Yalan İle Gerçek

yalan ile gerçek

Kuyudan Çıkan Gerçek

yalan ile gerçek

19 yüzyıl efsanesine göre gerçek ve yalan bir gün buluşurlar. Yalan doğru söyler ve “Bugün hava çok güzel” der.

Gerçek onun etrafına bakar ve gözlerini gökyüzüne kaldırır. Gün gerçekten çok güzeldir. Bir kuyunun önüne gelene kadar birlikte çok zaman geçirirler Yalan doğru söyler. “Su çok güzel, birlikte banyo yapalım!” Gerçek şu ki, bir kez daha şüpheci bir şekilde suya dokunur,su gerçekten çok güzeldir. Soyunur ve yüzmeye başlarlar.

Yalan bir anda sudan çıkar, gerçeğin kıyafetlerini giyerek kaçar kayıplara karışır. Kızgın gerçek kuyudan çıkar yalanı bulmak ve kıyafetlerini geri almak için her yere gider. Dünyada çıplak gerçeği görenler onu hor görmekte ve öfkeyle bakmaktadır.
Zavallı gerçek kuyuya geri döner ve sonsuza dek ortadan kaybolur.

O zamandan beri yalan, dünyanın her yerinde gerçek gibi giyinmiş ve içimizde yaşamaktadır. Dünya ise hiçbir şekilde çıplak gerçeği görmek istememektedir.

Herkesin vicdanı rahatsa, bu kadar kalbi kim kırdı?

Read more

Gitmek Mi Lazım

gitmek mi lazım

Gitmek Mi Lazım?

gitmek mi lazım

Dünya merkezli evren anlayışı yıkıldı ama yerine ben merkezli bir evren anlayışı geldi. Dış dünyaya körelen gözlerimizin önüne şatafat ipliğinden örülü bir perde çekilmiş durumda.

Medeniyetimizi o kadar geliştirdik ki akşam yemeğinde etimizden lezzetli bir parça kopartmak için karanlığın ardında gizlenen bir çift göz yok artık. O keskin pençeler uzun zamandan beri ne surlarımızı aşabiliyor ne de şehirlerimize girebiliyorlar.

Can güvenliğimizi hiçbir suretle tehdit etmeyen bu hayvanların ne yazık ki en vahşi avcıları konumuna düştük. Bu modern ve romantik şehir ışıklarının altında yaşamın bütün ihtişamını yok etmek için pusuya yatmış vahşi avcılarız bizler.

Günay Aktürk

[email-subscribers-form id="1"]
Read more

Işıktan Uzaklaşan İnsanlık

ışıktan uzaklaşan insanlık

Işıktan Uzaklaşan İnsanlık

ışıktan uzaklaşan insanlık

Dünya merkezli evren anlayışı yıkıldı ama yerine ben merkezli bir evren anlayışı geldi. Dış dünyaya körelen gözlerimizin önüne şatafat ipliğinden örülü bir perde çekilmiş durumda.

Medeniyetimizi o kadar geliştirdik ki akşam yemeğinde etimizden lezzetli bir parça kopartmak için karanlığın ardında gizlenen bir çift göz yok artık. O keskin pençeler uzun zamandan beri ne surlarımızı aşabiliyor ne de şehirlerimize girebiliyorlar.

Can güvenliğimizi hiçbir suretle tehdit etmeyen bu hayvanların ne yazık ki en vahşi avcıları konumuna düştük. Bu modern ve romantik şehir ışıklarının altında yaşamın bütün ihtişamını yok etmek için pusuya yatmış vahşi avcılarız bizler.

Günay Aktürk

Read more

Gerek Kalmadı Artık

gerek kalmadı artık

Gerek Kalmadı Artık

gerek kalmadı artık

Toprak suyu yeterince emdi. Geride kaldı kuraklık. Şimdi fidanlar için boy verme zamanı.

Artık delirmek zorunda değiliz. Sen de terk etmek istediğin bu kente çadırını kurabilirsin. Bu şehre çirkef çamurunu bulaştıran o sıçan lağımına geri döndü.

Olur da bir rastlantı eseri karşılaşırsan onunla, artık gözün bir yerden ısırmaya bile tenezzül etmeyecek onu.

