öykü

Saraydaki Kralın Korkusu | Italo Calvino

Tahtında oturan ve korkuyla sarayını dinleyen bir kralı betimleyen Italo Calvino öyküsü illüstrasyonu.

İktidarın Gölgesinde Büyüyen Korku

Italo Calvino‘nun “Kulak Kesilmiş Bir Kral” adlı metninden seçilen bu bölüm (Saraydaki Kralın Korkusu), iktidarın yalnızlığını, korkuyu ve paranoyayı giderek karanlıklaşan alegorik bir anlatıyla gözler önüne seriyor.

Tahtında hiç kıpırdamadan oturan bir kral… Sarayın alışılmış seslerini dinliyor; kapıları, ayak seslerini, nöbet değişimlerini, mutfaktan gelen gürültüleri… Fakat düzenin içindeki en küçük değişiklik bile zihninde yeni bir kuşku yaratıyor. Muhafızlar hâlâ ona sadık mı? Saraya düşman ajanlar mı sızdı? Aşçıların yerini zehirleyiciler mi aldı? Yoksa darbe çoktan gerçekleşti de kral bundan habersiz mi?

İtalyan edebiyatının önemli yazarlarından Italo Calvino, bu anlatıda iktidar, korku ve paranoya arasındaki ilişkiyi kendine özgü ironisiyle ele alıyor. Gücü elinde tuttuğunu düşünen bir hükümdarın, sahip olduğu her şeyi kaybetme korkusuyla nasıl kendi tahtının tutsağına dönüştüğünü etkileyici bir dille anlatıyor.

Aşağıdaki sesli kitap kaydında, “Saraydaki Kralın Korkusu” adlı metinden seslendirdiğimiz bu bölümü dinleyebilirsiniz.

I am raw html block.
Click edit button to change this html

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Rezil Uyku – Kısa Makale

rezil uyku kısa makale

Rezil Uyku

rezil uyku kısa makale

Mevsim kış. Sefaletin, cehaletin ve yabanıllığın hüküm sürdüğü sıradan ve ilkel bir akşam vakti… Küçük bir çocuğun bir köşede kendi halinde misket yuvarlaması gibi ağır ağır yanmakta soba. Üstünde güğüm, içinde su, o da kendi halinde fokurdamakta. Yükselen buğunun altında ıslık çalar gibi ninni tonunda bir ses duyulmakta. Evin yaşlı ninesi her zaman ki köşesinde, adına “rezil uyku” dedikleri doyumsuz bir horultunun kucağında uyuklamakta… Bastonlu dede köy odasına gitmiş. Saat henüz akşamın sekiz buçuğu.

Evin büyük kızının adı Hatice. On altısına yeni basmış. Odasına kapanalı beri Hasan’ı düşünüyor. Birkaç hafta önce çeşmede gördü ya bakalım bir daha görebilecek mi. Hatice’nin içi maden ocağı. Boyuna demir dövüyor küçük yüreciği. Derinlerde henüz adını koyamadığı ateşli bir hakikat yanıyor! Hormonlarının varlığından bihaber. Saf ve kutsal bir tonda algıladığı duygularıyla Hasan’a ait olmak geçiyor içinden. Geçiyor ama geçip gitmek bilmiyor. Ellerinden tutabilir mi? Ne ayıp şey ama! Göz göze geldiklerinde yüzü kızarmış da, suç işlemiş gibi nasıl da utanmıştı! Hasan’ın da ondan kalır yanı yok hani. Bıyıkları daha yeni terlemiş bir delikanlı. Konuşmak şöyle dursun, tek bir adımda bile aralarına binlerce kilometre girecek korkusuyla, ürkerek bakmıştı Hatice’ye. Şaşılacak bir durum ama doğru, Hasan’lar henüz kirlenmemişler! Tastamam temiz bir çağ olmasa da, iyiyi de kötüyü de herkes biliyor!

Odalarında yapayalnız, acılarından demleniyorlar. Demlendikçe de şenleniyorlar. Çağ elektrik çağı değil, sefillik çağı! Sevenin sevdiğinden başkasını da görmüyor gözü. Yüzüne kısa bir anlığına baktığı o muhteşem günden bu yana haftalar geçmiş aradan… Özlemin ezgisi sobanın üstünde kaynayan suyla sarmaş dolaş…

Peki ya şimdi öyle mi? Öyle olduğu pek söylenemez. Sis kalktı ve göz gözü görmeye başladı! Gir internete bak yüzüne. İster uzun uzun, ister kısa aralıklarla… Dün şurada şunu yemiş, evvelsi gün bilmem nerede çekilmiş cüretkâr pozlar, bugün hiç tadı tuzu yok… Haticeler ve Hasanlar birbirlerine yazgılı değiller artık. Çünkü yabancı sesler çalındı kulaklara ve bu sayede başkalarının da varlığı fark edilmiş oldu. Ali biraz boydan kaybediyor ama kaslarına diyecek yok. Hasan için Hatice olmazsa Elif var. Burcu’yu da unutmamalı ha, görmeyeli dilli dişli bir kadın olmuş. Herkes için değişmiş devir, bir selam, iş tamam. Bir kıvılcımla tescilli teşhis emre amade, olsa olsa aşktır adı. Bunalım dolanmalar…

