Kaçma Şüphesi Vardır | Uğur Mumcu Sakıncalı Piyade

Uğur Mumcu'nun Sakıncalı Piyade adlı eserindeki "Kaçma Şüphesi Vardır" bölümünü simgeleyen Bosch tarzı kapak illüstrasyonu.

Kaçan Yok, Kaçma Şüphesi Var

Uğur Mumcu, Sakıncalı Piyade adlı eserinde 12 Mart döneminin hukuk anlayışını, bürokrasisini ve insanı şaşkınlığa düşüren çelişkilerini bakın nasıl gözler önüne seriyor. “Kaçma Şüphesi Vardır” başlıklı bu bölüm, daha ilk satırlarından itibaren okuru hem gülümseten hem de düşündüren sıra dışı bir anlatıya dönüşür. Bir insanın kendi isteğiyle teslim olmaya çalışırken nasıl beklenmedik bir suçlamayla karşı karşıya kaldığını anlatan bu bölüm, Uğur Mumcu‘nun ince mizahını ve keskin gözlem gücünü en iyi yansıtan metinlerden biridir. Aşağıda, Sakıncalı Piyade kitabının en çok konuşulan bölümlerinden birini okuyabilirsiniz.

Adil'i Aldılar, Seni De Alacaklar!

Uğur Mumcu, Sakıncalı Piyade'de anlatılan gözaltı sürecinin başlangıcında gelen telefonu dinlerken tasvir edilen Bosch tarzı illüstrasyon.

Devir 12 Mart devri. Adamın hiç gözünün yaşına bakmazlar. Bir gün telefon çaldı. Karşımdaki ses Adil Özkol’un eşinin. Ağlıyor.

— Adil’i aldılar, seni de alacaklar.

Ben de eve, anneme telefon ettim.

— Anne, arayan soran oldu mu? Olmamış. Fakat biraz sonra annem telaşla beni arıyor:

— Oğlum, polisler geldi, seni sordular…

Ben ne yapayım? Şimdi eve gidip çamaşırlarımı hazırlayıp teslim olsam iyi. İyi ama ya yolda kaçıyor diye vururlarsa? O günler öyle. Sokak ortasında takır takır adam vuruyorlar. Gerekçe de hazır. “Güvenlik kuvvetlerine ateş açan anarşistler silah çatışması sonunda ölü olarak ele geçirildiler.” Gerçi bu düşünceye olasılık tanımıyorum pek ama yine de ne olur ne olmaz.

Telefonla Sıkı Yönetim Komutanlığı’nı arıyorum. Adımı söylüyorum.

— Beni arıyormuşsunuz, nereye teslim olayım?
— Bizim bir bilgimiz yok efendim…

Sıkıyönetim savcılığı’nı arıyorum. Onlardan da bir yanıt alamıyorum. Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne telefon ediyorum.

— Bizde adınız yok, herhalde sıkıyönetimin işidir.

Allah Allah, biri bizi işletiyor mu yoksa?

Yıldırım bölge tutuk evine telefon ediyorum. Oradan da yanıt alamadım:

— Bizim bir bilgimiz yok…

Ben de galiba kendimi zorla tutuklatacağım. Avukat Turan Tamar’a dönüp:

— Tutukluluktan istifa ettim, diyorum.

Ama yine de aramaya devam ediyorum. Yok, kimse kabul etmeyecek, açıkta kalacağım. Açıkta kalacağım ve üniversiteye giremeyen öğrencilere döneceğim.

Uğur Mumcu'nun Sakıncalı Piyade kitabında anlattığı Mamak Cezaevi'ne teslim olma sürecini betimleyen Bosch tarzı dijital illüstrasyon.

Bir de Mamak tutukevine telefon ediyorum:

— Nasıl olsa oraya geleceğim ama ben kime teslim olayım?

