Sabahattin Eyüboğlu – Softalık Nedir

Sabahattin Eyüboğlu, Softalık Nedir

Mavi Ve Kara

Bu deneme, Sabahattin Eyüboğlu‘nun Mavi ve Kara adlı kitabından alınmıştır. Unutulmuş bir tanımın yeniden hatırlanması için mutlaka okunmalıdır.

Sabahattin Eyüboğlu, Softalık Nedir

Softalık bir düşünce, bir bilgi kanseri diye anlatılabilir. Yaşayan, gelişen bir organizmanın en işlek yerinde birden bir katılaşma, bir kabuklaşma. Varsın olsun, denir, aldırış edilmez. Ak beden üstünde kara bir ben gibi hoş da görünebilir. Derken kara ben başlar koca gövdeye ölüm ağlarını germeye, işleyeni durdurup duranı işletmeye, bütün çürümelerin hızıyla varlığı sarmaya.

Softa bir tek düşünceyi dondurup keskinleştirdiği, tabulaştırdığı için kendini kolay tanıtır, beğendirir. Sözleri çürüyen her şeyin kokusu gibi, yayılgan, girgin, dokunaklıdır. Bildiği bildik, dediği dedik insan canlı cenazenin ta kendisi olduğu halde, ya da belki öyle olduğu için, insanları koyunlaştırıverir. Bir de bakarsınız cıvıl cıvıl yaşayan insan tomurcukları, çiçek açmış kızlar, delikanlılar leş gibi kokan bir düşüncenin büyüsüne kapılmış, kendi dallarını kesiyorlar.

Doğan güneşin, pırıl pırıl bir derenin, yemyeşil bir bahara açılmış bir pencerenin önünde, mutluluğun eşiğinde bir insan, bütün bunlara pislik atan bir papazın yap dediğini yapıyor, yapma dediğini taş çatlasa yapmıyor, yapamıyor. İtalya’da böyle bir kız gördüm. Gözlerini, ağzını, burnunu, yüreğini unutmuş, insanları manastıra çağıran kağıtlar dağıtıyordu. Kağıtta: İsa sizi bekliyor, gibilerden bir yazı görür görmez bir hortlak görmüş gibi tüylerim ürperdi.

Softalığın bir düşünce bir bilgi hastalığı olduğu şundan bellidir ki, bu hastalık yalnız insanlarda görülür. Hangi hayvana softa diyebilirsiniz? Gerçi hayvan, hep aynı yuvayı yapması, “bildiğinden şaşmaması” bakımından softaya benzer; ama o düşünmediği, düşünemediği için hayvandır. Softaysa düşünebilirken düşünmediği için softadır. Bu bakımdan ona, hayvanca, yani bildiğini geliştirmeden yaşayan insan da denebilir. Hayvanlar kızmasın ama softa çok benzer onlara. Tıpkı onlar gibi softa da dünyayı oldum olası yalnız kendi açısından görür ve düşüncesi hep aynı yerde otlar, hep aynı dereden su taşır.

Softa ister istemez bir bilginin, donmuş da olsa bir düşüncenin adamıdır, bir görüşe ölesiye bağlıdır. Onun için halk çok defa softayı idealistle karıştırır, düşüncenin en büyük düşmanını bir düşünce kahramanı olarak görür. Oysaki kendinin bile olmayan, bir eski, bir aşılmış düşünceyi yaşatmak isteyen softa, kendi yarattığı, ya da kendine mal ettiği bir düşünceyi gerçekleştirmek isteyen idealistin tam tersidir. Peygamberler, ermişler, evliyalar, önderler softa kişiler değildir; onların düşüncelerini dondurup sömürenlerdir softa. Mevlana Celalettin bir idealistti; onun düşüncesini kurtulduğu çıkmaza yeniden sokan nice Mevleviler ise birer softadır. Mevlana: “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.” mu demiş? Onlar tam olmadıkları gibi görünmüş, tam görünmedikleri gibi olmuşlardır.

Softalık bütün insanlığın baş belasıdır. Bizim için özellikle tehlikeli olması başlıca şu sebeplerden ileri gelir: Biz eskiden kopmak, değişmek, yenileşmek isteyen bir milletiz; softalarımızın çoğu ise çok eski, hortlak sayılacak kadar eski (fotoğraf çektirmeyi günah sayacak kadar eski) bir düşüncenin softalarıdır. Dönmek, hatta durmak bizi birçok milletten daha fazla sarsar. Kaldı ki, eski dünyamızdan dönmek istesek de dönemeyecek kadar kopmuşuz.

