Mutlu Aşk Vardır Ve Fazlasıyla Ateşlidir

mutlu aşk yoktur

Mutlu Aşk Yoktur Mu Dediniz?

MUTLU AŞK VARDIR VE FAZLASIYLA ATEŞLİDİR

“Hiçbir ilişkinin üzerinde güneş sürekli parlamaz. Fakat iki insan bir şemsiyeyi paylaşıp fırtınaları birlikte atlatabilirler.”

Paulo Coelho

Bunun için ön şartımız var. Daha önce fırtınaya yakalanmış olmak. Saçak altında güneşi beklemiş tarla sıçanları şemsiyeyi delebilir. Ama yağmuru yiyerek sıçan gibi ıslanmışsa iş değişir. Sorun, nasıl bir sıçan olduğunda. Vebalısına denk gelirseniz yandı gülüm kenet helva. Ya da halk deyimiyle sıçtı Cafer bez getir! Yani kısacası mutlu aşk vardır ve fazlasıyla ateşlidir. Ama diğer yandan önümüzde “insan” adında büyük bir engel de vardır. Her seferinde hayal kırıklığına uğratıyor bizleri.

Eskiden şu sözü çok severdim: “İnsan her gün anımsar mı aynı gözleri?” Öyle biri her koşulda sevilir! Hele ki ıslanmış hali daha bir iç gıdıklayıcıdır. Sonra dersin ki: “Hadi gidelim de kurutalım üstünü! Sonra duş alır pijamanı giyersin.”

Sevgilimde pijamayı çok severim. Tabi bu sizi ilgilendirmez ama ilgilenen olursa denesin bunu kendi tatlı sıçanıyla. Düşünsenize! Sevginin buğusuna ten kokusu sinmiş ve dışarıda yağmur yağıyor. Acele etmeyin canım. Şömine başındaki birkaç hisli sözcüğün ihtiras çığırtkanlığı yaptığına şahit olmuştum.

mutlu aşk yoktur

Zor günlerde daha sıkı sokulmalı insan insana. Kederin de bir mesai saati olmalı. Ara sıra çekmeli fişini dünyanın. Birkaç gecelik tutkuya sıkışmış olan aşkı yeniden hatırlamalı. Biliyor musunuz ne? Deli divaneler gibi yandığınız dönemlerde tadına varamazsınız aşkın. Çünkü yanan yerin dokusu çok hassastır ve gününüzü cehenneme çevirir. Önce ateş bedeni terk etmeli. Sular durulmalı ve bir de deniz sakinken seyretmeli o maviliği! Hakiki aşkın doğabilmesi için önce ölmesi gerekir. Yani aşkın ikinci doğumudur bu. Şunu unutmayın. Ateş eti her koşulda yakabilir ama eti pişiren ateş değil közdür.

Yani aslında mutlu aşk vardır. Ama ruh öncelikle çıktığı o kasırgalı dağlardan inerek inzivaya çekilmelidir. Öfke dinmeli, her şey affedilmelidir. “Mutlu aşk yoktur” demiş Louis Aragon. Çünkü aşkın temelleri özlemin, imkânsızlığın ve gözyaşının üzerinde inşa edilmiştir. Aşırı yoğun duygular! Aşkın dokusunda bunlar var. Bunlar olmadan bu kadar yanar mıydı etimiz?

Son bir söz daha kaldı söylenecek. Aşkı çıkmaza sokan ve onu “mutlu aşk yoktur” tanımına sürükleyen sebep! Bizler aynı dozda karşılık bulamadığımız için, dünyanın en zehir zıkkım talihsizliğine dönüşüyor bu duygu. İnzivaya çekildikten sonra derviş postunu giydiğin zaman onu yanında göremeyeceksin. Çünkü o senin şemsiyenin altına hiç girmemiştir. Yalnız sen yaşamının bir noktasında güçlü bir kasırgaya yakalanmış ve bir süreliğine ona sığınmışsın. “Tüm acılarım hafifledi! Haydi gel, hazırım ben!” diye sesleniyorsun. Sesleniyorsun ama onun da kendi sığınakları olduğunu akıl edemiyorsun.

