Deryada Bir Çakıl Taşı – Uzun Makaleler

Günay Aktürk, uzun makaleler

Günay Olmanın Anlamı!

Günay Aktürk, uzun makaleler

O zamanlar dünya kocamandı. Herkes kocaman. Bakmayın, bugün her şey küçücük. İnsanlar da küçücük. Ufaldıkça ufaldılar. Elbette o günlerin geri gelmesini isterdim. Bugün her şeyle ben başa çıkmaya çalışıyorum. Ama o günlerde bütün derdim Super Mario adında ufak tefek bir boyacıyı prensesine kavuşturmak için bölüm atlamaya çalışmaktı.

Çocukluğum sakin ve güzel geçti. Babaannemin peşinde koştura koştura sonunda zatürre geçirmekten başka hastalanmadım. Yıllar sonra soğuk bir Ankara sabahında ödem yapan bu hastalık, ruhumdaki gelgitlerin yanında ufacık bir sarsıntı gibiydi sadece. O çocuktan asla şikayetçi değilim!

İnsan büyüdükçe yaşamın lezzeti de kayboluyor. Kocaman bir boşluk duygusu! Okul yıllarımda bile iç sesime yarenlik eden ve bir türlü atlatamadığım o deryada bir çakıl taşı olmanın manasızlığı yıllarca hüküm sürdü. Yaşamak ile kendini öldürmek arasında gidip gelen ruh, uzun senelerden sonra bana bir hediye verdi sonunda: edebiyat.

Kalem, keşfettiği cevheri daldığı derinliklerden çıkartıyor. Hayat artık bir manaya sahip olduğu için çekilebilir değil. Hâlâ mahrumum ondan. Ama yaşamak hoş kokulu bir sabah kahvesi gibi rutine bağladı kendini.

Şu anda oturduğum balkonda bir amacım olmadığı için kendimi öldürmeli miyim? Biliyorum ki şu yıldız benden bir parça. Gecenin yarı sessiz yarı mırıltılı sesleri huzur veriyor. Yaşamın içindeki konumumu artık anlayabiliyorum. Yaşam ile ölüm arasındaki farkın ortadan kalkmasıyla her şey daha da kolaylaşıyor.

Fotoğraftaki bu çocuk ile aramda otuz yıla yakın mesafe var. Ne yorucu bir maratondu ama! Bazı geceler kendime Günay olmanın anlamını sorarım. Bu gece o soruya yeni ve lezzetli bir yanıt verebilmiş olmak canlılığıma yegane delil. Bu işi sürdürebilmenin tek yolu bu.

 

Günay Aktürk

Read more

Sen Asla Yalnız Yürümeyeceksin

sen asla yalnız yürümeyeceksin

Sen Asla Yalnız Yürümeyeceksin

sen asla yalnız yürümeyeceksin

Belki de tuhaf bir davranış sergilemiş olabilirim az önce. Yatağımın yanında süpürgeden sökülmüş bir sap duruyor. Gecenin çökmesiyle beraber kudurup hunharca yaşayan gürültülü üst komşum için. Fakat başka bir şey oldu bugün.

Yalnız yaşamış bir kadının haberini okudum. Bir zamanlar İngiltere’de televizyon başında kalp krizi geçirerek ölen ve 42 sene boyunca kimsenin haberi olmayan bir kadın. “Böyle bir son mu olacak?” dedim. Ödenmeyen faturaların tahsilatı için çilingir yardımıyla içeri girecek olan devlet baba sayesinde mi?

Hayatımın geri kalanını huzurla yaşayacağımı biliyorum. Üstelik bu dolu dolu geçen tek kişilik tiyatroyu ben seçtim. Asla pişman olmayacağım. Ayrıca yazdığım şeylerle en geç bir hafta içinde ortaya çıkmazsam kuşkuya düşecek insanları unutamam. Sağ olsunlar.

Ya diyorum bir gün ses tonumu beğenmezsem? Çamaşırları asarken “Rica etsem mandalı uzatabilir misin?” diye kendime seslendiğim sırada: “Her defasında aynı salak soruyu sormaktan vazgeç!” şeklinde yanıtlayan içimdeki ses bir gün ürkütmeye başlarsa beni!

Sen asla yalnız yürümeyeceksin!” böyle söylemişti. Biliyorum. Biz bunu “yalnız kalmazsın” diye de düzeltebiliriz. Çok istememe rağmen artık müstakil bir evde yaşamak isteyeceğimden emin değilim. Belki de bu yüzden, bir süredir üst kattaki komşudan gürültü patırtı çıkmayınca endişeyle sopayı alıp bir kaç kez vurdum tavana!

 

Günay Aktürk

Read more

Hasta Ruh

Hasta Ruh uzun makaleler

Bir Virüsün Ete Kemiğe Bürünmüş Hali

Hasta Ruh uzun makaleler

Yüzlerce doktor tarafından tedavi edildi de bedenim, tek bir neşter darbesiyle ruhumdan içeri girmeyi beceremedi hiçbir cerrah! Karşılaştığım bütün hekimler sol yanımı deşerek kendilerini tedavi etmeye çalıştılar. Bir gece yarısı yarı canlı bir halde masada yatarken ben, o soğuk zemine acımasızca devirdi de beni, soylu ya da soysuz bir yabancıyla sevişmeye koyuldu hekimin biri.

