Deprem Şiiri – Tevfik Fikret | En Güzel Şiirler

Deprem Şiiri (Verin Zavallılara) – Tevfik Fikret’in Balıkesir depremi üzerine yazdığı şiiri

Tevfik Fikret’in Deprem Şiiri Üzerine

Deprem Şiiri (Verin Zavallılara), Tevfik Fikret tarafından 1898 yılının Şubat ayında Balıkesir’de meydana gelen ve o güne kadar görülmemiş büyüklükteki yıkıcı deprem üzerine kaleme alınmıştır. Bu felaket, Balıkesir’i hem maddi hem de manevi açıdan derinden sarsmış; ancak dönemin basınında ve kültür hayatında, büyüklüğüyle orantılı bir karşılık bulamamıştır.

İstanbul basını konuya tamamen sessiz kalmasa da, yaşanan acının yeterince görünür olmadığı bir ortamda Tevfik Fikret bu şiiri yazarak yayımlar. Deprem Şiiri, kamuoyunun dikkatini Balıkesir’e çeviren güçlü bir vicdan çağrısı hâline gelir. Fikret’in bu duyarlılığı sayesinde Balıkesirli depremzedelerin yaraları kısa sürede sarılır; şiir, edebiyatın toplumsal sorumluluk üstlendiği nadir örneklerden biri olarak tarihe geçer.

Tevfik Fikret - Deprem Şiiri Sözleri

verin zavallılara - Tevfik Fikret

Depremde yıkılmış bir köy!
Şu yanda bir çatının çürük direkleri fırlamış yerinden.
ötede çamur yığıntısına benzeyen bir zemin katının
Yıkık temelleri gözüküyor.
Uzakta bir ev yere doğru eğilmiş, hemen yıkılıp gidecek.
Önünde bir kadın…
Of artık istemem görmek!
Bu levha yüreğimin çarpması içinse yeter.

 

Tevfik Fikret

Read more

Tevfik Fikret Sis Şiiri

tevfik fikret sis

Tevfik Fikret Şiirleri

Tevfik Fikret Sis Şiiri hakkında

Türk şiirinin gelmiş geçmiş en büyük ustalarından biri olan Tevfik Fikret bir sabah penceresinden İstanbul’u seyreder. Sisten göz gözü görmüyordur. Herkes aşıktır İstanbul’a. Ama Fikret, o sabah bu tehlikeli Şehr-i İstanbul’u halka benzetir. Öfkelenir. “Ama sana layık bu derin, karanlık örtü. Layık bu örtü sana, ey zulümler sahnesi!” dizelerini yazmaya başlar.

Günümüz Türkçesi İle - Tevfik Fikret Sis Şiiri

Yine bir sis kaplamış ufuklarını
inatçı bir sis, gitgide büyüyen bir ak karanlık.
Ağırlığı altında ne varsa sanki yok olup gitmiş,
kalmış ortada kala kala bir tozlu yığın,
o tozlu korkunç yığına bakan göz
şaşırır titrer, ilerisine gidemez.

Ama sen hak ettin bu karanlık kalın örtüyü,
bu örtü tıpatıp sana uydu ey kanlı toprak.
Ey zulümler meydanı, ey yaldızlı ülke,
Döktüğü kanla, çektirdiği acıyla çalım satan!

Ey gösterişin, şatafatın beşiği ve mezarı,
oldum olası imrenilen kraliçesi Doğu’nun!
Ey kanlı sevgileri, kılı kıpırdamadan
zevk ve safaya susamış bağrında emziren!

Ey Marmara’nın mavi kucağında
ölüm uykusuna dalmış diri,
ey köhne Bizans, büyücü kocakarı,
ey bin kocadan artakalan el değmemiş dul,
Yine de güzel görür, taptaze görür seni,
gene de üstüne titrer sana bakan.
Ne kadar tatlı, cana yakınsın,
ne kadar, süzgün, mavi gözlerinle sen uzaktan!

Oysa ne farkın var kirli kadınlardan senin,
hiçbir şey umurunda değil, belli,
ne bunca acı türkü, ne bunca kan ağlayan!

