İdiller Gazeli – Haydar Ergülen

Haydar ergülen - idiller gazeli

Haydar Ergülen

İdiller Gazeli | Sözleri

Gözlerin yağmurdan yeni ayrılmış
gibi çocuk, gibi büyük, gibi sımsıcak

Sen bir şehir olmalısın ya da nar
belki granada, belki eylül, belki kırmızı

Gövden ruhunun yaz gecesi mi ne
çok idil, çok deniz, çok rüzgâr

Çocukluğun tutmuş da yine âşık olmuşsun
sanki bana, sanki ah, sanki olur a

Aşk bile dolduramaz bazı âşıkların yerini
diye övgü, diye sana, diye haziran

Heves uykudaysa ruh çıplak gezer
gazel bundan, keder bundan, sır bundan

Gözlerin şehirden yeni ayrılmış
gibi dolu, gibi ürkek, gibi konuşkan

Hadi git şehirler yık kalbimize bu aşktan

Haydar Ergülen

Read more

Ferda Şiiri – Tevfik Fikret (Sesli Şiirler)

tevfik fikret, ferda, atatürkün en sevdiği şiir

Atatürk'ün En Sevdiği Şiir

En güzel şiirler serisine yeni bir video daha. Bu kez Tevfik Fikret ve Ferda Şiiri

Diğer yandan Atatürk ün en sevdiği şiir olduğunu söyleyebiliriz. Sözleri aşağıdaki gibidir.

Ferda Şiiri - Sözleri

Bugünün gençlerine

Yarınlar senin; senin bu devrim, bu yenilik…
Her şey senin değil mi zaten?.. Sen, ey gençlik,
Ey umudun güzel yüzü, işte karşında aynan:
Temiz ve bulutsuz, ağaran bir gök,
Titreyen kucağını açmış, bekliyor…Koş, çabuk!
Ey hayatın gülerek doğan sabahı, işte herkesin
Gözleri sende; sen ki hayatın umudusun,
Alnında yeni bir yıldız, hayır, bir güneş,
Doğ ufuklara, önünde şu sıkıntılı geçmiş
Sönsün sonsuza değin.

Bir daha yaşanmasın o cehennem; senin bugün
Cennet kadar güzel yurdun var; şu gördüğün
Zümrüt bakışlı, inci gülüşlü kızcağız
Kimdir, bilir misin? Yurdun… Şimdi saygısız
Bir göz bu nazlı yüze, — Tanrı esirgesin, —

Kötü bir gözle baksa, katlanabilir misin?
İster misin, şu ak sakalın temiz, görkemli,
Onurlu alnına, bir kirli el söyle dursun,
Hatta yabancı bir el uzansın? Şu mezarı
Bırakır mısın, taşa tutsun bir serseri?
Elbette hayır ; o mezar, o onurlu alın
Kutsal birer örneğidir yurdun… Yurt çalışkan
İnsanların omuzları üstünde yükselir.

Gençler, yurdun bütün umudu şimdi sizdedir.
Her şey sizin, yurt da sizin, şeref de sizin;
Ama unutmayın ki zaman ağır, güvenli,
Sessiz adımlarla arkamızdan gelir.
Önden koşan, ama dikkatle her izi
İncelemeye yol bulan bu şaşmaz izleyici
Paylayıp utandırırsa bizi, yazık!

Demin “Yarınlar senin”, dedim,
beni alkışladın; hayır,
Bir şey senin değil, sana yarın emanettir;
Her şey emanettir sana, ey genç, unutma:
Senden de hesap sorar, yakınır gelecek.
Geçmişe şimdi sen ibretle bakıyorsun,
Gelecek de senden böyle kuşkulanacak.
Her organı ihtiyaç kasırgasıyla sarsılan
Bir kuşağın oğlusun; bunu arasıra anımsa.
Unutma; çağın, şimşeklerin bollaştığı çağdır .
Her yıldırımda bir gece, bir gölge yıkılır,
Bir yükseliş ufku açılır, yükselir yaşamak;
Yükselmeyen düşer. ya ilerlemek, ya yıkılmak!

Yükselmeli, dokunmalı alnın göklere;
Doymaz insan denilen kuş yükselmelere…
Uğraş, didin, düşün, ara, bul, koş, atıl, bağır;
Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır!