Bir başka sebep, bizde softalığa karşı en etkin silahın, aydınlığın az oluşudur. Çoğunluğu okuma yazma bilmeyen bir yerde softa her dilediğini yaptırabilir; hele partiler ya ister istemez, ya işlerine gelerek softalara göz yumarlarsa. Biz softalardan çok çekmişiz. Yakın tarihimiz bir softalarla savaş, çok defa da bir softalara boyun eğme tarihidir. Çok eskiden hiç olmazsa savaşlarda işe yarayan softa son tarihimizde, ordunun Batılılaşması gerekince, düşmanın ekmeğine yağ sürmüş. Batıkların bizden öğrendiğini yeniden öğrenmeye bile gâvurluk demiş. Bugün yenidünyaya ayak uydurmak için yaptığımız her şey, bizim softamızın, fırsat bulur bulmaz, yıkacağı şeydir. Yeni Batıdan gelir. Batı gâvurdur, o halde yeni gavurdur.

 

Sabahattin Eyüboğlu / Softalık – Mavi ve Kara

Read more

Kahve ve İnsan Doğası

Kahve ve İnsan Doğası
Kahve ve İnsan Doğası

Gel kahve yapayım sana. Bu havada yola çıkılmaz. Kar bütün yolları… Vay canına! Dışarıdaki at senin mi? Amma da besiliymiş ha. Sabaha varmadan nalları diker. Sanırım senin beklediğin mutlu son böyle bir şey değildi. Ama elimizde yalnızca bu var.

Düşün bir kere! Yıllarca semerini tuttun. Konuştun onunla, yelesini okşadın. Yo burada haksız olan sensin. Kim dedi sana evcilleştir diye? Bazı canlıların evcilleştikçe yabanileşmek gibi tuhaf huyları vardır. En çok kimin elinden şeker yiyorlarsa o eli ısırmakta beceri kazandılar. Ama sen semeriyle, kızağıyla kendine bağlamakta kararlısın. Zira elindeki altın saplı kırbacı alabilmek için çok emek harcadın!

Doğası gereği derler hani! Kahvenin doğasında bir insan tarafından tadına bakılmak mı varmış? Sırf sen donacaksın diye havalar soğumayacak mı? Toprağın çatlamış dudakları, kuraklık yaratacak olan yağmurun umuruna mı?

Gel ayak diretme de yapayım kahveni. Korkma bre! Sırf içtin diye kırk yıl hatır koyacak değil ya sana. Anıların üstüne bir gün ölü toprağı serpilebilir. Olsun. Zaten Homeros’un öldüğü konusunda hem fikiriz. Zaten İlyada’yı da pek anımsayan yok…

 

Günay Aktürk

[email-subscribers-form id=”1″]

Read more

Soy Hattı İçtiması

Soy Hattı İçtiması

Soy Hattı İçtiması

Soy Hattı İçtiması

Yüz binlerce yıllık geçmişimi düşünüyorum. Dedemden başlayarak geriye doğru uzanan bir hayli uzak geçmişimi… Her biri yüz yıl yaşamış olsa, yüz bin yılda bin dede yapar. Helal onlara. Ne bir kabile savaşı öldürebilmiş onları, ne salgın hastalıklara yakalanmışlar, ne de kısırmış içlerinden biri… Yani beni yirminci yüzyılın son çeyreğinde doğurtabilmek için inadına tutunmuşlar hayata. Sağ olsun var olsunlar.

Doğrusu dedeliğin, yani erkek olmanın tarihteki serüvenlerine rast geldikçe dedemin değil, ninemin torunuyum diyorum. Çünkü ben bir kadının başyapıtıyım. Hem yaşarken oldu bu, hem de doğarken. Yarebbim, üstümüze ateşler yağdır sen bizim. Bizim için ve de bize rağmen…

Dede soyunu düşündükçe, yani erkekliği, daha bir dalıyorum derinlere. Soyumda sopumda kaç şair vardı acaba? Kaç yobaz, kaç sapık, kaç dindar, kaç ayyaş yaşadı? Kaçı psikopattı? Kaçının kör idi gözleri? Kaçı idam edildi, kaçı yakıldı diri diri, kaçı koştu umutsuz bir aşkın peşinde? Kah anadan kıza, kah babadan oğla geçen nice devran görmüş şu gezegende, kaç Tayyip’e ya da Hitler’e şahit oldular acaba? Benim bu ipe sapa gelmez fikirlerimin DNA sı hangi dedemden miras kaldı bana?

