Maya Gerektir – Akbaba Dergisi (1958) | Bursalı

Akbaba Dergisi 1958’de yayımlanan Maya Gerektir şiirinden esinlenen, şair, muhalif, iktidar yalakası, karaborsacı, ajanlar ve şeytan taşlayan hocayı alegorik biçimde anlatan çizim

Akbaba Dergisi’nden Unutulmuş Bir Hiciv Şiiri

Yine eski dergileri karıştırırken karşıma böylesine şahane bir şiir çıktı. Çok da hoşuma gitti. Maya Gerektir şiiri, Akbaba Dergisi’nin 1958 tarihli bir sayısında yayımlanmış. Akbaba, 1922–1977 yılları arasında çıkmış, Türkiye’nin en uzun soluklu mizah ve hiciv dergilerinden biri. Hatta Markopaşa, Leman ve Uykusuz’un dedesi sayılır.

Akbaba dergisinde 1958 yılında yayımlanan Maya Gerektir adlı hiciv şiiri

Dergiyi ilk kez, Yusuf Ziya Ortaç’ın Aziz Nesin’e yazdığı zekâ dolu ve iğneleyici bir mektupta fark etmiştim. Sonra öğrendim ki Ortaç, bir dönem derginin imtiyaz sahibiymiş. Buradan aklıma bir fikir geldi: Neden bir antoloji kitabı tasarlamayalım? Okuru az olur belki ama kaliteli olur, geleceğe bir edebiyat mirası bırakır. Sadece dergi sayfalarında kalmış bu gerçek cevherleri bulup çıkarmak kadar faydalı bir iş var mı?

Böylece hem bu eserleri edebiyata kazandırmış oluruz hem de Türk edebiyatına başka bir yönden katkı sunarız. Çünkü yalnızca şair ya da yazar olmak yetmez. Edebiyat, sanatın yedi dalından biridir ve en çok da bizler çoğul yaşamalıyız.

Nasıl ki eski bir tarih dergisinden Anzavur Ahmet gibi bir vatan hainini bulup çıkardıysak, nasıl ki dört bin yıl önce kendi dilinin yok olacağından korkan bir Sümer şairinin endişelerine 21. yüzyılda ağız olduysak, bunu da kesinlikle yapmalıyız.

Akbaba Dergisi 1958’de yayımlanan Maya Gerektir şiirinden esinlenen, şair, muhalif, iktidar yalakası, karaborsacı, ajanlar ve şeytan taşlayan hocayı alegorik biçimde anlatan çizim

Amacımız belli. Herkes kendi becerisi dâhilinde bu aydınlanmacı kavgaya müdahil olmalı. Öyleyse yakınmayı bırakıp işimize bakalım.

Maya Gerektir – Bursalı (1958)

Bismillah demeynen olunmaz şair
Şaire kalemle boya gerektir
Söze başladı mı devrana dair
Taşı gediğine koya gerekir

Muhalif oldun mu işin pütürlü
Yağcılık yapayım desen bir türlü
Sövsen bir türlüdür övsen bir türlü
Kaypaklık mı dedin, maya gerektir

Kimimiz deh, çüş der kimimiz vat vat
Nurluymuş istikbal parlakmış hayat
Kerpiçleri boyar bizim iktisat
Derler ki: çuvala oya gerektir

Dışarda Moskof var başı kopası
İçerde istifçi, karaborsası
Muhalifin hakkı meşe sopası
Tatarağaları yaya gerektir

Bursalı uslu dur yine başlama
O kadar dikine çok tıraşlama
Çıkıp minareye şeytan taşlama
Ona taş vız gelir, kaya gerektir

Bursalı (1958)

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Nazım Hikmet ve Biz Şiiri : Tereci Tere Satar Biz Vatan Satarız

Nazım Hikmet ve Biz Şiiri (Günay Aktürk)

Nazım Hikmet Şiirleri

Nazım Hikmet ve Biz Şiiri
(Tereci Tere Satar Biz Vatan Satarız)
Yorum: Günay Aktürk

Nazım Hikmet‘in “Biz” adlı şiiri, toplumun ortak sorunlarına dair önemli bir mesaj taşırken, başarılı bir metafor kullanımı da içermektedir. Şiirin girişinde, kulede oturan bir adamdan bahsedilir ve aslında bütün bir yapı, bu temel üzerinde yükselir. Bu metaforik ifade, diktatör liderleri temsil etmektedir.

Kuledeki adam, toplumun üzerindeki egemenliği elinde bulunduran liderleri sembolize etmektedir. Bu liderler, kendilerini “yüksek” bir konumda görmekte, halkın üzerinde bir güç ve kontrol hissi yaratmaktadırlar. Ancak bu güç ve kontrol, halkın yaşam kalitesini düşürerek, insanları kötü koşullarda yetiştirmekte, toplumsal sorunların artmasına neden olmaktadır.