Sen kurulurken katmış olmasın bir hain el
senin temeline zehirli suyunu kötülüğün.
İşte her yanda ikiyüzlülüğün kiri,
nereye baksan çekememezlik
nereye baksan çıkarcılık,
nereye baksan hergelelik, yalan dolan.

Demek yükselmek yalnız bunlarla oluyor.
Koynunda barınan nice yaratık arasında
kaç tanesinin alnı açık, yüzü ak?

Örtün, ey İstanbul
kanlı toprak örtün
kart orospu, örtün, hiç uyanma!

Ey gürültüler, patırtılar, cakalar, şanlar, alaylar,
katil kuleler, kapkaranlık, zindanlı saraylar.

Sağlam mezarı anıların, ulu tapınak,
onurlu taş direkler, bağlı devler gibi,
geçmiş günleri gelecek günlere anlatmakla görevli,
ey kale duvarları şehri dolanan çepeçevre,
dişleri düşmüş kafatasları gibi, sırıta sırıta.

Ey kubbeler, Tanrıya yakaran yapılar,
ey minareler, sözde kalmış doğrularsınız.
Ya siz, damları çökmüş medreseler, mahkemecikler!
Selvilerin kara gölgelerinde birer yer tutmuş,
geçmişlere rahmet dileyen mezar taşları,
ey sabırlı dilenciler sürüsü!

Türbeler, bizde ne gürültülü anılar uyandırırsınız,
ama yatarsınız bir şey demeden, ey atalar, sessiz sedasız!
Tozun toprağın, çamurun savaş alanı sokaklar!

Ey yangın yerleri
uğursuzların gecelediği bir olay sayıklarsınız her açılan yaradan.
Kara damlı, kendi halinde fukara evler,
ayağa kalkmış birer yas gibi durursunuz.

Ne kadar da dokunaklı somurtuşunuz var,
leyleklere, çaylaklara yuva olmuş tasalı ocaklar,
uzun yıllar, besbelli, tütmek nedir unutmuşsunuz!

Ey kuru ağızlar, açlıktan kazınınca mideler,
her alçak lokmayı yutmaya hazırsınız!
İşte toprağın bereketi, işte bütün yiyecek içecek.
İşte elini uzatsan her şey eline değecek,
böyleyken aç yaşa, işsiz güçsüz yaşa.
Boş yere gökten, Tanrıdan dilen dur
ekmeği, aşı, kurtuluşu, rahatı.

Bu ne biçim Tanrıya sığınma,
ikiyüzlü, alçakça sesler çıkarırsınız köpekler gibi,
oysa konuşan yaratıklarsınız, onurlu ve değerli,
sövülüyor bu nankörlüğe çığlıklarla!

Ağlarsınız boşuna, gülersiniz zehir gibi.
Küfreden gözler yoksulluğu söyler, açlığı, kederi.
Namus, masalların boşluğunda bir anı.
Adamı yukarılara çıkaran yol, el etek öpme yolu.
Yakınması senin yüzünden bütün
öksüzlerin, dulların, arkasızların,
senin yüzünden bütün, ey silahlı korku!
Nasıl dokunulmaz olacak,
özgür olacak şöyle bir soluk almayla kişi,

söyle, ey kanun denen efsane!
Ey tutulmayan sözler, sonsuz yalan!
Ey mahkemelerden her gün kovulan hak!
Ey kuşkunun pençesinde kıskıvrak, duygusuz,
ta yüreklere dek uzanan gizli kulak,
senin korkundan ağızlar sımsıkı kilitli.

Seni hor görüyorlar, halkım için dökülen alınteri!
Ey kalem ve kılıç, siyasî iki mahkûm,
ey doğruluk ve yiğitlik,
unutulmuş yüzlersiniz artık!

Ey kodamanlar ve kuyrukları onların,
pısırıklar, çekingenler, korkaklar sizi!
Nasıl da alışmışsınız iki büklüm yaşamaya,
adınızın sanınızın da maşallahı var hani!

