Devrim Dalgası

Devrim Dalgası

Devrim Dalgası

Devrim Dalgası

Az önce biz iki devrimci yaklaştık seninle sahile. Sen dalgaların hırçınlığına öfkelenip bir bildiri hazırladın damla yığınları için. Bekledin bir süre. Her şey yolunda göründüğü derecede çıkmıştı çığırından.

Kılıç balığının narası duyuldu önce. Ardından bilcümle balık takımı, üç saniyeden fazla hatırlamaya başladı! Malum oldu… Sonra karaya vurmaya başladı birer birer köpek balıkları. Derken ağzı mantarlı eski bir şişe bulduk… Deniz’den geliyordu: “Pusulanızı kaybetmiş olabilirsiniz. Ama kuzeyi görebiliyorsunuz artık!”

Derken kapı çaldı, babam girdi içeriye. Elinde Berkin’in kayıp ekmeği… Ben babama anlatmadım az önce olanları ya, o da renk vermedi o kadar… Ve sen ve öteki ve bilcümle insanlık kapattınız gece yarısı lambalarınızı. Velhasıl beklemeye koyulduk denizden gelecek şişeyi. Kör değildik, hele ki sağır hiç! Marx vergisiydi belki de. Hissedebiliyorduk yaklaşan dalgayı!

 

Günay Aktürk

Read more

Her Zihin Kendi Tutsağını Yaratır

Her Zihin Kendi Tutsağını Yaratır

Her Zihin Kendi Tutsağını Yaratır

Her Zihin Kendi Tutsağını Yaratır

Esaslı esaret dört duvar arasında yaşamak değil elbette. Marx: “Zincirlerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok!” diye boşuna demedi. Anadolu halkı sefaletten başka bir hayat sürmediği için mücadele etti. Amerika kıtasının asıl yerlileri olan Kızılderililerin muslukları yoktu. Ama bizim medeniyetimizin televizyonu var. Barları, maaşı, emekliliği, elektriği, seksi, telefonu var. Asıl tutsaklık da bunlara olan bağımlılıklarımızdır zaten. Rahat bir yaşama olan engellenemez tutkular tutsaklığın daniskasıdır ve bu hayal dünyasında kaybedeceği çok şeyi olduğunu düşünür.

Bunca vahşet karşısında kaybedilecek tek şey tembelliktir oysa. Bunca eziliyor olmasına rağmen sefalete göz yumar. Tecavüze de. Yobazlığa da. Boğazına kadar boka batmıştır ama musluğu açtığında akacak suyun onu temizleyeceğini zanneder. Tutsaklık aynı zamanda kulakları tıkamak demektir. Yavaş yavaş kendisini zehirleyen şeye dönüşmektir. Özgürlük zahmetlidir. Çoğu zaman kanlı bir bedel karşılığında alınır. Parasız, kir pas içinde ve belki de bir kaya kovuğunda ölmeyi gerektirebilir.

Kurşungeçirmez sandığı güvenli (!) damların altında yaşarken bir gramlık rahatını terk edememek: işte asıl tutsaklık budur. Dört duvar arasında işkence altında yaşayan bir insanın tutsaklığı direnci doğurabilir ve bu vaziyette yaşayanların isyan etme potansiyelleri her zaman vardır. Tutsaklık, tembelliğe alışmaktır. Böyle bir düzen içinde doğan bir kimse için anarşizm/başkaldırı şeytani bir iştir. Devlet ve din tarafından yasaklanmış, cehennemle ve hainlikle cezalandırılacağı söylenmiştir. Bütün milliyetçi ve dindar kesimlerin bunca suspus ve zulüm karşısında uyuşmuş olmaları da bundandır.

 

Günay Aktürk

Read more

Ben Çok Aptal Bir Kadın Mıyım Sevgilim

Çok Aptal Bir Kadın Mıyım Sevgilim

Ben Çok Aptal Bir Kadın Mıyım Sevgilim?

Çok Aptal Bir Kadın Mıyım Sevgilim

“Tanıdığım en zeki kadınlardan biriydi. Bir gün dalgın bir tonda: “Ben çok aptal bir kadı mıyım sevgilim?” diye sordu.

Düşündüm bir süre ve sonra dedim ki: “Bu kadar zeki bir kadın aptal olduğunu düşünüyorsa çok az yanılma payı vardır!” Ama ben aptaldım. O gün aklının bir yabancı tarafından istila edildiğini fark edemeyecek kadar aptaldım.”