 

Tevfik Fikret

Read more

Rakı İçen Kadın | Bir Gülüşe Sığan Sessiz Romanlar

Rakı içen kadın rakı masasında gülümserken, zarafet ve sessiz mutluluk

Rakı İçen Kadın

Rakı içen kadın gülüyorsa, bu gülüş basit bir keyfin değil; yaşanmışlıkların, suskunlukların ve bilge bir mesafenin sonucudur. Çünkü rakı içen kadın, her şeyi anlamış ama her şeye karışmayı reddetmiş bir aklın temsilidir. O masada üzgün değildir; sadece fazlasını yaşamış olmanın sakinliği vardır.

Rakı içen kadın, kalabalık sevinçlerden çok, yerli yerinde duran duygulara yakındır. Büyük konuşmaz, acele etmez, her şeyi açıklama ihtiyacı duymaz. Rakıyı sık içmez; ama içtiği an zamanın doğru yerde durduğunu bilir. Bu yüzden rakı içen kadının gülüşü, gösterişli bir mutluluk değil, zararsız ve sessiz bir huzurdur.

Rakı içen kadın rakı masasında gülümserken, zarafet ve sessiz mutluluk

Tam Metin

Rakıyı içen kadın gülüyorsa,
o gülüşün ardında en az dokuz roman,
on dört tane de film repliği yatar.
Rakıyı içen kadının gülüşünde,
bu dünyanın en zararsız mutluluğu vardır.
Çünkü büyük gülerler, büyük susarlar.
Rakı içen kadın rakıyı çok sık içmez.
Ama rakıyı içtiği an
bil ki içme zamanı gelmiştir.
ve konuştuklarında net konuşurlar.

O kadınlar keyfine doyum olmayan bir akşamüstü sonrasında,
bir kıyıda köşede, gece sefası gibi açarlar.
O kadınlar afet-i devrandır.
Ve rakı içen kadının elleri güzeldir.

O kadınlar senden başkasını severlerken bile
seni incitmezler.
Şarkı söyleyesi varsa susmalısındır.
izlemelisindir, dinlemelisindir.
Rakı içen ve şarkı söyleyen o kadını.

Rakı içen kadın herkesle rakı içmez.
ve seninle rakı içiyorsa,
senin için kalbinde
en az yüz elli metrekare daha yer vardır.
ve sen bunu bildiğin için o kadına
kalbinin tüm kapılarını beklentisizce açmış,
cebindeki tüm anahtarlarıysa
hiç bulmamak üzere yutmuşsundur

Rakı içen kadın cihanda sulhtur:
ağdalı değil, nağmeli sever.
Rakı içen kadın güzeldir
masasındakiler de.

Not: Bu metin, internette yaygın biçimde Can Yücel’e atfedilse de şairin yayımlanmış eserleri ve güvenilir edebiyat kaynaklarında yer almamaktadır. Bu nedenle şiirin Can Yücel’e ait olduğu yönündeki bilgi doğrulanamamaktadır.

Read more

Tevfik Fikret Sis Şiiri

tevfik fikret sis

Tevfik Fikret Şiirleri

Tevfik Fikret Sis Şiiri hakkında

Türk şiirinin gelmiş geçmiş en büyük ustalarından biri olan Tevfik Fikret bir sabah penceresinden İstanbul’u seyreder. Sisten göz gözü görmüyordur. Herkes aşıktır İstanbul’a. Ama Fikret, o sabah bu tehlikeli Şehr-i İstanbul’u halka benzetir. Öfkelenir. “Ama sana layık bu derin, karanlık örtü. Layık bu örtü sana, ey zulümler sahnesi!” dizelerini yazmaya başlar.

Günümüz Türkçesi İle - Tevfik Fikret Sis Şiiri

Yine bir sis kaplamış ufuklarını
inatçı bir sis, gitgide büyüyen bir ak karanlık.
Ağırlığı altında ne varsa sanki yok olup gitmiş,
kalmış ortada kala kala bir tozlu yığın,
o tozlu korkunç yığına bakan göz
şaşırır titrer, ilerisine gidemez.

Ama sen hak ettin bu karanlık kalın örtüyü,
bu örtü tıpatıp sana uydu ey kanlı toprak.
Ey zulümler meydanı, ey yaldızlı ülke,
Döktüğü kanla, çektirdiği acıyla çalım satan!

Ey gösterişin, şatafatın beşiği ve mezarı,
oldum olası imrenilen kraliçesi Doğu’nun!
Ey kanlı sevgileri, kılı kıpırdamadan
zevk ve safaya susamış bağrında emziren!

