Kendini Yont Ki Yakacak Kabuğun Olsun

kendini yont özgürlüğünü yarat

Kendini Yont Ki Yakacak Kabuğun Olsun

kendini yont özgürlüğünü yarat

Omurgasız kalmaktan iyidir dostum, kendini yont bu yüzden. Ama bir güzel yansaydı keşke kanatlar. Belli ki yakan taraftasın yine. Ne demiştin? “Dokunduğum ne varsa kül, ateş benmişim demek ki!” Nietzsche felsefesi gibisi var mı! Sevgili filozofumuz aklını rehin vermiş bilgeliğe… Şimdi birkaç kelam da biz edelim. Ukalalık değildir bu. Ne demişti Ahmed Arif Nazım için: “Bir Nazım gibi yazmak var, bir de Nazım’dan sonra yazmak.” Bizler de Nietzsce’den sonra yazanlarız.

Kendini yont ki yakacak kabuğun olsun! Evre evredir insan. İlkin ateşle savaşır, sonra geçip oturur yanı başına. Yanmıştır çünkü. Hakla hak olmaya benzer bu durum. Görmek için kör olmak gerekir bazen. Gözleriyle gören çabuk aldanır. Gerçek denilen şeyin üstüne perde çekilmiştir çünkü. Bize deneyim ve bilgi lazım. Cevizi dişlemekle ceviz yedim diyemez insan. Zifiri karanlıklardayız. İnancın göze, gözün ilhama ihtiyacı var. Yatırın üstüne toprak atmışlar. Ama yatırın altındaki de toprak değil midir? Sonradan olan sorgulanmalıdır diyorum. Çünkü o, cevizin kabuğudur!

Senin sözlerinle sesleneyim ustam, öğretenim. Ağız olayım bilgeliğine: “Kendi ateşinle yakmaya hazır olmalısın kendini; önce kül olmadan nasıl yeni olabilirsin ki! Sevginle git yalnızlığına kardeşim, yaratmanla git, doğruluk ancak daha sonra topallar ardın sıra senin. Benim gözyaşlarımla git yalnızlığına kardeşim. Kendinden öte yaratmak isteyeni severim ben ve böylece yok olanı.

Ateş nedir bilmeyen bir kanattan evladır titrek kanatlar… Kızgın alevlerde yanmamış olan, kendini güneşin efendisi zanneder. Sonra da kuşatır bütün bir gökyüzünü. Sefil kanatlarını kartal kanatlarıyla karıştırır. Giderek akbaba siluetine dönüşür sureti. İnsanda başa beladır bu. İnsanda, akbaba doğasından farkı yoktur bunun. Gagasının ucu kanlıdır. Bu yüzden kendini yont ki…

Ucundaki telekler yansaydı bari. Yani (acı) diyorum aslında. İnsana dinginlik getiren odur. Nietzsche’ye kulak verelim yine. Ağaca benzetir insanı. Büyümesi için fırtınalı bir hayata ihtiyaç duyduğunu söyler. Deneyim kazana kazana yeni acılarla başa çıkabilmenin yollarını keşfeder. Artık akbaba falan da değildir. Zulüm görmüş olanlar, acı çekenlerin ruhlarını yakından tanırlar.

Acıya bağımlı olun demiyorum. Acı insanı ancak bir yere kadar götürür. Bir eşikten başka bir eşiğe. Yüreğinizin yufkalaşmasını istiyorsanız doğayı anlamaya çalışın yeter. Bilgi, insanı acı kadar geliştirir ve hatta çok daha ötelere götürür. Sevmek, bir karıncayı bile kardeş bellemektir. Aslında tek ihtiyacımız olan şey vicdandır. İnsanlığın en büyük dini! O olmadan ne acı ne de bilgi hiçbir yarar sağlamaz insana. Bütün kapılardan geç, istersen bilmem ne alimi olarak anıl ama içinde zerre vicdan yoksa koca bir hiçsin demektir.

Kendini yont ya da kabuğuna bir kabuk daha ekle. Çıkar gözeten zaten geniş gövdesine ensesi kalın alıcılar bulmakta zorlanmaz. Göğü delen bir çınar olarak yaşamaktansa baş eğip kesilmek ise niyetin, ona da dur diyemem. Bazen azınlık olmak iyidir diyorum. Az olalım, öz olalım. Ki seçilsin uzaktan bakınca…

 

Günay Aktürk

Read more

12- En İyi Kitap Alıntıları

Günay Aktürk

Kitap Alıntıları Ve Sözleri

Seçmece kitap alıntıları. Bu makale şu yazarlara ev sahipliği yapmaktadır: Günay Aktürk, İbrahim İnecik, Sezai Karakoç, Franscis Bacon, Osho, Walter benjamin, Halil cibran, Abraham flexner, Tolstoy, Aristoteles, Dostoyevski, Erich fromm, Fakir Baykurt, Frida Kahlo, Michel Foucault, Friedrick Nietzsche, Paolo Coelho, Platon, William Shakespeare, Ayn rand.

1

“Şunu unutmayın! Ateş eti her koşulda yakabilir ama eti pişiren közdür!”

Günay Aktürk

2

“Herkeste bir gelecek kaygısı, bende bir gelmeyecek kaygısı!”

İbrahim İnecik

3

“Kardeşiz demek yetmez. Habil misin Kabil mi? Onu netleştirmek lazım.”

Sezai Karakoç

4

“Yaşlanmak bilge olmak değildir. Eğer gençken bir aptalsan,yaşlandığında sadece yaşlı bir aptal olursun!”

Osho

5

“Umut iyi bir kahvaltı,kötü bir akşam yemeğidir.”

