Adalet Mülkün Temeli Midir

Adalet Mülkün Temelidir

Adalet Ve Yargılama Çıkmazı

Adalet Mülkün Temelidir

Bir zamanlar adına kanun dedikleri, epeyce de iş gören bir şey vardı. Gelin görün ki onun ne kadar esneyebileceğini deneyimlemek ayrı bir tecrübeydi, yasal kanunsuzluğun inceliklerine şahit olmak ise ayrı bir tecrübe. Ayrıca kanun da insan mayasının elastik özelliği sayesinde bir oyun hamuru gibi istenilen şekle sokulabiliyordu. İnsan ürünü olan ne var ki yine insan tarafından eğilip bükülmesin? Yönetim kadrosunda isen sorun yoktu. Asıl sorun alt tabakalarda olduğunda ortaya çıkıyordu. Ama her zaman böyle olduğuna inanmıyorum.

Halkın “servet istiflemeyi”, barbarlığı” ve de “diktatörlüğü” tasvip etmediği dönemlere şahit oldu dünyamız. Ama ne zaman ki halkın gözleri kör edildi, işte o zaman baştakiler için makam, çekici bir gözlükçü dükkânı gibi görünmeye başladı. Kanun, arkası olmayanlar için bir zulüm makinesi. Ama arkan varsa o kanunla inanılmaz şeyler yapabilirsin. Hatta yaptığın şeylere sen bile şaşıp kalırsın. Adalet mi kutsal sayılmalı yoksa makam mı? Kanun yapıcılara bu kadar saygı gösterilmeye devam edildiği sürece, makam ve koltuğun adaletin üzerinde durduğuna şaşmamalı.

Cinayetler işleniyor dünyada. Ben bunları üçe ayırdım. Bireysel cinayetler, örgütsel cinayetler ve de profesyonel cinayetler. Komşusu tarafından taciz edilen insanın işlediği cinayetin yargılaması mahkemelerde yapılıyor. Örgüt cinayetleri biraz puslu, eğer ucu herhangi bir makama dayanıyorsa her zaman istenilen sonuç alınamayabilir.

Ama profesyonel cinayetlerde suçlu hiçbir zaman linç edilen insan olmaz. Çünkü bu eylemi yapanları yargılayacak olan adalet bir kartal gibi yeryüzünü tarıyor. Kafasını kaldırıp daha yukarı bakacak kadar da esnek değildir boynu. İnsandaki adalet algısı, esas suçluların yargılanmadığını görmesiyle beraber zamanla esnemeye başlıyor.

Mahkemelerin tek kutsal mekanizma olduğu fikriyle büyüyen bir insanın günün birinde bu esnekliği fark ettiğini bir düşünün. Kanunun işlevsiz hale getirilmesi eninde sonunda anarşizmi doğuruyor. Ve o andan itibaren anarşizm, o kişinin tek yargı mekanizması haline geliyor. Fazla mı hayalperestlik oldu dersiniz? Yani adaletsizlik her insanda anarşizmi doğurur mu? Her insanda olmasa da, anarşizmin doğumu da bir nevi adalet yoksunluğu diyebiliriz!

Demokrasi, şeriat, diktatörlük ya da sosyal devlet… Bunların hepsi de alfabe yardımıyla yan yana gelmiş ve manasına uygun olmayan tuhaf davranışlar sergilemeye başlamışlar. İnsanoğlu toplumu adaletle idare edecek sistemin ne olduğunu düşünüp duruyor. Hâlbuki esaslı sorun “insan”ın bizzat kendisinde… Onun hangi sistemde olursa olsun günün birinde kibre kapılıp canavarlaşacağı gibi bir tehlikeyi nedense azımsıyorlar. Haklı olduğunu düşündüğü için zalimleşen bir algı kadar kötü şey var mı dünyada? Dünyanın en vahşi diktatörü kimdir? Zalimliğini, kendini haklı saydığı gerekçelerle doğuran algı değil midir? Bu algıya siz de sahip olabilirsiniz ve muhtemelen öyledir.

Che gibi bir lidere herkes oy verirdi. Kurmuş olduğu devlet çatısının altında bütün halklar kardeşçe yaşayabilirdi de. Ama asıl sorun devlet şeklinin nasıl olacağında ve başına kimlerin geçeceğinde değil. Asıl sorun, o liderden sonra başa geçecek olanların canavarlaşmayacağının garantisinin nasıl verileceğinde…

Mülk Çıkmazı

Adalet mülkün temeli midir? Mülk nedir? “Mülk” kelimesi Etimolojide incelenirse en eski kaynağın 1300 sene öncesinden olduğu anlaşılır. (Arapça mlk kökünden gelen milk veya mulk’ün iki manası var;

1- Sahip ve egemen olma, sahiplik, egemenlik, hükümdarlık, krallık.
2- Sahip olunan şey, egemenlik alanı.

Adalet devletin temelidir.” Yani devlet anlamına da gelir, taşınmaz mülk anlamına da. Sorun şu ki biz bunu hangi anlamda kullanacağız? “Adalet tapunun temelidir.” Ya da “Adalet saltanatın temelidir.” Sokrates’in “Devlet” kitabında bile bir devletin ayakta kalabilmesi için ilkin adaletin gerekliliği vurgulanıyor.

Şöyle demiştim bir zamanlar: “Eğer bu devlet bizim devletimizse öyleyse neden açlık sınırının altında yaşıyoruz?” Tabii ki de adalet olmadığı için. Temel çürük ama bir yolla hâlâ hayattayız. Yani bir anlamda mülksüz sayılırız.