Ey Marmara’nın mavi kucağında
ölüm uykusuna dalmış diri,
ey köhne Bizans, büyücü kocakarı,
ey bin kocadan artakalan el değmemiş dul,
Yine de güzel görür, taptaze görür seni,
gene de üstüne titrer sana bakan.
Ne kadar tatlı, cana yakınsın,
ne kadar, süzgün, mavi gözlerinle sen uzaktan!

Oysa ne farkın var kirli kadınlardan senin,
hiçbir şey umurunda değil, belli,
ne bunca acı türkü, ne bunca kan ağlayan!

Sen kurulurken katmış olmasın bir hain el
senin temeline zehirli suyunu kötülüğün.
İşte her yanda ikiyüzlülüğün kiri,
nereye baksan çekememezlik
nereye baksan çıkarcılık,
nereye baksan hergelelik, yalan dolan.

Demek yükselmek yalnız bunlarla oluyor.
Koynunda barınan nice yaratık arasında
kaç tanesinin alnı açık, yüzü ak?

Örtün, ey İstanbul
kanlı toprak örtün
kart orospu, örtün, hiç uyanma!

Ey gürültüler, patırtılar, cakalar, şanlar, alaylar,
katil kuleler, kapkaranlık, zindanlı saraylar.

Sağlam mezarı anıların, ulu tapınak,
onurlu taş direkler, bağlı devler gibi,
geçmiş günleri gelecek günlere anlatmakla görevli,
ey kale duvarları şehri dolanan çepeçevre,
dişleri düşmüş kafatasları gibi, sırıta sırıta.

Ey kubbeler, Tanrıya yakaran yapılar,
ey minareler, sözde kalmış doğrularsınız.
Ya siz, damları çökmüş medreseler, mahkemecikler!
Selvilerin kara gölgelerinde birer yer tutmuş,
geçmişlere rahmet dileyen mezar taşları,
ey sabırlı dilenciler sürüsü!

Türbeler, bizde ne gürültülü anılar uyandırırsınız,
ama yatarsınız bir şey demeden, ey atalar, sessiz sedasız!
Tozun toprağın, çamurun savaş alanı sokaklar!

Ey yangın yerleri
uğursuzların gecelediği bir olay sayıklarsınız her açılan yaradan.
Kara damlı, kendi halinde fukara evler,
ayağa kalkmış birer yas gibi durursunuz.

Ne kadar da dokunaklı somurtuşunuz var,
leyleklere, çaylaklara yuva olmuş tasalı ocaklar,
uzun yıllar, besbelli, tütmek nedir unutmuşsunuz!

Ey kuru ağızlar, açlıktan kazınınca mideler,
her alçak lokmayı yutmaya hazırsınız!
İşte toprağın bereketi, işte bütün yiyecek içecek.
İşte elini uzatsan her şey eline değecek,
böyleyken aç yaşa, işsiz güçsüz yaşa.
Boş yere gökten, Tanrıdan dilen dur
ekmeği, aşı, kurtuluşu, rahatı.

Bu ne biçim Tanrıya sığınma,
ikiyüzlü, alçakça sesler çıkarırsınız köpekler gibi,
oysa konuşan yaratıklarsınız, onurlu ve değerli,
sövülüyor bu nankörlüğe çığlıklarla!

Ağlarsınız boşuna, gülersiniz zehir gibi.
Küfreden gözler yoksulluğu söyler, açlığı, kederi.
Namus, masalların boşluğunda bir anı.
Adamı yukarılara çıkaran yol, el etek öpme yolu.
Yakınması senin yüzünden bütün
öksüzlerin, dulların, arkasızların,
senin yüzünden bütün, ey silahlı korku!
Nasıl dokunulmaz olacak,
özgür olacak şöyle bir soluk almayla kişi,

söyle, ey kanun denen efsane!
Ey tutulmayan sözler, sonsuz yalan!
Ey mahkemelerden her gün kovulan hak!
Ey kuşkunun pençesinde kıskıvrak, duygusuz,
ta yüreklere dek uzanan gizli kulak,
senin korkundan ağızlar sımsıkı kilitli.

Seni hor görüyorlar, halkım için dökülen alınteri!
Ey kalem ve kılıç, siyasî iki mahkûm,
ey doğruluk ve yiğitlik,
unutulmuş yüzlersiniz artık!

Ey kodamanlar ve kuyrukları onların,
pısırıklar, çekingenler, korkaklar sizi!
Nasıl da alışmışsınız iki büklüm yaşamaya,
adınızın sanınızın da maşallahı var hani!