Günay Aktürk

Read more

Eflatun’un Gözleriyle 2400 Yıl Önceki Dünyanın Betimi

eflatun platon

Eflatun Devlet Kitabından

eflatun platon

“Bir düşün sevgili Glaukon!

İnsanların çocukluklarından itibaren ayaklarından, boyunlarından zincire vurulmuş bir mağarada yaşadıklarını; öyle sıkıca bağlanmışlar ki, kafalarını kıpırdatmadan sadece önlerindeki duvara bakabiliyorlar.

Arkalarında yüksek bir yerde bir ateş yanıyor. Kukla oynatıcılar ateşle mahpuslar arasında kurdukları sahnede kuklalarını oynatıyor, mahpuslar da önlerindeki duvarda kuklaların gölgelerini izliyorlar.

Ömürleri boyunca başlarını kıpırdatmaksızın önlerine bakan mahpusların gözünde gerçekler yapma nesnelerin gölgelerinden ibaret kalmaz mı?

Şimdi bu mahkumlardan birinin zincirlerini çözelim. Yıllardır arkasında olan biteni merak ederek yüzünü ışığa dönecektir. İlkin kamaşan gözleri ışığa alıştığında gerçekleri bir bir görecek ve şaşıracaktır.

Mağaradan dışarı çıktığında ise gerçek dünyayı görecek ve ancak o zaman görünen her şeyin kaynağının güneş olduğunu anlayacaktır. Şimdi bir an için onun yüreğinin iyilikle dolduğunu düşün; dönüp arkadaşlarına gerçekleri anlatmaya kalksa ona gülmezler mi?

Onların zincirlerini çözüp kurtarmak istese, ellerinden gelse onu öldürmezler mi?”

Eflatun / Devlet

Read more

Kıssadan Hisse!

Kıssadan Hisse!

Karakter karalanmış bozulmuş insan soyu
Huy çürümüş ezelden zehirlenmiş ar suyu
Boşluğa düşen gafil zevkini arar olmuş
Aşkın karı çok yağmış ahlaksızlık diz boyu

Günay Aktürk

Esasen komünal düzenden yanayız. Evlilik kurumunun insan doğasına aykırı olduğunu, bu sebeple de boşanmaların, çabucak soğuyup aldatmaların ardı arkası kesilmiyor. Çocuğa doğru yönelmeye başlayan sevgi, “ölüm bizi ayırana kadar” sözünü pek çabuk unutturuyor.

İnsan içgüdüsünün gerçeğini bir kenara bırakalım. Kendi öz kardeşinin varlığına bile dayanamadığı, ancak ve ancak uzaklarda olduğunda kıymete bindiği bir dünyada, aşk adı altında gelen bir yabancının varlığı kaç gün sürdürebilir ki hükmünü?

Paylaşımdaki ahlaksızlığa da değinmeli. Buradaki ahlaksız önüne gelenle düşüp kalkan kişi değildir. Ahlaksız, hayatında biri varken sınırlarını genişleten kişidir. Kimsenin zevki beraber olduğu kişinin duygu yıkımlarından daha kıymetli olamaz.

Günay Aktürk

Read more

Büyük Adam Olmak | Günay Aktürk

Büyük adam olma fikrini sorgulayan alegorik sahne: bilgelik, savaş, iktidar, cehalet, çocuk ve satranç metaforlarıyla anlatılan toplumsal hikâye

Büyük Adam Nedir?

Ben küçükken bayağı iddialı bir çocuktum. Hayallerimin ardı arkası kesilmezdi. Gün oldu âşık olduğum edebiyat öğretmenime şiirler yazıp çalışma odasına astırttım, gün oldu matematik öğretmenime yazdığım eleştiri şiirleriyle zıvanadan çıkarttım onu. Şiir benim için hem saldırı silahı hem de savunma kalkanıydı. Bunun dışında dünyaya bakışım da oldukça farklıydı hani. Çocukça bile olsa kendi çapında bir mantık taşıyorlardı.

Çocukluk hayallerini temsil eden alegorik sahneler: erken evlilik reddi, masum aşk, ölüm korkusu, bilgi arayışı ve zenginlik düşleri

Dün gibi hatırladıklarımdan bazıları şunlar:

“Ben onlar gibi çocuk yaşta evlenecek kadar aptal değilim. Hayır hayır! Ne olursa olsun on altı yaşından önce evlenmek yok!”