Ateşli bir aşkın ortalama ömrü 76 saat. Ne suçu var insan doğasının? Kıtlıkta kısır döngü, bollukta bunca ganimet… Ayağını yorganına göre misali. İnsanın insana ulaşması kolaylaştıkça emek de ortadan kayboluverdi. Eskiden kış uykusundaki uysallığıyla gitgide saygınlaşan ihtiras, şimdilerde ele geçirdiği avını boğazlayıp atıveriyor bir köşeye. Salkım saçak indiği yabancı bir duraktan, çok daha yabancı bir durağa doğru bin perişan bir halde ayrılıyor. Beden dediğin nedir ki? Pisliğe bulanmış bir çöplükte bile çul bulabilir kendine. Fakat duygularımız her zaman yadırgamıştır yerini. Emeğin inşa ettiği asil köşklere layıktır o. Güçlü bir zelzele medeniyetimizi yerle bir edip tüm izlerini silmiş insanlığın. Sonra da her tutku kendi tutsağını yaratmış. Bugünlerde kimse kimseye sarılmak istemiyor.

Günay Aktürk
24.02.2019
Ankara

Read more

Ressamın Tablosu | Günay Aktürk – Öykü

Ressamın Tablosu öyküsündeki gizemli ressam Körmüz, tabloları ve ödülleri arasında

Bir Kadına Bakmak...

Ressamın Tablosu öyküsündeki gizemli ressam Körmüz, tabloları ve ödülleri arasında

Yetenekli bir ressamdı adam. Yüzlerce tablo, sayısız ödül sahibiydi. Birazcık abartılı da olsa her yerde övgüyle bahsediliyordu. Hatta o kadar övülüyordu ki onun, Leonardo da Vinci‘nin ruhunu taşıdığına inananlar bile vardı!

Gelin görün ki gerçekte kimdi bu ressam; adı nedir, nerede yaşar, yüzü neye benzer bilen yoktu. Kimliğini saklamayı seçmişti kendince. Bu yüzden hayranları ona hayalet anlamına gelen “Körmüz” ismini taktı. Bu nedenledir ki onun kör olduğuna inananlar bile vardı.

O gece mavi takım elbiseli, ablak suratlı, ağzındaki piposuyla müzayede salonuna giren şişmanca bir adam alaycı bir dille konuşuyordu karısıyla:

– Efsane dediğin de bu kadar olur. Hele ki başıboş kalırsa aslını bile aşabilir. Bir de kör ressam diyorlar adama, aynı şey mi canım.

Mavili adamın karısı da Körmüz’ün kör olduğunu düşünenler arasındaydı. Tabii ki buna canı gönülden inandığı söylenemezdi. Kocasının bu ressamın tablolarına karşı duyduğu aşırı ilgi onu fazlasıyla rahatsız ediyor, bu yüzden bir nebze de olsa nefret ediyordu Körmüz’den. Buna karşın adam tam bir Körmüz hayranıydı. Bodrumdan başlayarak yatak odasına kadar bu ressamın tablolarıyla doluydu evi. Bu ona koca bir servete mal olmuştu.

Aynı Şey Mi Canım

Oldukça kalabalıktı salon. Çok geçmeden satışlar başlamış, Kanadalı bir ressamın tablosu gösteriliyordu. Açılışı yirmi beş bin TL’den yaptı müzayedeci. Kadın, kocasının kulağına bir şeyler fısıldadı o an. Adam öfkeyle karşıladı bu fısıltıları:

– Bak kadın, dedi, ikide bir de kör deyip canımı sıkma benim! Sanata saygın yok sanatçıya olsun bari.
– Be adam, seninle yirmi yıldır evliyiz. O adamın tablolarına gösterdiğin ilgi kadar… Yok yok… Yarısı kadar benimle ilgilensen gam yemezdim.
– Aynı şey mi canım!
– Bilmez miyim ben, Körmüz’lüğü körlüğünden geliyor…
– …

Ressamın Tablosu öyküsünde müzayedede tartışan mavili adam ve karısı

Çekişme bir süre sekiz ile on yedi numaralı alıcılar arasında gidip geldi. Sekiz numaralı alıcı daha bir hırslı çıktı. Tablo, kırk beş bin TL ile onun oldu. Böyle böyle on beş yirmi tablo daha satıldı. Mavili adam bu süre içinde Hollandalı ressam Hieronymus Bosch’un “Deliler Gemisi” adlı tablosuna tam tamına yüz otuz bin TL vererek satın aldı. Bunu da bir fırsata çevirerek karısına dönüp:

“Bak hayatım,” dedi, “bu tabloyu senin için aldım. Deliler Gemisi! Yatak odamıza asarız.”

Kadın hiç de oralı değildi. Bir an önce bitse de çıksam şu lanet yerden, diyordu.