Ey yere eğilmiş kafalar, ak pak, ama tiksindirici!
Ey genç kadın ve ardından koşan delikanlı!
Ey kahırlı ana, ey dargın karı koca!

Ya sizler be çocuklar,
anasız babasız, başı boş yavrucaklar, ya sizler…
Örtün, ey İstanbul, kanlı toprak,
örtün, kart orospu, örtün, hiç uyanma!

Tevfik Fikret

Read more

Töre Cinayetleri – İlhan Selçuk (Makale)

töre cinayetleri makale

Töre Cinayetleri - Makale

İlhan Selçuk “Töre cinayetleri” adlı bu makale yi Cumhuriyet gazetesi nde 17 Kasım 2006 yılında yazmıştır. Kalemi de yüreği kadar güçlü olduğu için yokluğu gerçekten de büyük bir kayıp. Bir başka sesli makale videosunda şiirlerini de seslendirme ye çalışacağım. Özellikle “şaşıp kalıyorum” yazısı bir başka güzel…

Geçmişteki kadın düşmanlığının kökeninde ne yatıyor?

Yasak meyve!

İsterseniz ‘memnu meyve’ de diyebilirsiniz; Havva, yasak elmayı yedirmek için Âdem’i baştan çıkardı, ikisi de Cennet’ten kovuldular…

Eskiden beri kadının erkekten aşağı, tehlikeli, ikinci sınıf, günah kaynağı sayılması dönüp dolaşıp bugün Anadolu’da töreye sızıyor, cinayetlerini üretiyor…

Çocuk yaşta kız göreneğe uygun olarak evlendiriliyor, daha doğrusu satılıyor…

Gazeteler töre cinayetlerine ilişkin haberler ve yorumlarla dolup taşıyor; ülke zaten çığırından çıkmış, iktidarın yolsuzluk, hırsızlık, soygun, rüşvet ve de üçkağıttan oluşan iskambil falında geleceğimizi görmeye çalışıyoruz…

Dinciliğin siyasal yaşamda egemenleştiği bir süreçte töre cinayetlerinin azması doğal değil mi?

Gazeteleri enfiye koklar gibi içimize çekiyoruz; bir yanda ünlü piyasa yıldızlarının flörtleriyle cinsel dedikoduları; öte yanda töre cinayetleri ayrıntıları, ilkellikleri, dehşeti…

Karşı Devrim

Günümüz Türkiyesi’nde makbul kız modeli nedir?

Okuması yazması olsun, yeterli.

Az buçuk hesap bilsin..

Ev işlerini öğrensin..

Erkeğe saygı ve itaat şart..

Örtünecek!.. Tesettür, çarşaf ya da türban geçerli..

Kız olacak..

Sonuncu koşul özellikle önemlidir; bakire çıkmayan kıza töreyi uygulamak haktır!..

*

Vaktiyle Köy Enstitüleri’nin kapısına kilit vuran karşıdevrim, dinciliğin körü körüne siyasetini Anadolu’da yoğunlaştırıyor…

Töre cinayetlerinden de gazetelerde geçilmiyor…

Zenne düşmanlığının mirasıyla dinciliğin çarpık softalığını içeren alt kültürde zavallı kızları alım-satım metaına dönüştüren ilkelliğin ürünüdür töre cinayetleri…

Günahı vebali Aydınlanma’nın karşısına çıkarak dinciliği iktidarlaştıran politikacının sırtındadır.

(17 Kasım 2006 tarihli yazısı)

Read more

Haydar Ergülen – Mavi Üstüne Siyah

Haydar Ergülen - Mavi Üstüne Siyah

Haydar Ergülen | Haziran - Tekrar

Bu sesli şiir dinletisinde “Haydar Ergülen“in “Haziran Tekrar” adlı kitabından “Mavi üstüne siyah” adlı yazısını Günay Aktürk yorumuyla dinleyeceksiniz. Sözleri gerçekten çok güzel.

“Cumartesi mavidir, alçaklık siyah. Mart mavidir, şehir mavidir. Tezgahtar kızlar mavidir, ümitleri düşleri mavidir. Sesleri biraz yorgundur ama mavidir. Bedenleri ağrısa da mavidir. Cumartesi gecesi ateşi, bir deyimdir. bir filmin adıdır. Onlar yaşayabilselerdi cumartesi geceleri de mavi olacaktı. Bir cumartesiyi daha özleyecekler, akşamı iple çekeceklerdi.”