“Büyüyünce mutlaka şu komşu kızıyla evlenmeliyim. Zaten başkasıyla da mutlu olamam. O da beni seviyor. Dün oynarken iki kez gülümsemedi mi.” (Bahsettiğim komşu kızı iki sene önce evlendi. Ogün bu gündür oyunlardan uzağım.)

“Babaannem ölürse yaşayacağımı sanmıyorum.”

“Eğer ileride çok zengin olursam ceketimin iç ceplerini pilot kalemlerle dolduracağım.”

– Hocam ben ileride çok bilgin bir insan olmak istiyorum. Ne yapmalıyım?
– Çok okumalısın Günay.”

Bundan sonra dört ay boyunca sürekli olarak okudum. Ama hâlâ hiçbir şey bildiğim yoktu. Öğretmene tekrar gidip gayet ciddi bir tavırla bana neden yalan söylediğini sordum. Tabii ki ağlaya zırlaya. Sanırım on iki yaşlarındaydım.

Dere kenarında gizlice sigara içerken yanımdaki komşumuzun oğlu İsmail, büyüdüğümde sigara içip içmeyeceğimi sormuştu. Bunun malum bir cevabı var. “Aklını mı yitirdin be oğlum, tabi ki de içeceğim!”

Çocukluğumda kendimden çok şey bekleyip birçok şey olmak istemişimdir. Polis, öğretmen, felsefeci ve yazar bunlardan bazıları. Sonuncusu bayağı bir ilgimi çekmiş olmalı. Bir dönem bir sayfalık romanlar yazmıştım. Hatta birinde başkarakterimin hapse girmesiyle çıkması bir oluyor ve iki kelimeyle de romanın sonuna geliyorduk. Bunun üzerine sevgili ablam Canay, yazarlığımı ciddiye alıp bu bir sayfalık romanımı şöyle yorumlamıştı: “Hiç olmazsa cezaevinden çıkarken arkadaşlarıyla vedalaşsınlar.” Bir keresinde de babam başka bir romanımı okuyup aynen şöyle söylemişti: “Bu çocuk büyüyünce çok büyük adam olacak!”

Büyük adam nasıl olunur, söylemeyi unutmuştu ama. Ne vesikalık ne de boydan fotoğrafı vardı büyük adamın. Hiç kimse bu meçhul insanın fotoğrafını elime tutuşturmadığı için, her adıduyulmuşgillerin peşine takılıp gittim. Kimi bir yazarın veya şairin ya da bir devlet adamının hayranıyken, ben yine de yeni keşfettiğin hiç bir adıduyulmuşgillerden emin olamadım. O her kimse, ömrüm onu aramakla geçti.

Toplumsal çürüme alegorisi: ekmeğin aslanın ağzında olduğu bir dünyada siyasetçi, din tüccarı, savaş ve sahte büyük adam figürleri

Velhasıl ekmeği aslanın ağzında görünceye ya da çocukların boğazlandığını fark edinceye kadar sürdü bu arayış. Sonra bir gün nasıl olduysa oldu ve unutuverdim büyük adamlığı. Sanıyorum ki çocukluğumun o muazzam hayallerini büyüme sürecinde yavaş yavaş körelttiğim için olacak, mutsuzluk hastalığına yakalandım. Büyük adam, yiyecek ekmeği bile zor buluyordu çünkü.

Peki ya büyük adam karnını nasıl doyururdu? Çevreme bakındım anlayabilmek için. Gördüm ki hırsızı, arsızı, sapığı, dolandırıcısı, din tüccarı, savaş çığırtkanı. Öte yandan babama hak vermeden edemedim. Böyle bir dünyada büyük adam olmak, boyundan büyük işlere soyunmakla mümkün oluyormuş. Soyundukça üşüsen de önüne konulan pahalı kürklerle ısınmaya çalışmamakla! “Bildiğin yoldan şaşmamak” demiyorum. Nice insan zihni var ki doğru farz ettiği bir dizi bilginin yarattığı kötülükleri erdem diye yorumluyor. Bir insan nasıl anlar büyük adam olduğunu? Belki de bunu anladığı anda vazgeçiyor büyük adam olmaktan. Belki de büyük adamlık, büyük olmamayı istememekle oluyor…

Nasıl tanıyacağız büyük adamı? Diyelim ki şüphelendin birinden. Yüksekçe bir yere çıkmış, yalayıp duruyor elindeki mikrofonu büyük adam kılıklı. Önce sözlerine bakmalı. Ne anlatıyor, meramı ne? Öyle ele ayağa düşmüş sözler etmez sana büyük adam. Yenicedir sözleri. Kendi çağına uydurur eski bir kelamı. Zararlı olanları kesip atar.