Nazım Hikmet ve Biz Şiiri

Kulede bir başına bir adam oturur.
Önünde milyonlarca düğme var.
Düğmenin birine bastı mıydı
Bizlerden biri ya kolunu kaldırır
Ya adam öldürür, ya çişini eder!

Tereci tere satar, biz vatan satarız.
Biz kurşuna dizeriz düşünceyi.
Hiçbir şey düşünmeyeceksin.
Hatta hiçbir şey düşünmediğini bile

Bir ilâcımız var bizim,
Şırınga ettik mi insana
İstediğimizi söyletiriz.
Biz insan eti yeriz.
Pek güzel oluyor nohutlu yahnisi.
Ucu kurşunlu kırbaca pek meraklıyız.

Kapıya şapkanı as, gir içeriye,
Yat karımızla!
Biz görünce şapkayı
Döner gideriz rahatsız olmayın diye.

Çocuklarımız!
Kıçlarına etiket yapıştırılır.
Piçhanelerde yetiştirilir.

Yatağa yatmadan yastığın altına bak.
Oraya girmiş olabilir bizlerden biri.
Geçenlerde güneş tutuldu ya
Bu fesatlığı da biz yaptık,
Propaganda kuvvetiyle.

En iyisi bizi asmak
Bizi kesmek
Hapislere atmak bizi
Bizi atomlamaktır!

Nazım Hikmet
1947

Kısa Makaleler (Kısa Ama İşlevsel)
Uzun Makaleler (Uzun Ama Keyifli)

Nazım Hikmet – Mikail Refili’ye Ağıt
Nazım Hikmet – Ben Bir Ceviz Ağacıyım
Nazım Hikmet – Nikah Hikayesi

Daha Fazlası İçin Youtube Kanalımızı Ziyaret Edin

Read more

Be Hey Dürzü Şiiri | Neyzen Tevfik’e Ait Değildir

Be Hey Dürzü şiiri

Be Hey Dürzü Şiiri Hakkında

Be Hey Dürzü şiiri, kamuoyunda uzun yıllar Neyzen Tevfik’e ait sanılmış olsa da, gerçekte şair Mutlu Çelik tarafından yazılmış bir taşlama şiiridir. Toplumsal ikiyüzlülük, din istismarı ve ahlaki çürüme gibi temaları sert bir dille ele alan şiir, farklı isimlerle anılmış ve zamanla yanlış bir şekilde Neyzen Tevfik’e atfedilmiştir. Bu yazıda Be Hey Dürzü şiirinin sözleri, edebi arka planı ve yanlış bilinen yönleri ele alınmaktadır.

Mutlu Çelik’in ağzından şiirin hikayesi:

Bu şiir 1994’te o dönem milletvekili olup şimdi kendini peygamber ilan etmiş olan Hasan Mezarcı adlı meczubun meclis kürsüsünden Atatürk’e “Veled-i zina” demesi üzerine yazıldı. Zaman zaman Neyzen Tevfik‘e ait yorumları üzerine mahkeme kararıyla tescillendi ve Arion Yayınlarınca ve aynı adla yayınlanan 3.kitabım “Cevaben” de durum açıklandı… Keşke bu ülkede varlığını borçlu olduğu meclis kürsüsünden Ata’sına hakaret eden vekile cevap vermek talihsizliği yaşamasaydık.”

Be Hey Dürzü (Cevaben)

Ne ararsın Tanrı ile aramda
Sen kimsin ki orucumu sorarsın
Hakikaten gözün yoksa haramda
Baş açığa neden türban sorarsın

Rakı, şarap içiyorsam sana ne
Yoksa sana bir zararım içerim
İkimiz de gelsek kıldan köprüye
Ben dürüstsem, sarhoşken de geçerim

Sakal, şalvar, gümüş, sarık iş değil
İbadetin reklamına sığınma
İnanç varsa inandığına eğil
Her tayinde bir camiye sığınma

Esir iken mümkün müdür ibadet
Yatıp kalkıp Atatürk’e dua et
Senin gibi dürzülerin yüzünden
Dininden de soğuyacak bu millet

İşgaldeki hali sakın unutma
Atatürk’e dil uzatma sebepsiz
Sen anandan yine çıkardın amma
Baban kimdi bilemezdin şerefsiz

Riyakarsın sakal gizlemez seni
Haram ile doldurmuşsun keseni
Dokunulmaz sanırsın sana ama
Dokunursa bu millet … seni

1994 – Ankara
Mutlu Çelik

Gitmeden Bunlara da Bakabilrisiniz

Read more

Bir Kadın Gittiğinde – Bekir Coşkun | Günay Aktürk

Ne Çok Kişi Yok Olur Bir Kadın Gittiğinde

Usta gazeteci Bekir Coşkun, insan olmanın onurunu yazıyla savunan nadir kalemlerden biriydi. Bir Kadın Gittiğinde başlıklı bu metin görünmeyen emeği, sessiz fedakârlığı ve bir kadının ardında bıraktığı boşluğu anlatır.