O günlerde sürekli olarak şu alıntıyı tekrarlıyordum oysa: “Hayatım artık senindir. İhtiyacın olduğunda gel ve onu al!” Nedir bu yarım yamalak işler, bu beceriksizlik, adam sendecilik? Bu dünya kirli bir şehir hastanesi. Hakikî hekimler nerede? Kulağıma çalınmıştı geçenlerde. Bir çoğu çook ötelerde, sınır ötesindeki bir savaş cephesinde!

Gördüm onlardan bazılarını. Döndüklerinde ölümcül yaralar almış, bir çoğu da bırakmıştı hekimliği. Çocuk yapmıştı bazıları. En azından buydu işin kârı. Kimisi zıpkınla vurulmuş, kimisi de vurgun yemişti dip dalgasından. Olta diyordu içlerinden en acılı olanı, bir anda avlandım sazan gibi!

Kitabın birinde okumuştum bir zamanlar aşağıdaki dizeleri. Sanırım Longfellow:

“Deniz durgun ve derin
Kucağına aldığı her şey uykuda
Tek bir adım ve her şey bitecek
Bir atılış, bir kabarcık ve sonsuzluk.”

İyileşirsin. Önce hastalanıp sonra iyileşen kıymetli bir hazinedir gözümde. Tüm bunların dışında bir de yalancı hastalar vardır. Hekimler kadar günahkardır onlar da. Bir virüsün ete kemiğe bürünmüş halidir. Bakarsın, “En kıymetli hazinem!’ filan dersin. Sen aşk mı sandın bütün bunları? Bütün bunlar bay penis ile bayan vajina arasında geçen hastalıklı diyaloglardır. Asıl aşkın, aşk geçtikten sonra başlayan bir şey olduğunu söyleyen bilge ne güzel söylemiştir! Her şeye rağmen gereklidir bunlar.

Doğası gereği tutku, bir üreme aldatmacası olsa da bizleri dünyaya bağlayan şeyler tensel ve tinsel gereklilikler değil midir? Zaten gerçek diye kabullendiğimiz ne varsa gerçeğin soluk birer kopyası değiller midir? Ne çelişkidir ama! Görüyorum insanı. Bir dizi ilkel komutlarla çalışan organik maddeleriz. Üzerine giydiğimiz çıplak bedenin ihtirasları bu gerçeği iyi saklıyor. Bir de etkileyici suretlerin çekimi tarafından eklenmiş tanrısal yakıştırmalar var. Bütün bunlara 21. yüzyılın medeniyetini de katarsak cennet kaçakları olduğumuza inanmamak için hiçbir sebep bulamaz olduk. Yani neredeyse!

Günay Aktürk

Read more

Oscar Wilde İle İnsan Portresi

Oscar Wilde İle İnsan Portresi

Oscar Wilde İle İnsan Portresi

Oscar Wilde İle İnsan Portresi

Oscar Wilde demiş ki: “Hayatınızı cahillere, sıradan insanlara ayırarak heba etmeyin.”

Hele kırbacı yesinler de ondan sonra Wilde gardaşım. İnsan figürü bu, uzak durmak için önce ona maruz kalmak gerek. Bekle ki şişe geçirilip ateşte yansınlar hele. Suda boğularak dipteki çamura batmadan olmaz o dediğin. Önce bedenleri istila edilsin. Hamam böcekleri gibi ezilsin gurur denilen soytarı, anladın mı?

Bekle canım ne acelen var! Geçip gitsin ilk gençlik dönemi en güçlü darbelerle. Bekle ki fırtınaya kapılsınlar. Denize düşen yılana sarılsın. Belki içlerinden bazıları yılan olmaya heveslidir, ne malum? Öğüt denilen şeyi kulaklar işitmez Oscarcığım. Deneyim gerek onlara. Denesinler de görsünler karadeliği tersinden!

Zerrelerine kadar parçalanmadan akıllanmaz bunlar. Termodinamiğin ikinci yasasını hiç duymadın mı şekerim! Her şey bir gün bozulmaya mahkumdur. Ama sen ne yapıyorsun? Yamalı bohçadan fistan dikmeye çalışıyorsun. Gözünün çapağını yerim senin. Onların gözlerine gençlik perdesi inmiş. Kanları deli akıyordur şimdi. İlle de o uçurumdan aşağıya atlayacaklar. Tutabildiğimize yetiştik. Hem bu dünyada kim kimin kurtarıcısıdır, orası belli olur mu hiç? Düşünsene bir kere! “Akıl veren akılsızlığından haberdar değil bu dünyada.

Son bir söz etmesem eksik kalırdı cümleler. Ne demiş Mevlana: “Cahille girme münakaşaya; Ya sinirini zıplatır tavana ya da yazık olur adabına.” Ah bu sözler yok mu, at izini it izine karıştırıyorlar. Mevlana’nın bu sözünü cahiller de okuyor. Üstüne alan bir tek cahil var mı şu memlekette? “Bilenle bilmeyen hiç bir olur mu?” İşte bu söz ağızlara pelesenk olmuş. En çok da cahil ehlinin ağzında. Neyi biliyorsun? Kendinden haberdar mısın mesela? Hani derler ya, beyinden kalbe giden yol, en uzun yoldur. O mesafeyi kat etmeyi başarabildin mi? Kendini bilmeden neyini bileceksin bir başkasının?