Doğrusu, büyük adamların ortadan kaybolduğu ülkelerde kimsenin sözüne, edebine, ahlakına güvenilmez. Mesela yeraltında yaşayan beş gözlü köstebeklerden dem vurmaz büyük adam dediğin. Çünkü olmadığından şüphelenir de var diye konuşmaz. Sağ elinde mikroskobu, sol elinde teleskobu vardır. Mikroorganizma diye başlattığı sözünü, ışık yılı diye bitirir. Bilimsel konuşurken, vicdandan “tanrı” diye bahseder.

Eğer ki birileri sana irili ufaklı timsahların yoncalıkta otladığını söylüyorsa, oradan hemen uzaklaşmalısın. Tüm bunlardan nasıl bu kadar emin olabildiğimi soracak olursan… İzini buraya kadar sürdüm de ondan. Sonunda irili ufaklı sayısız büyük adam çıktı karşıma.

Kızını satranç kursuna götüren bir baba ile bilgelik ve softalık arasında sıkışmış toplum figürlerini anlatan alegorik sahne

Bir adam vardı, adı Mustafa. Öyle kitap falan okumaz, büyük şeyler düşünmezdi. Hatta evinde kütüphanesi bile yoktu. Yirmi yıl önce, şu bizim özgürlük düşmanı muhafazakar partiye oy verdiğini duyduğumda pek de şaşırmamıştım. Geçen gün çarşıda gördüm onu. Yanında on yaşındaki kızı vardı. Gidip selam verdim. Neler yaptığını sorduğumda, bana bu yazıyı yazmak için ilham veren o cümleyi kurdu: “Kızımı satranç kursuna götürüyorum.

O anda büyük adamlığın ne olduğunu fark ettim. Büyük adam herkesin tanıdığı biri olmak zorunda değildi. Üstelik herkesin tanıdığı, muhtemelen büyük adam da değildi. Kızını satranç kursuna götüren adamdı büyük adam.

Çünkü binlerce yıldır bilgelikle softalık savaş halinde. Tabuculuk softalıktır; yobazlık, kaburga kemiğinden kadınlar, fanatizm, otokrasi softalıktır. Bunlar toplumları geriye götürür. Beri yanda daha özgürdür bilge toplumlar. Çünkü bilim ve sanat vardır orada. Sanat, insanı ehlileştirir; daha anlayışlı, daha ılıman kılar.

İki kardeş tanrıya benzer bilgelikle softalık. Hangisinin taraftarı daha fazlaysa, o tanrı tarafından yönetilirsiniz. Kızını satranç kursuna götüren adam, bir taraftar daha kazandırmıştır bilge tanrıya. O çocuğun gelecekte dokunacağı insanları bir düşünün… Öyleyse birilerine ilham olandır büyük adam, dokunandır. Kaç kişiyi andınlatmışsan rütben de o derece yükselir.

Bir eylemin herkesin çıkarına olması, büyük adamlığın ön koşuludur. Peki, aklın özgürleştirilmesinde ne kadar pay sahibisiniz? Ne bırakacaksınız bu ülkenin gelecek kuşaklarına? Belki herkes tarafından tanınan birisinizdir. İnsanlar parmaklarıyla sizi gösterip: “Ne büyük adam be!” diyordur. Belki racon sahibi bir mafya babası… Peki, ne öğretiyorsunuz insanlara adam öldürmekten başka? Herkesin çıkarına mıdır bu?