Bir kadın gittiğinde bir hayat düzeni, bir vicdan ve bir denge de eksilir. Bu yüzden bu yazı, bireysel bir hüzünden çok toplumsal bir farkındalık metni olarak okunmayı hak eder.

Bir kadın gittiğinde ne çok kişi gider aslında;
bir ağır işçi, bir temizlikçi, bir bakıcı,
bir bahçıvan, bir muhasebeci…
Bir anne gider.
Bir dost, bir arkadaş, bir sevgili…
Ne çok kişi yok olur bir kadın gittiğinde…

….

Bekir Coşkun

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Tarih-i Kadim – Tevfik Fikret

Tarih-i Kadim şiirinin başlangıç bölümünü anlatan, ninni okuyan bir dede, bir deri bir kemik yaşlı adam ve sırtlana hortlağa benzeyen bir savaşçının yer aldığı çok katmanlı alegorik sahne

Tevfik Fikret ve Tarih-i Kadim Şiiri

Tarih-i Kadim Tevfik Fikret’in insanlık tarihini savaş, yıkım, zorbalık ve kutsallaştırılmış şiddet üzerinden sorguladığı sert bir eleştiri şiiridir. Metin; tarih, din ve iktidar ilişkisini akıl, kuşku ve insan merkezli bir bakışla tartışır.

Şair : Tevfik Fikret
Şiir : Tarih-i Kadim 
Seslendiren : Günay Aktürk
Sesli Şiir

Tarih-i Kadim - Sözleri

İşte, der, insanoğlunun geçmiş hayatı bu.
Ve başlar bize maval okumaya.
Ninniler uydurup uyutur bizi.
Dedelerimizin derin boşluklar içinde,
uzun, zifiri karanlık hayatından
gösterir bize evvel zamanı,
tek doğru, en güzel örnek, der.
Bakarsın gelecek günlerin farkı yok geçen geceden.
Senin tarih dediğin işte budur.
Alnında altı bin yıllık buruşuklar
ve bir o kadar da kuşku.
Başı geçmişe bir düşe değer.
Sürünür ayağı bomboş bir geleceğe,
bir deri bir kemik, ayakta zorla durur.

Tarih-i Kadim şiirinin başlangıç bölümünü anlatan, ninni okuyan bir dede, bir deri bir kemik yaşlı adam ve sırtlana hortlağa benzeyen bir savaşçının yer aldığı çok katmanlı alegorik sahne

Ben hiç tiksinmem ondan,
karşıma alırım onu arada bir,
anlat bakalım, derim şu eskilerden.
Bir parça feylesofa benzer o,
bir parça sırtlana benzer.
Berbat suratıyla da bir hortlağa.
Yoklar mezarını unutulmuş gecelerin,
başlar paslı, boğuk bir sesle, bir bir bana anlatmaya.
Sırasıyla ne olmuş ne bitmişse:

Hep yıkım üstüne yıkım, acı üstüne acı!
Ne vakit geçse anlı şanlı bir ordu,
çöküverir ağır gölgesi bir bulutun,
kanlar yağar dört bir yana.
En başta bir kanlı bayrak, kanlı bir taç gelir arkasından.
Sonra araçlar sökün eder kan içinde:
Balta, topuz, yay, kılıç, mızrak, mancınık, top, tüfek, sapan.
Arada, kanlı komutanlar ve savaş birlikleri.
En son alay alay esirler geçer.
Yenen bir kişiye yenilen on kişi,
çiğneyen haklı, Çiğnenen hapı yuttu.

Tarih-i Kadim şiirinde anlatılan yıkımı betimleyen, harap olmuş bir şehrin içinden geçen kanlı sancaklı ordu, silahlı askerler, mancınık ve en arkada sürülen esirlerden oluşan çok katmanlı alegorik sahne

Yıkımlara, acılara alkış tut,
yüksekten bakanlar önünde eğil,
insafla birdir aşağılık ve namussuzluk.
Doğruluk lafta, yürekte değil,
iyilik ayaklarda, kötülük kucaklarda.
Bir gerçek var, tek bir gerçek:
Eli kolu bağlayan zincir.
Bir tek şey var sözü geçen: yumruk.
Hak güçlünün, kötünün yanı.
Uzun lafın kısası: Ezmeyen ezilir!
Nerde bir şeref var, iğreti.
Nerde bir mutluluk var, yama.
Bir şeyin ne başına inan ne sonuna.
Din şehit ister, gökyüzü kurban.
Her yanda durmadan kan akacak, durmadan her yanda kan!