 

Haydar Ergülen

haydar ergülen - sözleri
Haydar Ergülen - Mavi Üstüne Siyah
Read more

Oscar Wilde İle İnsan Portresi

Oscar Wilde İle İnsan Portresi

Oscar Wilde İle İnsan Portresi

Oscar Wilde İle İnsan Portresi

Oscar Wilde demiş ki: “Hayatınızı cahillere, sıradan insanlara ayırarak heba etmeyin.”

Hele kırbacı yesinler de ondan sonra Wilde gardaşım. İnsan figürü bu, uzak durmak için önce ona maruz kalmak gerek. Bekle ki şişe geçirilip ateşte yansınlar hele. Suda boğularak dipteki çamura batmadan olmaz o dediğin. Önce bedenleri istila edilsin. Hamam böcekleri gibi ezilsin gurur denilen soytarı, anladın mı?

Bekle canım ne acelen var! Geçip gitsin ilk gençlik dönemi en güçlü darbelerle. Bekle ki fırtınaya kapılsınlar. Denize düşen yılana sarılsın. Belki içlerinden bazıları yılan olmaya heveslidir, ne malum? Öğüt denilen şeyi kulaklar işitmez Oscarcığım. Deneyim gerek onlara. Denesinler de görsünler karadeliği tersinden!

Zerrelerine kadar parçalanmadan akıllanmaz bunlar. Termodinamiğin ikinci yasasını hiç duymadın mı şekerim! Her şey bir gün bozulmaya mahkumdur. Ama sen ne yapıyorsun? Yamalı bohçadan fistan dikmeye çalışıyorsun. Gözünün çapağını yerim senin. Onların gözlerine gençlik perdesi inmiş. Kanları deli akıyordur şimdi. İlle de o uçurumdan aşağıya atlayacaklar. Tutabildiğimize yetiştik. Hem bu dünyada kim kimin kurtarıcısıdır, orası belli olur mu hiç? Düşünsene bir kere! “Akıl veren akılsızlığından haberdar değil bu dünyada.

Son bir söz etmesem eksik kalırdı cümleler. Ne demiş Mevlana: “Cahille girme münakaşaya; Ya sinirini zıplatır tavana ya da yazık olur adabına.” Ah bu sözler yok mu, at izini it izine karıştırıyorlar. Mevlana’nın bu sözünü cahiller de okuyor. Üstüne alan bir tek cahil var mı şu memlekette? “Bilenle bilmeyen hiç bir olur mu?” İşte bu söz ağızlara pelesenk olmuş. En çok da cahil ehlinin ağzında. Neyi biliyorsun? Kendinden haberdar mısın mesela? Hani derler ya, beyinden kalbe giden yol, en uzun yoldur. O mesafeyi kat etmeyi başarabildin mi? Kendini bilmeden neyini bileceksin bir başkasının?

İnsan figürü Oscar’ım, bizler de o portreye dahiliz. Bizler bilge insanlar mıyız peki? Aşabildik mi o en uzun mesafeyi? Hiç sanmıyorum. “Hayatınızı cahillere, sıradan insanlara ayırarak heba etmeyin.” diyorsun. Doğru diyorsun. Peki, sorarım sana, kimdir cahil? Sıradan insan kimdir? Aslında değişir kişiden kişiye. Kendimden misal vereyim. Dindar insanlar nazarında cahilin önde gideni olduğum açık. “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” meselesi. Aslında çatışma buradan başlıyor: Bilgiyi yorumlama şekli!

Sezgi Mi Akıl Mı Oscarcığım?

Bir kimse savunduğumuz bir inanışı/gerçekliği reddediyorsa, o kimse cahil donunda görünüyor gözümüze. Benim cahil tanımım ise şu şekildedir: Bir bilgiyi deney yoluyla kanıtlayamadığı halde ona körü körüne inanan insan, düşünebilme kabiliyetine rağmen cahildir. İki tanım arasındaki çelişkiye bakın hele. “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” Bilmekten kasıt nedir burada? Dini ya da bilimsel bilgilerin söyledikleri mi? Öyleyse size şöyle sorayım: Mantığın peşinden mi gidiyorsunuz yoksa sezginin peşinden mi?