İnsan figürü Oscar’ım, bizler de o portreye dahiliz. Bizler bilge insanlar mıyız peki? Aşabildik mi o en uzun mesafeyi? Hiç sanmıyorum. “Hayatınızı cahillere, sıradan insanlara ayırarak heba etmeyin.” diyorsun. Doğru diyorsun. Peki, sorarım sana, kimdir cahil? Sıradan insan kimdir? Aslında değişir kişiden kişiye. Kendimden misal vereyim. Dindar insanlar nazarında cahilin önde gideni olduğum açık. “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” meselesi. Aslında çatışma buradan başlıyor: Bilgiyi yorumlama şekli!

Sezgi Mi Akıl Mı Oscarcığım?

Bir kimse savunduğumuz bir inanışı/gerçekliği reddediyorsa, o kimse cahil donunda görünüyor gözümüze. Benim cahil tanımım ise şu şekildedir: Bir bilgiyi deney yoluyla kanıtlayamadığı halde ona körü körüne inanan insan, düşünebilme kabiliyetine rağmen cahildir. İki tanım arasındaki çelişkiye bakın hele. “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” Bilmekten kasıt nedir burada? Dini ya da bilimsel bilgilerin söyledikleri mi? Öyleyse size şöyle sorayım: Mantığın peşinden mi gidiyorsunuz yoksa sezginin peşinden mi?

Müsaadenle küçük bir farkı daha beyan edeyim Oscarcığım. Bir şeyin gerçek olduğundan kuşkulanmak başka, emin olmak bambaşkadır. Sana şu anda kapının arkasında, karanlığın içinde pusuya yatmış iri bir kurdun beklediğini söylesem bana inanır mıydın? Bence sadece bir anlığına ürperirdin ama inanmak için bakıp test ederdin. Bununla beraber…

Bu bilgiyi (kurdun varlığını) sana çok güvendiğin insanlar söyleseydi ve bunu yaparken suratları kaskatı kesilseydi? Ülkede herkes kendi karanlıklarında kocaman bir kurdun yaşadığına inansaydı? Okullarda ders olarak öğretilse ve nesilden nesle aktarılsa ve bu konuda kutsal kitaplar yazılsaydı? O zaman inanırdın. Bu kurt örneğini Bertrand Russell‘ın kutsal demlik benzetmesinden uyarladım. Kısaca metafiziğin iddia ettiği bilgilerin ispatlanması bilimin değil, dinin sorumluluğu altında demek istiyor.

Derinlerde bir şeylerin var olduğuna inanmak sizi tek başına cahil yapmaz. Ara sıra kuşkulanmayı öğrenmek kaydıyla… Ama bana öyle geliyor ki kapının arkasındaki karanlığa bakmadan orada bir kurdun yaşadığına inanmak, ürpermek, ondan korkmak ve tüm bunlara rağmen onu sevmek akıl ve ruh sağlığı için pek de yararlı bir şey değil.

 

Günay Aktürk

Read more

İnsan Psikolojisi – Sosyal Hayvan

insan davranışları

İnsan Mezarlığında Klinik Bir Vaka

İnsan Psikolojisi

Dikkat! Makalenin kimi kısımlarını çocuklarınızdan uzak tutunuz : )

Bugün Fernando Pessua’nın şu sözleri beni çok etkiledi: “Nasıl yaşadıysam öyle öleceğim. Kenar mahallenin birinde, bir eskicide, alıcısı bulunmamış mektuplara düşülmüş notların arasında kiloyla satılacağım.

Birilerine çok fazla işledik, birileri çok fazla geçti bize. Tıpkı iki tas suyun birbirine karışması gibi. Ayır bakalım şimdi nasıl ayıracaksan damlaları. Sosyal hayvan olmanın getirisi. Ya da götürüsü. Kısaca getir götür işlerine bakıyoruz. Gerisini karıştırma.

Bakın söylüyorum. Bu bir hafıza kaydıdır. Birilerinin bilinçlerinde yaşamaya devam edeceğiz. Mesela bu sabah başını okşadığım köpeğin içgüdülerine yerleştim artık. Zamanla havlaması azalacak diye umuyorum. Korkusuz yatacak kaldırımlarda. Kendine güveni geldiği zaman, belki de sert bir tekmenin bedelini ağır ödetecek sahibine.

Yarını şu anda ilmek ilmek örüyoruz diyorum. Birbirimize tattırdığımız duygusal deneyimlerde belirlenecek yarınlardaki biz. Bunda bir anormallik yok. İnsan psikolojisine en ağır darbeyi yine insan vuracak.

Al sana bir örnek daha. Bugün aşırı yağmurdan giderler tıkanmış. Balkonu su bastı. Bir yandan aşağıdan gelen çamurlu su, diğer yandan şiddetli rüzgâr ve yağmur… Kasırgaya yakalanmış gemilerden hiçbir farkım yoktu. Gökyüzünün delinmiş haliydi bu ayrıca. Soğuk ve ıslak bir gömlek gibi yapışıverdi ruhuma kara duygular. Şimdi neler olacağını söyleyeyim. Bir süre baş etmeye çalıştığım o çamurlu suyla beraber yaşayacağız. Onun bana yaşattığı deneyim zihnimde bu şekilde tanımlandı demek oluyor bu. Sabah olduğunda hava yeniden açacak, biliyorum. O an geldiğinde yeni tanımlamalar için burada bekliyor olacağım onu.