Ey yere eğilmiş kafalar, ak pak, ama tiksindirici!
Ey genç kadın ve ardından koşan delikanlı!
Ey kahırlı ana, ey dargın karı koca!

Ya sizler be çocuklar,
anasız babasız, başı boş yavrucaklar, ya sizler…
Örtün, ey İstanbul, kanlı toprak,
örtün, kart orospu, örtün, hiç uyanma!

Tevfik Fikret

Read more

Tarih-i Kadim’e Zeyl (ek) Şiiri | Tevfik Fikret

Tarih-i Kadim’e Zeyl şiirinin polemik bölümünü anlatan, kürsüden itham eden bir vaiz figürü ve aşağıda vicdanıyla ayakta duran bir şairin alegorik sahnesi

Tevfik Fikret ve Tarih-i Kadim'e Zeyl Şiiri

Tarih-i Kadim’e Zeyl Tevfik Fikret’in Tarih-i Kadim şiiri üzerinden kendisine yöneltilen suçlamalara verdiği sert ve düşünsel bir cevaptır. Süleymaniye kürsüsünde verdiği vaazlarda Mehmet Akif Ersoy bazı yazarları ve Tevfik Fikret i ağır bir dille suçluyordu. Tarih-i Kadim e Zeyl (ek) şiiri ise, “Târih-i Kadîm” şiirinden dolayı Tevfik Fikret’i “zangoçlukla” itham eden Akif’e cevaben yazılmıştır.

Tarih-i Kadim’e Zeyl şiirinin polemik bölümünü anlatan, kürsüden itham eden bir vaiz figürü ve aşağıda vicdanıyla ayakta duran bir şairin alegorik sahnesi

Tarih-i Kadim'e Zeyl (Ek) – Video ve Şiir Metni

Ben ki üç beş kuruşu tercihinden
Protestanlara “zangoçluk” eden
şairim… Yaldızlı kürsünün üstadına!
İslam dininin şair yorumcusuna.
Hazret-i Molla Sırat’a edebî
saygılarımı takdim ile hiç
hiç tereddüt etmeden diyorum ki:
layık olduk, lütfettiği “zangoçluk” sıfatına.

Lakin üstadım sakın aldanma,
müslüman evladıyım ben de bir parça.
Bana anlatma o güzel dini;
bilirim ben de senin bildiğini.
Okudum ben de ahiret kitabını.
dinledim ben de ahiret hitabını
Ben de zatın gibi cami, cami,
dolaşıp Halik’a ettim rüku.
cennetin şevki ile meşgul hayalim;
cehennem korkusundan bıkmış yüreğim
ben de tırmandım ulu Tûbâ’ya.
ben de çıktım Mele-i Âlâ’ya.
Ben de âşıktım ezan nağmesine,
bir koşardım ki, o Allah sesine!
Ben de tespihle dua, oruçla namaz
heyhat! hepsini yaptım, hepsini biraz.

Tarih-i Kadim’e Zeyl şiirinde inançla hesaplaşmayı anlatan, parçalanan kutsal semboller, yanan kitaplar ve kendi yarattığı putla yüzleşen insanın alegorik sahnesi

Çünkü telkinlere aldanmıştım,
kandığım şeylere hep kanmıştım
Bilmeden, görmeden iman ettim,
Nefsimi dinime kurban ettim.
Sevdim Allah’ı da, peygamberi de;
o şeyler kaldı bugün hep geride.
Anladım çünkü hakikat başka;
başka yoldan varılırmış Hakk’a.
Saydığın harikalar, mucizeler
birer zekâ büyüsüdür ki, beşer,
duraklamadan açıyor sırlarını;
mucizeler ehli, unutmuş yarını.
aldatılmış, aldatmış o İsa, Musa;
köhne bir tılsımlı yalandır âsâ.
Beşerin böyle işaretleri var;
putunu kendi yapar, kendi tapar!

Ara git kilisesini, gez Kabe’sini,
Dinle tekbiri, işit çan sesini,
göreceksin ki hepsi boştur;
umduğun, beklediğin şeyler yoktur.
Allah’ı gibi düzme şeytanı,
Buda’sı, Ehrimen’i, Yezdan’ı.
Topunun esası bir korkak vehim.
Gölgeler, gölgeler… Onlarda derin
bir karanlık sezerek çevrildim,
acı bir darbe yiyip devrildim.