İşte o yüzden mülksüzler için bir adalet yok diyorum. Devlet sermayeye dayanıyor. Bütün kanunlar ve hatta dünya tarihinde yapılmış olan bütün savaşlar da bu sermayenin korunması için yapılmış. Adalet denilen şey de geçmişin ve bugünün dünyasında devletin bekası ve doğal olarak da zengin saltanatının bekası için var. Bu tıpkı kadercilik gibi. Bana göre kadercilik, yoksulların nasırlı ellerini zenginlerin yakalarından uzak tutmak için var. Eğer “mülk” kelimesini “devlet” olarak kullanırsak, devleti de sermaye ve zenginlik olarak, bu durumda adalet işlese işlese yoksulu zenginden uzak tutmak için işleyecektir.

Sosyalizm işte bu yüzden komünizme geçtiğinde devleti terk eder. Ben mülk kelimesini şahsi mülk anlamında kullanmak istiyorum. Adalet, sahip olduğum tek barınağımı koruyamayacaksa kimlerin barınağını koruyacak? Esasen taşınmaz mülkün sahiplenilmesine de karşıyım. Her şeyin alın terine dayanması gerektiği bir dünyada mülklü ya da mülksüz olarak doğmak, hangi yoksul ya da varlıklı rahim tarafından doğduğuna bakıyorsa, makale boyunca hangi adaletten söz ettik biz?

Günay Aktürk

Read more

Acı Masuma Da Yalan Söyletir

Acı, masuma da Yalan Söyletir
Acı, masuma da Yalan Söyletir

“Acı, masuma da yalan söyletir.”

Publius Syrus

Alın size düşünesiniz diye iki fikir…

Scipio, Roma halkı önünde ağır bir suçlamaya uğradığı bir gün, kendisini savunacak ya da yargıçlarına yaranacak yerde şöyle demiş onlara: “Pek yaraşır size, sayesinde dünyayı yargılama yetkisini elde ettiğiniz bir insanın başını yargılamak!

“İşkenceler tehlikeli bir suç arama yoludur. Doğruluktan çok sabır denemesi olabilir. Acı çekmek niçin daha çok olanı söyletsin de olmayanı söylemeye zorlamasın? Tersini düşünürsek, kendine yüklenen suçu işlemiş olan, yaşamak gibi güzel bir ödülü kazanmak için niye ayni sabrı göstermesin? Öyle sanıyorum ki bu işkence buluşunun temelinde, vicdanın etkisinden yararlanma düşüncesi vardır. Çünkü suçlunun suçunu açıklamasında vicdan işkenceye yardım edip direnme gücünü azaltabilir. Ama öbür yandan suçsuzu işkenceye karşı güçlendirir vicdan. Doğrusu bu yol belirsizlikler, tehlikelerle doludur. Öylesi dayanılmaz acıdan kurtulmak için neler söylemez neler yapmaz insan?”

Montaigne

 

Bu paylaşımla beraber şu evrimsel kazanımı da göz önünde bulundurmalı: işkence sırasında zarar gören bedenin bütünlüğünün/dengesinin bozulması da söz konusudur. Bizim acıdan kaçınma nedenimiz, varlığımızın tehlike altına girmesinden sanırım. En temel dürtümüz olan “kaç ya da savaş” stratejisini düşünürsek, işkence altındayken, madem savaşamıyoruz o halde kaçalım, diyerek işlemediğimiz suçu üstleniyor olabiliriz. Aynı zamanda direnmek de savaşmak eylemiyle aynı anlamı taşıyabilir.

İbrahim Kaypaykaya, üç ay boyunca ağır işkencelerden geçmesine rağmen tek kelime bile söylemedi. İstedikleri bilgiyi zihninin o kadar derinine gömmüştü ki hayatta kalma dürtüsü bile kıramadı direncini. Bu feda eylemini anlamak güç değil. Kendi yaşamı yok olacaktı evet. Bunun kaybın yerine öyle bir şey koymalıydı ki bu değerli kaybı katbekat karşılayabilsin. Burada devreye inanç giriyor. Mücadeleye karşı duyduğu güçlü bağ ve derin bir inanç hali. İlahi değil tabii ki ama ondan daha da etkili bir yol. Bu bana bir yandan da Mahatma Gandi’nin yolundan gidenlerin bir pasif direniş örneği sergilerken, onca acıya rağmen yollarından dönmemiş olmalarını anımsatıyor.

Read more

Corona Virüsü Ve Cehalet Belirtileri

Corona Virüsü ve cehalet belirtileri
Corona Virüsü ve cehalet belirtileri

Bu da bir başka Corona virüsü belirtisi. Bu sabah sevgili bireyimizin ağzında maske vardı. Elleri eldivenli. Fakat elinde sigara da vardı. Tuhaf bir akıl hastalığı. Sanırım ölümünün de yaşamındaki borçları gibi uzun vadeli olmasını istiyor. Biyolojik algoritmamız kısa zamanda olması ihtimal görünen olasılıkları daha çok önemsiyor. Evrimsel kazanım. Yumurtanın çıkış kapısına olan uzaklığıyla alakalı. Neyi ne kadar hissediyorsan duyargaların o tarafa yöneliyor.