Müsaadenle küçük bir farkı daha beyan edeyim Oscarcığım. Bir şeyin gerçek olduğundan kuşkulanmak başka, emin olmak bambaşkadır. Sana şu anda kapının arkasında, karanlığın içinde pusuya yatmış iri bir kurdun beklediğini söylesem bana inanır mıydın? Bence sadece bir anlığına ürperirdin ama inanmak için bakıp test ederdin. Bununla beraber…

Bu bilgiyi (kurdun varlığını) sana çok güvendiğin insanlar söyleseydi ve bunu yaparken suratları kaskatı kesilseydi? Ülkede herkes kendi karanlıklarında kocaman bir kurdun yaşadığına inansaydı? Okullarda ders olarak öğretilse ve nesilden nesle aktarılsa ve bu konuda kutsal kitaplar yazılsaydı? O zaman inanırdın. Bu kurt örneğini Bertrand Russell‘ın kutsal demlik benzetmesinden uyarladım. Kısaca metafiziğin iddia ettiği bilgilerin ispatlanması bilimin değil, dinin sorumluluğu altında demek istiyor.

Derinlerde bir şeylerin var olduğuna inanmak sizi tek başına cahil yapmaz. Ara sıra kuşkulanmayı öğrenmek kaydıyla… Ama bana öyle geliyor ki kapının arkasındaki karanlığa bakmadan orada bir kurdun yaşadığına inanmak, ürpermek, ondan korkmak ve tüm bunlara rağmen onu sevmek akıl ve ruh sağlığı için pek de yararlı bir şey değil.

 

Günay Aktürk

Read more

Nazım Hikmet Hikayeleri – Nikah Hikayesi

nazım hikmet hikayesi

Nikaha Dair - Nazım Hikmet

nazım hikmet hikayeler

Şu fani dünyada cancağızım, ne garibeler var da, ne garibeler var.

Garibelerden Murat: Amerika’da milyoner bir hatunun, kocasını jilet bıçağıyla kestikten sonra, ölüsünün başucunda yedi gün yedi gece dans edip kırk gün kırk gece ağlamış olması değildir. Sinema yıldızlarından bilmem kimin, zayıflamak için, altı sene uyku uyumadığını da garip bulmuyorum cancağızım… Yangınları susuzluktan, milleti tifo hastalığından kırıp geçiren İstanbul Terkos Şirketinin hala feshedilmemiş olması da garip gelmiyor bana doğrusu…

Milyoner karısı kesmiş kocasını, keser a! Kestikten sonra başucunda yedi gün yedi gece dans etmiş, eder a! Kim bilir, zavallı hatuncağız herifin elinden neler çekmiştir. Danstan sonra kırk gün kırk gece ağlamış, ağlar a! O ağlamasın da ben mi ağlayayım cancağızım… Amerika hakimlerine para yediremezse soluğu elektrikli koltuğun üstünde aldığının resmidir hani…

Sinema yıldızı zayıflamak için altı sene uyku uyumamış, uyumaz a! Ben, cancağızım, kendimi bildim bileli uyku uyuyamıyorum. Kışın soğuktan, yazın tahtakurusu, pireden gözümü kırptığım yok efendiciğim…

Terkos şirketi yangınlara su vermezmiş, vermez a! Su onun. Millete tifo aşılıyormuş. Seni zorlamıyorlar a, Terkos suyu içmeyiver a efendim! Şirketi feshediyorlarmış! Etmezler a, sana ne cancağızım…

Ne kocasını jilet bıçağıyla kesen Amerikalı karı, ne altı sene uyku uyuyamayan yıldız, ne de Terkos Şirketinin hali garip gelmiyor bana iki gözüm. İlle ve lakin kendi başımdan bir hal geçti, garibe diye ona derler işte.

Ben cancağızım, geniş düşünürüm senin anlayacağın. Ne mahalle kahvesinde oturup alemin girdisini çıktısını dikiz ederim, ne de belediye intihabatında kafa göz yorarım…

Eh bu ölümlü dünyada hep bekar yaşayacak değiliz a! Kumrular bile çift çift geçinip giderler… Kumru kadar olamayacak mıyız, dedim, bir hatun peydahladım. Şöyle bana göre, karınca kararınca kaderince hatuncağız… Başladık beraber ömür sürmeye…

Bir altı ay geçindik. Aramızda nikah falan yoktu. Nasıl olsa imamlardan sıdkım sıyrılmıştı. Ubeydullah Efendiye de müracaat müracaata üşendim doğrusu cancağızım. Bizim hatun bir manifatura mağazasında tezgahtardı. Ayda kırk papel getiriyordu eve. Ben de atmış beş yetmiş lira bırakıyordum piyasadan, gül gibi geçinip gidiyorduk iki gözüm.