Francis Bacon

6

“Bir kitap doğru okuruna rast gelene kadar bin yıl bekleyebilir.”

Walter Benjamin

7

“Gündelik yaşamınız, tapınağınız ve dininizdir.”

Halil Cibran

 

8

“Bu dünya daha iyi ve adil kılınmadığı sürece milyonlarca insan mezara suskun, üzgün ve kırgın gitmeye devam edecek.”

Abraham Flexner

9

“Siz böyle güzel şeyler söylemeyi beceremiyorsunuz.”

Tolstoy / Anna Karenina

10

“Defalarca ne yapıyorsak oyuz. Bu yüzden mükemmellik bir eylem değil alışkanlıktır.”

Aristoteles

11

“Gerçekler bir dilekle gerçekleştirilemez fakat dileyeni yok edebilir.”

Ayn Rand

12

“Babalar annelerden daha çok düşkündürler kızlarına. Bu yüzden bir kız baba evinde çok mutlu yaşar. Öyle sanıyorum ki kızım olsaydı kocaya bile vermezdim.”

Dostoyevsk

13

“Önemli olan bir problemde yetkinizi aştığı halde size danışılıyorsa kahramanlık yapmayın. Çünkü mutlaka olaya çözüm değil suçlu aranıyordur.”

Erich Fromm

14

“Yani insanı dünyaya geldiğine pişman ederler. Öte dünyada yanacaksın, donacaksın… Ulan ha biraz tatlı konuşun. Yanacaksam yanacağım, sana ne?”

Fakir Baykurt

15

“Bir gün gittiğimde geride hiçbir izim kalmasını istemeyecek kadar kırgın ayrılacağım dünyadan.”

Frida Kahlo

16

“Günümüzün sorunu artık ne olduğumuzu keşfetmek değil, olduğumuz şeyi reddetmektir.”

Michel Foucault

17

“Eğer eşler birlikte yaşamasalardı iyi evlilikler daha yaygın olurdu.”

Nietzsche

18

“Ona ceketimi verme önerimi reddetti. Belki de onun dünyasında mevsim yazdı.”

Paolo Coehho

19

“İnsanın kendini fethetmesi zaferlerin en büyüğüdür.”

Platon

20

“Utan ey çağ! Soylu insan yetiştirmez oldun.”

William Shekespeare

 

Bugünlük “kitap alıntıları” bu kadar : )
Daha fazlası için İnstagram sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.

Read more

Kabinde Şehvet

Kabinde Şehvet
Kabinde Şehvet

Dün Kızılay’da bir giyim mağazasına uğradım. Beş katlı büyükçe bir mağazaydı burası. Saati soracak olursan, üç buçuk suları. Hava sıcak mı sıcak… Tam da şehvetin ılıman havaları. Daha önce de aynı saatlerde birkaç kez gitmiş, o saatlerde içerisinin pek de kalabalık olmadığına kanaat getirmiştim. Bu ayrıntının neden akılda tutulmaya değer olduğunu birazdan anlayacaksınız. İtiraf etmeliyim ki kaçamak şeyler var işin içinde.

Ben gözüme kestirdiğim kanvas türü siyah pantolonu kabinde denerken kapının önünden iki kişi geçti. Fısır fısır konuşarak yan kabine girdiler. Çoğul mu düşünsem yoksa tekil mi bilemedim o anda. Kapı kapandı ve iki ses tek bir noktadan gelmeye başladı. Gelen seslere bakılırsa yirmili yaşların başlarında olmalıydılar. Sevgililer için gidilecek yerler arasında bir mağazanın küçücük kabini de olması sanırım gençliğin becerilerinden biriydi. Hey gidi damardaki hırçın kan hey, diye mırıldandım, yine asit yağmuru gibi yağıyorsun şuracıkta.

Parçalı bulutluydu zihin denen meret. Güldüm. Bari kapıya bu kabinde şehvet var, lütfen gidin ve kendi derdinize yanın yazsaydınız. Sonra aferin çocuklar dedim, bu yaratıcılık, bu deha, hayat size güzel valla. Demek ki başı sıkışınca insanın, icatta çığır açıyor.

Sonra bir ışık çakıverdi birden. Benim aklıma hiç gelmemişti doğrusu. Sanırım dünya dursa akıl edemezdim bunu. Hem de her an kapının önünde soyunmaya hazırlanan sabırsız bir kuyruk oluşabilecek bir ortamda… Allah Allah! Akıllarına nereden geldi acaba! Sen anca felsefe yap. Yaşam epeyce doğurgan. Zaman geçiyordu ya kime nasıl geçiyordu… Piç kuruları da epeyce sessizleşmişlerdi bu arada. Demek ki ustalaşınca insan…

Birkaç pantolon daha denedim. Onu çıkart bunu giy benim iflahım tecavüze uğrarken yan kabin yorulmak nedir bilmiyordu. Bravo gençler dedim, şehvetin tanımı yapılacak olsa iyi iş görürdünüz. Biraz bokunu çıkardınız ama olsun.

Günün sonunda bir karara vardım. Benim kaçamak dediğim şeye ahlâksızlık diyeceķti birileri. Boş versenize… Daha geçenlerde sırf kendisinden ayrılmak istiyor diye adam kılıklı bir şeytan tarafından öldürmedi mi bir kadın? Kırk kişi bir çocuğa tecavüz ederken neredeydi o soylu ahlak kuramınız? İhtimal dâhilindeki bütün tanrıların laneti suskunluğunuzun üzerinize olsun. Ölümü sokak ortasında doğurtup, doğurganlığı topluca linç etmekten başka bir iş gelmez elinizden. Orospu diyen ağızlara giren çıkanın haddi hesabı yoksa şayet, ahlak tanımlarınızı da önemseyecek değiliz. Şurada iki sevgili sevişmiş ne ki… Hem de sevgiyle ve belki de yakalanma korkusunun tatlı heyecanıyla. Açlıktan öldüğün bir ülkede özgürce sevişemiyorsan, başına yıkılsın ağzına salya olan fikirlerin.