– Be kadın, madem suratını asacaktın, ne diye geldin?
– Niye olacak, şu öve öve bitiremediğin kör deccalın tablosunu görmeye geldim. Bakalım abartılarınızın sınırı nereye kadarmış.

Bu gece Körmüz’ün başyapıtı bu müzayede salonunda görücüye çıkıyordu. Aslında bu geceki kalabalığın nedeni de buydu. Körmüz, bugüne kadar çizdiği, hepsi de bir servet değerinde olan tablolarını o başyapıtına bakarak, ondan ilham alarak çizmişti. Ama o tabloyu bugüne kadar gören olmamıştı.

Elli Numaralı Alıcı

Mavili adamın dikkatini bir ara elli numaralı alıcı çekti. Yetmiş yaşlarında, saçları ağarmış, kafasında siyah bir takke ve avurdu avurduna geçmiş bu adam, güler yüzüyle de oldukça heyecanlı görünüyordu. Gece boyu hiçbir tabloyla ilgilenmemiş, birine dahi teklif vermemişti.

“Uyanık ihtiyar,” diye mırıldandı içinden: “Belli ki o da Körmüz’ün peşinde. Yedirir miyim sana be!”

Mavili adamın müzayedede 50 numaralı gizemli alıcıyı fark ettiği an

Biraz sonra tüm tablolar satılmış, gecenin finaline gelmişti sıra. İki görevli, üstü beyaz bir çarşafla örtülü bir tablo getirdiler salona. Müzayedeci çarşafın bir ucundan tutarak alıcılara baktı. O da en az onlar kadar heyecanlıydı.

– Sıra geldi gecenin şaheserine. Bu gece buraya hepinizin de bu tablo için geldiğinizi biliyorum. Örtünün altındaki tablonun kime ait olduğunu biliyor olsanız da kısaca anlatmama izin veriniz lütfen. Bu tablo Körmüz’ün başyapıtıdır. Çizmiş olduğu diğer tüm tablolarını işte bu başyapıtından esinlenerek çizdi Körmüz. Siz de takdir edersiniz ki maddi değeri de en az manevi değeri kadar yüksektir. Evet, bayanlar baylar. Gecenin tablosunu beş yüz bin TL’den açıyorum.

Sözünü bitirir bitirmez örtüyü kaldırdı. Kapkara, kirli bir merdivene oturmuş; mavi, kareli bir gömlek giyen sarı saçlı bir kadın… Kadının kafası az biraz sağ yana eğikti. Yuvarlak suratlı, küçük, çekik gözleri vardı. İnce dudaklarının üzerinde fındık kadar bir burun… Körmüz’e göre güzel bir kadın olacaktı ki başyapıtına aşk tanrıçası olan “İştar” adını vermişti. Körmüz’ün İştar’ı…

Yazıklar Olsun Sana Körmüz

Bir anda beklenmedik bir uğultu koptu salonda. Tüm alıcılar birbirlerine bakarak şaşkınlıkla bir şeyler anlatıyorlardı. Müzayedeci kimsenin teklif vermediğini görünce açılış fiyatını yineledi. Salondaki uğultular iyice netleşmeye başladı. Kimisi kadının ne kadar soğuk, kimisi de ne kadar sahte baktığından dem vuruyordu. Ön sıralardan genç bir adam: “Hiç de güzel değil. Hatta geri zekâlı gibi bakmış,” diye bağırdı. Bir başkası: “Şeytanın kadın versiyonu be! Koskoca Körmüz neresinden ilham almış bu kadın bozuntusunun…” Bir başkası: “Kadınlığını ön plana çıkartmış, içi boş bu maymunun. Hatta düpedüz maymun!”

Ressamın Tablosu öyküsünde Körmüz’ün İştar’ının müzayedede ortaya çıkışı

– Bu tabloyu tuvaletime bile asmam ben.
– Gece görsem on yıl uyku girmez gözüme.
– Kadınlara olan arzum bir anda yerle bir oldu be.
– Para yiyiciye benziyor.
– Yok, yok tam bir süs köpeği.
– Zevk düşkünü.
– Ne zevki be, düpedüz şehvet yuvası.
– Yazıklar olsun sana Körmüz!

Mavili adam da neye uğradığını şaşırmıştı. Bunu hiç beklemiyordu. Bir anda kendini salondakilere katılmış olarak buldu ki salondakilerin de ortak görüşü, kadının yapmacık, soğuk ve oynak bir kadın olduğuydu. Müzayedeci de afallamıştı. Hiç beklenmedik bir tepkiydi bu. Son bir umut açılış fiyatını tekrarladı. Beş yüz bin TL!

– Ne beş yüz bini be adam! Beş kuruş bile vermem ben bu tabloya.

Bu sözü söyleyen mavili adamdı. Salonda tabloyu seven tek kişi kuşkusuz mavili adamın karısıydı ki onun da nedeni belliydi zaten. Büyük bir keyifle baktı kocasına. Adamsa uğradığı hayal kırıklığı karşısında gözlerini kaçırıyordu artık.