Kimsenin beni kabule niyeti yok. Neyse, sonunda Ankara emniyet Müdürlüğü’ne gidip teslim oldum. Durumu da anlattım. Anlayışla karşıladılar. Ankara emniyet Müdürlüğü’nden, önce doğru, Mamak Cezaevi’ne gittik. Emniyet görevlileri gerçekten çok nazik davranıyorlardı. Birlikte cezaevinin bulunduğu 28. tümen nizamiyesine gittik.

— Bu beyi teslim edeceğiz. Tutuklanmış da, siyasi…

Üsteğmen beni şöyle bir sözdü:

— Ben karışmam, dedi.

Uğur Mumcu'nun Sakıncalı Piyade kitabında Muhabere Okulu Cezaevi'ne girişini ve arkadaşları tarafından karşılanışını betimleyen Bosch tarzı dijital illüstrasyon.

Herhalde ben karışacağım. Neyse, sağa sola telefonlar, telsiz konuşmaları, sonunda, sıkıyönetim komutanlığının emriyle gözaltına alındığı anlaşılıyor. Hemen muhabere okulu cezaevine yollandık. Koğuşa, “iyi akşamlar.” diyerek girdim. Prof. Uğur Alacakaptan, Doçent Mukbil Özyörük ve Asistan Adil Özkol, bir sobanın başında ısınıyorlardı. Alacakaptan:

— Gözümüz yolda kalmıştı, diyor.

Gülüyoruz. Bunları neden anlatıyorum? Neden mi? Şundan: 10 gün sonra mahkemeye çıktım ve “Kaçma şüphesi vardır” gerekçesiyle tutuklandım. Güler misin ağlar mısın…

Cezaevinden hemen bu tutuklama kararına itiraz ettim. Kaçma şüphesi gerekçesiyle tutuklanmamın yasaya ters düştüğünü anlattım. Sonra devam ettim: “İşlediğimi ileri sürdüğünüz suç Demirel hükümeti döneminde işlenmiştir. Bu hükümet ise, Cumhuriyetin geleceğini tehlikeye sokmak suçundan istifaya zorlanmıştır. Öyleyse suç devlet ve hükümet nüfuzunu kıran suçlardan sayılmaz.”

Sıkıyönetim hukukçularının hiç böyle tartışmalara girmeye niyetleri yoktu. Hemen karar geldi:

— Oy birliğiyle reddine…

Tutuklanmak için çalmadığım kapı kalmadı, sonunda kaçma şüphesi vardır gerekçesiyle tutuklandım. Dava önce, ceza yasasının 141. maddesinden açılıyordu. Yani şu ünlü madde: “Sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerindeki tahakkümünü kurmak amacıyla örgüt kurmak.” Örgütten bol ne var ki, bul örgütünü kur tahakkümünü.

Uğur Mumcu'nun Sakıncalı Piyade kitabında "Kaçma Şüphesi Vardır" bölümü kapsamında sıkıyönetim mahkemesinde yargılanışını tasvir eden Bosch tarzı dijital illüstrasyon.

Benim suçum sınıf tahakkümünü kurmayı amaçlayan örgüte, yani Dev-Genç’e yol göstermek. Nasıl diyeceksiniz? Efendim, yol göstermek, bilindiği gibi, yurttan sesler programında olur. Saz sanatçılarından biri, bağlama ile yol gösterir. Öyle mi acaba?

Savcı, 141. maddeden kovuşturulduğumu söyledi. Sonra: — 159 da düşünülebilir, dedi. 159 madde de, hükümetin, bakanlıkların, güvenlik kuvvetlerinin ve Silahlı Kuvvetlerin manevi şahsiyetine hakaret suçlarını kapsıyor. İddianame geldiğinde baktım, dava ne 141 maddeden açılmış ne de 159’dan. Askeri savcı, konuşmalarımda komünizm propagandası bulmuş ve davayı 142. maddeden açmış.

