Sonlunun İçindeki Sonsuzluk

sonlunun içindeki sonsuzluk

İçim Hakikat Dışım Kara Kitaplı Bir Organizma

sonlunun içindeki sonsuzluk

Ahh sonlunun içindeki sonsuzlukVarlığın birliği. Küçücük bir cam parçası kırılmış ve saçılmış etrafa. Saçıldıkça çoğalmış, çoğaldıkça türlü donlara girmiş. Ben! Yani ben işte! Bedenim dört duvar, tepesinde delikli bir dam. İçimde volta atmakta hapisliğinden habersiz bir aptal… İçim hakikat, dışım kara kitaplı bir organizma!

Yeni yeni anlıyorlar beni. Tarih boyunca çirkin bir çamur yavrusu diyerek küçümsemişler varlığımı. Demişler ki aslın bir balçıktır ve içine görünmez bir ruh üflenmiştir. “O yüce ruh sana sordu bir zamanlar. Ben senin rabbin değil miyim? Sen de tasdik ettin bunu.” Hatırla! İyi ama nasıl? Hangi zamanda sorulmuş bu sual? Ezelde. Kâlû Belâ derler adına: bezm-i elest. Anıların kayıt altına alınmadığı bir zamanda. Ruhların yaratıldığı bir gün olası… Şimdi kimselerin hatırlayamadığı bir cevap, inkârın suçuna delil olarak gösterilmekte! Gece karanlığında tanıksız bir cinayete mi kurban gidiyoruz yoksa?

Göz görmek ister, akıl da gördüğünü onaylamak. Gözün görmediğine akıl yalancı şahitlik yapamıyor işte. Ama bazen de öyle görüntüler olur ki onları göremesek de bütün deliller ona işarettir. Fakat bir iz olmalıdır ona dair. Buradan bir kurt sürüsü geçmişse birileri mutlaka görmüş olmalı. Ya işemiş, ya da ayak izlerini bırakmışlardır. Koyuna keçiye musallat olmadan gitmezler.

Yolumu kaybetmiş gibi mi görünüyorum? Beni atınızın arkasına bağlayıp kendi yörüngenizde yol almamı istiyorsunuz. Yolu yarılamadan yorulmuş bir kertenkeleyim kabul. Ama kimin ruhu tastamam dingin ki? Bir de benim yoluma bakın. Tarih tanıklık etti bana.

Yitik bir gerçeğim ben. Susuz bir vaha. Yolcusu katledilmiş yataklı bir tren… Hem kafesim hem de güvercin. Yemlendim asırlarca şaklaban vaazlarında. Şimdi sonu gelmez bir açlık grevindeyim. Ne olmak istediğim gibiyim ne de göründüğüm gibi.

Bir fırıncı benim tanrım. Ama su muyum yoksa bir un mu? Uzun saplı bir sopa mıyım yoksa alevli bir ocak mı? Ateş mi bana dokunmakta yoksa ben mi pişirmekteyim ateşi? Tüm bu sesler, zerresinde katır yükü ilhamıyla mı fısıldamakta kulaklarıma yoksa sonsuzluk mudur bu konuşup duran?

Kör müydü gözleri hakikatin? Sağır mıydı kulakları? Bilinci kapalıydı da benimle mi erdi aslına? Düzmece beceriksizliğiyle sürekli yok etti ve yeniden şekillendirdi. Sonunda fark etti kendini hakikat. O ben, ben de o. Ne demiş Hallacı Mansur: “Kâinat içinde bir zerre noktacık. Noktanın içinde, nokta onun içinde. Hem kâinatın içinde, hem kâinat onun içinde. O’ndan ama o değil.

O da benim gibi acı mı çekmekte şimdi? Yoksa bilincin en ilkel zerresi miyim ben? Yoksa ben, savruk bir generalin en önde can veren değersiz bir neferi miyim?

 

Günay Aktürk

Read more

Kandilde Balkıyan Nurdan Gelirim

Kandilde Balkıyan Nurdan Gelirim

Kandilde Balkıyan Nurdan Gelirim

Kandilde Balkıyan Nurdan Gelirim

Dudaklarınız! Onlar, milyarlarca yıl önce patlamış bir yıldızın içinde oluşan karbondan meydana geliyorlar. Hepimiz yıldız tozuyuz. “Kudret kandilinde bir ışık iken / Ta ol zaman âşık oldum nura ben.” diyor Sıdkı baba. “Kandilde balkıyan nurdan gelirim.” de Nesimi’ye ait. “Kandil” ışık saçan bir alev kütlesi demek. Yani yıldız. Al sana bin yıllık bilgi.