 

Günay Aktürk

Read more

ENTELEKTÜEL NEDİR | ONDAN PSİKOPAT OLUR MU?

ENTELEKTÜEL NEDİR, ONDAN PSİKOPAT OLUR MU
ENTELEKTÜEL NEDİR, ONDAN PSİKOPAT OLUR MU

Kulakları çınlasın diyor ki Ertürk Akşun: “Entelektüelden psikopat olmaz diye bir yasa yoktu sonuçta.” Bu söz beni düşündürdü. Yasa yok ama algımıza ters, dedim kendi kendime. Öyleyse yeterince entelektüel değil, yarım entelektüel. Münevver karakteri batsın. Biraz derine inersek belki haksız olduğum açığa çıkabilir.

Peki, entelektüel nedir? Bir de böyle soralım ki açığa çıksın psikopat olup olamayacağı. Çok okumuş, bir elinde pipo, bir elinde kitap, analitik düşünen, aydın, çoğul bakış açılı vs vs bir arkadaşımız. Aslında temiz arkadaştır kendisi. Zira az önce yaptığımız tanım kulağa yağlı ekmek gibi geliyor. Böyle bir insan psikopat olabilir mi? Yani, içindeki vahşiyi öldürememiş haliyle demek istiyorum. Ben de bir yerde düşünen bir madde olduğuma göre çoğul düşünebilirim. Şimdi…

For Vendetta filmini bilirsiniz. Hatırlayın:

– Bana yaptıkları canavarcaydı!
– Ve senden bir canavar yarattılar.

Bir adım daha atıp aynı film üzerinden başka bir alıntı yapalım. “Şiddet iyi yönde kullanılabilir, onun gibisini yargılayacak mahkeme yoktur!” Bu söz, kendisinin yönettiği bir televizyon programında ki ırkçı ve nefret söylemleriyle tanınan ve aynı zamanda zulmüyle ülkeyi kasıp kavuran başkan Sutler’ın en yakın arkadaşlarından biri ve parti üyesi Lewis Prothero’ya karşı söylenmiştir. Nasıl bir lanet olduğu aşikâr. Başkarakterimiz “V” de oldukça entelektüel bir karakter ama bakın, ülkede yolunda gitmeyen şeyler var şiarıyla kötü karakterleri öldürüyor. Ama o kadar naif bir insan ki öldürdüğü insanların üzerine gül bırakmayı ihmal etmiyor: Scarlet Carson. “Bir gülüm var bu da senin için.”

Öyleyse şöyle bir soru sormamız lazım gelir: Sevgili entelektüelimiz kime karşı psikopatlık örneği sergilemeli? Dünyanın en zeki insanlarından biri olan Einstein ne diyordu: “Dünya kötüler yüzünden değil, onlara tepkisiz kalanlar yüzünden tehlikelidir.” Sevgili akıl küpümüz rotayı iyi çözmüş. Kendisi de şüphesiz örnek bir aydın. Öyle ki atomu parçalayıp içindeki enerjiyi açığa çıkarttı. Entelektüel bir adam canım. Sonunda Japonya’ya düştü o atom bombasının parçaları. Burada parantez açalım. Einstein Manhattan Projesinde hiç çalışmadı. Aslında atom bombasını da o yapmış değil. Fakat bir şeyin önünü açtı. ABD başkanı Franklin D.Roosevelt’e gönderdiği, uranyum fisyon bombası teorisini ve enerji-kütle ilişkisini açıklayan ünlü E=m formülünü özetlediği her iki mektubu da nükleer silahların geliştirilmesine katkı sağladı. Daha sonra pişman olduğunu şu sözlerinden anlıyoruz: “Eğer Almanların bir atom bombası geliştirmek konusunda başarısız olacaklarını bilseydim hiçbir şey yapmazdım.” Entelektüel olabilirsin ama bu seni neden sonuç ilişkilerinde tehlikeli sulara götürmeyeceği anlamına gelmez.

Tekrar konumuza dönelim. Diyelim ki entelektüelimizin karşısında bir terörist var. Gerçek bir insanlık dışkısı! İki yılda 400 kadına tecavüz etmiş kirli bir militan! Var böyle örnekler yanı başımızda. Onca okuduğu bilgiyle ona pipo mu ikram edecek yoksa bakacak mı icabına, psikopat yüzünü mü gösterecek? Öyleyse entelektüel kişi de pekâlâ psikopat olabilir. Hatta olmalıdır. Neden okumuş onca kitabı? İnsanlardan kaçmak için mi? Çoğu kez öyle. Kendine mi yontmuş bilgiyi ve tesadüfen mi aydın olmuş? Sanırım.

Bir de bu taraftan bakın meseleye. Entelektüel nedir diye sorarken bu küçük ayrıntıyı gözden kaçırmayın. Arkadaş psikopatmış ya da karısını dövüyormuş. Çokça var böylelerinden. Entelektüel değil olsa olsa zamane aydını, entel olabilir. Bu yüzden sadece okumak yetmiyor, demiyor muyuz? Böyle bir insandan aydın olur mu hiç? Yani sırf çokça okumuş olması onu entelektüelliğe mi sürüklemiştir, kaçınılmaz bir sonuç mudur bu? Tarlayı sürerken tesadüfen bir çanak altın bulması gibi!