İşte böyle inler, sayıklar o,
anlatır insanoğlunun bu belalı ömrüne ne yolda,
nasıl sürdüğünü.
Bakarım iskeletin kanlar köpürür dişlek ağzında.
Duyarım sesinin titreyen kuyusundan
yankısını korkunç bir iniltinin.
Ben de başlarım birden bire titremeye,
toprak da tiksintiyle titremiş gibi gelir bana.
Savaşın gürültüsü patırtısı,
indir artıkindir bu acıklı sahnenin perdesini!
Dinsin sonu gelmeyen bu karışıklık!

Sen de gelenekçi iskelet!
Yazdığın kara yazılara bir son ver.
Aydınlığa susadık biz, aydınlığa susadık.
Uzun karanlıklar içinde uyumak isteyen mi var?
Bizden iyi geceler onlara,
bizden onlara iyi uykular!

Tarih-i Kadim şiirinde kutsallaştırılan savaşı eleştiren, yıkılmış şehirde duran bir başbuğ, yakılmış ekinler, sokakta kalmış insanlar ve parçalanmış taçla kurulu alegorik sahne

Kimsin ey gölge, kendinden geçmiş,
koşuyorsun karanlıklara doğru?
Kanla oynamış gibisin, kırmış geçirmişsin insanoğlunu.
Sen buna kahramanlık mı dedin?
Onun kökü kan ve hayvanlık be?
Şehirler çiğne, ordular dağıt,
kes, kopar, kır, sürükle, ez, vur, yak ve yık.
Yalvarmalara yakarmalara boş ver,
gözyaşlarına iniltilere aldırma.
Ölümle, acıyla doldur geçtiğin yeri.
Ne ekin ko, ne ot ko, ne yosun.
Sönsün evler, sürünsün insanlar orda burda,
kalmasın alt üst olmayan hiçbir yer,
mezar taşına dönsün her ocak,
damlar çöksün yetimlerin başına.
Bu ne alçaklık böyle bu ne namussuzluk!

Hey bana bak, başbuğ musun ne?
Yerin dibine bat, cakanla gösterişinle!
Her başarı bir yıkım bir mezarlık,
işte bir yavrucak yatıyor şurda.
Ey cihangir, onu gör de utan!
Devril, bağımsızlığın eskimiş tahtı devril.
Nice acılar verdin bütün insanlara,
inim inim inlettin bütün insanları.
Parçalan kararmış taÇ, tuz buz ol.
Hep senin yüzünden yoksulluğu insanların.
Göz yaşından incilerin nerde hani?
Nasıl da yosun tutmuşlar bir görsen!
Eski çağlar nasıl kanmış size?

Ey kan içen kargalar,
bütün karanlıklar sizinle dolu!
Artık yeter fikri susturduğunuz.
Yerini hiç bir şey tutamaz bu dünyada,
incirsiz, kelepçesiz yaşamanın…
Hadi gidin tarih korusun sizi,
-haydutlara en iyi sığınaktır gece-
gidin, yok olun siz de o mezarlıkta.

İşte müjdelerin en güzeli,
işte en gerçek özgürlük düşümüzdeki gelecek çağlarda:
Ne savaş ne savaşan ne salgın ne saltanat, ne yoksulluk,
ne ezen ne ezilen ne yakınma,
ne de zulmün kahrı ne tapılan, ne tapan,
ben benim, sen de sen!

Tarih-i Kadim şiirinde cevapsız duaları anlatan, boş bir kubbe altında yükselen çığlıklar, yankılanan sesler ve yukarıda ulaşılamayan bir gökyüzüyle kurulu alegorik sahne

Ey soyulan iskelet,
kimse bilmeyecek o zaman,
kimse bilmeyecek senin sayıp döktüklerini.
Savaş ne, karışıklık ne, zafer ne, anlaşma ne?
Belki duyulmadık bir öykü,
belki korkunç bir masal.
Çok sürmez köhne kitap,
fikri gömen sayfaların
bugün olmazsa yarın yırtılacak.
Ama kim yapacak dersin bu işi?
Bu öyle büyük, öyle kocaman bir devrim ki,
hangi güç kalkar ben yaparım der?
Yerlerin ve göklerin sahibi mi?
Tamam, işte oldu şimdi!

Yeri göğü elinde tutan o kibirli,
o somurtkan ve dokunulmaz.
Bütün bu kavgalar onun yüzünden değil mi?
Gökyüzü, sen söyle,
yüzyıllarca sel gibi akan su,
– şimdi esrik bir ağzın türküsü,
kuru sesi zindandaki bir adamın,
iç açan bir söz
ya da yakan bir söz şimdi.
Bir geniş oh! Bir derin eyvah!
Bir yakarış, bir övgü,
Şimdi tüy gibi bir rüzgar,
Şimdi ağzın bir kasırga.
Dokunaklı bir yakınma şimdi,
sabredemeyen bir başa kakma,
bir titreme, bir çan sesi,
bir savaş davulunun gümbürtüsü,
için için ağlaması çaresizliğin,
kahrın iyilik bilir kişnemesi,
bir söylev, apaçık, gürül gürül.
Şimdi utangaç ve hasta bir yalvarış,
bir rahatlık bir iç sıkıntısı,
Şimdi korkunç bir haykırma
–bütün bu karman çorman gürültü patırtıyla
inleyen boş kubbe sen söyle!
Sen ki her sesi yankılayansın.
Söyle, bu bir sürü boş çabalama içinde,
daha yukarlardaki şu tanrı katına
hangi sesin yankısı varabilmiş ki?
Hangi dua kabul olmuş bugüne dek?