İnsan Psikolojisi

insan psikolojisi nedir

Yaşam zincirinde hayvanların belli bir yeri ve önemi varken, yıkıcı varlığıyla “insanı” tanımlamakta zorlanıyorum. Önceleri doğaya aykırı bir ucube olduğumuzu düşünürdüm. Düşünen aklıyla bile kendini doğaya adapte edemeyen hakiki bir aptal! Bence yerimizi yaşamın başıyla kıçı arasında geçen zamanın bir yerinde kaybettik. Bir avuç yem için gıdaklayan tavuklar olmak mıdır amaç? Sahibinin amaçlarına hizmet ettiğinin bile farkında olmayan horoz sürüsü olmak mı? Asıl evimiz olan doğayı cehenneme çevirip, içinde sahte uygarlıklar yaratmak!

İnsan zekası medeniyetler kurduğundan beri yapmayı bildiği tek şey birbirlerine bir şekilde dokunmak. Ne yani, kâr olarak elimize geçen yalnızca bu muydu? Bence ondan sonra başlıyor iş. Bakın anlatayım. Yüzlerce şiir yazdım kadınlara. O şiirler şimdilerde başka insanların ruhlarına yuvalanmış durumdalar. Dizelerim halka açık bir gemi filosu. Onlara kattığım duyguların binlerce şekle girdiğinden haberdarım. Artık tanınmaz hale geldiklerini de biliyorum. Farklı suretlerde can buldum demek oluyor bu. İnsan da böyle. Zamanla dönüşüyor ve onu değiştiren şey ile beraber yaşamaya başlıyor.

Yaşama insani anlamlar katmak zorundayız. Zira insan psikolojisi denilen o özel ve milattan kalma aygıt çok çabuk bozuluveriyor.

Sosyal Bir Hayvanın Anormal Halleri

Ne olursa olsun batsın demekten hoşlanıyorum… Birbirlerinin dokularına karışmaya çalışan şu insanların izledikleri yol yerin dibine batsın. Bakış açıları bir bataklık şapırtısına benziyor. Başlarda bir taraf köleyken diğer taraf efendi. Sonlara doğru iki ezeli düşman çıkıyor ortaya. Yıpratıcı bir karışım modeli. İşte aptal insan yığınlarının keşfettikleri sahte gerçek! Birine dokunduğumuz zaman sizce de onun dümenine çabucak geçmek istemiyor muyuz? Nasıl düşünmesi ve yaşaması gerektiğini ondan daha iyi biliyor gibi bir halimiz var. Bu, kendi boktanlığımızdan doğan bir telafi çabası değil. “Bana bak, beni besle. Beni farklı yollarla doyur. Kölem ol ve kırbaç tapınağıma çaputlar as.” “Eğer benim gibi düşünüyorsan seninle aynı fikirdeyim!” İçler acısı değil mi sizce de? Bir de halk olarak nefret ediyoruz domuzlardan!

sosyal hayvan

Dünya, içinde çok fazla sahtekâr barındıran bir gezegen. Birçoğu eli kırbaçlı efendisinin şatosunda süt banyosu yapmaktan memnun. Buralarda hile ve hurdayla karışır insanlar birbirlerinin dokularına. Onur gereksizdir onlar için. Hayatta kalmanın en iğrenç yolları araştırılır. Alçalmaktan korkmazlar çünkü alçalmak onların nazarında sadece aç kalmaktır. Yoksullaşmaktan korktukları için nefretle bakarlar yoksullara. Bir gün onlar gibi yoksul olmaktan it gibi tırstıkları için.

Yoksullara nefretle bakan yalnız varsıllar değildir. Önüne bir parça kemik atılmış olan ruhu satılıklar da nefretle bakarlar. Halkın içinde ama halka düşman olarak… Birbirine karışmanın en iğrenç yoludur bu. İnsanlığa giden yolu tıkarlar çünkü.

Hane hane, birey birey sahtekar sürüsü barındırır içinde bu gezegen. Orgazm taklidi yapan kadınlar, sözde en sadık ve babacan erkekler. Kendini lükse ve şöhrete satan kadınlar, paranın ve penisin fahişesi olmuş erkekler… Sadakatsiz kadınlar, sadakatsiz erkekler. Kadınlar ve erkekler. Cinsel organları tutuşmuş sadakatsiz… Kadınlar… Ve erkekler…

Bu dünya, hiç kuşku yok ki kaliteli insanları da barındırıyor içinde. Onların hep azınlıkta olduklarını düşünmüşümdür. Bir araya gelseler belki sadece muhtar çıkartabilecek bir köy kadar kalabalıktırlar. Hatta bu kalitelerini bir zamanlar kire pise çok fazla bulanmış olmalarına borçlu bile olabilirler. Belli olur mu hiç?

Bununla birlikte anormal bir psikolojiye sahip oldukları kaçmadı gözümden. İnsan insana rastlar da sağlam kalır mı hiç psikolojisi? Onlar yine de daha fazla karışmalı dokumuza. Bize huzuru getirecek olan o azınlıktır. Ama lütfen başlarına bela olmayalım onların!

Günay Aktürk

insan davranışları

Bu da belki kısa bir dipnot olarak burada kalabilir: “Satılmış olan soysuz bir haraminin koynuna girdiğinde, soluk bir hayalet olarak biz de orada olacağız.

Read more

Ruh Sağlığı Ve İmar Planı

RUH SAĞLIĞI VE İMAR PLANI makalesi

İNSAN BİR NEVİ KAÇAK YAPILANMADIR!

