Belleğimizi kim sildi, geçmişimize kim sünger çekti?
Unutkan insanlar arazilerdeki ve yollardaki pisliğe benziyor. Ayakkabıların altındaki oluklar onlara diledikleri gibi basabilir.
Unutkan insanlar onlara hayat veren ağaçla bağları kopmuş tahta ve kalas parçalarına benziyor. Gelecekte neye dönüşeceklerinin kontrolü, testerelerin ve baltaların elinde.
Yazmaya duyduğu tutkuyla hayatına anlam katanlara, hayatı harflere güvenerek yaşayanlara sesleniyorum. Biz de dökülen kana ve hayata dair belleğimizden vazgeçeceksek yazmanın anlamı ne? Edebiyatın değeri ne? Toplum neden yazarlara ihtiyaç duyuyor? Bitmek bilmeyen yazarlığınızın, çalışkanlığınızın, yazdığınız birçok kitabın başkaları tarafından kontrol edilen bir kukladan farkı ne? Gazeteciler tanık olduklarını haber yapmazsa, yazarlar anılarını ve duygularını yazmazsa, eğer toplumun konuşabilen ve konuşmayı bilen insanları saf ve coşkun bir politik doğruculuğun peşinde duyduklarını aktarmak, okumak ve duyurmakla yetinirse insanoğlu olarak Dünya’da yaşamanın anlamını bize kim anlatacak?
Çağın büyük taşkınlıkları arasında kişilerin belleği yok edilen ya da dikkatsizce kenara atılan, sanki hiç var olmamış gibi seslerle ve sözcüklerle bastırılan lüzumsuz bir köpük, akıntı ya da gürültü gibi görülüyor. Ne yazık ki bir çağ geçip giderken her şey unutulmaya yüz tutuyor. Et ve kemik, beden ve ruh yok olmuş durumda. Her şey çok iyi, dünyayı kaldıracak gerçeğin oluşturduğu dayanak noktası kayıp. Tarih de efsanelerin, temelsiz, kayıp, uydurulmuş hikâyelerin derlemesine dönüşmüş. Böyle bakınca hatırlamamız, düzenlenmemiş ya da silinmemiş hatıralara sahip olmamız ne kadar da önemli. Çoğumuzun kaderinde hayatını yazmaya adamak var, gerçeği arıyor, insan olarak belleklerimiz aracılığıyla yaşıyoruz. Bizim gibi insanların bile o acınası özgünlüğünü ve belleğini kaybettiği bir gün gelirse, dünyada kişisel ve tarihsel bir özgünlük ve gerçekten bahsedebilecek miyiz?
Esasen hatırlama yeteneğimiz ve belleklerimiz dünyayı ya da gerçekliği değiştiremese de en azından merkezi, düzenlenmiş “gerçeklerle” karşı karşıyayken bir terslik olduğunun farkına varmamızı sağlayabilir. İçimizdeki küçük ses “Bu doğru değil!” der. En azından salgının kırılma ânı gerçekten gelmeden önce, şenlikli zafer şarkıları arasında insanların, ailelerin yasını ve çığlıklarını duyabilir ve hatırlayabiliriz.
Anılar dünyayı değiştiremez, ama bize gerçek birer vicdan verebilir.
Anılar bize gerçekliği değiştirme gücünü vermese de en azından bu yöne doğru bir yalan geldiğinde içimizde bir şüphe uyandırabilir. Bir gün başka bir Büyük İleri Atılım gelirse ve insanlar arka bahçe fırınları kullanmaya dönerse, en azından kumun demire dönüşmeyeceğini, bir mu [yaklaşık 667 metrekareye denk gelen ölçü birimi] mahsulün 60 ton gelmeyeceğini biliriz. Bunun en basit sağduyu örneklerden biri olduğunun, zihnin madde ürettiği ya da havanın besin yarattığı bir mucizeyle karşı karşıya olmadığımızın farkına varırız. Bir Kültür Devrimi daha olursa, en azından ebeveynlerimizi hapse ya da giyotine göndermeyeceğimizi garanti altına alırız.