 

Günay Aktürk

Read more

Sizin de ininiz var mı?

Sizin de ininiz var mı
Sizin de ininiz var mı

“İnsanın kendi ininden başka gidecek yeri olmaması ne kötü! Görünürde kendi evin gibisi yok. Var mı? Doğru zamanda doğru soruyu sormak kimin haddine?

Ne demek, her zaman kendi evin gibi bir yer mutlaka vardır. Neresi olduğu kesin değildir ama! Madem bu kadar huzursuzsun, öyleyse nereden kovulduğuna bak. Sataşmalara aldırmadan git ve otur oraya.

Ait olduğun yer her zaman kovulduğun yerdir. Ama oraya ait olabilmen için oranın da sana ait olması gerekir.

Lakin çevresi çitlerle çevrilmiştir. Kapıda azgın dişli fikir köpekleri bağlıdır: sıkıysa buralıyım de!

 

Günay Aktürk

Read more

Öğrencilerinizin İnsan Olması İçin Çaba Harcayın

Öğrencilerinizin İnsan Olması İçin Çaba Harcayın
Öğrencilerinizin İnsan Olması İçin Çaba Harcayın

Almanya’da bir lise müdürünün her eğitim-öğretim yılı başında öğretmenlere gönderdiği mektup, çok bilinen bir hikayedir…

Bir toplama kampından sağ kurtulanlardan birisiyim. Gözlerim, hiç bir insanın görmemesi gereken şeyleri gördü. İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş mühendislerin inşa ettikleri gaz odaları, iyi yetiştirilmiş doktorların zehirlediği çocuklar, işini iyi bilen hemşirelerin vurduğu iğneler ile ölen bebekler, üniversite ve lise mezunlarının vurup yıktığı insanlar… Eğitimden bu nedenle kuşku duyuyorum. Sizlerden istediğim şudur; öğrencilerinizin insan olması için çaba harcayın. Çabalarınız, bilgili canavarlar ve becerikli psikopatlar üretmesin… Okuma-yazma, matematik, çocuklarımızın daha fazla insan olmasına yardımcı olursa, ancak o zaman önem taşır…

Konunun etrafından dolaşalım biraz. Eğitim anlayışının insan sevgisi üzerine kurulu olmadığı bir ülke bizimkisi . Her gün siyasilerin ağızlarından damlayan nefret salyası sokağı kirletiyor: bazen namus cinayetiyle bazen de şeriat nidalarıyla. İnsan hakları Beyannamesi bile Komünizme karşı çekilen bir set olduktan sonra hangi sisteme sarılacaksın? Alevi felsefesini öneriyorum. Bir din öğretisi ne kadar ideal görünürse görünsün, başına geçen din adamımın rotayı şaşırmasıyla sorgu mekanizması kapanıveriyor ve ahlaksızlık dereyi geçiyor.

Peki neden? ‘Oku’ diye başlamamış mıydı? Şems ne demişti Mevlana için: “Mevlana Konya’ya imanı getirdi ama sevgiyi getiremedi!” Özünde cihadın, insan öldürmenin, eğitimsel cehaletin ve kültürel yobazlığın olmadığı bir yol! İşte bu Alevilik! Bin yıldır kapanmayan bir yol! Ve hakikati şerden ve şeriata komşu olan yabancı fikirlerden ayıklama zamanı!

 

Günay Aktürk

Read more

Yılbaşı Planları

Yılbaşı Planları

Yılbaşında Ne Yapılır?

Yılbaşı Planları

Kara softa değilim, yılbaşına düşmanlığım yok. İsteyen Noel tadında da kutlayabilir. Sonuçta bize giren çıkan var mı? Hatta “seninleyiz İsa korkma” dizelerini de tekrarlayabilirler. Bu sanırım bir Hristiyan duasıydı. Yıllar önce bir kiliseye gittiğimde yapışmıştı kulağıma. Dini bir vecibe değildi tabi. Papaz olduğuna ikna olduğum sakallıdan mahzende şarap olup olmadığını sormuştum. Papazların yılbaşı planları da pek sıkıcıdır diye düşünüyorum. Üzüm suyunu mahzende boşuna çürütüyorlar. Bence papazların da rahibelerin de kafeslerini bu yılbaşında açmalılar.