Belki bir siyasetçisiniz. Hah, en yararsız olanlar da sizlersiniz. İki yüz kelimelik dağarcıklarıyla burunlarının ucunu bile göremeyen parlak fikirliler! Diyelim ki mankensiniz. Ya da büyülüyorsunuz güzelliğinizle. Faydası var mı kendinizden başkasına güzelliğinizin? Hoş, kendinize faydası ne ki? Üstelik o güzelliğin kendi emeğinizin ürünü olmadığını, ona doğuştan sahip olduğunuz düşünülürse…

Sosyal medya fenomenleri! Onlardan da softalık adına iyi malzeme çıkar hani. Zihnin büyümesinde olmasa bile, gerilemesinde epey yararlılar. Zengin takımını unutmayalım. Zenginlikle zeka en çok onlarda yamalı duruyor. Paralı ve güçlü olmanın saygı duyulması gerektiğini düşünüyor, hatta daha da ileri giderek kültürlü olduklarına inanıyorlar. Onlarla çok çalıştım. İnanın para insanı o kadar yanlış vehimlere kaptırıyor ki…

Bir de sanatçı takımı var. Meşhur olmanın topluma yön vermeye yeterli olduğunu sanan zavallılar. Mesleklerine o kadar yabancılar ki sanatçı olmanın muhalif olmaktan geçtiğini bile fark edemiyorlar. Hatta kendilerinden olanlara bile…

Büyük adam olma fikrini sorgulayan alegorik sahne: bilgelik, savaş, iktidar, cehalet, çocuk ve satranç metaforlarıyla anlatılan toplumsal hikâye

Bu ülkede pek çok insan pek çok şeye sahip de bir tek büyük adam ve kadın vasfına sahip değiller. Evet, onun izini yirmi yıldır sürüyorum. Neye sahip olmaları gerektiğini de çok iyi biliyorum. Bunlar da öyle sanıldığı gibi ruhani ya da ulaşılamayacak şeyler değil. Ama çaba gerektirir. Zirvedeki büyük adam tarifim ise budur artık; entelektüel bir yaşam, gelişmiş mizah yeteneği, naiflik; tarihten, felsefeden, edebiyattan ve bilimden anlamak; insanlık onur ve haklarına saygılı olmak; haddini bilmek, susmayı bilmek ve “ben”i susturabilmek…

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Yazarlık Çıtası

yazarlık çıtası

Yazarlık Çıtası

yazarlık çıtası

Yazarları da çıraklık ve ustalık dönemlerine göre eleştirmeli ve okumalı. Bir yazarın yirmili ve otuzlu yaşlarda yazdığı yazılar elbette bir olmayacaktır. Yirmi yaşından kırk yaşına kadar yazmış olduğu yüz binlerce cümlenin, okuduklarından elde ettiği tonlarca fikirlerin arasından bazı düşünce kırıntıları birikir. İşte bu biriken fikirlerin kitaplaşması da kırklı yaşlarla başlar. Bir yazarın en kıymetli çeyizi de işte bunlardır. Tabii ki mevzubahis yazarımız, aklı başında ve kendini sürekli geliştiren bir yazarsa.

Bu sadece roman yazarı içinde geçerli değil. Sanatın er dalında görebiliriz. Mesela Yunus Emre’yi ele alalım. Olgunluk çağına kadar yazdığı şiirlerin temasına bakın. Orada ağır bir ilahi aşk görürsünüz. Ama belli bir pişmeden sonra o şu söyleyecektir: “Yola baktım yol bozuk, her işim yanlış benim!” Yunus’un bu sözü bir dergahta kırk yıl piştikten sonra söylemiş olması tesadüf değil ve belli ki kendi kendiyle yüzleşmesi sancılı ve en üst seviyede olmuş.

Bir yazarın çıraklık dönemiyle ustalık döneminde yazdığı yazılar arasında dağlar kadar fark olsa da bu fikirler yine de küçük bir civcivken evrim geçirip antilopa dönüşmez. Sadece artık yanıldığına iyice emin olduğu fikirleri çıkartarak, bu fikirleri yenileriyle güncelleyip daha lezzetli ve gerçekçi eserler vermiş olur. Bu yüzden yazarının seksek yaşına doğru yazdığı “sefiller” romanı bu yüzden bu kadar canlıdır ve gerçek yaşamda bir yansıması vardır. Kitapları okurken böyle bir eleştiri zihniyetiyle okumakta yarar var.

Günay Aktürk

Read more

En/Gerekli Olan

en gerekli olan

En/Gerekli Olan

en gerekli olan

Ne olmalı biliyor musun Roza? İç sesini duyabileceğin biri olmalı hayatında. Duvara dayanmış bir bardak olmalı hislerin: en gizli yakarışlarını bile hissedebilmelisin onun.