Bu makaleyi bir de onun okuduğunu düşün. Muhtemelen o da bir zamanlar sığındığı şemsiyenin sahibini hatırlayacaktır. Seni değil… İnsan insanı denk getirmekte pek beceriksiz. Mutlu aşk vardır ama az önceki nedenden ötürü aslında yoktur… Azdan az çoktan çok, var ile yok arasında püsküllü bir acı…

 

Günay Aktürk

Read more

Kardeşlik Dürtüsü Ve Evrim

Kardeşlik Dürtüsü Ve Evrim

Kardeş Nedir Bilir Misin

Kardeşlik Dürtüsü Ve Evrim

İnsanlar doğar. İnsanlar büyüdükçe tekrar tekrar doğar ve yabancılaşırlar birbirlerine. Kardeşleriyle birlikte büyüyen çocuklar, saklambaç oyununun körebesine bürünürler büyüdüklerinde. Geçinememenin ve hayvanlaşmanın karanlığına bürünürler tam da. Giderek unutulur paylaşılan ve akılda kalan her şey… Son nefesime kadar asla unutmayacağım çocukluğumuzu.

Kardeş nedir bilir misin? Sırtını verip yaslandığın koca bir dağdır aslında kardeş. Şu vahşi doğada aynı kanı ve benzer bilgileri paylaştığın en yakın canlı odur. Yaklaşmakta olan bir çift karanlık gözün, sivri pençelerin ve keskin dişlerin önüne atlayabilecek tek kişidir o. Binlerce yıllık insanlık tarihinde iyice oturmuş bir sistemdir bu artık.

Kardeş nedir bilir misin? Soyunun yeşerip kök salması için hiç düşünmeden feda edersin bazen kendini: tek amaç hayatta kalmak olsa bile. Seninle onun arasında fazla bir fark yoktur. Çünkü onun yaşaması, sen ölsen dahi yine de yaşıyor olacağın anlamına gelir. Bu kadar güçlü bir bağın en esaslı nedeni, bilginin yeni nesle aktarılma çabasıdır. Hiçbir canlı içgüdüsel olarak yok olmak istemez. Bir soyun yok olması, o soyun başına gelebilecek en büyük felakettir. En başından beri yavrular üzerinden aktarılan bilginin yok olması anlamına gelir bu. Peki, nedir bu bilgi?

Elinizde bilgi olmadan basit bir dolma kalemi bile yapamazsınız. Nasıl yapılır, hangi malzemelere ihtiyacınız vardır bilemezsiniz. Mesela kalem dedik. Mürekkebin bitmesi, mürekkeple çalışan bütün kalemlerin yok olacağı anlamına gelir. Bütün kalemler arasında yalnız kurşun kalem ya da mürekkebe ihtiyaç duymayan diğer kalem türleri kalacaktır geriye. İnsanda da benzer bir durum hakimdir. Biz buna akraba seçilimi diyoruz. Canlı türlerini çekip çeviren evrim yasalarından biridir.

Her canlı gibi insan da kendi türünün özelliklerini taşır. Bir tür yok olursa artık o türün yenisi yapılamaz. Tür çeşidi ne kadar fazlaysa, yeni ve güçlü türlerin ortaya çıkması o kadar kolaydır. Eğer türler yok olur ve çeşitlilik azalırsa, o canlı türü “dar boğaz” denilen yeni bir döneme girer. Bundan sonra ya yeniden çoğalır ya da tümden yok olup gider.

Sorulması gereken bir soru var. Yaşadığım süre içinde cevabını bulamadığım ve sanırım bulamayacağım tek bir soru: bütün bunların sebebi ne? “İnanmak değil, bilmek istiyorum” felsefesinden uzaklaşmamak kaydıyla soruyorum bunu.

Yaşamın gerçekten de direnmekten ibaret olduğunu artık anladık. Peki, tohum toprakta neden filizlenir? Evrimin amacı ne? Shaw’ın dediği gibi “bütün canlılar beyne doğru ilerliyor.” Ama neden? Benim toplumum, hakk denilen şeyin evrenin bizzat kendisi olduğuna inanır. Ulaşabildiğim yetersiz tek cevap ise, hakkın bilincinin kapalı olduğu. Hakk, kendini gelişmiş, düşünebilen bir beyin sayesinde tanıyor. Peki neden?

Read more

Melankolik Bir Piç Kurusunun Duygudurum Bozukluğu

Majör depresif

Yine Geliyorlar

Bunun olacağı sabahtan belliydi. Çöpleri atmadığım için öfkeli ve seri katillere özel ses tonunu kuşanan ablam Canay: “Sende Majör depresif bozukluk var.” dedi. O sırada elimdeki şarap kadehiyle mutfaktan balkona doğru seyir halindeydim. Zınk diye durdum. Ancak bir meteorun başarabileceği şeyi başarmış, bütün dikkatimi üzerine çekmişti. Önce okuduğu şeyleri üzerimde deniyor sandım ama daha sonra anladım ki telefonla konuşuyormuş. Ama yine de söylediği o Freud tarzı sözcük gün boyu kulaklarımda çınlayıp durdu.