Bana sorarsanız gerçek entelektüel yeri geldiğinde psikopat da olabilir. Ama yapacağı eylemlerin toplumu yozlaştırmaması, geri götürmemesi kaydıyla. İnsani değerlerimiz var bizim. O değerlere sahip çıkabilen kişidir entelektüel. Bilimi, sanatı, kadını, çocukları, doğayı, canlılığı seven insan! Zulüm karşısında direnebilen… Peki, kim tarafından yapılan zulümden bahsediyoruz? Kendini güçlü sanan zalim insanlardan gelen zulüm. Ezen, soyan, ağlatan, yakan, yok eden insansı şeytanların zulmünden bahsediyorum…

Günay Aktürk

Read more

KADINLARI TANIMA KILAVUZU

KADINLARI TANIMA KILAVUZU

NAİF KADIN ÇOĞUL ERKEK

KADINLARI TANIMA KILAVUZU

“Bir kadın size soru soruyorsa doğruyu söyleyin. Çünkü muhtemelen cevabı biliyordur.”

Icarus

Daha iyi bir noktadan başlanamazdı. Kadın ile erkeği birbirinden ayıran farka bakın: Kadın soru sorar, erkek ise hesap. Kadının hedefe ulaşma stratejisi derin ve naiftir. Duyduğu şeylerin gerçek olmadığına ikna etmeye çalışır kendini. Belki de dedikodudur. Yani oturup insan gibi konuşur seninle. Aranızdaki bağı ya da iletişimi diri tutmak için çabalar. Erkeğin çabası sanki yumurta kapıya dayandığı zaman başlıyor.

Yani bir yandan da çoğul yaşar erkek. Ele güne rezil olma kaygısı vardır. Kirli bir namus algısı tarafından zapt edilmiştir zihni. Sanırım artık kaybetme korkusunun hüküm sürdüğü zamanlarda sakince konuşabilirsin onunla.

Erkek de zaman zaman dolaylı yoldan soru sorabilir ama ne ima ettiği bellidir genelde. Ne yazık ki çoğu erkek kadınların sorularını kolayca anlayamaz. Ya da işlerine gelmez diyelim. Demek ki erkek savaşçı ve kaytarıcıyken, kadınlar müzakereci oluyorlar. İstisnalar kaideyi bozmazmış.

ERKEĞİ BIRAK DA KADINA GEL

Beylik cümleleri bir yana bırakıp başa dönelim biz. Zaten söylemek istediğim şey o değildi. Siz hiç yaşamın doğuşuna şahit oldunuz mu? Gerçekten yaşadığınızı hissettiniz mi? Ah ne güzeldir özel bir kadını yenice tanımak. Etkilenmiş kadının gülüşlerinde çocukça bir saflık vardır. Konuşurken gözlerini kaçırarak boyuna saçmalıyorsa, bu iyiye işarettir. Bilinmez, belki de kendi kuyusunu kazıyordur. Şayet boktan bir herif isen… Kadın bu türden herifleri arayıp bulmakta oldukça ustalaşmıştır!

Karşılaşmalarınız fazlasıyla tesadüfiyse erosun oklarını yakın çevrede arayabilirsiniz. Tabii ki sanal ortamda tanışmadıysanız. Gözler gerçekten de kalbin aynasıdır. Duygusal derinliği olan hiçbir erkek o bakışları kaçırmaz. Durmuş bir gezegende canlı namına yalnızca sen varsındır. Ulan boyuna posuna bakan da adam sanır seni…

Bir arkadaş ortamından geç saatte ayrılınca eve kadar eşlik edilmesinden hoşlanır mesela. Aslında zamanla sözler anlamını yitirir ve yapılan eylemlere bakar kadın. Çünkü ne de olsa erkektir karşısındaki.

Gelgelelim soru soran kadına… İşi o raddeye getiren erkek yapacağını yapmış demektir zaten. Bastırılmaya çalışılan bir öfke vardır ortada. Çoğu kez de kırılmıştır. Duygu ve düşüncelerinde yanılmış olmak ister aslında. Kadının böyle hallerde kan ter içinde uyanmaya ihtiyacı vardır. Aslına bakarsanız, gördüğü şeyin kötü bir kâbus olduğunu fark eden o şanslı bilincin zevkine hasrettir kadınlar.

 

Günay Aktürk

Read more

SADAKATSİZLİK YA DA UFACIK BİR GÖZ KAYMASI

SADAKATSİZLİK

MODERN BİR MAĞARA İNSANI

sadakatsizlik ya da ufak bir göz kayması

“Evli erkeklerin aklı ev kadınını arar. Ama kalbi ve hayal gücü başka özellikler peşindedir.”

Goethe

 

Bu yazı erkeği de aşan bir yazı olacak. Ben şahsen bu içgüdüsel göz kaymasının zeka ile alakalı olduğunu pek sanmıyorum. Sadakati tanımlayabilmek için önce insan içgüdüsünü iyi tanımalı.

Evli bir adamın gözlerini yabancı bir kadına baktıran sebep ile evli kadınları yabancı erkeklere baktıran sebeplerin aynı olduğu kanısındayım. Biz bu medeniyeti ilkel bir beden üzerine kurduk. Dışarıdan bakıldığında gayet kibar bir beyefendi ya da hanımefendi iken, derinlerimizde alenen vahşi bir mağara insanı yaşıyor. Peki bu durum sadakatsizlik tanımını açıklar mı?