Bu sırada, başlarda mavili adamın hiç de hoşuna gitmemiş olan elli numaralı ihtiyar, ağır ağır kalkarak tabloya doğru yürümeye başladı. Kalabalık buna bir anlam verememiş olsa da pek umursamadı. Uğultu henüz dinmemişti.

Körmüz’ün elli numaralı alıcısı müzayedede tabloya doğru yürürken

İhtiyar, biraz da yaşının verdiği yorgunlukla tablonun yanına kadar gitti. Bir süre tabloya baktı. Sonra da salona dönüp öfkeli kalabalığı süzdü. Kalabalık, ihtiyarın bir şeyler söyleyeceğini anlayınca sustu. İlgiden çok öylesine bakıyor gibiydiler.

– Bugüne kadar tablolarının kayıtsız şartsız hayranı olduğunuz, bugün de başyapıtını satın almak için geldiğiniz ve Körmüz adını taktığınız o ressam benim!

Bu sözler adeta şok etkisi yaratmıştı salonda. Duyduklarına inanamadılar. Birbirlerine şaşkınlıkla bakarken bile çıt çıkmıyordu salondan.

Utanç Duygusu

– Yıllardır Körmüz diye andınız beni. Sağ olun var olun. Siz bana bu ismi layık gördükten sonra asıl adımı söylemenin manası ne? Tablomu görünce demediğiniz şey kalmadı. Doğrusu şaşırmadım desem yalan söylemiş olurum. Siz o hakaretleri yağdırırken tekrar baktım tabloma. Sahte bakışları var dediniz, baktım ama göremedim ben. Soğuk dediniz, tekrar baktım ve tekrar ısıttı içimi tablodaki kadın. Para yiyici dediniz, zevk düşkünü dediniz, seks düşkünü dediniz… Sözün kısası dostlar, sizin gördüğünüz kusurların hiçbirini göremedim ben. Aşk da böyle bir şey değil midir zaten. Ben ömrüm boyunca hayran kaldım bu kadına. Belki söylediğiniz kadar kusurludur. Belki daha fazlasıdır. Sanırım aşkın ve sadakatin kör gözüne denk geldi. Zaten kadını bile kusurlu sevmekten başka ne geliyor elimizden… Her neyse dostlar. Haydi, sağlıcakla kalın.

Utanç duygusunun iğrenç kokusu yükseliyordu salondan. İhtiyar adam tablosunu kucaklayıp bağrına bastı. Tek bir kişinin bile yüzüne bakmadan kapıya doğru yürüdü. Ama salonda Körmüz’ü hayranlıkla seyreden birisi vardı. Kalktı, koşarak yetişti ve dokunuverdi omzuna ihtiyarın. İhtiyar durdu ve ağır ağır dönüp baktı mavili adamın karısına. Kadın etkilenmiş ve duygulu bakışlarıyla sarıldı Körmüz’e. Ağlamaklı sesiyle ilk ve son kez usulca seslendi:

“Körmüz, bu gece bir hayran daha kazandı!”

Günay Aktürk
28.12.2014

Diğer Hikayelerimi de Okuyabilirsiniz

Read more

Aslanlı Heykel

Parkta aslan heykelinden korkup ağlayan çocuğu annesi teselli ederken banktaki Erdal ve yaşlı adam onları izliyor.

İnançtan mı Korkuyoruz, Yoksa Tanrı'dan mı?

İnanç konusunda yüzlerce soru vardı kafasında Erdal’ın. Her gün bu parka gelir, saatlerce düşünürdü. İnsanların gözlerine bakınca, o küçücük ışıltıdaki inancı görürdü. İnancın insana mutluluk veren bir yanı olduğu doğruydu ya, ya kendisi neden onlar gibi mutlu değildi? Sanki ruhlarını çepeçevre saran her türlü boşluktan arınmış, sanki her şey yolunda ve tüm cevaplar anlaşılmıştı! Bu kadarla kalsa iyiydi hani. O ışıldayan inancın içinde bir de korkuyu görüyordu. Ama bu nasıl mümkün olabilirdi ki? İnsanın sarıldığı bir inançtan korkması neyle açıklanabilirdi? Şayet kendisi de o korkuya sahip olmazsa, inancın tamamlanamayacağını düşünmeye başlamıştı artık.

Erdal’ın aslanlı heykelin karşısında inanç ve korku üzerine düşündüğü Bosch tarzı sürrealist tablo.