Akşama doğru hedefini şaşıran o kehanet bir anda gerçekleşiverdi. Ayaklarımı ya da göbeğimi gıdıklayan enerjinin içimden gizlice sıvışmaya çalıştığını fark ettim. Bu bir depresyon belirtisi olmalıydı. Bu kara kaygı bozukluğu denilen tünele ara sıra girip çıktığım için maruz kaldığım şeyi iyi tanırım. Sanki dünyada bir başıma kalmıştım da insanlık tekrardan üreyip çoğalana kadar yatıp uyuyasım vardı.

duygudurum bozukluğu

Enerjinin içimden gizlice sıvıştığını söylemiştim. Sanırım benden bağımsızdı o enerji. Devlet içinde devlet: paralel yandaşım gibi davranıyor bana. Üstelik kendi yasaları da var ha! İşine gelmedi mi resti çekip gidebiliyor. Ruhun bile duymuyor gittiğini. Aslında yolunda gitmeyen şeyler olduğunun bal gibi farkında. Mahallemin delisi o benim. Zihnimde yuvalanmış. Başına ödül koyacağım ya, en değerli hazinelerimi de beraberinde götürmüş. Yani ayyaşa bu gecelik bütün kapılar kapalı. Geceyi bir bankın üstünde yatarak geçirecek.

İçimden kaçanı tekrar sokmam gerek içime. Bir yabancıyla anlaşma mı yapsak acaba! Birbirimizin kaçağını arayabiliriz diye düşünüyorum. Onunkini bulursam onu sokarım içime. Bu sokup çıkartma işi pek hayra alamet görünmüyor. Buna mı ihtiyacım var? Olası değil gibi. Şimdi bir yabancı çırılçıplak soyunup yatağa uzanacak olsa, burnuna konan sineğe bile aldırış etmeyen bir ayyaş gibi kalçasını kaşımakla meşgul olurdum herhalde.

Kitaplar tat vermiyor böyle zamanlarda. Böyle zamanlarda işe yaramayacaklarsa ne diye başköşeye kurulmuşlar ki? Belki de ruhuma tecavüz eden onlardı. Kendi kütüphanesi tarafından binlerce karakterin marifetiyle, binlerce mekânda defalarca doğmuş ve öldürülmüş aydın bir piç kurusuna benziyor benim gibi melankolikler!

Majör depresif

Sevince bulanmak için başka şeyler de denedim. Bir saatte üç tane sade kahve içmek gibi. Bunun keyifli bir şey olduğu izlenimini yaratan filmlere dava açmalı. Oyunculuğunuz bir kere de berbat olsun yahu! Sonra da sizleri örnek alıyor izleyenler. Ama hakkınızı vermek gerek. Yalnızlığınız gerçekçi durduğu kadar özendirici de. Sanki bir başınıza olmaktan keyif alıyorsunuz. Ben mi? Benimkisi kara safra vakası. Başkalarında iyi görünen şey bende yamalı duruyor. Kendimi zaman zaman yırtık dondan kafasını çıkartmış bir penis gibi hissediyorum. Bir şekilde işe yarayacağımı bilsem de zamanlamayı tam olarak tutturamıyorum. Zihnimin artık bütün bunlara dur demesi gerek. Bunu yapacak kadar gücü yoksa kendisiyle övündüğü için başını yere yıkmalı artık…

Bütün bunları düşünmekten o kadar bunaldım ki üşenmeden kalkıp parka kadar gittim. Çocuklar ve kuşlar için. Demek ki başıbozuk bir melankolik değilmişim. Hem onlar genelde yataktan bile kalkmak istemezler. Kendim için neleri göze aldığıma baksanıza…

Üç yaşlarında bir kız çocuğu… Salıncakta sallanırken, dünyada salıncakta sallanmak kadar önemli bir şey olmadığını kavramış görünüyor. Görmeliydiniz onu, insan türünün en muhteşem ürünü. Hayvan doğası insan zekâsıyla birleşerek yerkürenin en saf ve en kusursuz canlısını yaratmış. Elleri küçücük, yanakları pamuk kadar yumuşak. Üstelik ablaları, teyzeleri gibi saçları da var. Ama oyuncak bebeklere benziyor yahu! Günün birinde koskoca bir kadın olup çıkacak. İnanılır gibi değil. Dünyada işler böyle yürüyor ve çoğu insan gördüğü şeyin anlamını kavramaktan çok uzak. İnsanlığa giden yolun başlangıcı çocuklar. Ama ne yazık ki yaş aldıkça uzaklaşıyorlar o yoldan.