Günlerden bir gün bizim hatun alı alına moru moruna, ateş püskürerek çıktı karşıma: “Sen” dedi, “beni metres gibi kullanıyorsun. Herkes bana namussuz diyor. İlle de nikah isterim.”

Amandı, zamandı, şalabansın, balabansın, karıya meram anlatamadık.

Duvarlara ilanlar astırdık, falan filan ettik, gittik Ubeydullah Efendiye, deftere yazıldık…

Nikah kıyıldığının ertesi günü bizim hatun işe gitmedi. “Ben” dedi, “senin nikahlı karınım. Bana bakmaya mecbursun kanunen.”

Şimdi iki gözüm, cancağızım, bizim nikahlı hatun elini sıcak sudan soğuk suya sokmuyor. Onu yediren, içiren, giydiren, besleyen bendenizim. Yani senin anlayacağın asıl şimdi nikahlı hatunum bana metreslik ediyor. Oysaki, herkes ona namuslu kadın diyor şimdi…

Nikahta keramet var cancağızım! Dünya Garibelerle dolu iki gözüm, garibelerle dolu…

Nazım Hikmet / Ben
Yenigün Gazetesi
24.02.1931
YKY

Read more

İnsan Bir İhtiras Tedarikçisi Değildir

İnsan Bir İhtiras Tedarikçisi Değildir

İnsan Bir İhtiras Tedarikçisi Değildir

İnsan Bir İhtiras Tedarikçisi Değildir

“Bu dünyaya başkalarının beklentilerini karşılamak için gelmediniz. Aynı zamanda başkaları da sizin beklentilerinizi.” 

Fritz Peris

 

Hah! Aldın mı ağzının alımını! Evrene mesajlar gönderme saçmalığını kesersin artık diye umuyorum. Yok bana neden yüz vermiyor, yok mesajımı daha almadı mı falan filan… Belki vermek istemiyordur sana. Yani yüzünü. Sanki sen çok eli bonkörsün de. Çok ağlattın biraz geri dur şöyle.

Nafile anlamaz insan soyu. Ne demiş atalar, katranı kaynatsan olur mu şeker? Ama yine de huyunu atasından almış. Çok istiyor ki koluna takıp yürüsün. Bir boktan anlamaz helâya gardiyan yazılır. Peh! Ağzına fermuar çek hele. Anavatan kan ağlıyor baksana. Sen hâlâ kur peşindesin. Ağrı kesicin yoksa neyin var elinde?

Olabilir. Bodur tavuk her daim piliç olabilir. Ama sana ne bundan? Her şey sahip olana kadar sende. Hem işin öteki yanı da var. Bu işler ince işler, adamı kötü şişler aslanım. Ama doğru ya! Aç eşek katırdan tez gidermiş. Bazı insanlar kısır kalsalar diyorum. Kalsalar da soyları tükense. Esasen bende cinsiyet ayrımı yoktur. Gözlerim de gözdür hani! Bir baktım mı ya insan görürüm karşımda ya şeytan!

 

Günay Aktürk

Read more

Tarih-i Kadim’e Zeyl (ek) Şiiri | Tevfik Fikret

Tarih-i Kadim’e Zeyl şiirinin polemik bölümünü anlatan, kürsüden itham eden bir vaiz figürü ve aşağıda vicdanıyla ayakta duran bir şairin alegorik sahnesi

Tevfik Fikret ve Tarih-i Kadim'e Zeyl Şiiri

Tarih-i Kadim’e Zeyl Tevfik Fikret’in Tarih-i Kadim şiiri üzerinden kendisine yöneltilen suçlamalara verdiği sert ve düşünsel bir cevaptır. Süleymaniye kürsüsünde verdiği vaazlarda Mehmet Akif Ersoy bazı yazarları ve Tevfik Fikret i ağır bir dille suçluyordu. Tarih-i Kadim e Zeyl (ek) şiiri ise, “Târih-i Kadîm” şiirinden dolayı Tevfik Fikret’i “zangoçlukla” itham eden Akif’e cevaben yazılmıştır.