Efendim yılbaşında çalışıyorum. O yüzden salt öneride bulunabilirim. Özel gün gibi bir takıntım yok. Mesela geçen sene gece yarısı kuran okumuştum. Benden de iyi mümin olur ya… Üzerinde çalıştığım bir proje için lazımdı canım…

Gençlerin bu seneki yılbaşı planları ne ola! En azından onlardan feyz alın ve bir bardak bile olsa alkol alın. Lütfen. Rica ediyorum. Gül rengi şarap mesela. Hoş, benim hitap edeceğim kitle de şerbet içecek değildi ya. Lakin bu sene bilinçli bir şekilde için. Usturuplu için. Ağzınızla için : )

Ülkenin durumu mulûm. Zift gibi. Ama bu yılbaşında az da olsa renk katabilirsiniz. Bakın zamanında Şii yobazlar İran’da devrim yaptıktan sonra kadınlara ne oldu biliyorsunuz. Sokak milisleri bile kafası birazcık açık bir kadın görseler ellerindeki kezzabı kullanıyorlardı ve bu suçun cezası da yoktu. Yıllar sonra İran’da bazı eğlence evleri keşfedildi. Orada birbirlerini hiç tanımayan insanlar gelip beraber oluyorlar birbirleriyle. Söylemek istediğim şey bundan sonra başlıyor. Kadının birine soruyorlar neden yaptıklarını. Diyor ki “burada yaptıklarımızla bu yobaz devrime bir darbe vuruyoruz.” İşin ahlaksal kısmıyla yormayın beni. Zaten özünde her insan ahlaksız. Eğer güncel ahlak kurallarına göre konuşuyorsak…

Yobazlığa darbe vurmak! Rakı iyi giderdi hani. Yobazlığın özgürlüğü hangi şartlar altında olursa olsun esir alamayacağının bilinciyle yapın bunu da. Ana fikir bu olsun. Zihninizi esir almalarına izin vermeyin. Asıl esirlik orada. Asıl azap, işkence ve kölelik zihnin baş eğmesiyle başlıyor. Bir özgürlük mahkûmu şöyle diyordu: “İnsan zindandayken bile sırf direnmek için umuda sırtını dönüp dış dünyadan yüz çevirebilir.”

Yılbaşında ne yapılır? En okkalısını söyleyeyim. Gece yarısına doğru herkesi susturup Hayyam’ın şu dizelerini okuyabilirsiniz:

Yüreğinde sıkıntı varsa esrar iç,
Ya da birkaç kadeh gül renkli şarap iç.
Onu içmem, bunu içmem der durursun:
Ahmak herif, git zıkkımın pekini iç.

 

Günay Aktürk

Read more

Deli Ruhlu Milena | Böcek Kralı Kafka

Deli Ruhlu Milena Ve Böcek Kralı Kafka
Deli Ruhlu Milena Ve Böcek Kralı Kafka

Deli bir kadındı şu bizim Milena. Bizim Milena’mız. Hemen de bizim olur. Tutkulu bir âşık. Gazeteci, yazar ve çevirmen. Kafka gibi bir dehayı bile dize getirmiş bir kadın. Kafka açısından akıl hastalığına dönüşmüş bir sanrı! Kadının öyle kudretli bir ruhu var ki sevişmeye bile korkmuştu şu bizim böceklerin tanrısı Kafka!

Aslında Milena’nın yanında Kafka’nın varlığı biraz sönük kalıyor. Onu bizim Milena’mız yapan şey, yalnız Kafka’nın gölgesi altında kalmış olması değil. Zaten öyle de olmadı. Milena’nın ruhundaki anarşist ve devrimci güç, yaşamındaki çalkantılar, tımarhanedeki sinir krizleri, sonrasında da göçük altında kalan karanlık bir ruh. Bu kadar kudretli bir ruh, ancak kendi denginde bir ruhla ayağa kalkabilirdi. Kafka’nın kudreti! Belki Kafka’nın kangrene dönüşmüş aşkına rağmen bedenleri ihtirasla hiç sarmadı birbirini ama çok daha etkili bir şey oldu. Çağımızda pek görülmeyen o zihinsel aşkı dibine kadar yaşayabildiler. Çok mu basit görünüyor peki, çok mu eksik? Mektupla başlayıp mektupla biten bir aşk mı sadece?