Bunca tedbir gösteriyor ki muhtemelen bambaşka, hatta çok daha boktan sebeplerden ölecek. Bu da yaşamın algoritması. Laf lafı açsın istiyoruz. Cehalet virüsten hızlı öldürüyor. Kırk yıl öncesinin Türkiye’sini merak ediyorsanız şu virüslü günlerde ihtiyarların davranışlarına bakın. Hani boyuna “eskiden her şey daha güzel ve ahlaklıydı” diyordunuz ya… Yaşlılarımız parklarda toplanmış sohbet ediyorlar. Bizlere örnek olacakları yerde… Belediye ekipleri çareyi bankları sökmekte buldular sonunda.

Bitti mi? Sizce? Geçenlerde bir paylaşım okudum. Diyordu ki “Allah’ım! Virüsler de senin askerlerin. Sen Müslümanları bu virüslerden koru!” Durumu bu şekilde yorumlamak! Bu bir cehalet belirtisi olmakla beraber Corona Virüsü kadar ölümcül bir vaziyet. Neden ibadethanelerden değil de tıptan medet umduğunu anlamak zor. Gerçi ondan da emin değilim. Karantinadan kaçıyor insanlar. Al sana bir nevi Covid 19 vakası. Üstelik virüsün ete kemiğe ve bir beyne bürünmüş hali ki Corona virüsü nden daha bulaşıcı.

Cahil! Avanak! Bencil! Dar çaplı algoritmanı seveyim senin!

✍ Ya Müslüman olmayanlara ne olmasını istiyorsun? Ayrı tuttuğuna bakılırsa ne olmasını istediğin belli. Öngörülen evrensel insan modeline binlerce km’lik bir uzaklık!

✍ Bu aşıyı Müslümanlar bulmayacak. Etinden sütünden yararlan ama karşılığı kısa bir “Allah şükür” olsun!

✍ Sorayım öyleyse. Tanrının dünyayı virüsle yok etmek gibi bir plânı varsa, virüs kapsın diye polisin yüzüne tüküren hacıya ne olur?

 

A- İşleri kolaylaştırdığı için cennete alınır.

B- Bir Müslümanın suratına virüslü tükürüğü ile saldırdığı için şeytanın talebesi muamelesi görür.

C- Zır cahil ve kötü kalpli bir “ara form” olarak kaldığı için “mümin” sıfatını hiçbir zaman hak edemez!

 

Günay Aktürk

Read more

Hakiki Aşk Dedikleri

Hakiki Aşk Dedikleri

Hakiki Aşk Dedikleri

Hakiki Aşk Dedikleri

İnsan emek vereceği kişiyi iyi seçmeli. Yoksa bedeli fena oluyor. Çok mu güzel? Alımlı ve de baştan çıkartıcı mı? Meziyetler pek önemsenmez. Kimse birine sırf profesyonel bir ressam diye âşık olmaz. Ama tanınmış bir ressam ise kollarında poz vermek için canı çıkabilir. Aynı şey bir doktor ya da avukat için de geçerlidir. Cüzdanları kabarıktır onların. Ya da bazen devlet dairesinde memur olması bile kâfidir. Hakiki aşk olamayacağı gibi duygu da yoktur içinde ve evrimsel temellere dayanır.

Bazıları dolgun kalçalı sever. Bazıları genç isterken bazıları da yatakta iyi olsun isterler. İçinde aşk yoktur bunların. Güçlü ihtiraslar aşkın birebir kopyasını yaratmıştır çünkü. Bu ahvalde “Doğru kişi” denilen insan, üreme ve hayatta kalma güdülerine hitap eden kişiler arasından bilinçsizce seçilir.

Hakiki aşk ancak zamanla ve emek vererek oluşur. O, çayın dem tutmasına benzer, bir anda olmaz. Bir anda olan hayvansala aittir. Ama birisine “seni tanımak istiyorum” diyebilirsiniz. Lakin bir insanı tanımak ve yıllar sonra bile yanılmadığını anlamak oldukça güçtür.

Hakiki aşk saplantıyla kolayca karıştırılabilir. Saplantı, kişiye olmayacak ve asla olmaması gereken işler yaptırabilir. Hastalıklı bir durumdur saplantı. Ama bu aşk eğer ki dem tutmuşsa, “o” artık gelmese de olur. Zira ateşe o derece yaklaşmıştır ki yeterince pişebilmiştir. En ateşli arzuları bile hâlâ iliklerinde hissetmesine rağmen, tamamlanması için onun varlığına ihtiyaç duymaz. Çünkü ilkele ait olanla moderne ait olan bir olmuş, eksikliği hissedilen şey ise yaşam enerjisine dönüşmüştür. Bu noktada sözler anlamını yitirmiş, üçüncü bir göz açılmıştır. İşte o göz onun bütün suskusunu görebilir!

 

Günay Aktürk

Read more

Nazara İnanır mısınız?

Nazara İnanır mısınız

Nazara İnanır mısınız?

Nazara İnanır mısınız

Bakın ne anlatacağım size. Bir saat kadar önce sabah yürüyüşünden geldim. Annemin salondan sesi geliyordu. Çiçeklerinden biri solmuş, bu durumu da geçenlerde misafirliğe gelen bir komşumuzun bakışlarındaki nazara yoruyordu. “Yeteer çiçeklerin ne güzelmiş, dedi soldurdu çiçeğimi. Yapraklarına bak, köpek kulakları gibi sarktılar. Adam bir maşallah der.” dedi. “Yahu inanma artık şöyle şeylere.” dedim. Benden yana dik dik bakıp: “Buna da mı inanmıyorsun?” dedi. “Pek değer çiçeklere nazar. İnanma sen.” diye söylenmeye devam etti. O sırada içeri giren kardeşim: “Bilimsel olarak kanıtlanmış duymadın mı?” dedi. Kazmayı vuracağı yeri iyi biliyor. Kanıtlanmış olsa önce ben bilirdim yahu, işimiz bilim işçiliği.