Tarih-i Kadim’e Zeyl şiirinin son bölümünü anlatan, doğa içinde duran bir insan figürü, gökyüzü altında vicdanına yönelmiş sade ve alegorik sahne

Şimdi cenneti ve nurları önemsemeden;
süzerim yaradılışı hayran hayran; ben
ne tapılacak, ne taptıracak bilirim;
Kendimi yaradılışa kul bilirim.
Gökte binlerce mescit görürüm,
orda vicdanımı secde ederken görürüm.
Bu secde işte benim itaatim;
bu ibadette geçer saatim.
Bu ibadette övüncüm ve sevincim;
bence, ben bir kayadan farklı değilim.
Bir minik kuşla biriz tapmakta;
ben de Allah’tan başka yoktur derim, ishak* da.
Doğruluk, ahde bağlılık, tevazu, muhabbet,
hayır, haysiyet, insaf, merhamet;
sonra bir şaire zangoç dememeli…
İşte bunlar vicdanımı hareketlendirdi .

Düşünüp yapmak ayinimdir;
yaşamak dini, benim dinimdir.
Müminim, varlığa imanım var;
her kanat bir melek yapar.
Yaşarım, peygamberlere duymam gerek.
Beni Hakk’a götürecek: bir örümcek …
Kitabım doğa sahnesi kitabı,
bendedir hayır ile şerrin sebebi.
Varırım böylece ben mezara dek,
ahirette dirilmeye mahal görmem pek.
taşırım sevecen kalbimi ölçüsünde,
beşerin aşkını da, kederini de.

Hak dini bence bugün yaşam dinidir.
Ey Molla Sırât! Söyle, öyle değil midir?

TEVFÎK FİKRET
Günümüz Türkçesine uyarlayan: Sunar Yazıcıoğlu

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Tarih-i Kadim – Tevfik Fikret

Tarih-i Kadim şiirinin başlangıç bölümünü anlatan, ninni okuyan bir dede, bir deri bir kemik yaşlı adam ve sırtlana hortlağa benzeyen bir savaşçının yer aldığı çok katmanlı alegorik sahne

Tevfik Fikret ve Tarih-i Kadim Şiiri

Tarih-i Kadim Tevfik Fikret’in insanlık tarihini savaş, yıkım, zorbalık ve kutsallaştırılmış şiddet üzerinden sorguladığı sert bir eleştiri şiiridir. Metin; tarih, din ve iktidar ilişkisini akıl, kuşku ve insan merkezli bir bakışla tartışır.

Şair : Tevfik Fikret
Şiir : Tarih-i Kadim 
Seslendiren : Günay Aktürk
Sesli Şiir

Tarih-i Kadim - Sözleri

İşte, der, insanoğlunun geçmiş hayatı bu.
Ve başlar bize maval okumaya.
Ninniler uydurup uyutur bizi.
Dedelerimizin derin boşluklar içinde,
uzun, zifiri karanlık hayatından
gösterir bize evvel zamanı,
tek doğru, en güzel örnek, der.
Bakarsın gelecek günlerin farkı yok geçen geceden.
Senin tarih dediğin işte budur.
Alnında altı bin yıllık buruşuklar
ve bir o kadar da kuşku.
Başı geçmişe bir düşe değer.
Sürünür ayağı bomboş bir geleceğe,
bir deri bir kemik, ayakta zorla durur.