Her şey yaşanır ve biter. Bazen de bitmez. Bazen biter gibi yapar, bazen de hiç bitmeyecekmiş gibi sürer gider. Yüreğin topallamasıdır yalnızlık.

Bazı ilişkiler sırf “ayağımı yerden kessin yeter!” diye başlar. Tutkuya dönüşmüşse, ihaneti bile özler olur insan. Aşka aşık olmaktır bu. Yüzünü bile anımsamadığın halde anıların yarattığı hoş bir duyguda dem tutmaktır.

Ne demiş ozan: “Gelen gitti gelen gitti / Ağlayan gülen gitti / Yerle yeri toprak bozuk / gül ektim diken bitti.” Artık acı vermeyen anılar, yağmur sonrası toprak kokusuna benzer.

 

Günay Aktürk

Read more

Üşüyorum Ben Anlasanıza

Üşüyorum Ben Anlasanıza

Üşüyorum Ben Anlasanıza

Bugünlerde bir titreme var vicdanımda! Elleri buz kesmiş bir kadının çıplak bedenime dokunuşu kadar soğuk dışarısı. Ve ben azgın bir kasırga hortumuna yakalanmış bir Teksas dikeni kadar yalnızım.

Üşüyorum Ben Anlasanıza

Üşüyorum ben. Sıcak yataklara yatırın beni. Karşımda şömine, elimde sıcak bir kış kahvesi… Kış uykusuna yattı yatalı güzel düşler gören ayılara dair masallar anlatın bana. Ama önce şehirlere inen şu aç kurtların karınlarını doyuruverin. Sizler! Yeryüzünün istilacı barbarları! Ya bir an önce iyileşmeye bakın ya da sürün bütün avcıları kurt kapanlarına! Söyleyin o kırmızı başlıklı kıza, dikkat etsin kurt kılığında gezinen aşağılık insan ırkına!

Üşüyorum ben. Belki bugün bir barakada geçireceğim geceyi. Üstelik ayaklarım çıplak ve bu yüzden kimsenin yüzü bile kızarmıyor. Yoksa bu gezegen dört kitabın indiği o gezegen değil mi artık? Sefilliğime bakıyor da üç kuruşluk keyiflerine şükrediyorlar.

İnsan insana nasıl cehennem olmasın? Her nedense bütün nimetleri cennete istiflemişler. Oysa bu yeryüzü sofrasında taşa tutuyorlar beni ? İmanımı sorgulayıp içten içe yüzüme tüküren adam, kendi suretine altın varaklı aynalardan bakıyor.

Sadece Kendi Ocağınıza Düşen Ateşi Mi Tanırsınız?

Sanırım bir ucu dünyaya sıçramış olan bu cehennem ateşini gözleriniz görmüyor. İblisi uzaklarda, katranı öte geçelerde düşlüyorsunuz. Oysa gördünüz diri diri yakılan insanları. Sadece kendi ocağınıza düşen ateşi mi tanırsınız? “Evlerden ırak” dediğiniz ne varsa eşikten içeri girmiş. Buna dense dense insanlık helakı denir ve sizler kendi tufanınızda boğulalı çok olmuş.

Üşüyorum diyorum anlasanıza! Geçen yıl oğluma ayakkabı alamadım diye kendimi asmıştım, ne çabuk unuttunuz? On beş yaşında genç bir çocuktum ve kırk beş aşağılık şeytan tarafından tecavüze uğradım. Ve sizler hala insan diye mi anarsınız kendinizi? İnsan dediğin varlığın bir sesi soluğu olur. Yoksa sizler Habil’e değil de Kabil’e alkış tutanlardan mısınız?

“Oku!” diye başlamıştı her şey: oku! Sonra ne oldu da kesiliverdi yankısı dünyadan? Bakın şu havaya, bakın da utanın kendinizden! İnsan neden don tutar bu sıcak havalarda? Dışarıda hava o kadar melun ki, cennet bahçesinde ademin aklını çelen kâfir bir şeytan gibi kanunsuz düşler uyandırıyor içimde. Peki, beni bunca üşüten kim ola dersiniz?

 

Günay Aktürk

Read more

Harun Kolçak – Vasiyeti

Harun_kolçak
Harun_kolçak

“Bütün organlarımı bağışladığım için muhtemelen ölümümden sonra beni size bir poşet içinde verecekler. Fazla kurcalamayın. Cesedimi o poşetle toprağa gömüp, üzerime bir ağaç dikilmesini istiyorum. Mezar taşı istemiyorum.