Mecaz yapmadan konuşuyorum bu arada, gerçekten yaşıyor. Ama o yanımızdan haberdar olduğumuz pek söylenemez. İlkele ait olan ile medeniyete ait olanın bir çatışması bu yaşamdaki sorunlar. Yaşamın kendi özündeki ana kural, hayatta kal ve birleşme yoluyla kendini kopyala.

Evrensel şeyleri biz yarattık. İyi insanlar olmayı, saygı duymayı, sadık kalmayı biz yarattık. İşte o ilkel yanımız, kendi çıkarlarına hizmet etmediği anda bu erdemlerle çatışmaya başlıyor.

Belki birileri bu noktada: “İnsan dünyaya sadece sevişmek ve üremek için gelmedi.” diyebilir. Ama insanın bilinçli bir proje olduğuna inansam onun başka şeyler için dünyaya geldiğine inanırdım. İnsan ne için burada peki? Bence ırkımıza fazla anlam yüklüyoruz. Bizim var oluş sebebimiz bir Arizona kertenkelesinin var olma sebebinden daha yüce değil.

Fakat insan-ı Kamil yaratma fikri de bizden cıktı. Daha zeki ve daha uygar bir toplum olmak varken neden aptal kalalım. Bedeli ortada: katliam, tecavüz, sömürü ve kölelik. O bahsettiğimiz en temel güdülerin esaretinden kurtulabilmek inanılmaz zor. Neden çünkü milyonlarca yıllık bir kalıtım bu. Fakat yine de zor ama imkansız değil.

Dünyaya bakışım evrim kuramına dayanır. Evrenin yasaları var. Cinsel seçilim denilen baskılama aracı ne ahlak dinler ne de sadakat. Filozoflar da kafayı yormuştur bu konuya. İnsanın bir kişiyi arzulamasında iki etkenin rol oynadığını savunur Schopenhauer. Üreme ve zevk dürtüsü. Erkek, spermlerini olabildiği kadar fazla kadına aktarmak ister. Doğada evlilik ya da “ölüm bizi ayrana kadar” diye bir kural var mıdır? Doğada olmayan şeyi bizim yaratmamız gerekiyordu ve yarattık. Sadakat gibi mesela. Bana göre sadakat olsa olsa bilinçli yapılan bir eylem olabilir.

Geçen gün şöyle bir yorum almıştım: “İnsanların zinadan ve haramdan uzak kalmaları gerekiyor. Nefse yenilmemek gerekiyor. Evli bir insanın başka bir insanı arzulaması ve aldatması gerçekten çok ahlaksızca. Boşansın o vakit, özgürce yaşasın.” Boşanıp özgürce yaşadığı zaman zina tanımından uzaklaşmış mı oluyor yani! Yoksa sadece canı yanacağı için mi: “Bunu benimleyken yapma da bensiz ne yaparsan yap.” diyor?

Açıkçası insanlar o zina olayından uzak kalabilirler ama asıl günlük yaşamlarına bakmalı. Burada sorulması gereken asıl soru, evli bir kimsenin başka bir insanı da arzulayıp arzulamadığı. İstedikleri kadar arzulamadıklarını, bunun ahlaksız bir şey olduğunu iddia etsinler, gerçek yaşamda zerre kadar yansıması yok. Aslında zina da türlü türlü. Gözü kayıp içi eridiği halde eyleme geçmediği için kendisini hâlâ temiz sayıyorsa orasını bilemem artık. Bir çağ gelir o da toplumun en büyük ahlaksızlığından sayılır.

O yüzden de kimse kusura bakmasın ama bu açıdan herkes ahlaksız. “Ben evli kaldığım sürece başka biri ilgimi hiç çekmedi, onunla beraber olmak istemedim.” yalanına kim inanır? Düşünerek yapmıyorsun ki bunu, doğamızda olan bir şey. Sadık kalmayı başarabilmek başlı başına bir devrim. Peki, doğamıza rağmen yapılmalı mıdır bu devrim? Artık duygularımızı onlarca farklı açıdan ele alabilecek bir “düşünce” eylemine sahibiz. Belki de bu nedenle bir insanın kişisel zevk arayışları, bir başkasının ruhsal çöküşünden daha kıymetli olmamalı. Zaten kimse insan olabilmenin kolay olduğunu söylemedi : )

 

Günay Aktürk

Read more

HER EVE BİR KÜTÜPHANE

her eve bir kütüphane

Her Eve Bir Kütüphane

her eve bir kütüphane

“En yoksul evde bile küçük bir kütüphane bulunmalıdır. Devlet bu konuda yardım elini uzatmalı, ucuzca ve taksitle ya da parasız olarak evlere hiç olmazsa yüze yakın temel eseri sokmalıdır.”

Var olma Sanatı / Sezai Karakoç

Her eve kütüphane mi? Nerede, bu civarda mı olacak? Biz bu mahallede böyle şeylere izin vermeyiz bey baba. Kim sürecek sokaklarda son gaz arabayı? Arabeskin sesini kim açacak avaz avaz? Kim laf atacak kızlara, avmlere, barlara diskolara kim gidecek? Kan kokusuna tıkalı kulaklarıyla kim tepinecek iskeletlerin üzerinde?

Sor bakalım hele sevgili halkımıza, gönüllü olacaklar mıymış bu işe? Yalnız biraz bağırman gerekebilir. Ellerindeki tespihin şakırtısından meramını anlamaları biraz zor. Okusalar da gerçekten seçebilir miydi alfabeyi? Mafya dizilerinden zihinleri bulanmışken sulanır mı gözleri? Sözüm ona erkek müsveddeleri: Anna Karanina‘ları trenlerin önüne atıp dururken!