Büyük bir boşlukta içi içini yiyordu. Acaba gerçekten var mıydı tanrı? Varsa neredeydi şimdi? Görebiliyor muydu bu düşüncelerin içinde debelenip durduğunu? Görüyorsa neden bir işaret vermiyordu? Neyi bekliyordu hâlâ? Çok kızıyordu şu dinlere de! Hepsi de kendince farklı bir söylem yaratmış, birinin söylediğini öteki sürekli yalanlıyordu. Hangi yoldan gidilecek, hangi iz sürülecekti? Düşündü düşündü ve düşündü…

Az sonra ihtiyar bir adam oturdu yanına. Erdal, kısmen de olsa tanıyordu onu. Her gün bu parka gelir, yolun tam karşısındaki geniş alana yapılmış aslan heykelini seyrederdi. Hem de gözlerini kırpmadan yapardı bunu. Her seferinde de bu banka, Erdal’ın yanına otururdu. Heykelin o garip cazibesi Erdal’ın da gözünden kaçmamıştı. Hatta evvelsi gün insana korku mu yoksa cesaret mi verdiğini düşünmüş, cevabından da tam olarak emin olamamıştı. Velhasıl iki adam akşama kadar heykeli seyredip tek kelime bile etmeden ayrılıyorlardı parktan.

Bugün bozulacaktı artık bu sessizlik. Erdal’ın buna hiç ihtiyacı yoktu ihtiyarın canı konuşmak istiyordu bugün. Yutkundukça daha da ağırlaşan sözcükleri taşımaktan yorulmuştu belki de. Kafasını baktığı noktadan çevirmeden öylece konuştu.

— Her gün bu parka gelip yan yana oturuyoruz ama tek kelime etmişliğimiz bile yok. İstersen tanışalım. Benim adım Rıza. Şu yokuşun başında sahaf dükkânım var. Ara sıra gelir, oturduğum banktan insanların yaşamlarını seyrederim.

Bütün o düşünceler anında buhar olup uçmuştu. Ne yalan düşüne, bu Erdal’ın da ihtiyaç duyduğu bir gereksinimdi. Aynı içtenlikle cevap verdi.

—Benim adım da Erdal. Açıkçası birilerinin yaşamımı seyrettiğinin farkında bile değildim.

İhtiyar, Erdal’a bir süre mutlu bir tebessümle bakıp arkasına yaslandı.

— Sürekli düşünüyorsun. Sürekli karşıdaki heykele bakarak dalıp gittiğini görüyorum. Söyle bakalım genç adam, nedir seni bu kadar düşündüren şey?
—
Sen de bakıyorsun ama.
— Ama ben huzurla bakıyorum.
— Galiba haklısın. Bir parça huzursuz olduğum doğru. Sebebini bilmiyorum ama çok düşündürüyor beni bu heykel.
— Peki, ne görüyorsun baktığında?
— Korkuyu görüyorum. Gerçi görülemeyecek gibi değil ya.
— Korku! İçgüdüsel ya da bizzat fikren korkular… Şimdi sana hangisinin hükmettiğini merak ettim. 

İnancını Kendin İnşa edersin Genç Adam!

Sesine açıkça umutsuz bir titreşim çöreklenmişti Erdal’ın:

— Ortak korkularımız! Gördüğün şu aslan insanın özünü yansıtan acımasız bir ayna benim için… Bu insanlar mutsuzluğumun yaratıcıları. O kadar çirkin, o kadar ikiyüzlüler ki insana olan inancım kayboldu. İnsanlıktan çıkmamak için inanca olan inancımı da kaybetmek istemiyorum.

Derin bir nefes aldı ciğerlerine:

— Bana öyle geliyor ki inancımın yaratıcıları da yine bu insanlar. Ama insansız bir inanç daha ne kadar ayakta kalabilir ki?
—
İnancını kendin inşa edersin genç adam. Ama mutlu ve iyi bir insan olmayı, insana ve insanlığa duyduğun inancı kaybederek başaramazsın.
—
İnanç bir insanı mutlu etmeye yeterli mi? Doğrusu ondan da pek emin değilim ya! 

İhtiyar, neleri görüp nelere kör olduğunu incelemek için Erdal’ın bakışlarına yoğunlaştı. Yaşam bin bir çakıllı bir yoldu ki herkes geçerdi bu yoldan. İlk geçen her zaman her şeyi fark edecek diye bir kesinlik yoktu. Ama tersi de kesin değildi.

— Neden korkuyorsun bu kadar inanmaktan?
—
Korkmaktan da öte cevap yoksunu sorular galiba. Sorun inançta mı yoksa inançsızlıkta mı? İsterdim ki insanlar çıkarları uğruna kötülük yapmasınlar. Ezilen ve zulmeden olmasın. Ama yaşanıyor işte. İnsan hangi insani değerlerden uzaklaşıyor ki bunlar oluyor? İnançsız olmakta mıdır dersin sebep?
—
Dünyaya kötülüğü yayanlar inançsız insanlardır! Bunu mu diyorsun yani?
—
Öyle bir şey söylemedim. Ama düşünsene, insan kendisini cezalandıracak bir yasanın ya da ilahi varlığın olmadığını düşünmeye başladığında ne yapar? Artık onu ne durdurabilir?
—
Vicdanı durdurabilir. Seni bir cinayet işlemekten alıkoyan şey cehennem korkusu olduktan sonra nasıl ispatlayabilirsin iyi niyetli olduğunu?
—
Nedenmiş o?
—
Çünkü kötülük yapmana engel olan şey vicdan korkusu değil, cehennem korkusu olacak o zaman.
—
Yani diyorsun ki insan her şeyden önce güçlü bir vicdanla donatmalıdır kendini.
—
Tam olarak böyle söylüyorum. İnsanlık adına yapılabilecek en büyük vahşet bir cana kıymaktır. “Allah’ın kıydığı canı yalnız Allah alabilir” diye öğretiliyor değil mi? Peki, Allah adına cana kıymak da ne oluyor?
—
Din öyle emrediyor.
—
Öyle mi dersin? Ama bir taraftan da: “Bir insanı öldürmek tüm insanlığı öldürmektir.” diyor. Bunun dinle alakası yok. Bunun dini kullananlarla alakası var. İnançsız insan ikiye ayrılır genç adam. Biri vicdanlı inançsız, bir diğeri de vicdansız inançsız. İnsanların neye inandıklarını söylemelerine bakma sen. Ne yaptıklarına bak.