İçimi yakan başka bir ateş daha yok. Hal böyleyken varlığı neyine göre tanımlarız? Bizler oyun hamurlarıyız. Dağıt ve yeniden birleştir. Dün insandın, bin yıl sonra bir kavak ağacına yerleşebilirsin. Bir biçimi olan her şey bir gün bozularak başka bir şeye dönüşecek. Oyun hamuru dedik ya.

Ya ruh? Sormayın onu: gören yok, duyan çok. Enerji olmadan hiçbir canlı var olamıyor. Aslında ciddi kuşkularım var bu konuda. Çünkü ruha dair yapılan çoğu tanımlar “enerji” ye işaret ediyor. Tesla’yı hatırlayın. Cüppeliyi hatırlamaktan iyidir. Ne diyor Tesla? “Evreni anlamak istiyorsanız enerji ve frekans türünden düşünün.” Düşündüm. Ve aklım umarım benimle kalır.

Bu kısa anlatım, bundan sonra yürüyeceğim yol. Aslında bu yolda yürüyorum. Çoktandır. Vahdedi Vucut. Varlığın birliği. Kapılar. Hakikat. Seks. Sonuncusu mu? Bulutlarda gezinen akıl yer altı tanrısına yabancıdır derim. Sonlunun içinde yaşayan bir sonsuz var ve “beden” onun hapishanesi. Mistik meseleleri sevmem. Zaten onu kastetmemiştim.

“Gel gelme. Dön dönme. Gelenin malı, dönenin canı. Bu yol öyle bir yoldur ki demirden leblebi, yiyemezsin, ateşten gömlek, giyemezsin!” Kolay olduğunu söylememişlerdi zaten…

Günay Efendi Hazretleri

Read more

Vahdet-i Vücut a Dair Bir Deneme

vahdeti vücut

Vahdet-i Vücut a Dair Bir Deneme

vahdeti vücut

Bir menzile vardım elsiz ayaksız
Bundan ötesine varma dediler
Bir kubbe dikmişler durur direksiz
Sakın ol kubbeye girme dediler

Seyrine can bile dayanmaz yanar
Gel yolcu sırrını sorma dediler
Her varlık sonunda aslına döner
Riyakar darında durma dediler

Cüret et görmeye o güzel şahı
Sakın ol sırrına erme dediler
Perdeli göründü cibrile bile
Kamile bu yeter sorma dediler

Vakti gelmeyince gonca bir gülü
Su verip çiçeğin derme dediler
Bin muradın bile olsa hilkati
Cahile birini verme dediler

Eyup Aktürk

Ne demek istiyor bu dizelerde? Ne dediğini anlayabilmek için hangi yola başvurmalı? Herkes kendi bilgi birikimi, inandığı, reddettiği evrensel görüşlerine göre yorumlayacaktır bunu.

Mesela, “Her varlık sonunda aslına döner.” ne demektir? Varoluşu tanrı ile bağdaştıran bir akıl, ruhun bir gün Allah’a döneceğini çıkartır bundan.

Lakin benim görüşüm bu yönde değil. Benim gönlüm panteizmden yana meylediyor ve ona göre yorumlayacağım bunu. Panteist görüş, tanrının evrenden başka bir şey olmadığını savunur. Bilim insanlarının da tanrı kavramını bu şekilde yorumlamaya meraklı olduklarını defalarca fark ettim.

Şimdi bu, “Her varlık sonunda aslına döner.” dizesini Alevi felsefesiyle açıklamaya çalışalım. Her varlık atomlardan oluştuğu ve evrenin bir parçası olduğu için, ölüm gerçek manada bir sona eriş olmayacak ve dolayısıyla evrenin zerrelerinden insan donunda can bulmuş olan bu madde yığını da yine öldüğünde zerrelerine ayrılıp evrenle bütünleşecektir. Varlığın aslı da, varlığın birliği de budur zaten.