Bugün yaşasa kendimi tutamaz sarsılırdım. Milena’dan. Çünkü biliyorum insanlığımın eksik yanını. İnsanın aslen bu konularda iki tür açlığı var gibi. Biri beden biri de ruh açlığı. Güçlü bir ruh aç bir bedeni pekâlâ doyurabilir ama her beden her ruhu doyurabilir mi?

…bir ben ölmek istiyorum, bir sen, bir ben senin önünde küçücük bir oğlan çocuğu gibi ağlamak istiyorum, bir sen benim önümde küçük bir kız çocuğu gibi… Ve bir kez, on kez, bin kez, sürekli senin yanında olmak istiyorum, sen de aynısını söylüyorsun. Artık yeter.

Yaşayabilmek için fazla öngörülü, fazla bilge, savaşabilmek içinse fazla güçsüzdü.” diye yazar Milena Kafka için. Kafka’yı her anımsayışımda onu tekerlekli sandalyedeki bir bilgeye benzetirim… Kalkıp iki adım atamaz ama dünyayı yerinden oynatabilir. Yaşayan insanlar arasında, onun kitaplarını okuduktan sonra geceleri gözüne uyku girmeyen koca bir insan yığını var! Bu tam olarak Kafka sarsıntısı!

Peki ya Milena’nın da kitapları olsaydı? Kaç şiddetinde olurdu sarsıntısı?

 

Günay Aktürk

Read more

Sor Ve Cevapla Kendini

Sor Ve Cevapla Kendini

Sor Ve Cevapla Kendini

Sor Ve Cevapla Kendini

Bir daha filizlenebilsin diye özenle kopartılan bir üzüm salkımıdır insan. Tertemiz çizmelerle, özene bezene bir güzel çiğnenir. Üstelik sevgiyle yapılır bu iş! Sevginin ve aşırılığın eşlik etmediği bir acı gerçekten var mıdır dünyada? Şimdi sor ve cevapla kendini. İnsan sonunda nerede rast gelir kendine bilir misin? Kararmış kazanların içinde. Ateşle kaynatılan ve kaynadıkça tava gelen bir dönüşüm ayininde bulur kendini! İnsan ne de güzel kokar ateşte piştikçe! Tadının değerini de evvelce benzer ateşlerde pişenler bilir üstelik.

Ama her zaman böyle mi olur bu? Bazen de yeni başlıyordur yolculuk. Bu yüzdendir ki dipsiz kuyulara düşmeyen her çukuru kendi boyunca zanneder. Oysaki elleri nasırsız olan asla göremeyecektir, kazılan kuyuların gerçek derinliğini… Arıyor insan, boyuna arıyor. Henüz bulduğunu fark edemeden de kaybediyor onu. Bir insanın bir ömür aradığı şeyi bulamamasından daha kötü bir şey varsa, o da bulduğunu sanmasıdır.

Kendi ruhlarıyla başa çıkamayanlar, işte hep böyle başka ruhların ışığını söndürürler. Tam da etin tırnağı sahiplendiği anda olur bu. Ağacı öz yaprağından ayırıp onu solmaya zorlayan döküm gerçekte neydi, diye sormazlar? Üstündeki yükten kurtulup kendini bahara hazırladı, diyerek acınası bir öfkeye kapılır insan.

Bazen de değişir düzenin dümeni. İnlete inlete öldürerek doğurma hastalığına tutulur yaşam! Gökyüzünün bazen gülümseyen ve bazen de kararan öfkesini önceden kestiremiyor insan. Hayat, saate bakarak yaşamak mıdır gerçekten? Haber güvercinlerinin artık iyice yaşlanmış ve hatta ölmüş olabileceğini düşünerek, kedere dalmak mıdır? Boğulmak mıdır hayat: soluğunu tuta tuta kabarcıklarda nefes almak mıdır? Yoksa yaşamın en kısa tarifi, mevsim geçişlerinde tutulduğu hastalığa bir çare aramak mıdır?

Belki de her şey göründüğü gibidir. Mesela çam ağaçlarının yaz kış altı kat giyinmesi gibi. Diğer tüm ağaçlar dönüşüm için soyunurlarken, o bir burjuva rahatlığıyla kışa hazırlık bile yapmaz. Görünürde hayat kaynağıdır, ömre ömür katar lakin dondurucu soğuklarda dışarıya adımını atamayan için herhangi bir karaltıdır işte.