Bizim kitapların arasına kaç kez ayraç sıkıştırmışlığımız var? Olsa olsa para sokarız ruhsatın arasına. Bu mürekkep yalamışlığımızla pek çalışır kafamız hileye hurdaya. Sabah sabah başımıza icat çıkartma. Yüz temel eserden anlamaz bizim halkımız. Bir gecede yüz fırça darbesi desen hadi neyse…

Çevre analizi yapmış olmak için söyledim bütün bunları. Kütükleri kütüphanelere sokmak! İşimiz ne kadar da zor. Ama biliyoruz ki kitaplar karanlıkta bir ateş lavrasıdır. Cehalet devrini yeniden ve yeniden yaşadığımız şu günlerde onlardan başka pusulamız yok. Bir gerçeği kabul etmek zorundayız. Bilgi ve bilgisayar çağında olduğumuz için boşuna övünmeyelim. Dünyanın bir yarısı medeniyette çığır açsa bile öteki yarısı adeta cehalet ve sefalet yuvası. Zihin istismarını bir düşünün. İçi boş bilgi ve safsataları kullanarak insanları sahte “bilgin” rütbeleriyle donatıyorlar. Sonbahar kış trendleri mesela. Ünlülerin yaşamları, evlilik ve yarışma programları, kulaktan dolma bir siyaset, yarım yamalak coğrafya bilgisiyle ülkelerin geçmişleri hakkında eleştiri yapabilme kabiliyeti ve en nihayetinde dizilerdeki kısa sahnelerle tarih profesörü unvanına erişmek…

Bütün bu çöp yığınının ayrıntılarına ne derece vakıf olursan o kadar bilgin oluyorsun. Tabii bir de sokak ağzıyla söylenen hayat okulundan mezun olma halleri var. Hayat okulu elbette bir zorunluluktur fakat buradaki mana başka. Ben hayat okulunda mürekkep yalamışım, senin kitapların beş para etmez, demeye getiriyorlar. O okuldan kaptıkları esaslı bir bilgelik olsa bari. Dalaverenin, üç kağıdın, ikide bir çözülen bozuk uçkurun bini bin para…

Hangi çağda yaşıyoruz demiştik? Bilgi çağında mı? Terör örgütlerinin kuluçka makineleri nelerdir bilir misiniz? Yoksulluk, çaresizlik, cehalet ve o nihai yumuşak karın: kitapsızlık… Bütün bu karanlığın içinde yine bazı insanlar sorgulamaya meyilli oluyorlar. En karanlık gecelerde bile ayışığına kuşkuyla bakanlar var. Bir yerlerde güneşin tam tepede durduğundan kuşkulanıyorlar mesela. Ama sayıları çok az. Bu yüzden kitaplar her fare deliğine girmeli. Biri değilse öteki, o olmazsa öbürü bir ışık yakmayı başarabilir.

En çok da çocuklarla ilgilenmeliyiz. Ağaç yaşken eğilir misali. Küçük bir kasabadaki okulun küçücük kütüphanesinde bile kaç beyin sorgulayıp düşünmeye başlar hiç düşündünüz mü? Hele edebiyat ve bilimin devlerinin omuzlarında! İşte o zaman bakın nasıl yetişiyor kızlar ve oğlanlar. İlle de ille bir kütüphane! Gerisi kuru bir rüzgar uğultusu…

 

Günay Aktürk

Read more

Kafası Karışık Kadınlar Ve Erkekler

Kafası Karışık Kadınlar Ve Erkekler

Biz Şimdi Neyiz?

Kafası Karışık Kadınlar Ve Erkekler

“Sevdiğini başkasına uğurlamak mı daha zor, yoksa başkasından geldiğini bile bile onu karşılamak mı?

Louis Aragon

 

Bizler beyaz kâğıtları siyah kâğıtlardan daha çok severiz. Ne de olsa bize gelmiştir. Ne hoş bir karar vermiştir. Yüreğimizde sönmez sandığımız bir şenlik ateşi yakmıştır. Beyaz sayfa açmak denir buna. Önemli değildir nereden ve nasıl geldiği. Geçmişi onu ilgilendirir deriz. Herkesin bir geçmişi vardır ne de olsa. Kirli kâğıtlarımızı saklamak için mi söyleriz bunu?

Kafası karışık kadınlar ve erkekler… Gelen mutludur. Karşılayan endişeli. Belki geldiği yerde kâğıtlar kararmış olabilir. Mümkündür. Ya karartmış ya da karartılmıştır. Emin konuşamayız maktulü/merhumu/mendeburu görmeden.

Somun cıvata uyumu gibi, belki de o somun bu cıvataya uymamıştır. Sevgililik halleri işte, yalama etmiştir bir tarafı ötekinin arsızlığı veyahut ahlaksızlığı! Yalama vakası önemli bir vakadır!

Biz şimdi neyiz?” diye sorduğunuz oldu mu hiç? Kolay mıdır buna cevap vermek? Ne olduğunuzu bilmesen de hiçliğe doğru kayan cevaplardan kuşkulanırsın. Ayrılığa en yakın duraktır onun hayatındaki yerini tam olarak kestirememek.

İlişkinin başıyla sonu arasındaki boşluğu doldurduk da iş kara kâğıda beyaz kâğıda geldi! Hadi madem onu konuşalım. Dünyanın şu kurulu düzenine göre zor olan, sevdiğini başkasına uğurlamaktır. Bazı tespitlere göre, giden yerini hazırlayıp gitmiştir. Geçimsizlik ya da sevgisizliğinle yerini çoğu zaman sen hazırlamışsındır onun.

Hâlbuki gelen bütün yenilikleriyle gelir. Ama gerçekten öyle midir? Göz görmeyince gönül katlanırmış. Gelenin, gelmeden önce terk ettiği/ edildiği kişiyi getirme olasılığı da vardır.