Tüm bu sohbet esnasında orta yaşlarda bir çöpçünün ilgisini çekmişti bu konuşmalar. Bir süredir hem yerleri süpürüyor hem de konuşmaları dinliyordu.

Allah korkusu üzerine tartışırken öfkelenen çöpçü ve endişeyle ona bakan genç Erdal.

— Haklı olabilirsin. Evet, haklısın da. Ama yine de bana öyle geliyor ki inanç da yavaş yavaş yok oluyor.
—
Allahtan korkuyor musun?
—
Hayır, neden korkayım ki?
—
Madem inanç yok oluyor, öyleyse neden hâlâ itaat ediyorsun? Neden hâlâ itaat ediyor insanlar?
—
Sence Allaha inanmak için Ondan korkulması mı gerekir?

Fazla dayanamayan çöpçü öfkeyle bağırmaya başlar:

— Allahtan korkmayan kâfirdir! Korkmadığını söylüyorsun ya, yolunu şaşırmışsın sen. Allah-u Teâlâ buyuruyor ki: ”Allahtan korkun! Biliniz ki Allah’ın azabı çok çetindir!”

Dehşetle bakıyordu Erdal’a!

— Deccal gibi konuşuyorsun! Kâfir!

Çöpçü etrafı temizleyerek yavaş yavaş uzaklaşırken, Erdal da çöpçünün arkasından baka kaldı. Beklemediği bir tepki değildi bu. Biraz gergin ve ciddi bir tavırla ihtiyar adama çevirdi kafasını.

— İşte tüm mesele de tam olarak bu! Neden korkuyor ki? Deccal gelse de ölecek, gelmese de. Kimin için endişeleniyor? Kendisi için mi, yoksa insanlık için mi? Çöpçünün yüzüne bakınca korkuyu gördüm. Aynı korkuyu insanların gözlerinde de görüyorum. Ama inanç senin tek yaşam kaynağın ve sen o inançtan korkuyorsun! Bu korkuyu gördükten sonra nasıl korkmayayım inanmaktan söylesene!

— Sana korkuyu anlatayım genç adam. Şu ölümlü dünyada inancı ölüme karşı bir silah olarak kullanmayı öğrendi insanoğlu. Çünkü başka bir yol bulamamıştı. Bilgisizdi, açıklayamıyordu. Karşıdaki aslan heykeli var ya, bütün sorularının cevabı işte o heykelde saklı.

Böyle bir cevabı hiç mi hiç beklemiyordu Erdal. Şaşırmıştı. Sorgulayan bakışları konuşup da konuyu dağıtmaktan çekinir gibi susmuş, saygıyla devamını bekliyordu sözün. 

Parkta aslan heykelinden korkup ağlayan çocuğu annesi teselli ederken banktaki Erdal ve yaşlı adam onları izliyor.

Bu sırada aslan heykelinin tam önünde dört beş yaşlarında bir çocuk hem aslan heykeline bakıyor hem de korku içinde ağlıyordu. Annesiyse sevecen bir gülümsemeyle çocuğuna sarılarak korkmamasını salık veriyordu.

— Heykelin önündeki şu ağlayan çocuğa bak! İşte inanç da böyle bir şey! Aslan heykelini inanç ya da din olarak düşün. Yetişkin bir insan aslana bakınca korkmaz. Sence çocuk aslanın taştan yapıldığını bile bile neden korkuyor?
—
Çünkü onu gerçek bir aslan zannediyor.
—
Hayır, taştan yapıldığının farkında!
—
Neden korkuyor öyleyse?
—
Çocuk heykelden değil, heykelin taşıdığı anlamdan korkuyor. Yani yırtıcı bir aslandan! İşte inanç da tıpkı buna benzer. Bazı insanlar gerçekten iman sahibi oldukları ya da neden inandıklarını bildiklerinden değil, yaratıcıdan korktukları için itaat ederler ona.
—
Sırf cezalandırılmaktan mı korkuyoruz? Korkunun nedeni bu mu yani?