Sor ve cevapla şimdi kendini. Kızılcık ateşinde yandığın oldu mu hiç bu güne kadar? İyice piştin mi yoksa çiğ misin hala? Yoksa şarap oldun da yıllandın mı kimselere görünmeden? Daha kötüsü, bilge bir ayyaşın özlemle baktığı bir küpün içinde sirkeye mi dönüştün çoktan?

 

Günay Aktürk

Read more

Ayıp Değil ya

ayıp değil ya
ayıp değil ya

Ne yazıp ne anlatabilirim ki size? İş yaşamaya gelince kırıp döktüğüm bir kadına duyduğum duyguları anlatmanın ne önemi var! Alçakça bir davranış bu. Kendini temize çekmek! İstesem cümlelere öyle bir yön verirdim ki werther’e duyulan acıdan aynı oranda ben de nasiplenirdim. Ama hakkım değil bu övgü! Kendime ondan bahsetmeyi bile yasaklamalıyım. Çünkü gecenin bir yarısı kendi sesimi işitiyorum bomboş bir gezegende ki, uzak mahallelerden duyulan şu köpek ulumalarından farkı yok bunun.

O kadının kim olduğunu, onunla nerede tanışıp nasıl ayrıldığımızı (konuşmalarıma bakılırsa ayrılmış olmalıyız) anlatacağımı sanıyorsanız, evet bunu yapak istiyorum. Çünkü bu asla sonu gelmeyecek bir sanrı. Saplantı da diyebilirsiniz. Ama hissedilen duyguların her geçen gün daha da ağırlaştığı bir yaşam karşısında hangi kelimenin ne anlama geldiğinin ne önemi var…

Evet! İnsan insanla nasıl karşılaşırsa biz de öyle karşılaşmıştık işte. Kocasını savaşta kaybetmişti. Evi de yakılıp yıkılınca bir çocuğuyla kalakalmıştı ortada. Kocaman, asırlık bir çınarın altında oturuyordu onu gördüğümde. Hani eksi otuz derecede donup kalmış insanlar vardır ya, başları önlerinde, gözleri açık ve bakışları bu civarlarda olmayan bir anıya kilitlenmiş gibidir. Kızına sımsıkı sarıldığı o kısacık anda aklıma üşüşen şeylerdi bunlar. Gerçekte ne yaşadığının ne önemi var ki? Ayıp değil ya çoktandır ölü olduğunu düşündüğüm duygularım ayaklarını oynatmaya başlamıştı. Şöminenin başında uyuyakalmış bir kedi gibi mırıl mırıl mırıldanıyordu yüreğim. Uzatmayalım. Aradan birkaç sene geçti. Onunla sevgili olduğumuz gün, ülkem yavaş yavaş karanlığa bürünüyordu. Yaklaşan karabulutları görebiliyordum lakin bu gizli kasırgayı ‘bizden’ uzaklarda hayalleme gafletinde bulunmuştum bir kez. Onu hep böyle talihsiz toplumsal olaylarla hatırlıyorum. Çünkü yaşamla bir bütün halinde sevmiştim onu. Yani onun sahip olduğu toplumsal statüsünü, zenginliğini, giydiği pahalı elbiseleri ve makamını elinden alırsanız geriye ne kalıyorsa, işte ben de tam olarak ona âşık olmuştum. Zekâsı ve kadınlığı baştan çıkartıcıydı.

Ha bakın, neredeyse unutuyordum. Onun nasıl gülümsediğinden bahsetmiş miydim laf arasında? “Bana ne” deyip de ensemde boza pişirmeyin yine gece gece. Sizin de gülüşlerine vurulduğunuz, aynı kareyi yüzlerce defa anımsadığınız ve akla karayı ters düz eden birileri mutlaka olmuştur. Biliyorsunuz! Hepsi birbirine benzer duyguların. Siz bu ihtirası hangi mevsimde yaşadınız bilmiyorum ama yaprak döküyordu bizimkisi. Başını sağ yana çevirip içten mi yoksa yapmacık mı olduğunu asla anlayamadığım bir garip gülüşü vardı onun. Kahkahaları sanki uzun bir yolculuktan dönmüş gibiydi. Son zamanlarda sık sık aklıma geliyor yüzü. Ayıp değil ya özlediğim bile oluyor. Buna uzun zaman önce son vermeliydim.