İnce hesabı kaldırmaz bu işler. Her şeye rağmen hayalindeki doğru notanın o olmadığını iddia edemezsin. Belki biraz karşılıklı akort yaparsınız birbirinize. Ben de beyaz sayfalara inananlardanım. Fakat şu dürbün gibi gözlerim başka bir ayrıntıya takılıyor.

Kafası karışık kadınlar ve erkekler… Hayatınıza o kadar fazla insan giriyor ki ondan ayrıl ona kapıl, onun kollarına koş, o olmadı ötekini dene, şu güzel bakıyor, bu vahşi sevişiyor vs. Bir de şiddetle karşı çıkıyorlar çok eşliliğe. Ulan resmen herkes herkesle sevgili be! Arada sadece zaman farkı var o kadar.

 

Günay Aktürk

Read more

Bir İnsanı Affetmek

Bir İnsanı Affetmek

Affetmek Erdemdir

Bir İnsanı Affetmek

“Elinizden geldiğince bağışlayın, biraz unutun, epeyce yaratın.”

Kurtlarla Koşan Kadınlar / Clarissa Estes

 

Gel anam gel patron çıldırdı. Kafayı yedi, tımarhaneye kapattık. Yüz kızartıcı suçun yoksa seni de affettik. Hatta unuttuk gitti. Unuttuk diye poker partisindeki yerine “sonsuza kadar rezerve” yazmadık ya, seni hepten hatırlamamaya karar verdik. Bugünden böyle “Bir bok böceğinin günlüğü”nü yazmaya başlayabilirsin.

Bir insanı affetmek… Orası kolay. Önce içimizi dökelim de… Meğer ne kadar oyalamışsın bizi. İşi gücü bırakıp senden medet ummuşuz. Kararmış köklerine sarılıp çaputlar takmışız ölgün yapraklarına. Bir de açtık ki gözümüzü ne görelim! Az kalsın rengine bürünüyormuşuz!

Kahve İçtik Üç Rekat da Kahkaha Attık

Seni yakamızdan düşürdükten sonra ilk iş olarak saçlarımızı taradık. Kahve içtik ve üç rekât da kahkaha attık. Mesela ben yazmaya ve yaratmaya devam ettim. Öteki yeni bir yağlı boya takımı aldı kendine. Diğeri kafasına koymuş, akademisyen olacak. Bizim salya sümük Emine biraz bocalıyor ama o da yeniden kitap siparişlerini vermeye başlayacakmış. Fal küresinde çıktı geçen gün. Dozun her geçen gün azalıyor.

Sait Faik’e özendim bu aralar. Ben de bir insanı affetmekle başlar her şey diyorum. Yine de ara sıra nefes almak ve üç beş kapıyı çalmak için dışarıya çıkmak dışında ilgimizi çeken bir şey yok dışarıda. Elimize para geçerse dünya turuna çıkacağız. Ben bahçeli bir ev almayı düşünüyorum. Ayağım toprağa basmalı. Öteki Lost adalarına gidecekmiş. Diğerinin kafasında yeni bir sergi projesi var. Salya sümük Emine’yi tımarhaneye sokan o yaratık boşuna sevinmesin. Haydutlar kraliçesini okuyordu geçenlerde. Çükünü kesip yasa koyucuların arasına yükselmesi uzun sürmez.

Dingin bir ruh; başını okşayacak kedi ve köpekler, kitaplar, yağmur sonrası toprak kokusu, biraz kahkaha, birazcık seks, acı bir kahve, hatırlı dostlar, bilim ve sanat… Bundan sonra yaşamımız böyle geçecek. Gerekli görürsek travmatik destek de alabiliriz. Gerçi çoğu psikolog akıl hastası gibi görünüyor ama belli etmemeye çalışacağız artık. Delireceksek de bazı şeyleri anlamış olarak delirmeliyiz. Bilgi çağında sürüngen bir deli olarak ölmek aptalca bir seçenek olurdu hani.

Küçücük bir ayrıntı daha var aslında. Bir insanı affetmek için önce onun yarattığı sanrılı çığlıklardan hepten kurtulmak gerek. İnsan ayak bağlarıyla hızlı koşamaz ki. Keşke ölümcül duygularınla kıvranırken başarabilseydik affetmeyi. Başaramadık. Eskisi kadar sancı çekmediğimiz bir dönemde affediyoruz seni. Övünülecek bir yanı yok bunun. Bizim oralarda: “Nasıl olsa götün kıyıya çıktı!” diye bir deyim vardır. Manası açık. Bir insanı affetmekle başlar her şey… Biraz kopya bir söz gibi dursa da önemli değil. Aslına bakarsan bir başarımız daha var. En azından seni yaşatmayı başaracak kadar insanlaşabildik. Ulaşamayınca ya da ayrılınca kan akıtan insansı şeytanlardan bahsediyorum. Kirli bir toplumun kanayan yarasına bir damla kan da biz akıtmadık. Aslında bu yüzden affettik seni. Belki de bugün seni hiç olmadığı kadar sevmemiz bundan!

Affetmek isteyip de affedememek nedir diye soracak olursan da, duyguların elindeki emziğin yasaklanmasıdır diyebilirim. Derin bir açlık hali. Seni doyuma ulaştıracak köprülerin yıkılışı. Öfkenin doğuşu! Ama buna sevgi denmez. Buna dense dense, aşağılık bir sırtlanın tesadüfen ele geçirdiği avın elinden kaçtığı an ortaya çıkan ölümcül bir öfke denir.