Dikkatinizi “vahdet-i vücut” felsefesine verin. Sofular bu fikri sevmezler. Sapkınlık olarak yorumlarlar. Onlara kulak verin. Onların sapıklık dediği her şeyde bir bilgelik vardır. Sofuların vahdet-i vücut yorumu şudur: “Her şey Allahın ilim ve iradesinin yansımasıdır. Yasmıma! Bizâtihi kendisi değildir.” Oysa kendisi olmadığına dair ortada delil de yoktur. Yani şöyle demek istiyorlar: “Benim nefesim havayı ısıtır. Isınan hava benim tecellimdir ama kesinlikle ben değildir!”

Lakin aslımı gören nefesimin pekala benim bir tecellim olduğuna ikna olabilir ama ya ortada ben yoksam? Hiç görünmemişsem? Tanrının varlığı panteizmin bir üst basamağıdır ama siz o basamağı neye dayanarak inşaa ettiniz? Bir bilim insanının dediği gibi: “İnanmak değil bilmek istiyorum!” Ben huzursuzluğumu şu dizelerle açıklamaya çalışmıştım: “Görünmez deli kasırgaların etimde duyarken çığlığını, hangi yönden eser rüzgar ve neresi kuzey dört yönün bilinmez…“

“Her varlık sonunda aslına döner. Riyakar darında durma dediler.” Bu fikir aynı zamanda “Her şey hakkın zerrelerinden ibarettir.” fikriyle de uyum içindedir. Kendimizi gökyüzündeki bir yıldızdan ayrı görüyoruz. Halbuki bir zamanlar onun gibi ama ondan daha görkemli bir yıldızdan gelmiştik.

Burada konuyu dağıtmadan küçük bir parantez açalım. Termodinamiğin ikinci yasasından yani, entropi’den haberdar mıyız? Düzensizlik yasası. Bu yasaya göre evren bir gün enerjisini harcaya harcaya bitirecek. İş yapacak, yeni yaşamlar, dönüşümler oluşturamayacak hale gelecek. Mesela bir bebeğin doğması da, yeni yıldızların doğması da yaşamın ölüm karşısında (düzenin düzensizlik karşısında) direnişinden başka bir şey değildir. Suyun o yıkıcı gücünü durdurmaya çalışan bir baraj gibi. Tamamen lokal önlemler.

Biliyor musunuz, içimizde bizi yok etmeye çalışan moleküller var. Onların fiziksel eğilimleri bu yönde. Lakin bir bütün halinde bu varlık (yani insan) bu yok oluşa direnen fiziksel bir sistemden başka bir şey değil. Yemek yiyerek ve nefes alarak enerjiyi yakıt olarak kullanıyoruz. Yani entropiyi durdurmaya çalışıyoruz.

Ama entropinin elinde yaşlılık gibi büyük bir koz var. Yolun sonunda onu kullanarak varlığın birliğini bozup kullanılmaz hale getirmeye çalışacak. Ne heyecan verici bir bilgi ama. Bundan üzüntü çıkartmayın kendinize. Dahil olduğumuz hamurun mayasının böyle yaramazlıkları var. Farz edin ki sevgilinizi tanımak istiyorsunuz. Evren gibi kışkırtıcı kıvırtmalara sahip başka sevgili mi var şu düzende? Nasıl, safsatalardan daha gerçekçi ve daha eğlenceli değil mi? Bilim eğlencelidir.

“İnsan hakta hak insanda.“, yani, insan evrende, evren de insanın içinde. Evrenin bir parçasıyız, ondan bağımsız olmadığımız gibi özel de değiliz. Kainatın yani, hakkın böyle maarifetleri vardır. Bir bozup bir tamir ediyor. Acemi çıraklar gibi. Çocuğunuz var mı? Varsa bilin ki yaşam, o entropiye karşı direnmek için çocuğunuzu yarattı. Bunu yaparken bazı yöntemler de geliştirdi. Mesela Dna. Bu sayede kendisini bir sonraki nesle kopyalayabilecekti. Yaşamak ve hayatta kalmak!

Evrim kuramının en güçlü hipotezlerinden birisidir bu. Bakın ne kadar da bilimsel. Safsata değil. Eskiden “yaşamak nedir?“, diye değil, “Yaşamak neden var?” diye sorardım. “Tohum toprakta neden filizlenir?” Şimdi diyorum ki evrenin bir yanı doğurmaktan bir yanı öldürmekten yana. Yaşamak işte bu yüzden var. Direnmek için. Evrenin kendi mayasında olan “yok etme” eğilimine karşı geliştirdiği bir savunma mekanizmasıdır yaşam!

Günay Aktürk

Read more