“Bak şu insan yığınlarına, çarpık kentleşme gibi nasıl da eciş bücüş olmuşlar…”

Günay Aktürk

RUH SAĞLIĞI VE İMAR PLANI makalesi

Trevanian, Şibumi kitabında diyor ki: “Hayatım alelade çizilmiş ama vakit yetmediği için ayrıntıları doldurulamamış bir resme benziyor.” İçi oyulmuş tatsız bir kabak tadı veriyor olmalı. Bir tanım da biz yapalım mı? Bence yanlışlıkla helâya düşmüş bir baraka çizimidir insan! Çizen kim? Doğa yasaları gibi görünüyor.

Evrenin bizim için planları yok. Sadece üretip salıveriyor doğaya. Ne bir garanti ne de yol yardımı, tek başınasın. Kutsal ya da saçma sapan görevler verse anlardım ama acı çekmen ya da yıkıma uğraman bile umurunda değil onun. Manyak mı bu? Akıl mı arıyoruz evrende? Aradığımız şey bilinç mi? Geçer geçer! Bari yağmur dinene kadar şu saçağın altına tüneyiver! Ama ruh sağlığına dikkat etmelisin. Üşütük derler sonra. Bir kez yapılıp atıldın ya bu yerküreye, dua et de besin zincirinde aşağılarda kalmayasın.

Evet, sadede gelelim… Diyordum ki insan bir zevk tohumu mudur? Bu makalenin yazımından yaklaşık 2439 yıl önce şöyle haykırmış Sokrates: “Çocuklar zevk tohumu değildir. İlgilenemeyeceğiniz çocukları dünyaya getirmeyin.” Yani o günlerde bile aslında çocuklara zevk tohumu gözüyle bakılıyormuş. Yavrula yavrula at. Ne bir meslek edindir, ne eğit ne rotasını belirlemesine yardımcı ol. Ne sanatla doldur içini, ne bilimsel bir bakış açısı ver ne de ruh sağlığını yokla. Benim gözüm kesmiyor da o yüzden yapmıyorum.

Önceden tasarlanmadın madem, öyleyse yolunu bulmalısın. Ama bil ki rotası çizilmemiş bir seyahat bu insan yaşamı. Herkes aynı zamanda hem sürücü hem otostopçu. Küçücük bir deneyim bütün bir süreci etkiliyor. Genelde yanlış zamanda yanlış yerlerde oluyoruz. Rotamız yağ gibi akıp giden bir otobanda bir başkasıyla birleşebilir. Ama bir süre sonra bir taraf rotadan ayrılır. Kendince nedenleri vardır. Her zaman böyle olur demiyorum. Ama enderdir yol arkadaşlıkları.

Memnun musun hayatına dair ayrıntılardan? Bir şansın daha olsa yine böyle mi doldururdun içini? Çoğu insan buna cevap veremez çünkü nasıl yaşamak istediğini bile bilmiyor. Sen biliyor musun? Sana sorduğum şey yarın ne yapacağın değil, şu anda ne yapıyorsun? Çünkü şu andaki meşguliyetin bütün bir ömür ne yapacağına az biraz ışık tutuyor gibi. Yalnız kaldığında hissettiğin şeyler mesela? Ruh sağlığın ne alemde? Seni her yıl yeniden inşa edecek olan bir imar planıdır ruh sağlığın! Her zaman kaliteli olmak zorunda demiyorum. Denizler bile bir köpürür bir durlur? Sendeki ne sıklıkla oluyor? Kendinle geçinebiliyor musun, bana ondan haber ver.

Günay Aktürk

Read more

Adalet İçin İsyan Gereksinimleri

kitap önerileri listesi

Her Şey İnsanlaşabilmek İçin

adalet için isyan gereksinimleri

Adalet için isyan gereksinimleri nelerdir? Sonunda özgürlük var beybaba, öğrenmek gerek bunları. Öncelikle geniş bir hafızaya ihtiyacımız var. Çok fazla yükleme yapacağız çünkü ortaya saçılan iğrençlikler artık yerküremize bile sığmaz oldu. Ama insan belleği bu işin üstesinden gelir. Gelir gelmesine ya, önce bir bakalım çalışıyor mu. Özgürlüklerin kısıtlandığı bir ülkede ilkin hafızanın onarılması gerek. Yanılıyor olamayız.

Okumak Bir İhtiyaç Mıdır

Hem de en âlâsından beybaba. Düşmanı gözetlemek için bol bol kitap gerekecek bize. Okuyalım ki kitabın hangi satırını gizlemişler görelim. Bizleri din ile uyuşturuyorlarsa önce onu okuyalım. Sizden önce kısa bir araştırma yaptım. Bakın ne yazıyor kitapta:

Çalmayacaksın.
Öldürmeyeceksin.
Zina etmeyeceksin.

Çalmayacaksın

Hadisler var arkadaş. Dindarım demek kolay da, kılıfını sokacak deliği bulamamışlar henüz. Ortada alengirli bir havadis dolaşıyor. Neymiş efendim, din için yapıyorsan her şey mubahtır. Bak sen şu şeytanın talebesine! O halde şunu hatırlat ona. Hazreti Ömer’den rivayet edilen hadis aynen şöyledir:

Hayber savaşının vukû bulduğu gün Resulullah (asm)’in ashâbından birkaç kişi gelerek ‘Filân şehit, filân şehittir!’ dediler. Nihayet bir kişinin yanına vararak ‘Bu da şehittir!’ dediler.Bunun üzerine Resulullah (asm):“Hayır! Ben onu aşırdığı bir hırka yahut yağmurluktan dolayı cehennemde gördüm.” buyurdu. (Müslim, Îmân 182. Ayrıca bk. Dârimî, Siyer 48.)