Tarih-i Kadim şiirinde kuşku, akıl ve inanç çatışmasını anlatan; düşünen insan, ışığa yürüyen figür, yakarışta bulunanlar ve yukarıda ulaşılmaz bir kutsal temsille kurulu çok katmanlı alegorik sahne

İnanasım gelmiyor bunların hiçbirine.
“Ne bileyim? ” diyor kime sorsam.
Hepsi bir kuruntu mu bunların yoksa?
Belki aldanmak yaşamanın bir gereği.
Belki de hepsi de doğrudur, kim bilir,
belki ben hiç bir şeyin farkında değilim,
karıştırmaktayım yokla varı.
Kusurum ne? Kuşkuda olmak mı?
Kuşku koşmaktır aydınlıklara doğru.
İnsan aklıdır eninde sonunda gerçeği bulacak olan.
Belki de yok olacağız bir gün topumuz birden.
Kim bilir, öbür dünya belki de var.
Madem bu beden o ölümsüzün işi,
ne diye kıvranır durur bin türlü dert içinde?
Hadi diyelim aslımız toprak bizim,
sen gel onu kederden bir çamur yap.
Her yeri kanla, göz yaşıyla dolu
–insaf be, bu kadarı da olur mu?
Sen gel hem yoktan var et,
sonra da ettiğini boz, kötüle.
Hiç bir yaradandan ummam bunu:
Yaradan yok eder ama perişan etmez!

Dinlerim seni göklerin tanrısı,
din ulularından dinlerim seni:
“Ne benzer var, ne noksanı,
canlı ve ölümsüz
ve her şeye gücü yeten ve yüce.
Odur veren yiyeceği içeceği,
düşleri gerçek yapan o,
bilen, haber alan,
kahreden ve öç alan.
Açık, kapalı her şeyi duyan ve anlayan.
El uzatan yoksullara ve çaresizlere,
her zaman her yerde bulunan ve her yeri gören…

Tarih-i Kadim şiirinde ortaksızlık iddiasını eleştiren; çoğalan tanrısal figürler, peygamber, cennet ve cehennem sahneleri ile itaat eden kalabalıkları gösteren çok katmanlı alegorik kompozisyon

Seni böyle övüp duruyorlar işte.
Oysa senin en üstün özelliğin ne,
“Ortaksız” oluşun değil mi?
Kaç ortağın var şu bataklıkta bir bak.
Topu ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve kahreden.
Ve topu ortaksız ve tek.
Ve topunun buyruğu yasağı ve saltanatı var
ve topunun yukarlarda bir gökyüzü.
Bütün ordan gelir yüreğe doğan.
Topunun güneşi, ayı, yıldızları var.
ve topunun görünmez bir tanrısı.
Topunun adanan bir cenneti var
ve topunun bir varlığı bir yokluğu.
ve topunun saygıdeğer bir peygamberi.
Ve topunun cennetinde körpecik güzel kızlar yaşar.
Ve topunun cehenneminde birer lokmadır insancıklar.
Tanrılar ne derse onu yapacak halk,
sabırla ve kahırla olacak iki büklüm.
Ama tanrılar ne derse onu yapacak.

En zorlu düşmanın işte, tanrı.
Boğmak ister seni ulu katında,
çok iyi tanırsın sen o yılanı,
onun kızgın zehrinden bir vakitler bize
bir tadımlık vermiştin hani.
Kuşku! En zalim en güçlü düşman.
Bunu ya bildin ya koydun kafamıza.
Ya da bilemedin işin nereye varacağını.
şeytanlık, düzen, sapıklık denen şey var ya,
bugün yerinden yurdundan edecek seni o.
Tapınağında ışıklarını söndürüyor,
elleriyle parçalıyor heykelini.
Sense, iler tutar yerin kalmamış,
göçüp gidiyorsun olanca gücünle.
Burçlarında yıkılmalar falan hani?
Nerde hani gümbürtüsü yıldırımlarının?
O kızgın soluğun hani nerde?
Ne cehennemlerinde bir kaynama var?
Ne büyük acını gören bir göz.
Ne de kulaklarda dokunaklı bir çınlama.
Oysa bir ufak parçası kopsa insanın,
bir sızlanma olur, duyulur bir ağlaşma.
Sen Yeryüzü ve gökyüzünle göç gir de,
bir inilti bile duyulmasın ortalıkta.
Tam tersi, kahkahadan geçilmiyor.
Zaten yalana ağlasa ağlasa,
bir ikiyüzlüler ağlar, bir de ahmaklar.