Ben dava boyunca 142. maddeden yargılandım. Davanın sonuna doğru suçun niteliği değişti. Anayasayı tağyir, tebdil ve ilga’dan suçlandım. Yani 146. maddeden. Mahkeme 146. maddeden mahkum etti. Askeri Yargıtay bu hükmü bozdu. Mahkeme eski kararında direndi.

Bu arada af yasası çıktı. Mahkemede son duruşmaya geldiğimizde, duruşma Yargıcı Sadettin Üçüncüoğlu kararını açıkladı:

— Yargıtay kararına uyuyoruz. Sizin suçunuz 312. maddeye giriyor. O da af kapsamında. Dosyanızı kaldırıyoruz. Haydi güle güle…

Uğur Mumcu'nun Sakıncalı Piyade kitabında yaşadığı yargılama sürecini dostlarına mizahi bir dille anlattığı anı betimleyen Bosch tarzı dijital illüstrasyon.

Yani aynı suç için ceza yasasının 141. maddesinden gözaltına alın, sonra komünizm propagandası yapmak suçundan 142. madde gereğince yargılan, sonra suçun niteliği değişsin. Anayasayı tağyir, tebdil ve ilga suçunun kapsamına alın. Yargıtay suçu yok desin, bundan sonra da aynı eylem için bir yıllık bir cezayı öngören 312. maddeye sokul, ondan sonra da dosyan kaldırılsın. Sen sağ ben selamet.

Şimdi bana soruyorlar:

— Hangi maddeden yargılanmıştın?

Ne diyeyim? Bunları uzun uzun anlatmamak için:

— 146 küsür, komünizm falan, anayasayı tağyir, tebdil, ilga filan… Diyorum, çıkıyorum işin içinden.

Uğur Mumcu / Sakıncalı Piyade
Tekin Yayınevi
21. Basım – 1980 Eylül

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Çekin Tuğlaları Yıkılsın Duvar

makale oku - çekin tuğlaları

Eleştiri - Özeleştiri - Şuursuzluk

“Çekin tuğlaları yıkılsın duvar. Altında kim kalırsa kalsın.”

Güldal Mumcu

çekin tuğlaları yıkılsın duvar

Çekin tuğlaları, elbette çekin. Ama önce konuşalım karşılıklı.

Bedenim boyuna sıkıştırıyor beni: “Kendinden bir kopya üret ve silin tarih sahnesinden!” Sürüngen beynimin kendinden zoru bu. Bilmiyor ki ülkede mafya yapılanması var. Bıyıklı bakana tasma takıp sokaklarda yürütecekmiş nisan mağduru! Cüretkarlığının boyutu yediği tokat kadardır insanın. Şu puslu sofrada gel de gerine gerine üre!

Çok isterdim Roza adında bir kızım olmasını. Ama çocuğun olunca günler daha tedirgin geçmiyor mu? Kadınları diri diri yakılır, tecavüze uğrar ve sıklıkla intihar süsü verilirse, bir kadın daha doğurmayı hak eder mi o ülke?

Bu çocuk nerede doğacak hem? Hasta garantili hastanelerinizde mi? Ya hasta sayısı yetmez ve bir de para çıkışmazsa hazinede ne olacak? Rehin mi vereceğiz el kadar bebeyi? En az üç yapın beş yapın, siz yapın da biz bakarız, diyordunuz. Siz haybeye konuşmazsınız…

Bu çocuk hangi eğitim sisteminde yetişecek? Kafasını yıkayıp yoksul beyinlerin haremine mi katacaksınız? Vallahi kan çıkar babalık!

Oğlan olsa eminim bir mafya çetesine çırak olarak sokardınız. Daha olmadı, Çin ekonomisine çevirdiğiniz mezbahalarınızda üç kuruşa talim ederdi değil mi?