İktidarın başımıza yenice çoraplar ördüğü bir gündü. Elimden tuttu. Bunun bana bir uyarı olduğuna inanacak kadar batıl inançlarım yoktu. Önünü sonunu düşünmediğim bir yoldu bu. Bunun bende sürekli tekrarlayan bir alışkanlık olduğunu saklamayacağım. Zekâyı ve onun öngörülerini görmezden geldiğim tek şey aşktı. Bunu bir araba yolculuğuna benzetiyorum. Aşkla zekânın aynı arabada yolculuk ettiği bir kış akşamına mesela… Direksiyonda oturan aşkın burnuna bahar çiçeklerinin kokusu geliyordu. Kendini hala ağustos ayında zanneden soluk bir güneş, yeryüzünün keskin ayazını kırma çabasındaydı!

Yüreği sevince boğuldukça ibre daha da yüksek bir rakama tırmanıyor, bu da yan koltukta elleri ve kolları emniyet kemeriyle bağlanmış zekânın endişesini arttırıyordu. Bu talihsiz yolculuğun kırılma noktasını pek hatırlayamıyorum. Tam seçemediğim bazı görüntüler var. Şarampole yuvarlandıkları kesin ama ilk bakışta aşkı göremiyorum. Ama zekâ… İşte yanan bir arabanın içinde emniyet kemerinin sıkı sıkıya tutsak ettiği zekâ, hem bilinci karmaşık bir halde yarı baygın yatmakta, hem de öfkeli mırıltılarla sövüp saymakta aşka.

Beyaz giysili bir kadın kurtarıyor onu. Sürükleyip çekiyor açık bir alana. Zekânın şakağından kan sızıyor. Durumu kritik. Ama asla can vermez delirmedikçe! Beyaz giysili kadın kurtarmaya kararlı onu. Kalp masajı sırf aşka yapıldığı için, bu müdahale işe yaramaz, zira zekâda kalp yok! Hayat öpücüğünde kararlı kadın. Üstelik tek yolu da bu! Kadın, dudaklarını zekânın dudaklarına dokundurduğunda, yaptığı şeyin ölümcül bir hata olduğunu anlayamazdı elbette. Canını daha yeni kurtarmış olan zekâyı görmeliydiniz! Yeni bir bedende yamacına gizlice sokulmuş yeni bir tehlikenin varlığını görünce, saçlarından kavradığı gibi savurup attı bir yana! Kendini silkeleyip olanları hatırladığında çevresine bakındı. Alevler içinde yanıyordu araba. Umutsuzca aşkı aradı gözleri.

Bir süre bulamadı onu. Aşk, en az otuz metre ileride kan revan içindeydi. Bir koluyla bir bacağı kopmasına rağmen sanki hiçbir şey olmamış gibi bir yandan sürünüyor, bir yandan da sevinç çığlıklarıyla şarkılar söylüyordu. Anlaşılan ya şoka girmiş ya da normal karşıladığı bu kazayı, yaşamın bir parçası olarak görüp solumaya devam ediyordu hissettiği duyguları. Zekâ, küçümseyici gözlerle bakıp sövüp saydı bir iki. Yumruğunu sıkıp, “Allah senin belanı versin” deyip tükürdü bir güzel. Sonra ne mi oldu? Kendi yoluna gitmedi. Kendine ait, aşktan bağımsız bir yol yoktu onun için. Aşkla zekâ, tıpkı bir kaplumbağa gibi, kabukla et nasıl ayrılamaz bir bütünse, onlar da öyleydiler. Kalktı, bir ayağı aksayarak yürüdü vardı yanına. Aşk, zekânın gözlerinin içine bakıp bir süre memnun süzdükten sonra bir kahkaha patlattı. Ve dedi ki, “tam virajı dönüyorduk kiiii, oooww uçuyoruuz. Hahahah. Nasıl bağırdığını hatırlıyor musun zekâ? Seni zavallı korkak! Hahaha.” Zekâ alışkındı aşkın bu tür zevzekliklerine.