Tarih-i Kadim şiirinin başlangıç bölümünü anlatan, ninni okuyan bir dede, bir deri bir kemik yaşlı adam ve sırtlana hortlağa benzeyen bir savaşçının yer aldığı çok katmanlı alegorik sahne

Ben hiç tiksinmem ondan,
karşıma alırım onu arada bir,
anlat bakalım, derim şu eskilerden.
Bir parça feylesofa benzer o,
bir parça sırtlana benzer.
Berbat suratıyla da bir hortlağa.
Yoklar mezarını unutulmuş gecelerin,
başlar paslı, boğuk bir sesle, bir bir bana anlatmaya.
Sırasıyla ne olmuş ne bitmişse:

Hep yıkım üstüne yıkım, acı üstüne acı!
Ne vakit geçse anlı şanlı bir ordu,
çöküverir ağır gölgesi bir bulutun,
kanlar yağar dört bir yana.
En başta bir kanlı bayrak, kanlı bir taç gelir arkasından.
Sonra araçlar sökün eder kan içinde:
Balta, topuz, yay, kılıç, mızrak, mancınık, top, tüfek, sapan.
Arada, kanlı komutanlar ve savaş birlikleri.
En son alay alay esirler geçer.
Yenen bir kişiye yenilen on kişi,
çiğneyen haklı, Çiğnenen hapı yuttu.

Tarih-i Kadim şiirinde anlatılan yıkımı betimleyen, harap olmuş bir şehrin içinden geçen kanlı sancaklı ordu, silahlı askerler, mancınık ve en arkada sürülen esirlerden oluşan çok katmanlı alegorik sahne

Yıkımlara, acılara alkış tut,
yüksekten bakanlar önünde eğil,
insafla birdir aşağılık ve namussuzluk.
Doğruluk lafta, yürekte değil,
iyilik ayaklarda, kötülük kucaklarda.
Bir gerçek var, tek bir gerçek:
Eli kolu bağlayan zincir.
Bir tek şey var sözü geçen: yumruk.
Hak güçlünün, kötünün yanı.
Uzun lafın kısası: Ezmeyen ezilir!
Nerde bir şeref var, iğreti.
Nerde bir mutluluk var, yama.
Bir şeyin ne başına inan ne sonuna.
Din şehit ister, gökyüzü kurban.
Her yanda durmadan kan akacak, durmadan her yanda kan!

İşte böyle inler, sayıklar o,
anlatır insanoğlunun bu belalı ömrüne ne yolda,
nasıl sürdüğünü.
Bakarım iskeletin kanlar köpürür dişlek ağzında.
Duyarım sesinin titreyen kuyusundan
yankısını korkunç bir iniltinin.
Ben de başlarım birden bire titremeye,
toprak da tiksintiyle titremiş gibi gelir bana.
Savaşın gürültüsü patırtısı,
indir artıkindir bu acıklı sahnenin perdesini!
Dinsin sonu gelmeyen bu karışıklık!

Sen de gelenekçi iskelet!
Yazdığın kara yazılara bir son ver.
Aydınlığa susadık biz, aydınlığa susadık.
Uzun karanlıklar içinde uyumak isteyen mi var?
Bizden iyi geceler onlara,
bizden onlara iyi uykular!

Tarih-i Kadim şiirinde kutsallaştırılan savaşı eleştiren, yıkılmış şehirde duran bir başbuğ, yakılmış ekinler, sokakta kalmış insanlar ve parçalanmış taçla kurulu alegorik sahne

Kimsin ey gölge, kendinden geçmiş,
koşuyorsun karanlıklara doğru?
Kanla oynamış gibisin, kırmış geçirmişsin insanoğlunu.
Sen buna kahramanlık mı dedin?
Onun kökü kan ve hayvanlık be?
Şehirler çiğne, ordular dağıt,
kes, kopar, kır, sürükle, ez, vur, yak ve yık.
Yalvarmalara yakarmalara boş ver,
gözyaşlarına iniltilere aldırma.
Ölümle, acıyla doldur geçtiğin yeri.
Ne ekin ko, ne ot ko, ne yosun.
Sönsün evler, sürünsün insanlar orda burda,
kalmasın alt üst olmayan hiçbir yer,
mezar taşına dönsün her ocak,
damlar çöksün yetimlerin başına.
Bu ne alçaklık böyle bu ne namussuzluk!

