Bir Kadın Gittiğinde – Bekir Coşkun | Günay Aktürk

Ne Çok Kişi Yok Olur Bir Kadın Gittiğinde

Usta gazeteci Bekir Coşkun, insan olmanın onurunu yazıyla savunan nadir kalemlerden biriydi. Bir Kadın Gittiğinde başlıklı bu metin görünmeyen emeği, sessiz fedakârlığı ve bir kadının ardında bıraktığı boşluğu anlatır.

Bir kadın gittiğinde bir hayat düzeni, bir vicdan ve bir denge de eksilir. Bu yüzden bu yazı, bireysel bir hüzünden çok toplumsal bir farkındalık metni olarak okunmayı hak eder.

Bir kadın gittiğinde ne çok kişi gider aslında;
bir ağır işçi, bir temizlikçi, bir bakıcı,
bir bahçıvan, bir muhasebeci…
Bir anne gider.
Bir dost, bir arkadaş, bir sevgili…
Ne çok kişi yok olur bir kadın gittiğinde…

….

Bekir Coşkun

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Cehaletin En Büyük Düşmanı Kadındır

Cehaletin en büyük düşmanı kadındır temasını anlatan; elinde kitap tutan eğitimli bir kadın ve yanında geleceği temsil eden bir kız çocuğunu gösteren illüstrasyon

0–3 Yaş Dönemi ve Anne–Çocuk İlişkisinin Önemi

Cehaletin en büyük düşmanı kadındır çünkü bir toplumun bilinç düzeyi en çok anneler üzerinden şekillenir.

0-3 yaş dönemi anne ve çocuk ilişkisinde en kritik ve önemli dönemdir. Çocuğun bu dönemde dil becerisi tam olarak gelişmediğinden annesiyle kurduğu etkileşim çoğunlukla sözel olmaktan ziyade bakışlar ve duygulara yöneliktir. Yaşadığı dünyanın güvenli bir yer, kendisinin değerli ve sevilen bir varlık olup olmadığı bilgisini annesinin gözüne bakarak deneyimler. Dolayısıyla kendi benliğine ve yaşadığı dünyaya dair birçok bilinmezi annesini referans alarak öğrenir ve anlamlandırır.

Cehaletin en büyük düşmanı kadındır temasını anlatan; elinde kitap tutan eğitimli bir kadın ve yanında geleceği temsil eden bir kız çocuğunu gösteren illüstrasyon

Bu ilk yaşantılar çocuğun gelecekteki kişilik gelişimi üzerinde son derece önemli etkileri bünyesinde barındırır. Şöyle ki eğer bu dönemdeki bir anne kendine ve hayata dair güvensizlikleri, değersizlikleri, korku ve kaygıları benliğinde taşıyorsa, çocuğun ruhsal gelişimini aynı yönde etkiler ve etkisi belki de bir ömür boyu sürecek benzer duyguları bilinçdışı bir şekilde ona aktarmaktan kendini alı koyamaz.

Kadının Eğitimi ve Toplumsal Bilincin Oluşumu

Bu açıdan değerlendirdiğimizde kadının bir toplum ve gelecek nesiller üzerinde ne kadar etkili bir role sahip olduğu aşikârdır. Kadının ruhsal ve zihinsel olarak gelişmiş olması kendi duygu ve düşüncelerini fark edip yönetebilmesi açısından son derece önemlidir. Gerçek manada bir eğitim, bireyin ruhsal ve zihinsel gelişimi sağlayabilmek için en önemli araçlardan biridir. Eğitimli bir birey olmak hayata ve kendine dair bilinmezlikleri araştırmayı ve sorgulamayı beraberinde getirir, bu sayede kendine ve hayata dair hissedilen güvensizlik, değersizlik ve yetersizlik gibi hisler yerini tam tersi duygulara bırakabilir.

Gelişmiş toplumlara baktığımıza kadınların çoğunlukla eğitimli, yaşadığı dünyayı ve hayatı sorgulayabilen, kendilerini güvende, yeterli ve değerli hissedebilen bireyler oldukları gözlenmektedir. Dolayısıyla bu kadınların yetiştirdiği çocuklar da daha kendinden emin, korkuları ve kaygıları ile yüzleşebilen, bilinmezi sorgulamaktan çekinmeyen, araştıran kişiler olmaktadır.