Yaşlı adam evet anlamında kafasını salladı. Gayet mantıklıydı bu düşünce. Tekrar heykele baktı Erdal. Sanki heykelden de ötelere bakıyordu. Peki, öyle bile olsa ne işe yarardı ki tüm bunlar? Korkarak ibadet etmeleri karşılığında onları ödüllendirecek bir tanrı düşünülebilir miydi gerçekten? Erdal’a göre asıl mesele bu da değildi. Az önceki çöpçüyü hatırladığında, azabın görünmezden değil dünyadaki gönüllü halifelerden geldiğini çok iyi kavramıştı artık. Ama insana olan inancını yeni baştan nasıl kazanacaktı, işte bunun bir yolu bulunmalıydı.

 

Günay Aktürk
Mayıs 2011 

Diğer Öykülerimizi de Okuyabilirsiniz

Read more

Babadan Oğula Bir Bakış | Bir Yaşam

Babadan Oğula Bir Bakış Bir Yaşam

Babalar ve Oğullar : )

Babadan Oğula Bir Bakış Bir Yaşam

Parmak hesabı bir sevdaydı benim için dörtlükler. İlk deneyim. İlk kafiye. Çocukluktan kalma… Yedi ya da sekiz heceli olması zorunluydu sanki: Gü-nay-ım-gör-ki-e-zel-de / ah-tım-kal-dı-çok-gü-zel-de… Babama özenmiş olmalıydım. Çocukluğumun bazı gecelerinde yanan beyaz bir lambanın ışığını hatırlıyorum: uykulu bakışlarımın ötesinde bulanık ve puslu bir siluet yazı yazardı boyuna: Babam. Görüntü iyice netleştiğinde ağzı yarı yarıya açık ve bir elinde kâğıt bir elinde kalem, derin bir düşünceye dalmış görürdüm onu.

Hangi sözcüktü acaba onu bu kadar düşündüren? Acaba gecenin bir yarısı yine kara kızı anımsamıştı da, ay gibi parlayan bu duyguyu mu tanımlamaya çalışıyordu? Olabilirdi. Bari ışığı kapatsaydı. Hatırlıyorum. Uyandığımı fark edip bana bakardı. Lakin o kadar titiz çalışırdı ki bakarken bile suratındaki o düşünceli ifadeyi kaybetmez ve yalnızca: “Uyandırdım mı oğlum?” der ve devam ederdi yazmaya.

Bu hali öfkelendirirdi beni. Yatağın içinde bir sağa bir sola debelenip, sabah yaz şunu, derdim. Başını bile kaldırmadan, “Olsun!” derdi. Ne demekti yani olsun? Uykusuz kalma yat, dememiştim ki. İlkokul çağındaydım en fazla. Onun bu halleri zamanla kalıtımsal bir mirasa dönüştü benim için. Benim de kara kızlarım oldu. Şirin mi şirin, acımasız, tuzaklarla dolu… İlk şiirlerimi yarattı onlar, ilk hayal kırıklıklarımı, ilk deneyimlerimi… Ama uykusundan uyandırmadım hiçbir çocuğu, içimdeki o emekleyenden başka…

Sonra uzadı kolu diyeceklerimin. Yedi sekiz hecenin içine sığdıramadım sözcükleri, duyguları… Serbest bırak bizi, dediler. Dinledim, duydum, dönüştüm. Kafiye uydurmak geçmedi içimden satır sonlarında. Sadece duygular vardı; sevinç, mizah, arzu, intihar ve öfkeli doğumlar… Hepsi de yaşımca mutlak bir sancının çocuklarıydı. Zaman akıp gidiyordu. Daha da uzamak istediler. “Kan uykularıma bir davettir asılsız ölüm korkuları” diye dizdim başı sonu serseri dizeleri. Sonra da: “her gece bir zindanda kurulur yağlı urganım” diye sürdüresim geldi. Sürdürdüm de. De…

Dipsiz Kuyular

Bir bedeli vardı bunun. Ki o bedel daha sonra koskoca bir roman yazdırtacaktı bana… Yazdım da. Teoride hiçbir şeyden anladığım yoktu. Sadece “yaz” diyordu içimdeki “kâhya!” Yazdım. Bana göre kendi çağını kat kat aşan bir yaşta yazmıştım “Boztepede beş sene” romanını. Yirmi altı yaşındaydım ve geriye dönüp baktığımda ne kadar ciddi bir eylem olduğunu fark edebiliyorum. Cesaret ve küstahlık bir aradaydı çünkü. Ama ünlü bir yazarın oğlunu kıskandıran bir roman oldu çıktı. O günlerdeki kız arkadaşım göndermiş. Nasıl öfkelenmiştim benden habersiz böyle bir işe soyunduğunu duyduğumda. Ama yorumunu duyunca öfkem duruldu. Kendime geldim. Küçümseyici bir tavırla: “ya roman yazsın ya şiir kardeşim” demiş. Sanırım beni değil de romanı eleştirse bu kadar durulmazdım. Zira bunda çok mana gizliydi…

Felsefeyle tanıştım. Zihnimi ustalaştıran dipsiz bir dildi bu. Derin düşünmenin de bir bedeli vardı lakin henüz aklımı kaçırmış değilim. Sanrılar görmüyorum. Delirmek zor zanaat. Derken Kelime yığınlarıyla bir sözleşme daha imzaladık. Öykü yazmamı teklif ediyordu. Hatırlıyorum o günü. Dün gibi değil, az önce olmuş gibi. Anlatayım.