Tarih-i Kadim’e Zeyl şiirinin polemik bölümünü anlatan, kürsüden itham eden bir vaiz figürü ve aşağıda vicdanıyla ayakta duran bir şairin alegorik sahnesi

Tarih-i Kadim'e Zeyl (Ek) – Video ve Şiir Metni

Ben ki üç beş kuruşu tercihinden
Protestanlara “zangoçluk” eden
şairim… Yaldızlı kürsünün üstadına!
İslam dininin şair yorumcusuna.
Hazret-i Molla Sırat’a edebî
saygılarımı takdim ile hiç
hiç tereddüt etmeden diyorum ki:
layık olduk, lütfettiği “zangoçluk” sıfatına.

Lakin üstadım sakın aldanma,
müslüman evladıyım ben de bir parça.
Bana anlatma o güzel dini;
bilirim ben de senin bildiğini.
Okudum ben de ahiret kitabını.
dinledim ben de ahiret hitabını
Ben de zatın gibi cami, cami,
dolaşıp Halik’a ettim rüku.
cennetin şevki ile meşgul hayalim;
cehennem korkusundan bıkmış yüreğim
ben de tırmandım ulu Tûbâ’ya.
ben de çıktım Mele-i Âlâ’ya.
Ben de âşıktım ezan nağmesine,
bir koşardım ki, o Allah sesine!
Ben de tespihle dua, oruçla namaz
heyhat! hepsini yaptım, hepsini biraz.

Tarih-i Kadim’e Zeyl şiirinde inançla hesaplaşmayı anlatan, parçalanan kutsal semboller, yanan kitaplar ve kendi yarattığı putla yüzleşen insanın alegorik sahnesi

Çünkü telkinlere aldanmıştım,
kandığım şeylere hep kanmıştım
Bilmeden, görmeden iman ettim,
Nefsimi dinime kurban ettim.
Sevdim Allah’ı da, peygamberi de;
o şeyler kaldı bugün hep geride.
Anladım çünkü hakikat başka;
başka yoldan varılırmış Hakk’a.
Saydığın harikalar, mucizeler
birer zekâ büyüsüdür ki, beşer,
duraklamadan açıyor sırlarını;
mucizeler ehli, unutmuş yarını.
aldatılmış, aldatmış o İsa, Musa;
köhne bir tılsımlı yalandır âsâ.
Beşerin böyle işaretleri var;
putunu kendi yapar, kendi tapar!

Ara git kilisesini, gez Kabe’sini,
Dinle tekbiri, işit çan sesini,
göreceksin ki hepsi boştur;
umduğun, beklediğin şeyler yoktur.
Allah’ı gibi düzme şeytanı,
Buda’sı, Ehrimen’i, Yezdan’ı.
Topunun esası bir korkak vehim.
Gölgeler, gölgeler… Onlarda derin
bir karanlık sezerek çevrildim,
acı bir darbe yiyip devrildim.

Tarih-i Kadim’e Zeyl şiirinin son bölümünü anlatan, doğa içinde duran bir insan figürü, gökyüzü altında vicdanına yönelmiş sade ve alegorik sahne

Şimdi cenneti ve nurları önemsemeden;
süzerim yaradılışı hayran hayran; ben
ne tapılacak, ne taptıracak bilirim;
Kendimi yaradılışa kul bilirim.
Gökte binlerce mescit görürüm,
orda vicdanımı secde ederken görürüm.
Bu secde işte benim itaatim;
bu ibadette geçer saatim.
Bu ibadette övüncüm ve sevincim;
bence, ben bir kayadan farklı değilim.
Bir minik kuşla biriz tapmakta;
ben de Allah’tan başka yoktur derim, ishak* da.
Doğruluk, ahde bağlılık, tevazu, muhabbet,
hayır, haysiyet, insaf, merhamet;
sonra bir şaire zangoç dememeli…
İşte bunlar vicdanımı hareketlendirdi .

Düşünüp yapmak ayinimdir;
yaşamak dini, benim dinimdir.
Müminim, varlığa imanım var;
her kanat bir melek yapar.
Yaşarım, peygamberlere duymam gerek.
Beni Hakk’a götürecek: bir örümcek …
Kitabım doğa sahnesi kitabı,
bendedir hayır ile şerrin sebebi.
Varırım böylece ben mezara dek,
ahirette dirilmeye mahal görmem pek.
taşırım sevecen kalbimi ölçüsünde,
beşerin aşkını da, kederini de.

Hak dini bence bugün yaşam dinidir.
Ey Molla Sırât! Söyle, öyle değil midir?

TEVFÎK FİKRET
Günümüz Türkçesine uyarlayan: Sunar Yazıcıoğlu

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more