melankoli

Ruhumun karası beyazlıyor mu ne! Kendimi daha iyi hissediyor gibiyim. Demek ki böyle zamanlarda ya parka gelmeli ya da yapmalı ondan bir tane. İkincisi için suç ortağı gerek. Acaba çocuk yapmayı (şu çağda) insanlık suçundan sayabilir miyiz? Zira ne insan yetiştirme işinde becerikliyiz, ne gelecek yaratmada ne de akıl sağlıklarını korumakta. Bak yine başladım gırnata çalmaya …

Son tahlilde bana ne olduğunu kavrayabildim. İçine düştüğüm dalgalanma ne depresyon ne de melankoli. Çünkü hiçbir şey öyle aşırı falan değil. Kendimi öldürmek gibi bir niyetim yok. Üstelik yasta da değilim. Ne bir insanı/eşyayı kaybettim ne de özel biri tarafından reddedildim. Benimkisi başka. Benimkisi gündelik. Ruhum olacak it soyu epeyce saldırgan ama şimdilik canıma kast etmiyor. Melankolik ya da depresif duygudurum bozukluğu dedim ama olay bundan çok daha basit. Sadece birazcık hüzünlüyüm o kadar. Çok fazla çalışıyor, az uyuyor, çok yazıyor, az sevişiyor, çok düşünüyor, azdan az çoktan çok geçinip gidiyorum kendimle. Sağlam vücut sağlam kafa demişler. Enerji istiyorsan bedenine iyi davranacaksın. Kendini sevecek, barış içinde yaşayacaksın onunla. Ama aşırıya kaçar da fazla seversen kendini, narsisizme kadar yolun var! Bizim her şeyden önce öz güvene ihtiyacımız var…

Kendimi çocuklarda bulduysam bu şekilde tedavi edebilirim kendimi. Daha fazla zaman geçirmek onlarla, oyunlarına karışmak… Şehirden köye göç gibi yani. Bir zamanlar biz de çocuktuk, deneyimli sayılırız. Gerçi o saflıktan uzaklaşalı çok oldu ama pratik yapabilirim. Hem anneme göre de örnek bir çocukmuşum ben küçükken. Diyor ki o günlere dair: “O kadar nazlımdı ki altına sıçsa üç gün oturduğu yerden kalkmazdı.” O günlerde ben dedem neden artık şeker almıyor diye düşünüyordum. Bir de şemsiye istemiştim. Demek ki büyükler gerçekten uzaklaşıyorlarmış çocukluk halinin saflığından…

Melankolik Bir Piç Kurusunun Duygudurum Bozukluğu

Büyüklerle ben yapamıyorum, çocuklar da almıyor beni oyunlarına.” demişti Sunay ağabey. Ama başaracağız bunu. Enseyi karartmak yok. Hele can suyumuza yaşam dolsun da… Hadi öyleyse, gidip biraz çizgi film izleyelim.

 

Günay Aktürk
18 Ağustos 2019

Read more

En Büyük Mutluluk Kerevet Midir

En Büyük Mutluluk Kerevet Midir Nedir

Az Mutluluk Çok mutluluk
Vanası Kesilmiş Bir Suluk

En Büyük Mutluluk Kerevet Midir Nedir

“Azıcık mutluluk herkes için iyi olur. Ama hiç kimse azıcık mutluluk istemez. Ve mutluluk fazla büyük oldu mu değeri azalır.”

Ana
Maksim Gorki

 

En büyük mutluluk gelsin ve yapışsın yakamıza istiyoruz. Ama Gorki işi çözmüş. Ebatı büyük olursa çabuk sıkılırsın diyor. Öyleyse büyük olmasın ve biz de sürekli avans alalım ondan. Yani o zaman da azıcık olmuş oluyor. Diyor ki “Kimse azıcık mutluluk istemez.” Yahu biz kimse miyiz? Madem yürekte ve akılda durumlar kesat, idareli kemirelim o zaman. O da bizden bazen bir ısırık bazen de ufak bir lokma koparsın. Kimse azıcık lokmaya talim etmez mi? Ben ederim. Madem kıtlık var, ucundan azıcık…

Sanırım sünnet de böyle peyda oldu. Kimine fazla geldi kimine az. Kiminin aklından hiç çıkmadı. Peki, ya emri kim verdi? Konu başka yerlere kaymak üzere. Biz de kaydık çocukken naylonla tepelerden derelere doğru. Ne çıkarttık bu deneyimden? Eyleme soyunarak mutluluğu dibine kadar yaşamak istersen fazlasıyla üşürsün ahbap.