Hey bana bak, başbuğ musun ne?
Yerin dibine bat, cakanla gösterişinle!
Her başarı bir yıkım bir mezarlık,
işte bir yavrucak yatıyor şurda.
Ey cihangir, onu gör de utan!
Devril, bağımsızlığın eskimiş tahtı devril.
Nice acılar verdin bütün insanlara,
inim inim inlettin bütün insanları.
Parçalan kararmış taÇ, tuz buz ol.
Hep senin yüzünden yoksulluğu insanların.
Göz yaşından incilerin nerde hani?
Nasıl da yosun tutmuşlar bir görsen!
Eski çağlar nasıl kanmış size?

Ey kan içen kargalar,
bütün karanlıklar sizinle dolu!
Artık yeter fikri susturduğunuz.
Yerini hiç bir şey tutamaz bu dünyada,
incirsiz, kelepçesiz yaşamanın…
Hadi gidin tarih korusun sizi,
-haydutlara en iyi sığınaktır gece-
gidin, yok olun siz de o mezarlıkta.

İşte müjdelerin en güzeli,
işte en gerçek özgürlük düşümüzdeki gelecek çağlarda:
Ne savaş ne savaşan ne salgın ne saltanat, ne yoksulluk,
ne ezen ne ezilen ne yakınma,
ne de zulmün kahrı ne tapılan, ne tapan,
ben benim, sen de sen!

Tarih-i Kadim şiirinde cevapsız duaları anlatan, boş bir kubbe altında yükselen çığlıklar, yankılanan sesler ve yukarıda ulaşılamayan bir gökyüzüyle kurulu alegorik sahne

Ey soyulan iskelet,
kimse bilmeyecek o zaman,
kimse bilmeyecek senin sayıp döktüklerini.
Savaş ne, karışıklık ne, zafer ne, anlaşma ne?
Belki duyulmadık bir öykü,
belki korkunç bir masal.
Çok sürmez köhne kitap,
fikri gömen sayfaların
bugün olmazsa yarın yırtılacak.
Ama kim yapacak dersin bu işi?
Bu öyle büyük, öyle kocaman bir devrim ki,
hangi güç kalkar ben yaparım der?
Yerlerin ve göklerin sahibi mi?
Tamam, işte oldu şimdi!

Yeri göğü elinde tutan o kibirli,
o somurtkan ve dokunulmaz.
Bütün bu kavgalar onun yüzünden değil mi?
Gökyüzü, sen söyle,
yüzyıllarca sel gibi akan su,
– şimdi esrik bir ağzın türküsü,
kuru sesi zindandaki bir adamın,
iç açan bir söz
ya da yakan bir söz şimdi.
Bir geniş oh! Bir derin eyvah!
Bir yakarış, bir övgü,
Şimdi tüy gibi bir rüzgar,
Şimdi ağzın bir kasırga.
Dokunaklı bir yakınma şimdi,
sabredemeyen bir başa kakma,
bir titreme, bir çan sesi,
bir savaş davulunun gümbürtüsü,
için için ağlaması çaresizliğin,
kahrın iyilik bilir kişnemesi,
bir söylev, apaçık, gürül gürül.
Şimdi utangaç ve hasta bir yalvarış,
bir rahatlık bir iç sıkıntısı,
Şimdi korkunç bir haykırma
–bütün bu karman çorman gürültü patırtıyla
inleyen boş kubbe sen söyle!
Sen ki her sesi yankılayansın.
Söyle, bu bir sürü boş çabalama içinde,
daha yukarlardaki şu tanrı katına
hangi sesin yankısı varabilmiş ki?
Hangi dua kabul olmuş bugüne dek?

Tarih-i Kadim şiirinde kuşku, akıl ve inanç çatışmasını anlatan; düşünen insan, ışığa yürüyen figür, yakarışta bulunanlar ve yukarıda ulaşılmaz bir kutsal temsille kurulu çok katmanlı alegorik sahne