Gelişmemiş ve de özellikle yoğun bir din ya da farklı inançların baskısı altında olan ülkelere baktığımızda ise tam tersi bir tablonun hâkim olduğu söylenebilir. Erkek egemenliğinin olduğu bu ülkelerdeki kadınların, hayata dair hiç bir konuyu sorgulamalarına ve araştırmalarına olanak sağlamadan özellikle eğitimsiz bırakıldığı, kendilerini değersiz, güvensiz ve yetersiz hissettirilerek kimlik ve kişiliklerinin adeta yok edildiği gözlenmektedir. Hal böyle olunca, bu kadınların yetiştirdiği çocuklar da annelerinden aldığı benzer duyguları daha en baştan kendi benliklerine dâhil ederek büyümekte ve ileride birer yetişkin olduklarında –kız olsun erkek olsun- az sorgulayan ancak çokça inanan ya da başkalarına kolayca bağlanan bir topluluk haline dönüşmektedir.

Cehaletin Bilinçli Bir Politika Hâline Getirilmesi

Bilinçli bir politika ile sistematik bir şekilde uygulandığını düşündüğüm bu yöntem sayesinde, kadınlar cehaletin karanlıklarına sürüklenmekte ve süreç içerisinde bir topluluğun top yekûn kimyası bozulabilmektedir. İzlenen bu sinsi politikanın bir sonucu olarak bunu planlayan egemen güçler kendi emellerine ulaşabilmekte, toplulukları ve ülkeleri diledikleri gibi yönlendirebilmektedir.

Sonuç olarak, kadının cehaletten kurtulup, eğitimli bir birey olması gelecek nesillerinin hem ruhsal hem de zihinsel olarak sağlıklı bir şekilde yetişebilmesi için olmazsa olmazlardandır. Toplumlar kadına verdiği değer ölçüsünde gelişir ve dış güçlerinin birer kuklası olmaktan kendilerini kurtarabilirler.

“Bir erkeği eğitirseniz bir adamı eğitirsiniz; Bir kadını eğitirseniz, bir kuşağı eğitirsiniz.” Brigham Young

 

Uzm. Psk. Ümit AKÇAKAYA

Uzm. Psk. Ümit Akçakaya’nın kaleme aldığı diğer makalelere web sitesi üzerinden ulaşabilirsiniz.

Read more

Allah Korkusu Kötülüğü Engelleyebilir mi?

Allah korkusu ile vicdan eğitimi arasındaki farkı, çocuklar üzerinden anlatan alegorik illüstrasyon

Allah Korkusu Nedir, Vicdan Nedir?

İnsanı insan yapan şey Allah korkusu mudur? O korkuya sahip olmayınca bütün kötülükler ortalık yere saçılır mı? Peki, ya bir kimseyi kötülük yapmaktan alıkoyan sebep bu korkuysa, onun iyi bir insan olmasını hangi gerekçelere bağlayacağız? “Allah” kelimesinin bu kadar yoğun zikredildiği bir toplumda kötülüğün bu denli hortlaması mizahi bir kâbus gibi… Ya hiç zikredilmeseydi?

Haberlere yansıyan suçların kimler tarafından işlendiğine hiç dikkat ettiniz mi? Mesela kadın cinayetleri. Mesela taciz/tecavüz, linç girişimleri, ırkçı söylemler, ölüm fetvaları, büyük çaplı soygunculuk/yolsuzluklar, mezhepsel ayrımcılık… Bütün bunların hepsi de sözde bir inanca sahip olduğunu bağıra çağıra ilan eden kimseler tarafından işleniyor. Savunma basit: “Onlar gerçek inananlar değiller: çünkü asıl din bu değil.” Tabii ki de asıl din bu değil. Fakat sözüm ona bir “tecavüzcüye” iyi hâl indirimi veren akıl hangi akıl?

Allah Korkusu

İyi ama bu toplumu yaşanmaz kılan gerekçeler nelerdir? Kimler sorumludur bundan? Eğer içinde Allah korkusu olanlar fenalık yapmıyorsa, ezici çoğunluğunun Müslüman olduğu bir ülkede bu kötülüğe sebep olan azınlık hangi azınlıktır?

Ortaçağ Avrupa’sını karanlığa gömen İmparatorluk ve kilise sanırım bizlere her çağda fikir verebilir. Zira bu iki kurum el ele vererek “artık yeter” bile diyemeyecek hale gelen zihni ölü bir toplum yaratmışlardı. Zulüm başka nasıl hâkim olabilirdi ki? Bunun bugünkü yansıması olsa olsa iktidar ve bir de imamlardır. Bu ikisi ne kadar çağdaş ve insancıl olurlarsa o toplum da o kadar huzur içinde yaşar. Suçu da kahramanlığı da en çok onlar hak ederler. Şimdi konuyu kadın üzerinden sürdürmeyi deneyelim.