Ne cenazemde, ne de sonrasında 3’üydü, 7’siydi, 40’ıydı gibi bahaneler ile karnınızı şişirmeyin. Ben siz pide yiyin diye ölmedim. Arkamdan dua da etmeyin, yaşarken yapmadığınız iyiliği öldükten sonra yapmayın, yemem.

İlla birilerine yemek vermek isterseniz sokak hayvanlarına verin. Bu en net isteğimdir. Hiçbir eşyamı bir tanıdığa vermeyin. Aşevlerine ya da sosyal hizmetlere verin. Beni tanıyanlar bilir, açık sözlüyümdür. O yüzden gönlüm ister ki hepinizden önce öleyim. Sonraya kalıp da kimsenin ölüsüyle uğraşamam. Arkamdan da atıp tutabilirsiniz, rahat olun. Sizinle mi uğraşacağım? Ne güzel ölmüşüm. Ve evet.. Hayvanları insanlardan daha çok seviyorum.”

 

Harun Kolçak

Bu okuduklarınız hayatını hayvanlar ve müzik ile geçiren Harun Kolçak’ın hayattayken kaleme aldığı vasiyetiydi. Biraz mizahi, biraz hüzünlü bir hayli de anlamlı…

Read more

Sabahattin Eyüboğlu – Softalık Nedir

Sabahattin Eyüboğlu, Softalık Nedir

Mavi Ve Kara

Bu deneme, Sabahattin Eyüboğlu‘nun Mavi ve Kara adlı kitabından alınmıştır. Unutulmuş bir tanımın yeniden hatırlanması için mutlaka okunmalıdır.

Sabahattin Eyüboğlu, Softalık Nedir

Softalık bir düşünce, bir bilgi kanseri diye anlatılabilir. Yaşayan, gelişen bir organizmanın en işlek yerinde birden bir katılaşma, bir kabuklaşma. Varsın olsun, denir, aldırış edilmez. Ak beden üstünde kara bir ben gibi hoş da görünebilir. Derken kara ben başlar koca gövdeye ölüm ağlarını germeye, işleyeni durdurup duranı işletmeye, bütün çürümelerin hızıyla varlığı sarmaya.

Softa bir tek düşünceyi dondurup keskinleştirdiği, tabulaştırdığı için kendini kolay tanıtır, beğendirir. Sözleri çürüyen her şeyin kokusu gibi, yayılgan, girgin, dokunaklıdır. Bildiği bildik, dediği dedik insan canlı cenazenin ta kendisi olduğu halde, ya da belki öyle olduğu için, insanları koyunlaştırıverir. Bir de bakarsınız cıvıl cıvıl yaşayan insan tomurcukları, çiçek açmış kızlar, delikanlılar leş gibi kokan bir düşüncenin büyüsüne kapılmış, kendi dallarını kesiyorlar.

Doğan güneşin, pırıl pırıl bir derenin, yemyeşil bir bahara açılmış bir pencerenin önünde, mutluluğun eşiğinde bir insan, bütün bunlara pislik atan bir papazın yap dediğini yapıyor, yapma dediğini taş çatlasa yapmıyor, yapamıyor. İtalya’da böyle bir kız gördüm. Gözlerini, ağzını, burnunu, yüreğini unutmuş, insanları manastıra çağıran kağıtlar dağıtıyordu. Kağıtta: İsa sizi bekliyor, gibilerden bir yazı görür görmez bir hortlak görmüş gibi tüylerim ürperdi.

Softalığın bir düşünce bir bilgi hastalığı olduğu şundan bellidir ki, bu hastalık yalnız insanlarda görülür. Hangi hayvana softa diyebilirsiniz? Gerçi hayvan, hep aynı yuvayı yapması, “bildiğinden şaşmaması” bakımından softaya benzer; ama o düşünmediği, düşünemediği için hayvandır. Softaysa düşünebilirken düşünmediği için softadır. Bu bakımdan ona, hayvanca, yani bildiğini geliştirmeden yaşayan insan da denebilir. Hayvanlar kızmasın ama softa çok benzer onlara. Tıpkı onlar gibi softa da dünyayı oldum olası yalnız kendi açısından görür ve düşüncesi hep aynı yerde otlar, hep aynı dereden su taşır.