Velhasıl aklımda yer etti bu durum. İnternete girip kısa bir araştırma yaptım. Gerçekten de “Nazarın varlığı bilimsel olarak ispatlandı.” şeklinde çokça haber çıktı karşıma. Sürekli takip ettiğim Halk tv de paylaşmıştı bunu. “Allahım sen koru yarebbim!” deyip sayfayı açıp başladım okumaya. “Leeds Üniversitesi Parapsikolji bölümü başkanı Arthur Gall…” diye bir satır çarptı gözüme. Bastım kahkahayı. “Yahu bu muydu sizin bilimsel kanıttan kastınız?” dedim. Biliyorum, ne kadar anlatsam boşunaydı ama yine de denedim şansımı. Her zaman ki gibi dinlediler, doludan alıp boşa koydular, dolunun başı eksildi derken en sonunda o nihai cümleyi ettiler: “Sen inanma, domuz gibi baktı da bir maşallah demedi.”

Günümüzün en acıklı olayı, insanların bilim değil de bilim dışı haber ya da çalışmalara kulak kabartmaları. Tabii ki metafizik alanı kast ediyorum. Parapisikoloji de bunlardan birisi. Eğer bilimsel kitaplar okumak istiyorsanız Sagan, Feynman gibi bilim insanlarını okuyun. Parapisikolojiyle ilgilenen insanlar yeni bir olguyla karşılaştıklarında, tek bir deneyle tüm bilim camiasını reddedip buluşlarının tek bilimsel kanıt olduğunu iddia ederler. Buldukları şeyin kusurlu yanları olsa bile bunu umursamazlar. Yıllar önce, ruhsal güçleri geliştirme teknikleri, yaşanmış esrarengiz olaylar, astral seyahat gibi kitapları okumuştum. Parapisikolojinin alanı olan kitaplar. Paranormal olayların fizik yasalarıyla açıklanamadığı durumların bütünüdür parapisikoloji.

Gözleriyle çatal bıçak büken sahtekarların da yakından ilgilendiği bir alan. Eğer gerçekten güvenilir bir alan olsaydı çoktan bilimsel bir statüye kavuşmuş olurdu. Deneysel analizler halka açık bir alandır. Bir teori ortaya atıldığında önce bilim insanlarınca sonra da insanlarca test edilmeleri gerekir. Ve zamana ihtiyacı vardır. Parapisikoloji, bir avuç insanın kendi kişisel görüşlerini bilimsel gerçeklermiş gibi sunmalarından başka bir şey değildir. Yarım yamalak bir taslaktan başka bir şey de değildir.

 

Günay Aktürk

Read more

Üşüyorum Ben Anlasanıza

Üşüyorum Ben Anlasanıza

Üşüyorum Ben Anlasanıza

Bugünlerde bir titreme var vicdanımda! Elleri buz kesmiş bir kadının çıplak bedenime dokunuşu kadar soğuk dışarısı. Ve ben azgın bir kasırga hortumuna yakalanmış bir Teksas dikeni kadar yalnızım.

Üşüyorum Ben Anlasanıza

Üşüyorum ben. Sıcak yataklara yatırın beni. Karşımda şömine, elimde sıcak bir kış kahvesi… Kış uykusuna yattı yatalı güzel düşler gören ayılara dair masallar anlatın bana. Ama önce şehirlere inen şu aç kurtların karınlarını doyuruverin. Sizler! Yeryüzünün istilacı barbarları! Ya bir an önce iyileşmeye bakın ya da sürün bütün avcıları kurt kapanlarına! Söyleyin o kırmızı başlıklı kıza, dikkat etsin kurt kılığında gezinen aşağılık insan ırkına!

Üşüyorum ben. Belki bugün bir barakada geçireceğim geceyi. Üstelik ayaklarım çıplak ve bu yüzden kimsenin yüzü bile kızarmıyor. Yoksa bu gezegen dört kitabın indiği o gezegen değil mi artık? Sefilliğime bakıyor da üç kuruşluk keyiflerine şükrediyorlar.

İnsan insana nasıl cehennem olmasın? Her nedense bütün nimetleri cennete istiflemişler. Oysa bu yeryüzü sofrasında taşa tutuyorlar beni ? İmanımı sorgulayıp içten içe yüzüme tüküren adam, kendi suretine altın varaklı aynalardan bakıyor.

Sadece Kendi Ocağınıza Düşen Ateşi Mi Tanırsınız?

Sanırım bir ucu dünyaya sıçramış olan bu cehennem ateşini gözleriniz görmüyor. İblisi uzaklarda, katranı öte geçelerde düşlüyorsunuz. Oysa gördünüz diri diri yakılan insanları. Sadece kendi ocağınıza düşen ateşi mi tanırsınız? “Evlerden ırak” dediğiniz ne varsa eşikten içeri girmiş. Buna dense dense insanlık helakı denir ve sizler kendi tufanınızda boğulalı çok olmuş.