Devletin kritik noktalarında görev yapan kimselerin çıkıp: “Ben zaten kadın erkek eşitliğine inanmıyorum!”, “Örtüsüz kadın ya satılıktır ya kiralık!”, “Tecavüzcü, kürtaj yaptırandan daha masum!” gibi sözler sarf etmesi halinde bunun halka yansıması nasıl olur? Üstelik bu sözleri kitabın neresinden okurlar? Baş böyle yaptıktan sonra aşağıda taciz de artar tecavüz de. Mini etek giydiği için tartaklanır. Boşanmaya kalkışırsa öldürülür. Karanlık çöktüğünde sokağa bile çıkamaz hale getirirler ülkeyi. En kötüsü de bu anlayışın eski çağlardan beri gelenek görenek halinde yaşatılmasıdır. Bu yüzden laiklikten de Cumhuriyetten de nefret ederler.

Allah korkusunun vicdan kadar etki yaratmadığı çok açık. Demek ki algıda bir tuhaflık var. Din çerçevesinde düşünecek olursak, evrene hâkim olan tanrıyla topluma hâkim olan tanrı aynı tanrı değil. Zira yaşanan bunca çelişkiyi başka türlü açıklamak olanaksız olurdu.

Suç, Din ve İktidar İlişkisi

Çocuklarımıza çocukluktan itibaren dini ve ideolojik fikirler aşılamak yerine, İlkin kendi başlarına düşünebilenlerini sağlamamız gerekiyor. Her çocuğun esaslı öğreticileri kendi ebeveynleridir. Onlar vicdan sahibi kimseler değillerse çocuklarının da öyle olmaları beklenemez. İnsana, doğaya ve hayvana karşı duyulan şefkat ve hayranlık hissi çocuklukta yerleşir ya da yerleşmez. Çocuklar belli bir yaşın altında benmerkezci olurlar. Sonra duygusal vicdan dönemi başlar. En sonunda da mantıksal vicdan ki çoğu insan bu sınavı geçemez. Bu dönemde yasaların ya da geleneklerin hiçbir hükmü yoktur. Davranışlarını belirleyen şey daha çok o ana kadar edindikleri kendi birikimleridir.

Allah korkusu ile vicdan eğitimi arasındaki farkı, çocuklar üzerinden anlatan alegorik illüstrasyon

Vicdan öğrenme ve öğretmeyle alakalıdır. Empatiyle gelişir, şeylere karşı sempatiye dönüşür. Bilim ve sanat bunu pekiştirir. Bilimsel bilgiyle beslenen çocuk çevresini daha iyi kavrar. Bununla beraber sanat, hem içindeki ilkele ait olan o hayvansallığını köreltir, hem de yaşamak için lezzetli bir sebep sunar. Bunlardan mahrum kalarak büyüyen bir çocuk, büyüdüğünde içindeki hayvanı birilerine zarar vererek doyurmaya çalışır. Bizimkine benzeyen üçüncü dünya ülkelerinde düzenin devamı, daim bir kargaşa içinde gitgide canavarlaşan kitlelerin bağnazlığına bağlıdır. Kan ve nefretle beslenen bir kaos ortamında vicdanlı çocuklar yetiştirmek ne kadar da zordur…

Lafın özü o ki “içinde Allah Korkusu” taşımak hiçbir şey ifade etmiyor. Hiç kimse iyi bir insan olmaya mecbur hissetmemelidir kendini. İnsaniyetlik denilen şey içten gelen bir dürtü olmadıkça bu eninde sonunda bozulur. “Ben bu kötülüğü yapamam! Bende Allah korkusu var!” demek işin kökenini aydınlatmıyor. Bu tam olarak şu anlama geliyor. Aslında bir çocuğa tecavüz etme potansiyeli var ama Allah’tan korktuğu için bunu yapamıyor. Bu korkunun temelinde ise cezalandırma korkusu var. Vicdanla alakası da yok. Ya gün gelir de Allah’a inanmaktan vazgeçer ya da bu korkusuna rağmen şeytana uyarsa ne olacak?

 

Günay Aktürk

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more
Powered by Gelecek Internet