İnanasım gelmiyor bunların hiçbirine.
“Ne bileyim? ” diyor kime sorsam.
Hepsi bir kuruntu mu bunların yoksa?
Belki aldanmak yaşamanın bir gereği.
Belki de hepsi de doğrudur, kim bilir,
belki ben hiç bir şeyin farkında değilim,
karıştırmaktayım yokla varı.
Kusurum ne? Kuşkuda olmak mı?
Kuşku koşmaktır aydınlıklara doğru.
İnsan aklıdır eninde sonunda gerçeği bulacak olan.
Belki de yok olacağız bir gün topumuz birden.
Kim bilir, öbür dünya belki de var.
Madem bu beden o ölümsüzün işi,
ne diye kıvranır durur bin türlü dert içinde?
Hadi diyelim aslımız toprak bizim,
sen gel onu kederden bir çamur yap.
Her yeri kanla, göz yaşıyla dolu
–insaf be, bu kadarı da olur mu?
Sen gel hem yoktan var et,
sonra da ettiğini boz, kötüle.
Hiç bir yaradandan ummam bunu:
Yaradan yok eder ama perişan etmez!

Dinlerim seni göklerin tanrısı,
din ulularından dinlerim seni:
“Ne benzer var, ne noksanı,
canlı ve ölümsüz
ve her şeye gücü yeten ve yüce.
Odur veren yiyeceği içeceği,
düşleri gerçek yapan o,
bilen, haber alan,
kahreden ve öç alan.
Açık, kapalı her şeyi duyan ve anlayan.
El uzatan yoksullara ve çaresizlere,
her zaman her yerde bulunan ve her yeri gören…

Tarih-i Kadim şiirinde ortaksızlık iddiasını eleştiren; çoğalan tanrısal figürler, peygamber, cennet ve cehennem sahneleri ile itaat eden kalabalıkları gösteren çok katmanlı alegorik kompozisyon

Seni böyle övüp duruyorlar işte.
Oysa senin en üstün özelliğin ne,
“Ortaksız” oluşun değil mi?
Kaç ortağın var şu bataklıkta bir bak.
Topu ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve kahreden.
Ve topu ortaksız ve tek.
Ve topunun buyruğu yasağı ve saltanatı var
ve topunun yukarlarda bir gökyüzü.
Bütün ordan gelir yüreğe doğan.
Topunun güneşi, ayı, yıldızları var.
ve topunun görünmez bir tanrısı.
Topunun adanan bir cenneti var
ve topunun bir varlığı bir yokluğu.
ve topunun saygıdeğer bir peygamberi.
Ve topunun cennetinde körpecik güzel kızlar yaşar.
Ve topunun cehenneminde birer lokmadır insancıklar.
Tanrılar ne derse onu yapacak halk,
sabırla ve kahırla olacak iki büklüm.
Ama tanrılar ne derse onu yapacak.

En zorlu düşmanın işte, tanrı.
Boğmak ister seni ulu katında,
çok iyi tanırsın sen o yılanı,
onun kızgın zehrinden bir vakitler bize
bir tadımlık vermiştin hani.
Kuşku! En zalim en güçlü düşman.
Bunu ya bildin ya koydun kafamıza.
Ya da bilemedin işin nereye varacağını.
şeytanlık, düzen, sapıklık denen şey var ya,
bugün yerinden yurdundan edecek seni o.
Tapınağında ışıklarını söndürüyor,
elleriyle parçalıyor heykelini.
Sense, iler tutar yerin kalmamış,
göçüp gidiyorsun olanca gücünle.
Burçlarında yıkılmalar falan hani?
Nerde hani gümbürtüsü yıldırımlarının?
O kızgın soluğun hani nerde?
Ne cehennemlerinde bir kaynama var?
Ne büyük acını gören bir göz.
Ne de kulaklarda dokunaklı bir çınlama.
Oysa bir ufak parçası kopsa insanın,
bir sızlanma olur, duyulur bir ağlaşma.
Sen Yeryüzü ve gökyüzünle göç gir de,
bir inilti bile duyulmasın ortalıkta.
Tam tersi, kahkahadan geçilmiyor.
Zaten yalana ağlasa ağlasa,
bir ikiyüzlüler ağlar, bir de ahmaklar.

Tevfik Fikret
Tarih-i Kadim

Tarih, anlatıldığı gibi değil; yaşandığı gibi acıtır. Anlatıldıkça da çoğu kez masala dönüşür.

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more