Softa ister istemez bir bilginin, donmuş da olsa bir düşüncenin adamıdır, bir görüşe ölesiye bağlıdır. Onun için halk çok defa softayı idealistle karıştırır, düşüncenin en büyük düşmanını bir düşünce kahramanı olarak görür. Oysaki kendinin bile olmayan, bir eski, bir aşılmış düşünceyi yaşatmak isteyen softa, kendi yarattığı, ya da kendine mal ettiği bir düşünceyi gerçekleştirmek isteyen idealistin tam tersidir. Peygamberler, ermişler, evliyalar, önderler softa kişiler değildir; onların düşüncelerini dondurup sömürenlerdir softa. Mevlana Celalettin bir idealistti; onun düşüncesini kurtulduğu çıkmaza yeniden sokan nice Mevleviler ise birer softadır. Mevlana: “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.” mu demiş? Onlar tam olmadıkları gibi görünmüş, tam görünmedikleri gibi olmuşlardır.

Softalık bütün insanlığın baş belasıdır. Bizim için özellikle tehlikeli olması başlıca şu sebeplerden ileri gelir: Biz eskiden kopmak, değişmek, yenileşmek isteyen bir milletiz; softalarımızın çoğu ise çok eski, hortlak sayılacak kadar eski (fotoğraf çektirmeyi günah sayacak kadar eski) bir düşüncenin softalarıdır. Dönmek, hatta durmak bizi birçok milletten daha fazla sarsar. Kaldı ki, eski dünyamızdan dönmek istesek de dönemeyecek kadar kopmuşuz.

Bir başka sebep, bizde softalığa karşı en etkin silahın, aydınlığın az oluşudur. Çoğunluğu okuma yazma bilmeyen bir yerde softa her dilediğini yaptırabilir; hele partiler ya ister istemez, ya işlerine gelerek softalara göz yumarlarsa. Biz softalardan çok çekmişiz. Yakın tarihimiz bir softalarla savaş, çok defa da bir softalara boyun eğme tarihidir. Çok eskiden hiç olmazsa savaşlarda işe yarayan softa son tarihimizde, ordunun Batılılaşması gerekince, düşmanın ekmeğine yağ sürmüş. Batıkların bizden öğrendiğini yeniden öğrenmeye bile gâvurluk demiş. Bugün yenidünyaya ayak uydurmak için yaptığımız her şey, bizim softamızın, fırsat bulur bulmaz, yıkacağı şeydir. Yeni Batıdan gelir. Batı gâvurdur, o halde yeni gavurdur.

 

Sabahattin Eyüboğlu / Softalık – Mavi ve Kara

Read more

Kahve ve İnsan Doğası

Kahve ve İnsan Doğası
Kahve ve İnsan Doğası

Gel kahve yapayım sana. Bu havada yola çıkılmaz. Kar bütün yolları… Vay canına! Dışarıdaki at senin mi? Amma da besiliymiş ha. Sabaha varmadan nalları diker. Sanırım senin beklediğin mutlu son böyle bir şey değildi. Ama elimizde yalnızca bu var.

Düşün bir kere! Yıllarca semerini tuttun. Konuştun onunla, yelesini okşadın. Yo burada haksız olan sensin. Kim dedi sana evcilleştir diye? Bazı canlıların evcilleştikçe yabanileşmek gibi tuhaf huyları vardır. En çok kimin elinden şeker yiyorlarsa o eli ısırmakta beceri kazandılar. Ama sen semeriyle, kızağıyla kendine bağlamakta kararlısın. Zira elindeki altın saplı kırbacı alabilmek için çok emek harcadın!

Doğası gereği derler hani! Kahvenin doğasında bir insan tarafından tadına bakılmak mı varmış? Sırf sen donacaksın diye havalar soğumayacak mı? Toprağın çatlamış dudakları, kuraklık yaratacak olan yağmurun umuruna mı?

Gel ayak diretme de yapayım kahveni. Korkma bre! Sırf içtin diye kırk yıl hatır koyacak değil ya sana. Anıların üstüne bir gün ölü toprağı serpilebilir. Olsun. Zaten Homeros’un öldüğü konusunda hem fikiriz. Zaten İlyada’yı da pek anımsayan yok…

 

Günay Aktürk

[email-subscribers-form id=”1″]

Read more

Soy Hattı İçtiması

Soy Hattı İçtiması

Soy Hattı İçtiması

Soy Hattı İçtiması

Yüz binlerce yıllık geçmişimi düşünüyorum. Dedemden başlayarak geriye doğru uzanan bir hayli uzak geçmişimi… Her biri yüz yıl yaşamış olsa, yüz bin yılda bin dede yapar. Helal onlara. Ne bir kabile savaşı öldürebilmiş onları, ne salgın hastalıklara yakalanmışlar, ne de kısırmış içlerinden biri… Yani beni yirminci yüzyılın son çeyreğinde doğurtabilmek için inadına tutunmuşlar hayata. Sağ olsun var olsunlar.