Hüküm kesin. “Devlet malından bir hırka bile olsa aşıran, çalan, şehit olmaz!” Bu sebepten her kim olursa olsun sözlerine şüpheyle yaklaşmamız gerekecek. Bizler şeytanı alnındaki deccal damgasından tanıyacak değiliz ya, bizden biri gibi görünecek elbet. Selamı selamımıza, vakti beş vaktimize benzeyecek. Siz başka türlü olacak mı sanıyordunuz?

adalet ve isyan

Öldürmeyeceksin

Maide Suresi 32. Ayet:Kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur.” Dolaylı ya da dolaysız yoldan bir cana mı kıydı, uzaklaş ondan. Belki yine kılıf uydurabilir bu işe. Mesela “Din düşmanı” diyebilir. Ya da “Vatan haini” de diyebilir. Kanıtı nedir peki? Aslında kendisini eleştirmesidir en büyük gerekçesi. Peki, insanlık için ve bu ülke adına sen ne yaptın, diye sormazlar mı adama? Yani, tecavüzcüleri aklamak dışında demek istiyorum. O işin insanlık adına yapılmadığı aşikar. Güpegündüz sokak ortasında öldürülen çocukların katillerini temize çıkartmak da ne oluyor? Dinde yeri var mı bunun? Öldürüyor ve dahi kitleleri buna teşvik ediyorsan, iyi bir insan değilsin demektir bu.

Zina Etmeyeceksin

Bakın işte buna cafcaflı bir gerekçem var. Zinayı on adım geçtik artık. Tecavüzde bir nevi öncü sayılırız. Zinanın haram sayıldığı bir ülkede tecavüz vakalarının bu kadar yoğun yaşanması sizce de garip değil mi? Ne kadar haram saysak da ilgi alanlarımızın en başında yer alıyor.

Hadi tutun elimden de bir adım daha ileri gidelim. Evliliğin kutsallığından bahsediyoruz boyuna. Ama “Yasal tecavüz” diye bir olayın varlığını keşfettim yenice. Yenice değil ya, yenice yazıyorum diyelim. Sevgi ve saygının sona erdiği tonlarca evlilik var. Bu evliliklerde kadının rızasını bile almadan günde en az birkaç defa hadi bakalım, diyoruz, soyun ve uzan şu yatağa!

Yahu “Ters ilişki” kelimesinin Google’da aylık aranma sayısı on bin civarında. Bu insanlar zina deyince ne anlıyorlar acaba! Onları topyekun düşkün ilan ediyorum ben. Demek ki ilkin kadınların isyana yeltenmeleri gerekiyor. Gerçi kadınların isyan etmeleri için o kadar gerekçeleri var ki…

Gözümüzün açılması için ilkin bunların farkına varmalıyız beybaba. İsyan diyorsam, onuru kırılmış insanlığın kurtarıcısı olan isyandan bahsediyorum. Zulüm üstüne kurulmuş bir krallıkta kimse bol keseden adalet dağıtmaz. Çoğunluğun nefret kustuğu bir yerde uyanış da kolay olmayacak. Bu yüzden önce kendi bilincimizi kurtarmalıyız ki bir işe yarayabilelim. Bu işte kitaplar rehberimiz olacak. İlkin dünya edebiyatı. Sonra araştırma kitapları. Ardından felsefe yazıları. Felsefesiz olmaz. En iyi önerileri söylüyorum. Distopya kitaplar da iyi iş görür.

Kitap Önerileri

Son model bir zihin için sistem gereksinimlerinden sekiz on tanesini şöylece sıralayabiliriz.

kitap önerileri listesi

George Orwell – 1984
Ray Bradbury – Fahrenheit 451
İlya Ehrenburg – Paris Düşerken – Fırtına ve Dipten Gelen Dalga üçlemesi
John Steinbeck – Gazap Üzümleri
Khaled Hosseini – Bin Muhteşem Güneş
Gabriel Garcia Marquez – Yüz Yıllık Yalnızlık
Dostoyevski – Suç Ve Ceza
Eric Maria Remarque – Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok
Georges Politzer – Felsefenin Temel İlkeleri
Yuval Noah Harari – Hayvanlardan Tanrılara Sapiens
Richard Dawkin – Tanrı Yanılgısı
Bobby Henderson – Uçan Spagetti Canavarının Kutsal Kitabı

İş kitaplar olunca listenin sonu asla gelmez ama bunlar gerçekten iyi kitaplardır. Yapılan hiçbir şeyi unutmamak gerekir. Bu yüzden sağlam bir hafızaya ihtiyacımız var diyorum.

Son olarak bugün Alıntı kitapta bir paylaşım yapmıştım. Aslında bu makale onun devamı olacaktı fakat bambaşka bir şey çıktı ortaya. Bernard Shaw’ın: “Adamı astık, şimdi sıra duruşmaya geldi.” sözünden yola çıkarak. Onu olduğu gibi son söz olarak buraya alabilirim artık.

“Alimallah güpegündüz mıhlarız adamı. Herkesin gözü önünde olur bu. Sonra yalancıktan bir mahkeme kurar ve: “Vay efendim şurada burada bilmem kimlerle görülmüş.‘ deriz. “Kanıt var elimizde beybaba! Protesto etmiş bizleri. Bizler eleştiriye gelemeyiz ki! Böyle demeyelim de ne diyelim? Tekerimize çomak soktu da o yüzden mi sildik diyelim yeryüzünden? Tehlike altında ülke. Parça parça bölüp ızgara yapacak haydutlar. Bir de kalkmışlar cebimize giren haramın hesabını soruyorlar. Haramın hesabı verilir mi hiç? Biz de doladık boynuna urganı, saldık boşluğa… Belki üç beş kırıntısı kalmıştır adaletten geriye diyerekten mahkeme istediler bizden.”

