikte Seval’in evinde kaldılar o gece.

Sabaha doğru saat beş suları… Barikattaki çatışma yeni bitmiş, eve dönüyordu adam. Kulağına çığlık sesleri çalındı. Sesler kardeşinin evinden geliyordu. Yol kenarında bulduğu demir çubuğu kavradığı gibi koştu. Evin kapısı açıktı. İçeri girdiğinde yerdeki cesetleri gördü.

Elinde demir çubuk tutan bir adamın, karanlığa gömülmüş evin kapısına dehşet ve endişe içinde baktığı dramatik sahne. Türkiye iç savaş temalı öykü için hazırlanmış duygusal illüstrasyon.

Çıldırmış gibiydi o an. Salonun ortasında eli baltalı iki adamın üzerine saldırdı. Bir tanesi baltayı kaldırıp savurana kadar kafasını parçaladı adamın. Öteki adam saldırıp saldırmamada tereddüt ederken onu da yıktı yere. Öfkeden tüm bedeni zangır zangır titriyordu. Hıncını alamayıp defalarca vurdu yerde yatan cesede. Perişan, kendini kaybetmiş bir haldeydi. Mutfağın girişindeki kız kardeşinin cansız bedenini fark etti. Elindeki demir çubuğu istemsizce düşürdü yere. O anda kanının çekildiğini hissetti! Tüm dünyası başına yıkılmıştı. Yürüdüğünden bile habersiz birkaç adım attı. Dizlerinin üstüne çöküp başını kaldırdı kardeşinin. Kadının kafasından sızan kan tüm vücuduna yayılmıştı. Bağrına bastı cansız bedeni. Bir yandan sessizce ama canı sökülürcesine ağlıyor, bir yandan da biraz ötede cansız yatan ihtiyar adama bakıyordu. İhtiyarın kızıyla torunları yan yana serilmiş, solan âdeta kan gölüne dönmüştü. Göz pınarları kuruyana kadar ağladı. Birkaç saat sonra ne hissettiğini kendisi bile bilmiyordu artık.

“Günay Aktürk’ün İç Savaş adlı öyküsünün final sahnesini betimleyen çizim: Yorgun bir adam ve eşi, karanlık bir gecede birbirlerine sarılmış şekilde yerde uzanıyor; arka planda pencere ve masanın üzerinde bir tabanca görülüyor.”

Kafasını kaldırıp karısına baktı. Doğrusu ne karısında ne de adamda bir dirhem can kalmıştı. Cehennemin içinden çıkıp gelmişti zira. Artık birbirlerinden başka sarılacak kimseleri yoktu. Halk vardı bir de, halkın ortak gücü vardı. “Benim acım yüzlercesinden sadece biri.” dedi adam. “Ama eğer o barikatlardaki halkın gücü olmasaydı koca bir mahalleyi katledeceklerdi.” İçten içe kavurucu bir ateş gelip çöktü yüreğine. “Başım çatlayacak gibi ağrıyor.” dedi. Olduğu yere uzandı. Yanı başına uzanan karısına sarılıp kafasını göğsüne koydu. Saçlarını okşadı. Tabancasını çıkartıp masanın üzerine koydu. Öylece sarıldılar birbirlerine. Bir taraftan sıkı sıkıya sarılıyor bir taraftan da pencereden gökyüzüne bakıyordu adam…

Günay Aktürk 25.12.2014

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Kısa Makaleler (Kısa Ama İşlevsel)

Uzun Makaleler (Uzun Ama Keyifli)

Read more

Rezil Uyku – Kısa Makale

rezil uyku kısa makale

Rezil Uyku

rezil uyku kısa makale

Mevsim kış. Sefaletin, cehaletin ve yabanıllığın hüküm sürdüğü sıradan ve ilkel bir akşam vakti… Küçük bir çocuğun bir köşede kendi halinde misket yuvarlaması gibi ağır ağır yanmakta soba. Üstünde güğüm, içinde su, o da kendi halinde fokurdamakta. Yükselen buğunun altında ıslık çalar gibi ninni tonunda bir ses duyulmakta. Evin yaşlı ninesi her zaman ki köşesinde, adına “rezil uyku” dedikleri doyumsuz bir horultunun kucağında uyuklamakta… Bastonlu dede köy odasına gitmiş. Saat henüz akşamın sekiz buçuğu.

Evin büyük kızının adı Hatice. On altısına yeni basmış. Odasına kapanalı beri Hasan’ı düşünüyor. Birkaç hafta önce çeşmede gördü ya bakalım bir daha görebilecek mi. Hatice’nin içi maden ocağı. Boyuna demir dövüyor küçük yüreciği. Derinlerde henüz adını koyamadığı ateşli bir hakikat yanıyor! Hormonlarının varlığından bihaber. Saf ve kutsal bir tonda algıladığı duygularıyla Hasan’a ait olmak geçiyor içinden. Geçiyor ama geçip gitmek bilmiyor. Ellerinden tutabilir mi? Ne ayıp şey ama! Göz göze geldiklerinde yüzü kızarmış da, suç işlemiş gibi nasıl da utanmıştı! Hasan’ın da ondan kalır yanı yok hani. Bıyıkları daha yeni terlemiş bir delikanlı. Konuşmak şöyle dursun, tek bir adımda bile aralarına binlerce kilometre girecek korkusuyla, ürkerek bakmıştı Hatice’ye. Şaşılacak bir durum ama doğru, Hasan’lar henüz kirlenmemişler! Tastamam temiz bir çağ olmasa da, iyiyi de kötüyü de herkes biliyor!