Sevgilim de bana ahbap diyor. Yani henüz sevgili değiliz aslında. Ama müzakereler devam ediyor. Dozunu ayarlayabiliriz gibime geliyor mutluluğun. Sen bir gel, ben üstüne beş koyarım.

Aslında gelmesen de cehenneme. Gelirsen cennette elma var. Sahibi genelde kovuyor ama biz de pek cennetlik sayılmayız ve dahi yakışmayız oraya. O yüzden “cehenneme” dedim ya. Dediklerine göre pek ateşli katları varmış. Daha sırtımız yere gelmez. Huri olup da yedi erkek gücündeki ahmak bir aygırla kerevette çile mi çekeceksin?

En büyük mutluluk kerevet midir? Kerevet nedir peki? Şöyle tanımlanıyor: “Üzerine şilte serilerek yatmaya ya da oturmaya yarayan ahşap ayaklı tahtadan seki. Sedir, karyola, yatak olabilecek eş anlamları.

Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine! Bizim hınzır atalar ne demek istiyor acaba bununla! Muradına ermişler, onlardan önce kerevete çıkıp bekleyelim mi demek? Elbette masum bir söz canım. Güzellik de masumiyetle karıştırılır. Ve güzellik, bir parça günahkardır da!

En büyük mutluluk diyorduk. Aşk mutluluk getirir mi dersiniz? Yedinci Mühür filminde pek hoşuma gitmişti şu söz: “Mükemmel olmayan bu dünyada en az mükemmel olan şey aşktır. Aşk, mükemmellikten en mükemmel uzaklıktadır!” Ama ben onun ötesine geçtim ve orada ne olduğunu biliyorum. Aşk, yangın geçtiği zaman başlayan şeyin adıdır. Ve dua edelim ki az alev ile çok alevin arasını ayarlayabilecek kadar deneyim sahibiyim. Biraz kan kaybettim ama zaten şimdiden kanımı ısıtıyorsun bile : )

Sözün özü şu ki problem ne kadar büyük olursa olsun her problemi çözecek bir formül mutlaka bulunur : )

 

Günay Aktürk

Read more

Mutluluk Üzerine Yazılar

mutluluk üzerine yazılar

Mutluluk Üzerine Yazılar

mutluluk üzerine yazılar

Mutluluk, elde etmek için peşinden koşulacak ve sonra da kaybetmemek için çaba sarf edilecek bir şey değildir.

Sefiller
Victor Hugo

 

Kalabalıklara karışmak isteyen insanlar geldi aklıma. Sürekli eğlencenin süresiz mutluluk getireceğine inanan insanlar. Her yerde olan hiçbir yerdedir sözüne inanırım. İnsan kendini kalabalıklarda kaybeder. O kadar uğultuludur ki duyamaz iç sesini. Bakın, psikolojik rahatsızlık duymaksızın iki gün evde kalamıyorlar.

Ne yapıyorlar? İş güç icat ediyorlar. Yeni yemek tarifleri ya da dizi abonelikleri gibi. Sıradan gibi görünüyor ama ciddi bir sorun. Kimse kusura bakmasın ama bu işe yaramaz kalabalıklar hayattan zevk almak konusunda henüz emekleme çağında bile değiller. Kendilerini adayacak dişe dokunur hiçbir şeyleri yok. Bütün gün evde kalsa sıkıntıdan patlayacak kadar boş zamanı olması hiç normal görünmüyor gözüme. Yani bakıyorum içi boş.

Normal zamanlarda her şey neden normal görünür anlamış değilim. Nefes al ve gündelik saçmalıklardan bahset. Avm açılışlarını kaçırma. Diskoda eğlen. Her gün bir yerlerde boy göster ve sürekli poz ver. Mutlu ve sağlıklı görünmeyi unutma. Bir de epeyce eğlenmiş... Hemen paylaş bir yerlerde. Seksi unutma. Bu kadar boş bir hayatın en büyük heyecanı bedensel tatminlerdir. Peki, mutluluk nedir sorusunun yanıtı mıdır bunlar?

Aslında sorun bunların yapılıyor olmasında değil. İnsan nefes almak ister ama aslen soluksuz kalmaya ihtiyacı var. Sorun, bunların artık rutine dönüşmüş olması. Yaptığınız şey bir başkasına saçma gelebilir ama bunların hiç birisi uğraştan sayılmaz. Bu ruh ne ile dolacak? Hem, zihin zorlanmalı ki elde edilen şeyler kıymete binsin. Bu insanlar için hayatın hiçbir değeri yoktur ve dünya üç günlüktür. Zira içi boş bir yaşam ancak zevk ile yaşanırsa yaşanmaya değerdir. Onu kaybetseler bile yasını tutmaya değmez zira yas tutacak hiçbir şey yaşanmamıştır.