Tevfik Fikret
Tarih-i Kadim

Tarih, anlatıldığı gibi değil; yaşandığı gibi acıtır. Anlatıldıkça da çoğu kez masala dönüşür.

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Bir Bayram Hikayesi

Bayram hikayesi: Emine kadın ve torunu Elif

Bugün Bayram Mı?

Bugün bayram mı?” diye soruyordu Emine kadın torununa. Bunu sorarken yüzüne bakmamıştı. Bembeyaz saçlarını kaşıyıp eşarbını düzeltti. Gözleri odanın herhangi bir köşesine kilitlenmişti. Dalgın gibiydi biraz da.

– Hayır, anneanne dokuz gün var daha, diye yanıtladı torunu.

İyice umutsuzluğa kapılan yüz çizgileri pencereden akan ışığa yöneldi. “Dokuz gün mü var… Dokuz gün demek…”

Yatağın içinde kendini geriye çekip sırtını duvara dayadı. Yetmiş altı yaşındaydı ama en fazla altmışında gösteriyordu.

Torunun adı Elif. Henüz çok gençti ve gelecek vaat eden bir hâkim adayıydı. Eskişehir’den beş günlüğüne gelmiş, buna da son anda karar vermişti. Aile bağlarına önem verir, yaşlıları da bir başka severdi .

Bayram hikayesi: Emine kadın ve torunu Elif

Dedesi Hüseyin Efendi, bir tabak dolusu meyveyle içeriye girdi. Yetmiş iki yaşındaki bu yaşlı atanın kendisine hizmet ettiğini fark edince, süratle kalkıp o daha iki adım atamadan karşıladı ve sarıldı tabağa. Ama bu yardım talebi kararlı bir dede otoritesiyle reddedildi.

– De hadi otur yerine, misafir yayılır, ev sahibi hizmet eder.

Ama torun, dedesini bastırıyordu inatçılıkta, bırakır mıydı hiç! Tabağın bir ucunu torun kavramış, bir ucunu dede, tatlı bir çekiş tutturmuşlardı. Bırakırdın bırakmazdın derken: “O halde beraber koyalım masaya.” dedi Elif. Öyle de yaptılar. Öte yandan kırgın bir sesle yakındı: “Aşk olsun dede, demek misafir yayılır, ev sahibi de hizmet eder, öyle mi? Şimdi ben senin misafirin mi oluyorum?”

Bu yakınma dedenin hoşuna gitti. Gözleri sevgiyle okşadı torununu. “Sevgi bazen hizmet donunda gelir torunum. İnsanların niyetlerini tartmalısın, sözlerini değil.” dedi. “Hâkim olunca bunu aklından çıkartma e mi güzel kızım?” Elif, bu yaşlı bilgeye uzun uzun, hayran ve imrenerek baktı.

Dokuz Gün Daha Var

Torun, anneannesinin yanına oturup başındaki eşarbı çıkardı ve saçlarını taramaya başladı. Sonra da bir güzel örecekti. Emine kadın tepki vermedi buna. Alabildiğine dingin, kayıtsız bakıyordu. Bu koskoca evin, artık evlat seslerinden ya da torun cıvıltılarından arındığı o uzun kış gecelerinde Hüseyin Efendi yapıyordu bu işi. Eh artık bir erkek olarak ne kadar yapabilirse… Elif düşündü! İlkin anneler evlatlarının saçlarını tarardı, sonra evlatlar annelerininkini… İkincisinde her zaman yalnızlık vardı. Çünkü artık sona geliniyor ve bir evladın annesine duyduğu sevgi, hiç olmadığı kadar doruğa çıkıyordu. Bunu iliklerine kadar hissetti…

Başını hafifçe yana kaydırıp: “Bugün bayram mı?” diye sordu Emine kadın. “Hayır anneanne, dokuz gün var daha.” dedi Elif. İhtiyar kadın yeni bir hayal kırıklığıyla sessizce döndü önüne.

– Anlat bakalım torunum, ne var ne yok, annen nasıl?
– Vallahi ne olsun dedem, geçen hafta diz ağrılarından doktora gitmişti. Menisküs teşhisi koydular. Haftaya diz kapağından ameliyat olacak.
– Üç dört gün önce konuştuk ama ameliyattan bahsetmedi!
– Bir de bunu düşünüp üzülmenizi istemedi. Zaten yeterince dert var başınızda.
– Söylememek olur mu kızım! Böyle şeyler gizlenmez. Sağlık bu, ne olacağı belli olur mu hiç? Hem yaşam güç, belki bir ihtiyaç hasıl olur. Gelinlik çağa getirdik, yuvasını kurduk ya atalık dediğin de buraya kadar değil ki.