Odalarında yapayalnız, acılarından demleniyorlar. Demlendikçe de şenleniyorlar. Çağ elektrik çağı değil, sefillik çağı! Sevenin sevdiğinden başkasını da görmüyor gözü. Yüzüne kısa bir anlığına baktığı o muhteşem günden bu yana haftalar geçmiş aradan… Özlemin ezgisi sobanın üstünde kaynayan suyla sarmaş dolaş…

Peki ya şimdi öyle mi? Öyle olduğu pek söylenemez. Sis kalktı ve göz gözü görmeye başladı! Gir internete bak yüzüne. İster uzun uzun, ister kısa aralıklarla… Dün şurada şunu yemiş, evvelsi gün bilmem nerede çekilmiş cüretkâr pozlar, bugün hiç tadı tuzu yok… Haticeler ve Hasanlar birbirlerine yazgılı değiller artık. Çünkü yabancı sesler çalındı kulaklara ve bu sayede başkalarının da varlığı fark edilmiş oldu. Ali biraz boydan kaybediyor ama kaslarına diyecek yok. Hasan için Hatice olmazsa Elif var. Burcu’yu da unutmamalı ha, görmeyeli dilli dişli bir kadın olmuş. Herkes için değişmiş devir, bir selam, iş tamam. Bir kıvılcımla tescilli teşhis emre amade, olsa olsa aşktır adı. Bunalım dolanmalar…

Ateşli bir aşkın ortalama ömrü 76 saat. Ne suçu var insan doğasının? Kıtlıkta kısır döngü, bollukta bunca ganimet… Ayağını yorganına göre misali. İnsanın insana ulaşması kolaylaştıkça emek de ortadan kayboluverdi. Eskiden kış uykusundaki uysallığıyla gitgide saygınlaşan ihtiras, şimdilerde ele geçirdiği avını boğazlayıp atıveriyor bir köşeye. Salkım saçak indiği yabancı bir duraktan, çok daha yabancı bir durağa doğru bin perişan bir halde ayrılıyor. Beden dediğin nedir ki? Pisliğe bulanmış bir çöplükte bile çul bulabilir kendine. Fakat duygularımız her zaman yadırgamıştır yerini. Emeğin inşa ettiği asil köşklere layıktır o. Güçlü bir zelzele medeniyetimizi yerle bir edip tüm izlerini silmiş insanlığın. Sonra da her tutku kendi tutsağını yaratmış. Bugünlerde kimse kimseye sarılmak istemiyor.

Günay Aktürk
24.02.2019
Ankara

Read more

Shakespeare Hamlet Seslendirmesi | Günay Aktürk

Shakespeare Hamlet seslendirmesi için hazırlanmış Bosch tarzı alegorik sahne; verilen sözlerin unutulması, kader ve düşünce çatışmasını betimleyen çok katmanlı kompozisyon.

Hamlet’ten Bir Ses, Gecenin İçinden

William Shakespeare Hamlet ile insanın kendi kendine verdiği sözleri ne kadar kolay bozabildiğini yüzümüze çarpar. Hamlet konuşurken aslında bir krala değil, zamana değil, doğrudan insana seslenir. Yüzyıllar geçmesine rağmen bu yüzden hâlâ günceldir.

Seslendirme, bir arşiv çalışması olarak hazırlanmış olsa da aynı zamanda kişisel bir üretim notu niteliği taşır. Yazmak, okumak ve düşünmek; sanatla uğraşan biri için bir mazeret değil, sorumluluktur. Bu kayıt da o sorumluluğun küçük ama samimi bir parçası olarak burada yerini aldı.

Hamlet: Verilen Sözlerin Çabuk Unutulması Üzerine

İnanıyorum söylediğini candan söylediğine
Ama bugünkü verilen karar yarın bozulur çok kez.
Hafızanın kulu olmaz kararımız
Çabuk doğduğu için büyümeden ölür.
Nasıl ki ham meyve dalında durur da
oldu mu kendiliğinden düşüverir yere:
Kendi kendimize verdiğimiz sözü tutmak
En çabuk unuttuğumuz şeydir ne yapsak.

Tutku bitti mi istem de biter gider.
Ateşli sevinçler de kederler de
yeminleri yakarlar kendileriyle birlikte.
Sevincin en coştuğu yerde dert en çok yerinir.
Bir dokunmada dert sevince döner sevinç dertlenir.
Madem ki bu dünya bile yok olacak günün birinde
Sevginin bitmesine insan neden üzülsün?
Aşk mı kaderi kovalar kader mi aşkı
Daha kimseler çözmedi bu bilmeceyi…

Düşen büyük adamı en sevdiği unutur.
Yükselen züğürde düşmanları dost olur.
Sevgi talihin peşindedir diyecek insan,
Bunca dost görünce büyüklere kul kurban!
Başı darda olan dayanak aramaya görsün,
Sözde dost düşman kesilir bütün.

Ama ilk düşünceme döneyim yine.
İsteklerimiz öyle çatışır ki kaderimizle
Bütün kurduklarımız yıkılır gider.
Düşünceler bizim, olaylar bizim değildir.

Sen yine bir daha evlenmeyeceğine inan!
İnancın değişir kocan öldüğü zaman…

Shakespeare

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more