Kimsenin kendisini anlamadığından şikayetçi herkes. Anlaşılmadan önce anlamak gerek oysa. Kendimiz dışında en çok kiminle vakit geçirdik son zamanlarda?

O her döndüğünde onu limanda bekleyen kişi olmak, dalıp gittiği yerleri işgal etmekten çok daha değerlidir! İnsan esaslı seçimini yorulduğu yeri terk ettiğinde değil, yorgunluğu geçip de tekrar o yere ayak bastığında verir. Her nereye bırakmışsa onu orada bulamaz ama o yerde karşısına mutlaka bir yabancı çıkar.

Herkes aynı anda hem yolcudur hem durak. Ama herkes yalnızca yürürken duranı, dururken de yürüyeni fark eder.

Yüreğine dokunacak sıcak bir el aramakta insanlar Roza. Fakat nerde yüreğiyle övünen biri varsa, tam da bileğinden kesiktir elleri. Isıtmakta beceriksizdir yanaklarını okşayan elleri. Gözler ilkin beğenilmek arzusuyla açılır ya, zamanla kendini hiç de borçlu hissetmeden kapanıverir.

Kullanılmayan organlar gün gelir körelir. Bir gün hepten yitirecek işlevini kulaklarımız. Bir de ne istediğini bilmeyen insanlar vardır. Onlar mı? Onlar sizin hangi yöne gideceğinizi sizden iyi bilirler!

Bu ölümlü diyarında bize ölümsüzlüğü aratan sebep ne ola ki? Yıkıcı bir kasırgaya dayanabilmenin tek koşulu ona alışmakken, bir yandan kollarımızı açıp bir yandan da gözlerimizi kapatmak avanaklık değil midir? Arzular da medeniyetler gibi bir yıkılıp bir yükselirler. Hal böyleyken gitgide değişen ve kabaran yeni beklentilerin yanında verilen sözlerin değeri nedir ki?

Bir burun, bir dudak, bir çift de göz… Güzellik dediğin, hoş bir görüntünün ruhumuzla uyumlu yerleşkesinden başka nedir? Güzellik denilen o soylu şehir de ihtiraslarımızın boyutuyla ölçülmüyor mu? Ve öyle ironiktir ki güzellik de her zaman “sahipli” diye tanımlar kendini!

Bazen kaybolur insan. Aslında kaybolmaz da, aradığını zanneder. En kötüsü de lanet okuyacak kadar kirlenmektir: “şimdi bir yılan türüdür o en/gerekli olan” demektir. Oysa bilmez ki her mutlu başlangıç akıbetiyle birlikte çıkar yola.

Günay Aktürk

Read more

Victor Hugo İltifat

victor hugo iltifat

Victor Hugo İltifat

victor hugo iltifat

Yıl, 1887… Gazetecinin biri, Victor Hugo’ya soruyor: “Eserleriniz ve siz bugüne de çok olumlu eleştiriler aldınız, çok övüldünüz. Bunlar arasında sizi en çok hangisi hoşnut etti?”

Hugo anlatıyor: “Karlı bir kış gecesiydi. Eş dostla yiyip içmiştik. Mesafe kısa diye, evime yaya olarak dönüyordum. Fena halde sıkışmıştım. Hızlı adımlarla, malikanemin bahçe kapısına vardım. Kapı kilitliydi. Var gücümle uşağıma seslendim: ‘İgooooooor!’ Defalarca haykırmama karşın İgor’un beni duyduğu yoktu. Sidik torbam Atlas Okyanusu büyüklüğüne ulaşmıştı. Altıma kaçırmak üzereydim. Yaşlılık işte.

Çaresiz, bahçe duvarına yanaştım, etrafa bakındım, görünürde kimse yoktu, pantolonumu indirdim ve su dökmeye başladım. Tam o sırada arkamda bir at arabası durdu. Hiç kıpırdamadan, sessizce işiyordum. Arabacı nefret dolu bir sesle ‘Seni haddini bilmez, buruşuk o… çocuğu! O işediğin, Sefiller’in yazarı Victor Hugo’nun duvarıdır!’ dedi.

İşte, hayatımda duyduğum en iltifat dolu söz buydu.”

Read more