Üşüyorum diyorum anlasanıza! Geçen yıl oğluma ayakkabı alamadım diye kendimi asmıştım, ne çabuk unuttunuz? On beş yaşında genç bir çocuktum ve kırk beş aşağılık şeytan tarafından tecavüze uğradım. Ve sizler hala insan diye mi anarsınız kendinizi? İnsan dediğin varlığın bir sesi soluğu olur. Yoksa sizler Habil’e değil de Kabil’e alkış tutanlardan mısınız?

“Oku!” diye başlamıştı her şey: oku! Sonra ne oldu da kesiliverdi yankısı dünyadan? Bakın şu havaya, bakın da utanın kendinizden! İnsan neden don tutar bu sıcak havalarda? Dışarıda hava o kadar melun ki, cennet bahçesinde ademin aklını çelen kâfir bir şeytan gibi kanunsuz düşler uyandırıyor içimde. Peki, beni bunca üşüten kim ola dersiniz?

 

Günay Aktürk

Read more

Neden İnsanlık Bende Kalıyor

Neden İnsanlık Bende Kalıyor

İnsansız Bir İnsanlık Cehennemi

Neden İnsanlık Bende Kalıyor

“Neden insanlık hep bende kalıyor, gidecek kimsesi yok mu?”

R. Sharma

 

Yokmuş demek ki. Evden atmış ev sahibi olacak dürzü. Sokakta geçirmiş geceyi. Tinercilerin, ekbercilerin tecavüzüne uğramış. Yüzlerce kez bıçaklanmış karnından.

Yine de suçlu bulmuş cübbesi ilikli, gün akşama varmadan hapsi boylamış. Mahkûmların saldırısına uğramış içeride. Onca yıl yatmış da bir Allah’ın kulu don fanila getirmemiş.

Katillikten yatan Osman, diyordu Nazım baba. Bir adı da Osman’mış. Yaa, Osman’lar da yer sopayı. Daha çok Ali’yi şamar oğlanına çeviriyorlar ama derin bir mevzu var burada. Derken tahliye edilmiş. Dışarısı hepten bok. Ne yapacaktı başka?

Dur ulan demiş kendi kendine, bir de çatır çatır direneyim. Direnmiş de. De… Eylül ayının üçüncü haftasının manalı bir cuma sabahında suç üstü… Anayasayı tağyir, tebdil ve ilgaya teşebbüs ederken yakalanmış. Görenler de sanmış ki tecavüz ediyor. Yok benim babam, yok öyle bir şey. Bunların hepsi şerif olacak namussuzun uydurması.

Şimdi diyorsun ki gidecek kimsesi yok mu insanlığın? Sen söyle bakalım efendi bilge! Var mı kimsesi senden başka?

 

Günay Aktürk

Read more

Yan Lianke – Korona Virüsü Ya Sonra?

Yan Lianke Korona virüsü

Yan Lianke: Korona virüsünden sonra ne olacak?

Yan Lianke Korona virüsü

Hong Kong Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’nden “Çin Kültürü” hocası Yan Lianke, 21 Şubat’ta öğrencilerine verdiği çevrimiçi derste korona virüsünü, ortak hafızayı ve hikâye anlatıcılarının gelecekte salgından nasıl bahsedeceğini anlattı. Dersin çevirisini paylaşıyoruz.

Sevgili öğrencilerim,

Bu ilk çevrimiçi dersimiz. Başlamadan önce biraz konudan sapmama izin verin.

Küçükken ne zaman aynı hatayı iki ya da üç kere tekrar etsem, ebeveynlerim beni karşılarına alır, alnıma işaret ederek şunu sorarlardı: “Neden bu kadar unutkansın?

Çince öğretmenimiz, ne zaman bilmem kaçıncı kere okuduğum bir edebi metni ezberleyemediğimi görse beni ayağa kaldırır, tüm sınıfın önünde sorguya çekerdi: “Neden bu kadar unutkansın?”

Hatırlama becerisi belleğin yeşerdiği toprak, anılar da bu toprağın meyveleri. İnsanlarla hayvanları ya da bitkileri ayıran en önemli özelliklerden biri anılara ve hatırlama becerisine sahip olmak. Büyüyüp olgunlaşmamız için öncelikli ihtiyacımız bu. Sıklıkla yemek yemekten, giyinmekten, nefes almaktan bile daha önemli olduğunu düşünüyorum. Belleğimizi kaybedersek nasıl yemek yediğimizi unutur, tarlayı sürme becerimizi yitiririz. Kralın çıplakken daha güzel göründüğüne inanmaya başlarız. Bugün neden bunlardan bahsediyorum? Sebebi (ulusal ve küresel bir felaket olan) COVID-19 un etkilerinin hâlâ sınırlanamaması, virüsün aileleri ayırmaya devam etmesi, Hubei, Wuhan ve başka yerlerde yürekleri dağlayan çığlıkların dinmemesi. Buna rağmen istatistikler iyiye gidiyor gibi göründüğü için zafer şarkıları da duyulmaya başladı.

Ölü bedenler henüz soğumadı, insanlar hâlâ yasta. Oysa insanlar zafer şarkıları söylemeye, [Konfüçyüs’e atıfla] “Ne bilge ve harikulade!” demeye hazır.