Doğrusu dedeliğin, yani erkek olmanın tarihteki serüvenlerine rast geldikçe dedemin değil, ninemin torunuyum diyorum. Çünkü ben bir kadının başyapıtıyım. Hem yaşarken oldu bu, hem de doğarken. Yarebbim, üstümüze ateşler yağdır sen bizim. Bizim için ve de bize rağmen…

Dede soyunu düşündükçe, yani erkekliği, daha bir dalıyorum derinlere. Soyumda sopumda kaç şair vardı acaba? Kaç yobaz, kaç sapık, kaç dindar, kaç ayyaş yaşadı? Kaçı psikopattı? Kaçının kör idi gözleri? Kaçı idam edildi, kaçı yakıldı diri diri, kaçı koştu umutsuz bir aşkın peşinde? Kah anadan kıza, kah babadan oğla geçen nice devran görmüş şu gezegende, kaç Tayyip’e ya da Hitler’e şahit oldular acaba? Benim bu ipe sapa gelmez fikirlerimin DNA sı hangi dedemden miras kaldı bana?

 

Günay Aktürk

Read more

Sizin de ininiz var mı?

Sizin de ininiz var mı
Sizin de ininiz var mı

“İnsanın kendi ininden başka gidecek yeri olmaması ne kötü! Görünürde kendi evin gibisi yok. Var mı? Doğru zamanda doğru soruyu sormak kimin haddine?

Ne demek, her zaman kendi evin gibi bir yer mutlaka vardır. Neresi olduğu kesin değildir ama! Madem bu kadar huzursuzsun, öyleyse nereden kovulduğuna bak. Sataşmalara aldırmadan git ve otur oraya.

Ait olduğun yer her zaman kovulduğun yerdir. Ama oraya ait olabilmen için oranın da sana ait olması gerekir.

Lakin çevresi çitlerle çevrilmiştir. Kapıda azgın dişli fikir köpekleri bağlıdır: sıkıysa buralıyım de!

 

Günay Aktürk

Read more

Öğrencilerinizin İnsan Olması İçin Çaba Harcayın

Öğrencilerinizin İnsan Olması İçin Çaba Harcayın
Öğrencilerinizin İnsan Olması İçin Çaba Harcayın

Almanya’da bir lise müdürünün her eğitim-öğretim yılı başında öğretmenlere gönderdiği mektup, çok bilinen bir hikayedir…

Bir toplama kampından sağ kurtulanlardan birisiyim. Gözlerim, hiç bir insanın görmemesi gereken şeyleri gördü. İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş mühendislerin inşa ettikleri gaz odaları, iyi yetiştirilmiş doktorların zehirlediği çocuklar, işini iyi bilen hemşirelerin vurduğu iğneler ile ölen bebekler, üniversite ve lise mezunlarının vurup yıktığı insanlar… Eğitimden bu nedenle kuşku duyuyorum. Sizlerden istediğim şudur; öğrencilerinizin insan olması için çaba harcayın. Çabalarınız, bilgili canavarlar ve becerikli psikopatlar üretmesin… Okuma-yazma, matematik, çocuklarımızın daha fazla insan olmasına yardımcı olursa, ancak o zaman önem taşır…

Konunun etrafından dolaşalım biraz. Eğitim anlayışının insan sevgisi üzerine kurulu olmadığı bir ülke bizimkisi . Her gün siyasilerin ağızlarından damlayan nefret salyası sokağı kirletiyor: bazen namus cinayetiyle bazen de şeriat nidalarıyla. İnsan hakları Beyannamesi bile Komünizme karşı çekilen bir set olduktan sonra hangi sisteme sarılacaksın? Alevi felsefesini öneriyorum. Bir din öğretisi ne kadar ideal görünürse görünsün, başına geçen din adamımın rotayı şaşırmasıyla sorgu mekanizması kapanıveriyor ve ahlaksızlık dereyi geçiyor.

Peki neden? ‘Oku’ diye başlamamış mıydı? Şems ne demişti Mevlana için: “Mevlana Konya’ya imanı getirdi ama sevgiyi getiremedi!” Özünde cihadın, insan öldürmenin, eğitimsel cehaletin ve kültürel yobazlığın olmadığı bir yol! İşte bu Alevilik! Bin yıldır kapanmayan bir yol! Ve hakikati şerden ve şeriata komşu olan yabancı fikirlerden ayıklama zamanı!

 

Günay Aktürk

Read more