Günay Aktürk

Read more

Televizyonun Yarar ve Zararları

şevket-altuğ

TELEVİZYON EĞİTİM ARACI DEĞİLDİR

Televizyonun yararları ve zararları nelerdir sizce? Yarardan çok zararlar getirdiğini bilmeyen var mıdır acaba? İzlenme oranlarına bakılırsa herkes halinden memnun. Diriliş Ertuğrul dizisini ayakta izleyenleri görmüşsünüzdür. Ellerindeki satır ve sallamaları da. Özellikle Sadeddin Köpek sahnelerinde öfke doruğa çıkar. Kendini kurguya böylesine kaptıran bir insan çok iş görür bu toplumda. Hedef gösterirseniz zorluk çekmezsiniz. Hedefin kim olduğu önemli değildir. İşte asıl nokta da burası. Bizde eksik olan şey düşman değil, birileri o düşmanı göstermeden de tanıyabilme kabiliyeti. Bu anlamda televizyon bizlere kim olduğumuzu gösteriyor.

Televizyonun Yararları ve Zararları

Televizyonun yararları mı?

Bunun için biraz geriye gitmek gerek. Ne de olsa ilk çıktığı dönemlerde insanda saygı uyandıran bir ağırlığı vardı. Bakmayın bugünlerde ele avuca düştüğüne, ciddi insanlar çıkardı oraya. O zaman da devletin kanalıydı TRT, bugün de hâlâ devletin kanalı. O günden bugüne çok şey değişti. Herkes elini kolunu sallayarak çıkabiliyor. Mesela profesör unvanıyla katıldığı bir programda: “Namaz kılmayan hayvandır.” diyebiliyor Mustafa Aşkar adında biri. İşte size televizyonun zararlarından bir tanesi. Gerçi televizyona çıkana kadar kayıptan sayabileceğimiz çok yol yürümüş. Profesör yapmışlar. Ee durum böyle olunca da eldeki malzemeyle ancak bu kadar oluyor.

Doksanların sonlarına doğru yaşamımıza yeni girdiği için bayram havası eserdi evlerimizde. Yeniydi. Yeni olan her şey gibi hafızamızın en kıymetli hazinesiydi. Bizim için artık modası geçti televizyonun ama sözüm ona çoğunluk için hâlâ beyin yıkama kutusu. Hangi kanalı açarsan aç ya ruhban sınıfının sesleri duyuluyor ya da imparatorun öfkesi yankılanıyor. Öğretebileceği her şeyden yoksun kalmış durumda bu kara mendebur.

TÜRK TOPLUMUNUN DEĞERİ DEĞİŞTİ

Televizyonun zararlarını mı öğrenmek istiyorsunuz? Şöyle elle tutulur bir sebep! Ben de tam oraya geliyordum. Dizileri var mesela, bir aile nasıl parçalanır onun peşindeler. Kadın kocasını aldatır adam da karısını. Karısına ya da sevgilisine dayak atan motife de rast geldik. Baş rollerini Münir Özkul ile Adile Naşit’in paylaştığı “Neşeli Aile” filmi gibi bir film gördünüz mü son yirmi yılda? Göremezsiniz. Belki bir elin parmakları kadar… Olsun olsun da iki elin… Bunun sebebini Şevket Altuğ çok iyi özetlemiş.

şevket-altuğ

Cengiz Semercioğlu “Şevket Altuğ’u sadece cenazelerde mi göreceğiz?” diye dertlenince şöyle yanıt vermiş büyük tiyatrocu: “Türk toplumunun değerleri değişti. Türk toplumuna sunulan işlerin içerikleri değişti. Yani ben şu andaki içeriklerle hiçbir dizinin içinde olamam. Eleştiri olarak kabul etsinler, biraz da yaşlılığıma versinler… Bütün yapılan işlerde tabanca, tüfek, millet birbirini öldürüyor. Bütün erkekler sakallı. Bizim zamanımızda sakal rol gerekirse bırakılırdı. Bu ortamda ben olamam. Çünkü biz yaptığımız işlerde topluma sevgiyi, hoşgörüyü, toleransı, birlikte yaşamayı, dayanışmayı öğretmeye çalıştık. Böyle bir senaryo ile karşılaşırsam yaşıma rağmen hâlâ oynayabilirim. Ama karşılaşacağımı da pek zannetmiyorum”

İŞTE SİZE EN BÜYÜK ZARAR

Bu sözlerin üzerine eklenecek pek bir şey yok. Mafya dizilerini fark etmemek mümkün mü? Bir de şöhret ve zenginlik dokusu var ki televizyonların verdiği zararlarının belki de en başını çekiyor. Hiçbir karakterin mahalle bakkalından ekmek aldığını göremezsiniz. Bizlere dayatılan rol modeldir onlar. Memlekette örnek gösterilecek insan kalmamış gibi bir avuç azınlığın hayatlarını sunuyorlar.

Neredeyse unutuyordum. Rekabet yarışması adı altında bir insan bir insanın nasıl canına okur onu da sokuyorlar kafamıza. Bir de paravanın arkasında çay içen demliksizler var. Biraz sesleri yankılandı mı ertesi ay fenomenlik cepte…

Ana haber bültenleri de, yozlaşmış gazeteler gibi maşallah beşi bir yerde bir gerdanlık! İsimleri farklı olsa da cisimleri tek beden. Aslında biraz da arz talep meselesinden. Toplum bunu istiyor. Tolumun kumaşı da aynı terzinin elinden çıkmış. Bakın buraya yazıyorum. Bir ülkede herkes birbirine benziyorsa cezaevleri boş kalmaz.

 

Günay Aktürk

Read more