COVID-19 hayatımıza girdiğinden bu yana tam olarak kaç kişinin ona bağlı olarak, hastanelerde ya da dışarıda hayatını kaybettiğini bilmiyoruz. Bunu araştırma ya da birilerine sorma şansımız bile olmadı. Daha da kötüsü zaman geçtikçe bu araştırmalar ve sorular için çok geç olabilir, bu konular sonsuza dek gizemini koruyabilir. Böyle giderse gelecek nesillere kimsenin hatırlamadığı, içinden çıkılması güç bir yaşam ve ölüm karmaşası bırakacağız.

covid 19

Geçmişte ve günümüzde bireyler, aileler, toplumlar, çağlar ya da ülkeler neden trajediler ve felaketlerle karşı karşıya kaldı? Ayrıca tarihteki felaketlerin bedeli neden on binlerce sıradan insan hayatıyla ödendi? Bilmediğimiz ya da sorgulamadığımız (ve uysallıkla dinlediğimiz) sayısız unsur arasından biri öne çıkıyor: Biz insanlar (ırk olarak hepimiz, karıncaya benzer önemsizliğimizle) unutkan canlılarız.

Hafızalarımız düzenlendi, değiştirildi, silindi. Başkalarının hatırlamamızı söylediklerini hatırlıyor, unutmamızı söylediklerini unutuyoruz. Söylendiğinde sessiz kalıyor, emir geldiğinde şarkılar söylüyoruz. Hafıza çağımızın bir aracı hâline geldi, unutmamız gerektiği söylenenler ya da hatırlamamız istenenlerden ibaret ortak ve ulusal hatıralar oluşturmak için kullanılıyor.

Geçmişe ait bir şey hâline gelen tozlu kitap kapaklarını boş verelim, son 20 yılda olanları hatırlayalım. Sizin gibi 1980’ler ve 1990’larda doğan çocukların deneyimlediği ve hatırladığı şeylerden bahsedelim. Örneğin AIDS, SARS ve COVID-19 insan eliyle gelen felaketler mi yoksa Tangshan ve Wenchuan depremleri gibi insanları çaresiz bırakan doğal afetler mi? Öyleyse bu tür doğal afetlerdeki insan unsuru neden hep aynı? Özellikle 17 yıl önceki SARS salgını ve günümüzdeki COVID-19 salgını sanki aynı tiyatro yönetmeninin elinden çıkmış gibi. Aynı trajedi gözümüzün önünde yeniden canlandırılıyor. Bir toz zerresinden ibaret insanlar olarak bu yönetmenin kim olduğunu bulmayı beceremiyoruz, toparlanıp senaristin düşüncelerini, fikirlerini, yarattıklarını ortaya koyacak uzmanlığa da sahip değiliz. Peki, bu “ölüm oyunu” yeniden canlandırılırken kendimize en azından bir öncekine dair neler hatırladığımızı sormamalı mıyız?

koronavirüs hastalığı

Belleğimizi kim sildi, geçmişimize kim sünger çekti?

Unutkan insanlar arazilerdeki ve yollardaki pisliğe benziyor. Ayakkabıların altındaki oluklar onlara diledikleri gibi basabilir.

Unutkan insanlar onlara hayat veren ağaçla bağları kopmuş tahta ve kalas parçalarına benziyor. Gelecekte neye dönüşeceklerinin kontrolü, testerelerin ve baltaların elinde.

Yazmaya duyduğu tutkuyla hayatına anlam katanlara, hayatı harflere güvenerek yaşayanlara sesleniyorum. Biz de dökülen kana ve hayata dair belleğimizden vazgeçeceksek yazmanın anlamı ne? Edebiyatın değeri ne? Toplum neden yazarlara ihtiyaç duyuyor? Bitmek bilmeyen yazarlığınızın, çalışkanlığınızın, yazdığınız birçok kitabın başkaları tarafından kontrol edilen bir kukladan farkı ne? Gazeteciler tanık olduklarını haber yapmazsa, yazarlar anılarını ve duygularını yazmazsa, eğer toplumun konuşabilen ve konuşmayı bilen insanları saf ve coşkun bir politik doğruculuğun peşinde duyduklarını aktarmak, okumak ve duyurmakla yetinirse insanoğlu olarak Dünya’da yaşamanın anlamını bize kim anlatacak?

Çağın büyük taşkınlıkları arasında kişilerin belleği yok edilen ya da dikkatsizce kenara atılan, sanki hiç var olmamış gibi seslerle ve sözcüklerle bastırılan lüzumsuz bir köpük, akıntı ya da gürültü gibi görülüyor. Ne yazık ki bir çağ geçip giderken her şey unutulmaya yüz tutuyor. Et ve kemik, beden ve ruh yok olmuş durumda. Her şey çok iyi, dünyayı kaldıracak gerçeğin oluşturduğu dayanak noktası kayıp. Tarih de efsanelerin, temelsiz, kayıp, uydurulmuş hikâyelerin derlemesine dönüşmüş. Böyle bakınca hatırlamamız, düzenlenmemiş ya da silinmemiş hatıralara sahip olmamız ne kadar da önemli. Çoğumuzun kaderinde hayatını yazmaya adamak var, gerçeği arıyor, insan olarak belleklerimiz aracılığıyla yaşıyoruz. Bizim gibi insanların bile o acınası özgünlüğünü ve belleğini kaybettiği bir gün gelirse, dünyada kişisel ve tarihsel bir özgünlük ve gerçekten bahsedebilecek miyiz?