İnsanın dişe dokunur bir uğraşı ve kavgası olacak arkadaş. Mutluluk dışarıdan gelirse, bir gün girdiği kapıdan çıkıp gider. Ve o “bir gün” sürekli tekrarlanır…

 

Günay Aktürk

Read more

İnsanlığı Utanç Kurtaracak

İnsanlığı Utanç Kurtaracak

İnsanlığı Utanç Kurtaracak

İnsanlığı Utanç Kurtaracak

1972 yapım bir Sovyet filmi olan Solaris’te söylenen replik. “İnsanlığı utanç kurtaracak.” Yüreği güzel insanların başlarını okşarken söylenebilir bu. Ötekilere gelince, önce onları bulmalıyız. Robin Sharma bu durumu fark etmiş.

Diyor ki: “İnsanlık çok ilerledi, artık gözükmüyor.” Ne kadar da utanç verici! Sahiden! Nerede bu insanlık? İzini gören, sesini duyan var mı? Sanırım bize bir dürbün lazım. Ama nereye bakacağımız da önemli. Yine geriye doğru gitmiş olabilir. Huyu kurusun, hep yapar bunu. Yularını gevşetmeye gelmiyor. Binlerce yıl önce çıktığı kulübesini has yuvasıdır zannediyor zavallı.

Ne vardı orada avcılıktan başka? Boğazlamak da değildi marifeti. Leş yiyiciliği… Bunları konuşasım var yine. Her gün haberlerde görüyorum o kayıp insanı. Görünüşe bakılırsa yine bir yalak bulmuş kendine. Ya girip yıkanacak pis suda ya da içecek onu. Bir ucu lağıma karışmış ama bunu düşünmesi gerekmez. Çünkü işini tartarak yapanlardan değildir o. Birilerini linç ederken alacağı kârı düşünür sadece. Avını boğazlarken vahşeti vahşet olarak görmez de, bataklığın doğası budur zanneder.

Açıp okudum tarihi. Katran dozunda bir karanlık… İçine işlemiş olan o “geriye dönme” hevesi her çağa bulaşmış görünüyor. Bu yobazlık illeti doğasında mı var insan denen yamyamın? Bakın ben söylüyorum size. Eğitilmezse başka bir türe dönüşüyor. İnsan ile alakası yok. Hayvana da çok uzak. Sadece bizim ırkımızda görülen tehlikeli bir ara tür.

Düşünme yeteneğine sahip olduğu belli. Onu tehlikeli kılan da bu zaten. İnsan olabilmek için sadece düşünebilmek yetmiyor. O düşünceyi zevkini kurgulamak için kullandığı gözden kaçmasın. Yarattığı teknolojinin altında kaldı mendebur. Elma ağacında armut yetiştirebiliyor fakat çığlık seslerine kulakları hâlâ tıkalı.

Peki, nasıl kurtarabiliriz onu? Eğer iğnesini batıracağı bir damar arıyorsa, damarına iğne batırılmalı. Yani utanç duyması için utanca maruz kalmalıdır mı diyorum? Sanırım kast ettiğim şey o. Özümüzde hayvan olmamız hayvanlığın kötü bir şey olduğunu göstermez. Savaşılacak tek düşman doyumsuzluktur ve o, havanın doğasında olan bir şey değil.

Çağdaş demek yalnızca görgülü ve bilgili demek midir? Hiç sanmıyorum. Şuna yürekten inanıyorum ki bunların hepsi vicdan yetmezliğinden. Yaşını başını almış, duyguları ve zihni nasırlaşmış insanlardan umudumu kestim. Eğer insanlığı utanç kurtaracak ise, insan bu duyguya çocukluğunda sahip olmalı. Bu da demek oluyor ki gelecek yalnızca çocukların omuzlarında yükselecek. Bu yüzden bir tanesine bile olsa sanatı ve bilimi aşılayabilmek hayat memat meselesidir.

 

Günay Aktürk

Read more

Akraba Mı Akbaba Mı

akraba mı akbaba mı

Akrabayı Akrep Soksun

akraba mı akbaba mı

Akraba mı akbaba mı? Çok çetrefilli bir meseleyi hümâyun. Ben de dikkat ediyorum. Bu samimiyet tahrip gücü yüksek saatli bir bomba gibi. Her an her şey olabilir.