Yani bu şöyle bir söyleme benziyor: “Hey cellat! Adamı öldürdün bari kadıyı getir de gerekçe göstersin kitaptan.” Kara defter elimizde. O iş öyle olmuyor. Falanlar filanlar. Ölenlerin ozanlarından biri demiş ki vakti zamanında: “Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner!

 

Günay Aktürk

Read more

Güzel Günler Göreceğiz

güzek günler göreceğiz inanın

Güneşli Günler

Güzel Günler Göreceğiz

“Güzel günlerdi onlar… O ilk güzel günler, en azından aynı güzellikte bir daha tekrarlanmamıştı.”

Dönüşüm / Franz Kafka

 

Güzel günler göreceğiz. Yine de ve her şeye rağmen. Ama önce insanın ruhuna doğmalı o günler. Yoksa güzel bir günde de mutfağa astığı bir iple öte tarafa postalayabilir kendini. Acaba diyorum ruhumuzu bir ceylan bataklığına çeviren şu kötü günler mi? Belki de kendi içimize çok fazla daldığımız için kötüleşiyoruz. Ama kendi içine dalan ve kendisiyle baş başa zaman geçirenlerin mutlu olmaları gerekmez miydi? Belki de kendi içimizde çıktığımız yolculuklarda kaybediyoruz yolumuzu. Eh doğruya doğru, kendi içinde düze çıkamayan başka hiçbir yerde bulamaz yolunu.

Güzel günler göreceğiz çocuklar ve koca koca insan yavruları! Hadi öyleyse kurgu başına! Adam, onun hâlâ bir yerlerde nefes aldığını hatırlayarak gülümsedi. Sonra başka güzel günler yaratmak için dış kapının dış mandalında asılı olan gömleğini sırtına geçirdi. Kuşkusuz yaklaşmakta olan güzel günler de sırra kadem basacaklardı. Fakat işin püf noktası sadece yaratıcılıkta değil ki. Güzel günleri, mutlu yaşam için sürdürülebilir bir kaynak haline getirebilmek. Yılan gibi deri değiştirme olayı. Yılanı sevmediyseniz kertenkele de yapıyor o işi. Gerçi yılana kurban olsun şu insan yığınları…

Bu cümlelerin çok tuhaf anlamları çıktı ortaya. Sürekli güzel günler yaratmak! Bugün onunla yarın bununla mı demek istiyorum yani? Tam olarak değil. En azından cümledeki aşağılayıcı anlam kadar değil. Ne olacaktı? Ruhunu bit pazarındaki bir soysuza kaptıran suratsızlara mı kalacaktı dünya! Ayağa kalkamazsan hayat orada görür işini.

Güzel günler göreceğiz derken, birileri o günleri ayağımıza kadar getirecek demiyorum. Oldu canım, taze sıkılmış portakal suyu? Hem de yatağına mı istiyorsun? Yahu önce birbirimizi tanısaydık! Güzel şeyler bu yüzden mi çabucak unutuluveriyor? O güzel günlere kendimizden bir parça emek katmadığımız için mi?

Çark edelim konumuza doğru. Unutmayalım! Saplantılarımız ayak bağlarımızdır. Doğrusu bazı değerleri çok fazla abartıyor insan. Sonuçta tilki derisi bu dünya yaşamı, içini neile süslersen süsle, neye dönüşmesini umuyorsun? İnsan ol ve sev şu sevme işini. Bu durum başkalarına ucuz işçilik gibi geliyorsa da, gitsinler ve kendilerine bir deccal bulsunlar dost ya da bir eş niyetine. Güzel günler görmek istiyorsan bunu her sabah tekrarlamalısın. Ulu bir kurt gibi başını göğe kaldır ve tekrarla sözlerimi: “Güzel günler göreceğiz, göreceğiz, göreceğiz…” Sonra kalk ve tut ucundan bucağından bu işin!

 

Günay Aktürk

[email-subscribers-form id=”1″]

Read more

Kızlarınızı Mutlu ve Güçlü Yetiştirin

Kız çocuklarının erken evlilik ve toplumsal baskı altında birey olmadan kafese alınmasını anlatan Bosch tarzı alegorik sahne

Onları Öldürmeyin...

“Söz gelimi bir kızı düşeceği bütün tuzaklara hazırlayarak yetiştiriyor, sonra da tuzağa düştü diye cezalandırmaya kalkıyorsunuz.”

Aşkın Suçları
Marquis De Sade

Bağımlı köleler yetiştiriyorsunuz. Kendini bir gün “hayırlı” bir görücüye sunacak köleler. “Zamanı geldiğinde bembeyaz gelinliğin ile uçup gideceksin.” diyorsunuz kız çocuklarınıza. Ama sadece uçup gideceğini söylüyorsunuz. Gerisi sır. Gerisi muamma. Kanat bile takmadan diyorsunuz ki “haydi uç!” Akbabaların avlarını havada nasıl yakaladıklarının detaylarını anlatmıyorsunuz.

Siz avcının avına pençelerini nasıl geçirdiğini biliyor musunuz? Nasıl kanayacak, nasıl yanacak canları… Hazırlıksız yakalanacak onlar. Mutlu ve güçlü bir çocuk nasıl yetiştirilir bilmiyorsanız, doğurmayın artık.