Esasen hatırlama yeteneğimiz ve belleklerimiz dünyayı ya da gerçekliği değiştiremese de en azından merkezi, düzenlenmiş “gerçeklerle” karşı karşıyayken bir terslik olduğunun farkına varmamızı sağlayabilir. İçimizdeki küçük ses “Bu doğru değil!” der. En azından salgının kırılma ânı gerçekten gelmeden önce, şenlikli zafer şarkıları arasında insanların, ailelerin yasını ve çığlıklarını duyabilir ve hatırlayabiliriz.

Anılar dünyayı değiştiremez, ama bize gerçek birer vicdan verebilir.

Anılar bize gerçekliği değiştirme gücünü vermese de en azından bu yöne doğru bir yalan geldiğinde içimizde bir şüphe uyandırabilir. Bir gün başka bir Büyük İleri Atılım gelirse ve insanlar arka bahçe fırınları kullanmaya dönerse, en azından kumun demire dönüşmeyeceğini, bir mu [yaklaşık 667 metrekareye denk gelen ölçü birimi] mahsulün 60 ton gelmeyeceğini biliriz. Bunun en basit sağduyu örneklerden biri olduğunun, zihnin madde ürettiği ya da havanın besin yarattığı bir mucizeyle karşı karşıya olmadığımızın farkına varırız. Bir Kültür Devrimi daha olursa, en azından ebeveynlerimizi hapse ya da giyotine göndermeyeceğimizi garanti altına alırız.

korona virüsü kaç kişi öldü

Sevgili öğrencilerim, hepimiz hayatını muhtemelen dil aracılığıyla gerçeklik ve anılarla ilgilenerek geçirecek birer sanat öğrencisiyiz. Gelin ortak hafıza, ulusal hafıza ya da etnik hafızadan değil, kendi hafızamızdan bahsedelim. Nitekim tarih boyunca ulusal ve ortak hafızanın bulandırdığı ve değiştirdiği de hep bireysel hafızamızdı. Günümüzde COVID-19 bir anıya dönüşmekten çok uzakken etrafımızda zafer şarkıları ve galibiyet naraları duymaya başladık bile. Bu yüzden umarım sizin gibi COVID-19 felaketini yaşayan herkes hatırlayan, anılardan anı türeten insanlara dönüşür.

Öngörülebilir gelecekte ulusumuz COVID-19 karşısındaki zaferini şarkılarla ve türkülerle kutlamaya devam ederken bu seslere katılan boş ve sığ yazarlar değil, kendi anılarıyla özgün bir yaşam sürdüren insanlar olacağımızı umuyorum. Büyük performans sahnelendiğinde sahnedeki oyuncular ya da anlatıcıların, ya da performansa dahil olmak için alkış tutanların değil, sahnenin en uç noktasında sessizce, gözünde yaşlarla bakan, içine kapanık ve yalnız olanların arasında yer alacağımızı umuyorum. Eğer şarkılar ve türküler arasında sükûnet ve bereket günleri yavaş yavaş dönerken COVID-19’un kaynağını ve nasıl yayıldığını yüksek sesle sorgulayamıyorsak sessizce mırıldanalım, nitekim bunu yapmak da vicdanımızın ve cesaretimizin bir göstergesi. Auschwitz toplama kamplarının ardından şiir yazmak gerçekten de barbarlıktı, ama o dönemi sözlerimizde ve anılarımızda unutmayı tercih etmek daha da büyük bir barbarlık örneği.

Li Wenliang gibi olan biteni duyuramıyorsak bile en azından o duyurulanlara kulak verelim.

Yüksek sesle konuşamıyorsak, fısıldayalım. Fısıldayamıyorsak hafızalara sahip, sessiz insanlar olalım. COVID-19’un başlangıcını, şiddetlenmesini ve yayılmasını deneyimleyen bizler, savaşı kazandıktan sonra zafer şarkıları söyleyen kalabalıklar geldiğinde sessizce geri adım atan insanlar olalım, içinde hafızalarını koruyan mezarları yüreklerinde taşıyan, hatırlayan ve bir gün bu anılarını gelecek nesillere aktaracak insanlar.

*Bu yazı, Can Koçak tarafından orijinali Çince yapılan dersin Grace Chong tarafından Literary Hub için İngilizceye aktarılmış hâlinden kısaltılarak çevrilmiştir.

[email-subscribers-form id=”1″]

Read more

Yılbaşı Planları

Yılbaşı Planları

Yılbaşında Ne Yapılır?

Yılbaşı Planları

Kara softa değilim, yılbaşına düşmanlığım yok. İsteyen Noel tadında da kutlayabilir. Sonuçta bize giren çıkan var mı? Hatta “seninleyiz İsa korkma” dizelerini de tekrarlayabilirler. Bu sanırım bir Hristiyan duasıydı. Yıllar önce bir kiliseye gittiğimde yapışmıştı kulağıma. Dini bir vecibe değildi tabi. Papaz olduğuna ikna olduğum sakallıdan mahzende şarap olup olmadığını sormuştum. Papazların yılbaşı planları da pek sıkıcıdır diye düşünüyorum. Üzüm suyunu mahzende boşuna çürütüyorlar. Bence papazların da rahibelerin de kafeslerini bu yılbaşında açmalılar.