Söylemekle iyi edip etmediğini düşünüyordu Elif. Şimdi üzmemiş miydi onları? Ama annesi bıçak altındayken hiçbir şey yokmuş gibi, hali vakti yerinde, ellerinden öper, diyemezdi ya.

Allah İyi Der Mi Hiç?

O ana kadar tüm bu konuşmalara tepkisiz kalan Emine kadın, ameliyat meselesini duyunca dikkatle kulak kabarttı. Kendi kendine konuşur gibi gür ve imalı bir tonda söylendi:

– Allah iyi der mi hiç!

Elifte şok etkisi yaratmıştı bu söz. Ne tepki vereceğini bilemeden elindeki tarağı bırakıp bir dedesine, bir anneannesine baktı. Bu öfke dolu sözün manasını anlayamamıştı. Kırgın ve şaşkın bir halde sordu:

– Niye öyle söylüyorsun anneanne?

– Niye olacak! “Gözün görmüyor elin tutmuyor, çekil otur bir kıyıya!” dedi bana. Başıma da öyle bir bekitti ki sanırsın düşmanına vuruyor. Bunun için mi boya başa getirdim, yemedim yedirdim, içmedim içirdim? Anneye el kalkar mı hiç?

Duyduklarını hangi terazide tartacağını bilemedi Elif. Dedesine baktı. Bakışları işin aslını soruyordu. Bir cevap, ne olursa artık…

– Yok öyle bir şey çocuğum, anneannene bakma sen.
– Ya yokmuş! Aklımı mı kaçırdım, bunadım mı? Gözün görmüyor elin tutmuyor çekil otur bir kıyıya, dedi.
– Ne zaman dedi?
– Dedi işte. Ne zaman dediyse dedi. İftira mı atıyorum?
– Kızma hanım. Bana biraz öyle geliyor.

Hüseyin efendiden destek bulamayınca tekrar önüne döndü. Sakince bir ileri bir geri sallanıyordu. Elif tekrar saçlarını taramaya başlayınca devam etti kaldığı yerden.

– Öyle geliyormuş! Vurmasa vurdu der miyim? Ne düşmanlığım var? Bir de en yan yürek kızım oydu. Anam anam derdi de başka bir şey demezdi. Sonra ne olduysa ezrail kesildi. Öyle bir vurdu ki depeme, başım yarıldı sandım. Haram olsun emzirdiğim süt.
– Akşam akşam beddua edip benim de canımı sıkma Allahını seversen!

İnsan En Çok Kimi Seviyorsa...

Yine derin bir suskunluğa büründü Emine kadın. İddiasını bir türlü kabul ettiremiyordu. Ettiremiyor ama söyleminde de ısrarcıydı. Öyle ya, neredeyse kafasını yaracaktı kadıncağızın!

Ama Elif az çok anlamıştı durumu. Anneannesi altı yıl önce basit bir baş dönmesiyle düşüp bayılmış ve bu sırada kafasını yere çarpmıştı. Beyninde oluşan hasar önce onu felç edip yatağa bağlamış, çok geçmeden gözlerini de kaybetmişti. Beynine pıhtı attığını söylemişti doktor. Malum, bir de yaşlılık vardı, zihni zamanla kararmaya başlamış; eski anılar hatırlanmaz olmuş, doğruyla yanlış birbirine girmişti. Son bir kez daha denedi:

– Yapmamıştır be anneanne.

Emine kadın buna cevap vermedi. Bu defa dedesine dönüp soru soran gözlerle ona baktı.

– Kızım, geçen kış Şenay teyzenlerdeyken bir akşam oturmuş güzel güzel sohbet ediyorduk. Sonra anneannen bir köy türküsü tutturdu ki ille de ille köye, evimize gidelim: burada ne yapıyoruz demeye başladı. Üç dört gün sürdü huysuzluğu. Annen de dedi ki: “Soğuk evde ne yapacaksınız, yaza kadar kalın burada. Soba doldur, yemek yap uğraşmayın. Yaz gelince yine gidersiniz.” Ertesi gün bu masalı uydurdu anneannen. Belli ki zoruna gitmiş. Zoruna gidecek ne varsa artık… İnsan en çok kimi seviyorsa onun canını yakar olmalı. Daha çok ilgilensin, sevgi göstersin diye. Kızlar arasında en çok anneni sever bilirsin. Aslında biraz da kafa gitti torunum, ondan.

Son cümleyi kısık sesle söylemişti ama Emine kadın duymuştu bunu. Yüzünü asıp ters tarafa döndü:

– Hee aklımı kaybettim. Şunun dediği lafa bak.
– Bak, işine geleni nasıl da duyuyor.