Dostoyevski’den bir alıntı yapalım. Akrabalar arasındaki ilişkileri söyle tanımlıyor: “Akrabalar arasında zorunlu bir sevgi bağı vardır. Oysa sevginin önce hak edilmesi gerekir. İşte bu yüzden akrabalar arasındaki sevgi, samimiyetsiz ve iğrençtir.

Aslında başarılı kötülük eylemlerinin sırrı çok açık. Bir yabancıdan çok daha kolay sızabiliyorlar içimize. Zaten içimizdeler. Acaba bu yüzden mi “kötülük içinizde!” diyorlar? Değilse bile umursamakta fayda var.

Akrabayı akrep soksun” demiş atalar. Soksun tabii. Yengeçler de yardıma gelsin. Akraba değil akbaba çünkü. Az biraz yılanlığı da var. Sanki bir yollu hayvanat bahçesi. Ama değil. Hayvanlara hakaret etmek istemeyiz. Ne demiş Nietzsche: “Hayvan olmak için masumiyet gerekir.” Normalde birine güvenmek için belli sınavlardan geçiririz onu. Fakat kan bağı için bu sınava gerek duyulmuyor. Neden çünkü evrim tarafından bile desteklenmiş bir seçilim mekanizması bu.

Biyolojinin penceresinden bakarsanız, akrabalarınızın hayatta kalmasıyla sizin hayatta kalmanız arasında pek fark yok. Buraya kadar güzel. Güzel ama evrim mekanizmasının bizim 21. yüzyılda yaşadığımızdan haberi yok ki. Bu kadar bencil ve aşağılık yaratıklara dönüştüğümüzden de haberi yok. O bizi hâlâ milyonlarca yıl önce Afrika savanasında yaşam mücadelesi veren orta halli bir Erectus ya da Habilis sanıyor. Bu mekanizmaya birilerinin artık gerçekleri hatırlatması gerekiyor.

Neyse… Hepsi tastamam kötü değil tabii ki. Akraba denilen şey seçmece karpuza benzer, seç seç al. Ama yine de o soruyu zaman zaman sormakta fayda var: “Akraba mı akbaba mı?

Günay Aktürk

Read more

Virüs Günlerinde Aşk Ve Kapı Tokmağı

virüs günlerinde aşk ve kapı tokmağı
virüs günlerinde aşk ve kapı tokmağı

“Ah, ne delilikler yaptım bir bilsen! Elinin değdiği kapı tokmağını öptüm, dairene girmeden önce fırlatıp attığın izmaritini çaldım ve onu, dudakların değmiş olduğu için kutsal bir nesne saydım…”

Bilinmeyen Bir kadının Mektubu
Stefan Zweig

 

Ne diyeceğimi biliyorsunuz. Geniş zamanlarda herkes yapar bunu. Hayal için de, acı için de bol bol zaman vardır. Şimdi de öpsene o kapı tokmağını! O izmarite çıplak elinle dokunsana! Gözler de can telaşına düşmüş, tanıdık suretlerde bile hastalıktan kuşkulanıyorlar.

Aman canım boş verin bunları. Hep tanrılara kurban verecek değiliz ya, bir de aşka kurban gidelim ve öpelim kapı tokmağını. Ödülü tatlı bir öpücük olduktan sonra, boğularak ölmeyi göze alamaz mı insan?

Alamaz mı gerçekten? Yunus boşa yanmış öyleyse, yok yere dönmüş Mevlana. Bunlar sizin kutsalınızdı hani? Yalnızca sağlıklı ve barış zamanlarında mı tutunursunuz tutkuya? Dün Boğaziçi Köprüsüne çıkanlar, haftada üç litre kefir içmeye başlamışlar bugün!

Düşman başına bugün kapı tokmağı. Ama evet, yaşatmalı insan insanı. Kutsayıp durmamalı ölümü. Lakin bu mudur mesele? Bir öpücük uğruna can veren avanak belli ki pazarda pazarlığa oturmuş. Gider ayak aklı fikri işgalde! Savunma hattındaki doruklarda o zevki avlayalım da, tek dert ölüp gitmek olsun! Bir de yüce bir madalyon takarlar ardından. Bu yüzden çoğu aşk yanlış anlaşılmıştır.

Ödülsüz aşk yolculuğu da en az ödülsüz inanç kadar gerçekçidir. Peki, o tokmağa dokunacak mıyız yoksa bulanın münasip bir yerine gitsin mi diyeceğiz? Bu mesele bizimle ilgili değil. Boşuna ota boka kutsamayalım ölümü. Bu onunla ilgili. Onu yaşatmak için ne kadar ileri gidebilirsiniz? Ama Evrim yasaları da der ki: “Bırak önce o dokunsun!”