Bir kereden bir şey olmaz diyen kafalar yetişirdiniz. Sonu bir Kaharman’a ya da Çakır’a mı benzeyecek? O kadar büyüyebilirse tabii… Çürümüş beyinli tacirlerin elinden sıyırabilirse çocukluğunu…

De ki büyüdü badiresiz… Bu çocuk nereye dikecek damını? Yediler ülkenin hamını mamını! Müteahitler yoksula ev yapmıyorlar artık. Sit alanlarına sürdüler kepçelerini. Malım var diyen fazla sevinmesin. Bugün vaar yarın yok! Fareler peyniri kaptı da bize yalnız kapanı kaldı…

Babasına çekerse ruhunun bir yarısı ya Kışlalı amcasına benzer ya da Dursun dayısına! Kızıl gözlü bir gazeteci olur mu olur. Ama… Mumcu dedesi gibi öldürülmesine mani olabilecek misiniz? Yavrum doğmadan bütün tuğlaları çekip bunca pisliği orta yere saçabilecek misiniz…

Günay Aktürk

10 Ağustos 2021

Read more

Memleket Meselesi

memleket meselesi günay aktürk

Memleket Meselesi

memleket meselesi

Asla sonu gelmeyecek olan bir sorundur şu memleket meselesi . Anadolu ateşi tanımını boşuna keşfetmemişler. Ülkemi cayır cayır yanan ateşlerde kavuruyorlar. Ama gündem tıpkı bir kara borsa gibi her saniye yeni bir değişime gebe. Keşke bu değişim geriye doğru akan zehirli suları taşımasaydı yurduma. Arkama dönüp bakıyorum da, çocukluğumdan beri her gün ama her gün, güne yeni bir haberle uyanıyormuşum.

Aklıma çivi gibi kazınmış bazı görüntüler var. Özellikle de gazetecilere düzenlenen suikast haberleri aklımın paslı çivileri arasında. Kaç yıl geçti hala söküp atamıyorum onları. 1993 yılında henüz dokuz yaşındaydım. O yıl Sivas Madımak’ta cehalet hortladı. Aslında o hortlayan canavar hep dünyadaydı ama ben onunla yeni tanışıyordum. Bir şey söyleyeyim mi? O katliam belki de zihnime indirilen ilk ve en ağır darbeydi.

Otuz üç kişinin diri diri yakıldığını ailemle birlikte televizyondan izlemiştim. Bizim gibi saz çalan, türküler söyleyen, şiirler okuyan ve semah dönen insanlardı. Tanımıyordum hiç birini de ama kokularını alıyordum bir şekilde! Korkuyordum. Annem de korkuyordu. Bir süre sessizlik oldu. Babam tam bir şeyler söyleyecek oldu… Sustu… Vahşetten kime sarılaydı insan? Devletin gözü önünde gelişmişti her şey. Babam susuyor ve devlet baba izliyorken, vahşetten kime sarılaydı insan?

Zihnimin paslı çivilerine bir kardeş daha eklendi yıllar sonra. O katliamda ölen şair Özlem Şahin’in odasının duvarına astığı bir kartta yazan şu sözler: “Belki yaşlanacağım ama asla büyümeyeceğim!” İnsan olmak bu olabilir miydi? O senenin sonlarına doğru güneydoğuda –sanırım Hakkâri olmalıydı– askerleri gösteren bir haber izlemiştim. Askerlerin üstlerinde kalın üniformaları vardı ve mat bakışlarıyla çay içiyorlardı. O çiviyi de söküp atamıyorum.

Sınıra çok uzak bir şehirde yaşamama rağmen orada yaşanan şiddetli çatışmalarla bütünleşti o haber karesi. Korkuyordum. Zihnimde doğan hangi fikirler korkutmuştu beni bilmiyorum ama çocukluğun o korunaksız acizliğiyle, beni temsil etse de etmese de baştaki iktidara ama daha çok da devlet fikrine sığındığımı hatırlıyorum.