Aldırmadan kucakladı ve aldı kollarına. Bir ayağı ve bir kolu yoktu artık. Ama yakın zamanda yenileri çıkacaktı yerinden. Daha işlevsel, daha güçlü ve daha kullanışlı… Tıpkı bir yılanın deri değiştirmesi gibi… Donanımlı ve profesyonel bir hekimdi çünkü Zekâ. Her zaman aşkın ardını toplar, kan izlerini siler ve yeni bir çiftlik evine taşırdı onu. Aşk, sağlam kalmış tek kolunu zekanın boynuna dolayıp hayran baktı ona. Ve dedi ki: “Sevgilim, yine pırlanta gibi parlıyorsun bugün. Hahaha.” Zekâ, başını bir sağa bir sola sallayıp belli belirsiz güldü. Yorgundu aşk. Onlarca dakika konuştu da konuştu. Sonra ağır ağır yarım kaldı birkaç cümlenin sonu. Başı zekânın göğsüne düştü ve derin bir uykuya daldı. Zeka yine acıyan gözlerle baktı ona. Daha bir sıkı kavrayıp daha bir sıkı kucakladı. Yürüdüler ufuk çizgisine doğru…

Arkalarından bakan biri vardı bu sırada. Uzun uzadıya bakıyordu. Aklını yitirmiş bir delinin boşluğa bakması gibi… Görmüşler miydi onu? Bilmiyorum…

Yani ben de öğreniyorum işte sevmeyi. Ayıp değil ya … Kara sevdaya tutulan insanların yaşamlarındaki aşk daima tek kişilik oluyor. İki kişilik olduğunu söyleyen şairler de var. Ama ben bunun üç kişilik versiyonunu da gördüm. Bazı insanların yaşamlarına başını yanlışlıkla uzatanların başları pencere pervazında parçalanır! Daha fazla detay vermenin anlamı kalmadı artık. Lakin insan olabilmenin bu acımasız sınavında sınıfta kaldım ben. İlk bakışta gördüğüm tek şey, enkaza dönmeden önce cayır cayır yanan bir arabaydı! Ağır ağır uzaklaşan iki siluet vardı ötelerde. Uzun zamandır arkalarından bakıyorum onların. Aklını yitirmiş bir delinin boşluğa bakması gibi…

O kadın mı? O bensiz daha mutlu değil. Daha mutsuz da değil. Sadece var işte. Kendi başına mutlu olmayı da beceremez o. Yalnız ve bolca çığlıklı kadınların bir yanı çürümüştür çünkü. Onunla beraberken bile hissedebiliyordum bunu. Bazen güldürmek, değilse bile düşündürmek lazımdı. Yaptım. Ve kaybettim…

Benimkisi kara sevdaya mı dönüşmüştü bilmiyorum. Ama bir soru soracaksanız, çaresizliği sorun bana. Onun çevirisini bozuk bir Fransız aksanıyla bile yapabilirim. Bir közün bir et parçasına değdiğinde çıkarttığı sesmiş, kara sevdanın çaresizliği. Hepsi bu kadar…

 

Günay Aktürk
Ankara
18.10.2017

Read more

İnsan Şeytanın Aynasıdır

İnsan Şeytanın Aynasıdır

İnsan Şeytanın Aynasıdır

İnsan Şeytanın Aynasıdır

Arada mola vermek iyidir. Yol uzun olunca insan yoruluyor. Fakat görünüş o ki gayemiz yol üstünde konaklamak. Asla ilerlemek gibi bir amacımız yok. Zengin mineralli bir göletin yanında konaklıyoruz.

Mesleğimiz haramilik. Bu yüzden insan şeytanın aynasıdır diyoruz. Haram lokma gibisini tatmadık henüz. Hem kan emici hem dar kafalıyız. Tecavüzün bini bin para.

İyilerimiz de var içimizde. Onlar bizden ileride olsalar da bir arada yürümek zorundayız. Kör testeremiz ara sıra kemiklerine değiyor onların. Henüz hiçbir tanrı tam olarak helak edemedi bizleri. Halbuki Nuh’un gemisi bile bizim gibi piç kurularını becermek için inşa edilmişti.

Fakat kimse sormadı ki tekrar nasıl ortaya çıktık biz! Aslında güverteye gizlice sızmıştık. Onlardan görünüp vaazlarına “amin” demiştik. Hâlâ da diyoruz! En sonunda baktık ki kârlı iş, meslek edinmeye karar verdik iki yüzlülüğü. Şu atasözü bizim için söylenmiştir: “Gahpe içeriden olunca kapı kilit tutmazmış!

Günay Aktürk

Read more