Emine kadının hoşuna gitmişti bu söz. Öfkesi bir anda sevince bulanmış, bu defa Hüseyin efendiye takmıştı kafayı. Fırsat bu fırsat iyice verip veriştirdi. Dar zamanlarda belli ki pek fırsat bulamıyordu buna…

Sağdan soldan konuştular. Elif’in okulundan, eşten dosttan ve artık evlilik çağına geldiğinden derken yine çocuklara geldi konu. Bir ara en büyük oğulları Hüsamettin’den bahis açıldı. Emine kadın dargındı ona. Yıllar vardı ki yalnız birkaç kez aramış, geri kalan günlerde ise anne nasılsın, sağlığın sıhhatin nasıl diye sormamıştı. Verdi veriştirdi…

Bugün Bayram Mı Kızım?

Birkaç saat geçti aradan. Elif, anneannesinin saçını bir güzel örmüş, sonuncu örgüdeydi şimdi. Saat bayağı ilerlemiş, bir ağırlık çökmüştü üzerlerine. Beş on dakikadır sessizdi oda. Galiba konuşacak söz tükenmişti. Emine kadın başını usulca çevirip, bugün bayram mı, diye sordu. Fakat bu kez tonu birazcık farklıydı.

– Hayır, anneanne, dokuz gün var daha.
– Gidince annene usulca de ki, barış de. Ben sözümü geri aldım, sütümü de helal ediyorum. Bayramda çıksın gelsin. Önce gelirse önce gelsin.
– Ne o hanım, hani başına vurmuştu?
– Vurmadı vurmadı! Başıma kıçıma vurmadı. Gelsin barışalım. Hem önümüz bayram. Daha kaç sene yaşarım güzel kızım! Ya gelir de evi boş bulursa? Ya küs gittim sanırsa! Annem diye ağlayınca toprağın altında nasıl yatarım! Yo küs değilim, sen de küs değilmiş, de ki gelsin. De kızıma.
– Tamam anneannem, derim.
– Tıpatıp böyle de.
– Tıpatıp böyle derim.
– Bayramda mı gelecek?
– He anneannem, bayramda gelecek.

Tekrar sessizliğe büründü oda. Emine kadının söylediği son sözler, yutkunması zor bir lokma gibi gelip dolanmıştı boğazına Elif’in. Annesini düşündü. Henüz yaşamakta olan annesini… Yani bembeyaz bir kefenle dört koldan daracık bir mezara indirilirken… Gözleri buğulandı…

Örgüyü bitirdiğinde saçlarını okşadı. Bir ileri bir geri usul usul sallanıyordu Emine kadın. Gözleri pencereden dışarıya bakıyordu. Karanlığın içinde, hüzünlü bir pencereden uzaklardaki ufka… Ağırlaşan gecenin içinde birden başını kaldırıp sordu Emini Kadın: “Bugün bayram mı?” Torunu titreyen, çatallaşmış sesiyle cevap verdi: “Hayır anneanne, dokuz gün var daha…”

Günay Aktürk
05.01.2017
Ankara

Bu Hikayeleri de Okuyabilirsiniz

Read more

Aziz Nesin Annem Şiiri – Sesli Şiir | Günay Aktürk

Aziz Nesin’in eşi ve iki çocuğuyla birlikte çekilmiş aile fotoğrafı

Aziz Nesin’in Yürek Burkan Annem Şiiri Üzerine

Aziz Nesin Annem Şiiri, Türk edebiyatının en dokunaklı anne anlatılarından biridir. Nesin’in kendi annesine duyduğu derin sevgi, yoksulluk, yokluk ve erken bir ölümün bıraktığı izler bu kısa metinde büyük bir duygu yoğunluğuyla ortaya çıkar. Bu sayfada şiirin hem tam metnini hem de benim sesli yorumumu bulabilirsiniz. Şiir; kadının toplumdaki görünmez yükünü, yoksulluğun gölgesinde geçen bir hayatın acısını ve değişmesi gereken düzeni yalın ama çarpıcı bir dille anlatır.

Aziz Nesin – Annem Şiiri (Tam Metin)

Bütün anneler, annelerin en güzeli…
Sen, en güzellerin güzeli.
On üçünde evlendin,
on beşinde beni doğurdun.
Yirmi altı yaşındaydın,
yaşamadan öldün…

Sevgi taşan bu yüreği sana borçluyum.
Bir resmin bile yok bende.
Fotoğraf çektirmek günahtı.
Ne sinema seyrettin ne tiyatro.
Elektrik, hava gazı, su, soba
ve karyola bile yoktu evinde.

Denize giremedin, okuma yazma bilmedin.
Güzel gözlerin kara peçenin arkasından baktı dünyaya.
Yirmi altı yaşındayken yaşamadan öldün…

Anneler artık yaşamadan ölmeyecek.
Böyle gelmiş ama böyle gitmeyecek!

Aziz Nesin

📌 Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more
Powered by Gelecek Internet