“Memleket meselesi!” “Anadolu ateşi…” Tıpkı bir kara borsa gibi her saniye değişiyordu gündem. Doksan üç senesi bitmek bilmedi. O yıl üç Başbakan gördü canım ülkem. Yanlış hatırlamıyorsam Demirel, İnönü ve Tansu Çiller’di bunlar. İyi mi ettiler kötü mü ettiler bilmiyordum ama iyi ettilerse neden biri çıkıp biri iniyordu ki? Beceremiyorlar mıydı bu işi acaba? Televizyon da bir onu tutuyor bir ona sallıyordu.

Dünyada Güzel Şeyler de Oluyor Oğlum

memleket meselesi günay aktürk

Devrimci dedikleri ama haklarında hiçbir bilgi sahibi olmadığım gençler öldürülüyordu. Uğur Mumcu o sene öldürüldü. Eşref Bitlis’i de hatırlıyorum. “PKK yurt çapında eylemlere girişti” diyordu televizyon. Ha! Rıfat Ilgaz, Abidin Dino ve Hulusi Kentmen amcaya çok üzülmüştüm.

Babam ozan İsmail, “O güzel insanlar o güzel atlara binip çekip gittiler!” diyen bir adamın kitabından alıntılar yapıyordu bana. “Dünyada güzel şeyler de yaşanıyor oğlum” diyor ama pek fazla örnek veremiyordu buna. İyiye ve güzelliğe inanıyordu lakin inancı Turgut Özal’ın şaibeli ölümünün önüne geçemedi.

Babam bana küçücük bir kasabada, küçük bir televizyon kutusundan izlediğimiz kötü haberlerle her şeyin daha iyi olacağını öğretmişti! Peki ama elimizi suya sabuna sokmadan nasıl olacaktı ki bu? İyiyi ve güzeli taşıyan katır kağnısının şoförü hani, neredeydi?

Aslında evet siyasetin dışında kulağa eğlenceli gelen hoş şeyler de yaşanmıyor değildi hani. Arzum onan Avrupa güzeli seçildi ve genelev işletmecisi Matild Manukyan İstanbul vergi rekortmeni oldu! Devlet yönetimi iyice işkillendirmeye başlamıştı beni! Daha başka ne mi oldu? Yılbaşına doğru televizyon bozuldu.

Sonra bir anda bombalar patlamaya başladı. Otobüs durakları, hava alanları, garlar, meydanlar her yer ama her yer bombalanıyor, insanlar ölüyordu. Yıllarca evlerinden çıkmayan insanlar daha da kapanmışlardı evlerine. Bu neslin çocukları olan biz savaş görmemişler iliklerimize kadar hissetmiştik savaşı.

Ama bir şeyler değişmeye başlamıştı bende. Zamanında o kadar çok korkmuştum ki artık korkuyu tanıyamıyordum. Bir gün öncesinde bomba patlattıkları bir durağın önünden geçerken ölüm korkusu da yoktu. Hayır hayır bu kesinlikle hissizleşme değildi. Delicesine yaşamak istediğim halde öldürülecek olma ihtimalinin ürkekliğine yabancıydım bugün.

Artık televizyon izlemiyorum. Bitmez memleket meselesi bu memlekette! Bu ülkeyi yöneten bir başkan var. Ondan eminim. Ama sandığınız gibi değil. O başkan bu ülkede yaşamıyor. Bu ülkede nefes almıyor. Hatta dilimizi bile konuşamıyor. Bizim gibi ülkelerde Başbakan, Cumhurbaşkanı ve iktidarlar gelip geçicidir ama başkan aynı başkandır. Emperyalizmdir o.

Darbeler yapar, suikastlar düzenler, hükumetleri devirir… Bazen Madımaktaki ateş olur, bazen yanı başımızdaki İşid. Bazen karısını öldüren bir kadın düşmanıdır o, bazen bir uyuşturucu kaçakçısı. Bazen eğitimsizlik, bazen işsizlik… Eğer onunla tanışmak istiyorsanız televizyonunuzu açmanız yeterli. Yansımalarını her karesinde göreceksiniz.

 

Günay Aktürk / Memleket Meselesi

Read more
Powered by Gelecek Internet