Efendim yılbaşında çalışıyorum. O yüzden salt öneride bulunabilirim. Özel gün gibi bir takıntım yok. Mesela geçen sene gece yarısı kuran okumuştum. Benden de iyi mümin olur ya… Üzerinde çalıştığım bir proje için lazımdı canım…

Gençlerin bu seneki yılbaşı planları ne ola! En azından onlardan feyz alın ve bir bardak bile olsa alkol alın. Lütfen. Rica ediyorum. Gül rengi şarap mesela. Hoş, benim hitap edeceğim kitle de şerbet içecek değildi ya. Lakin bu sene bilinçli bir şekilde için. Usturuplu için. Ağzınızla için : )

Ülkenin durumu mulûm. Zift gibi. Ama bu yılbaşında az da olsa renk katabilirsiniz. Bakın zamanında Şii yobazlar İran’da devrim yaptıktan sonra kadınlara ne oldu biliyorsunuz. Sokak milisleri bile kafası birazcık açık bir kadın görseler ellerindeki kezzabı kullanıyorlardı ve bu suçun cezası da yoktu. Yıllar sonra İran’da bazı eğlence evleri keşfedildi. Orada birbirlerini hiç tanımayan insanlar gelip beraber oluyorlar birbirleriyle. Söylemek istediğim şey bundan sonra başlıyor. Kadının birine soruyorlar neden yaptıklarını. Diyor ki “burada yaptıklarımızla bu yobaz devrime bir darbe vuruyoruz.” İşin ahlaksal kısmıyla yormayın beni. Zaten özünde her insan ahlaksız. Eğer güncel ahlak kurallarına göre konuşuyorsak…

Yobazlığa darbe vurmak! Rakı iyi giderdi hani. Yobazlığın özgürlüğü hangi şartlar altında olursa olsun esir alamayacağının bilinciyle yapın bunu da. Ana fikir bu olsun. Zihninizi esir almalarına izin vermeyin. Asıl esirlik orada. Asıl azap, işkence ve kölelik zihnin baş eğmesiyle başlıyor. Bir özgürlük mahkûmu şöyle diyordu: “İnsan zindandayken bile sırf direnmek için umuda sırtını dönüp dış dünyadan yüz çevirebilir.”

Yılbaşında ne yapılır? En okkalısını söyleyeyim. Gece yarısına doğru herkesi susturup Hayyam’ın şu dizelerini okuyabilirsiniz:

Yüreğinde sıkıntı varsa esrar iç,
Ya da birkaç kadeh gül renkli şarap iç.
Onu içmem, bunu içmem der durursun:
Ahmak herif, git zıkkımın pekini iç.

 

Günay Aktürk

Read more

Deli Ruhlu Milena | Böcek Kralı Kafka

Deli Ruhlu Milena Ve Böcek Kralı Kafka
Deli Ruhlu Milena Ve Böcek Kralı Kafka

Deli bir kadındı şu bizim Milena. Bizim Milena’mız. Hemen de bizim olur. Tutkulu bir âşık. Gazeteci, yazar ve çevirmen. Kafka gibi bir dehayı bile dize getirmiş bir kadın. Kafka açısından akıl hastalığına dönüşmüş bir sanrı! Kadının öyle kudretli bir ruhu var ki sevişmeye bile korkmuştu şu bizim böceklerin tanrısı Kafka!

Aslında Milena’nın yanında Kafka’nın varlığı biraz sönük kalıyor. Onu bizim Milena’mız yapan şey, yalnız Kafka’nın gölgesi altında kalmış olması değil. Zaten öyle de olmadı. Milena’nın ruhundaki anarşist ve devrimci güç, yaşamındaki çalkantılar, tımarhanedeki sinir krizleri, sonrasında da göçük altında kalan karanlık bir ruh. Bu kadar kudretli bir ruh, ancak kendi denginde bir ruhla ayağa kalkabilirdi. Kafka’nın kudreti! Belki Kafka’nın kangrene dönüşmüş aşkına rağmen bedenleri ihtirasla hiç sarmadı birbirini ama çok daha etkili bir şey oldu. Çağımızda pek görülmeyen o zihinsel aşkı dibine kadar yaşayabildiler. Çok mu basit görünüyor peki, çok mu eksik? Mektupla başlayıp mektupla biten bir aşk mı sadece?

Bugün yaşasa kendimi tutamaz sarsılırdım. Milena’dan. Çünkü biliyorum insanlığımın eksik yanını. İnsanın aslen bu konularda iki tür açlığı var gibi. Biri beden biri de ruh açlığı. Güçlü bir ruh aç bir bedeni pekâlâ doyurabilir ama her beden her ruhu doyurabilir mi?

…bir ben ölmek istiyorum, bir sen, bir ben senin önünde küçücük bir oğlan çocuğu gibi ağlamak istiyorum, bir sen benim önümde küçük bir kız çocuğu gibi… Ve bir kez, on kez, bin kez, sürekli senin yanında olmak istiyorum, sen de aynısını söylüyorsun. Artık yeter.

Yaşayabilmek için fazla öngörülü, fazla bilge, savaşabilmek içinse fazla güçsüzdü.” diye yazar Milena Kafka için. Kafka’yı her anımsayışımda onu tekerlekli sandalyedeki bir bilgeye benzetirim… Kalkıp iki adım atamaz ama dünyayı yerinden oynatabilir. Yaşayan insanlar arasında, onun kitaplarını okuduktan sonra geceleri gözüne uyku girmeyen koca bir insan yığını var! Bu tam olarak Kafka sarsıntısı!

Peki ya Milena’nın da kitapları olsaydı? Kaç şiddetinde olurdu sarsıntısı?

 

Günay Aktürk

Read more