Kız çocuklarının erken evlilik ve toplumsal baskı altında birey olmadan kafese alınmasını anlatan Bosch tarzı alegorik sahne

Henüz çocuk yaşta evlendiriyorsunuz onları. Okutmadan, birey olmalarına izin vermeden, eğitmeden, kadınlaşmadan yapıyorsunuz bunu. Bir erkekle bir kız arkadaş olamaz, diyorsunuz. Ama iki yabancıyı devlet ya da imam nikahıyla aynı yatağa sokabiliyorsunuz! Kurallar dahilinde yapılınca mı kılıfına uyuyor bu iş ve ahlaksızlık örtüsü kalkıveriyor ortadan? Ahlak anlayışınızda ciddi bir sıkıntı var gibi görünüyor.

Bu iş burada bitiyor değil. Toplumca hepiniz köle yetiştiriyorsunuz. Sizler: “Gelinliğin ile çıktın, kefeninle geri dönersin!” sözünü söylemiş olan ataların torunları! Hepiniz değil. Ama çoğunluğunuz. Boşanmış kadınlara dul diyorsunuz. Nasıl olsa kaybetti kızlık zarını, yalnız seks için kullan! Karala, dedikodusunu yap. Düş peşine sokakta, iş yerinde askıntı ol. Dışla toplumdan. O kadar iki yüzlüsünüz ki bunları yalnız güçsüz ve arkasız kadınlara yapıyorsunuz. Dolgun bir maaşı ya da az çok serveti olan bir kadın gördüğünüzde ahlakınız ve namusunuz kayıplara karışıyor!

Bereket tanrısını bilir misiniz? Aslında bizzat ona tapıyorsunuz! Yani “erkeklik” sembolünden bahsediyorum. Erkek çocuklarınızı yetiştirme şeklinizden belli. Hepiniz değil. Ama çoğunluğunuz! Öldürülen her kadının kanı diyorum… Elleriniz kan bulaşığında!

 

Günay Aktürk

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Zihin Bulanıklığı | Bilinç Karışıklığı

Zihin Bulanıklığı Bilinç Karışıklığı

Bulanık Bir Zihinde Küçük Bir Kabarcık!

Zihin Bulanıklığı Bilinç Karışıklığı

Hiçbir karşılık beklemeden bir iyilik yaparsınız ve Nietzsche gibi biri çıkar ve der ki: “Her insanın yaptığı iyilik kendisine yöneliktir.” Doğru der. Kirletilmiş eylemlerin üstündeki tortuyu temizleyince öze ulaşıyorsunuz. Yani gerçeğe. Mesele iyilik olunca bilinç kaybı yaşamalıyız. Demeliyiz ki: “Yaşadığım şey bir “bilinç bulanıklığı” böyle şeyleri bana sormamalısın.”

Zaman zaman üstün insan yaratmaya çalışan fikir adamları çıkar. Yürüyen ölülere bir kalp atışı vermektir amaçları. Yalandan ve bilinmezlikten arındırılmış bir dünya düşünsenize. Bunun zevkli olacağına dair kuşkularım var.

Ne kadar insan varsa hepsinin de bilinç karışıklığı yaşamayan bilgelerden meydana geldiğini düşünün ve teknoloji gelinebilecek son seviyede olsun. Tüm gizlerin sırrı çözülmüş ve arayış bitmiş. İnsanı intihara bile sürükler. Dostoyevski’nin “Her şeyi biliyorum ve bu beni öldürecek!” sözünün geçerli olduğu bir dünya düzeni. “Dünyada tek bir çocuk bile ölüyorsa tanrı yoktur.” diyemeyeceksiniz artık çünkü aslına ulaşılmıştır hakikatin. Ne garip, tüm çaba hiçliğe ulaşmak için.

Yeni aforizmalar bulsan da neye yarar, kimin için söyleyeceksin, kimin işine yarayacak? Kimse bilincim bulanık demeyecek ki!Kâmillik cehaleti yok etmek için doğmuş olabilir mi? Cehaletin olmadığı bir çağda kâmillik neye yarardı ki? Ya da zekâ! O güne gelelim de tek dert bu olsun. Bugün bilincin yerinde ama yeri bir eskici dükkanı sanki ey insan!

Aman her neyse işte… İnsanın olmadığı bir dünya düşüneyim en iyisi. Yakında dünyadan taşarız, o kadar kalabalık. Bir zamanlar (henüz insan yaşamı başlamamışken) dinozorlar hâkimdi buralara. Peki, bugün eksikliğini kim hissediyor onların? Onların yok olması, yaşayan canlılar arasında bizim türümüzü en tepeye çıkarttı. Tabi bunun için atmış beş milyon yıl geçmesi şartıyla.

İnsan ırkı yok olduğunda hangi zeka egemen olacak dünyaya? Şimdiden umursamamaya alışmalıyız. İnsan zihni var oluşu yanıltıyor işte. Tek hakikat canlılık mı? Canlılığın kaynağı su ise ya cansızlığın kaynağı ne? Günümüzün bilimi canlılık ile cansızlık arasındaki çizginin belirsiz olduğunda kararlı.

Yalnız gazlardan oluşan ve hiçbir yaşam belirtisi göstermeyen gezegenler var. Madem canlılık bu kadar önemli de, ya bu cansız gezegenler süs olsun diye mi oradalar?

Günay Aktürk

Read more