 

Günay Aktürk

Read more

Cinsel Aksaklıklar ve Ahlak Yitimi

Cinsel Aksaklıklar ve Ahlak Yetmezliği nedir

Ahlak Alçaldı Ve Namus Bir Adım Öne Çıktı!

Cinsel Aksaklıklar ve Ahlak Yetmezliği

“Ruhsal bozukluklar, içinde yaşadığımız toplumun doğurduğu cinsel aksaklıkların sonucudurlar.”

Wilhelm Reich

 

Aksatmayın dedik şunu. Kendi mezarınızı kazıyorsunuz ördüğünüz geleneklerinizle. Peki, ne oldu karşılığı? Kural koyan da sizsiniz, “Yasaklar delinmek içindir.” diyen de. Öyleyse bazıları bazı geceler mutlak suretle aksatmalı bu işi. Ama kim aksatacak ve hangi gece olacak (doğru bir deyimle olmayacak) bu iş bilmiyoruz. En azından kimleri kısırlaştırmamız gerektiğini biliyoruz.

Her şey cinsel yasaklarla başlıyor gibi. Kadın cinayetleri, çocuk suçları ve eğitimin bunca çökmesi de bizzat bununla ilintili. Ahlak yitimi diyorum ben buna. Kadına saygısızlığın temeli de ahlaksız bir namus algısı değil midir? Namus da penise hizmet ediyor. Ahlâkın temeli böyle kurulunca diğer suçlar da peşinden geliyor onun.

Kadına saygı duyan birisi başka ne gibi suçları işlemeye yönelebilir? Sanırım sadece düşünce suçu! Açıklayayım. Böyle bir ortamda baş etmesi gereken o kadar ahlaksızlık vardır ki karakter zamanla doğru bir zemine kendiliğinden oturacaktır diye düşünüyorum. Sırf üç gramlık et parçasına ulaşmak için göstermelik basit bir yöntem olmamalı bu. Zira böylesi çok var. Kendisini içeriden parçalayarak içiyle bir olmuş hakiki bir ahlaktan bahsediyorum.

O halde çözüm basit. Sadece kadına saygı duy ve bırak gerisi kendiliğinden düzelsin. Biz bu fikri daha da genişleterek ucu ta Şamanizme kadar uzanan eski bir bilgiyle birleştirelim. “Eline, beline ve diline hakim ol.” İnsanlık bu üç maddeye tıpkı bir tanrıya tapar gibi tapsaydı bugün böyle mi olurdu? Yo tanrıya tapar gibi olmasın. Tapınmanın olduğu yerde ahlaksızlık belli ki yeniden doğuyor. Biz evrensel bir bilgi diye kabullenelim.

 

Günay Aktürk

Read more

Kavra Kırbacın Sapını

kavra kırbacın sapını
kavra kırbacın sapını

Al şu zinciri ve kendi yamaçlarındaki paslı kazıklarına bağla beni. Bir gün eninde sonunda kavgasını yapacağız nasıl olsa. O güne kadar en derin çukurlarında demirleyip azgın kasırgalarına bırakıyorum bu yelkenliyi!

Kavra kırbacın sapını, kesiver cezasını erdemli davranışlarımın. Şimdiden kara bulutlarını serbest bıraktın, gökyüzüm çamurlu ya, yine de tam gezmelik! Öyle görünür başlarda. Ama önünde sonunda fırtına çıkar. Kimin kurtulup kimin kaybolacağına fırtına karar verecek.

Her insan bir nebze yük gemisine benzer. Zamanla yolcu gemisine evrilir ve en nihayetinde savaş gemisi olarak ortaya çıkar. Bazen de öyle olmaz. Bir sandaldır o. Denize fazla açılmamışken: “Bu sandalın kürekleri tuzlu sulara dayanamıyor artık!” deyip bırakır kendini kara sulara.

Elimizde (Nietzsche’nin deyimiyle) evrim kuramımız var. Ve bu evrimin dişiler hakkında neler söylediğinden haberdar mıyız? Kadın da bir dişidir ama insana doğru evrimleştikçe kadınlaşıyor. Görünen o ki sırf medeniyetimizin bir dizi getirilerinden ötürü evrimin bazı maddeleri saf dışı kalmış durumda. Kadınlarımızın (ev bekçisi) olma zorunluluğu gibi. Kadın artık kazanabiliyor. Onu dört duvar arasına sıkıştıran zihniyet Orta Çağ zihniyetidir ve kadının hiçbir derdine deva olamaz. O kadar!

 

 

Günay Aktürk

Read more