Dolmuşa bindiğimi anımsıyorum. Mayıs ayı. 2011. Dalgındım. Acı çekiyordum. Âşıktım zira. Karakızgillere dahil bir kadın. Ulus’a gidiyordu dolmuş! Yani öyle olmasını umuyordum. Gitmiyormuş. Bana gidiyormuş gibi gelmişti. Her neyse. Artık inmem gerektiğini düşündüğüm sırada neden, “inecek var” demediğimden emin değilim. Zaten inmem gereken hiçbir durakta da inesim gelmiyor nedense. Bir saniyemi bile ziyan etmemek için aklımdan çıkartmıyordum o kadını. O dolmuşun içinde, o kadının beni neden sevmediğini sormakla meşguldüm. Ama oldum olası çok lüzumlu görünmüştü gözüme öyle deme! Belki şiirde yeni bir çığır açacaktık. Edebiyatımızın en verimli aşkı olacaktı kim bilir… Peh! Babamın kara kızına çekmiş olmalı. Kader işte! Olur öyle şeyler…

İlk Öyküler

Bir kartal heykeli gördüm. Özel bir şirketin mi yoksa bir kamu binasının önü müydü ne, işte çevresi duvarlarla çevrili öyle bir binanın bahçesinde duruyordu. Çok büyüktü. İşte ilk öykümü o kartal heykelini, bir aslan heykeli olarak kurgulama sonucu yazmış oldum. O anda zihnime musallat olan aşk duyguları da kader bilinmezliği de silinip gitti. Bu öyküyle inancı sorgulamış olacaktım. Mahallemin birisi aşktı ya, inanç da öteki mahallemdi. Düşündüm: inanca dayalı korkuları düşündüm. Sonra bir gün dedim ki: “insanın bir yaşama nedenine sahip olabilmesi için ya âşık olmaya ihtiyacı vardır ya da bir inanca sahip olmaya.”

İkisini de bahçemde yetiştirmeyi beceremedim. Aklıma üşüşen ne kadar fikir varsa hepsi de aykırı yüzünü gösteriyordu bana. Babamın aksine meseleleri kestirip atarak hep aynı yorumu tekrarlamak tatmin etmiyordu beni. Derince bir kuyuyla karşılaşmışsam eğer, üzerine tahta koyup geçip gitmeyecektim onu. Kim eşmişti onu oraya, hangi amaçla? Dibinde ne vardı? Görmeliydim. Babamın aksine… Ama ona da zaman zaman bir iyilik yapıp gösteriyordum gördüklerimi. Cevabı hiç değişmiyordu: “olsun!”

Bir gün tanrının yokluğuna dair kuşkularımı dile getirmiştim. Aynı kafadaydık çünkü. Baba, demiştim, huzursuzum. Sanırım tanrı beni duymuyor. Sanırım o yok.” Huzursuzluğumun üzerinde durmasını umarken, “ee sana ne bundan” demesin mi? “Sana ne, yaşamana bak sen. Evlen. Çalışan bir kız al. Birinizinki boğazınıza gider birinizinki kiraya. Hani şu mühendis kız vardı ne yaptın onu? Bütün sülalen tanıyor, getir biz de tanıyalım. Ayrıldın mı yoksa? İyi halt ettin. Sapsız balta gibi nereye kadar? Sana da yurt yuva lazım değil mi? Bırak artık şu ışığı, evreni, yıldızları. Yıldızlar akşam yemeğinde önüne bir kap yemek mi koyuyor? Yat uyu biraz. Sabah akşam okuyup yazıyorsun. Gözlerin kör olacak sonunda. En iyisi sana bir avrat bulayım ben. Biz de köye gideriz artık. Hüseyin’in malları yine bağa girmiş. Elli kere dedim ki sokma şunu kümese. Avrat ne olacak bunun sonu? Soyumuzu kurutacak bu oğlan…”

Benim bu yaşamda gördüğüm bir ışık vardı. Bir melodi. Bu dünyaya ait olmayan bir his, tanımlanamaz bir güçle kendine çekiyordu beni. Anlamasını umardım. “Ben bu çocuğun kafasından bir şey anlamıyorum” demek yerine, hangi çağın çocuğuysan bana oraları anlat, demesini… Aslında aramızdaki sorun çağ farkından kaynaklanmıyordu. Çünkü bana önerdiği yaşam dedemin de inandığı bir gerçekti ve babasının çağında yaşayan insanların çocuklarından ne kadar geri oldukları tartışmaya değer bir mesele.

Şiir yazmaya ona özenerek başladım ben. Artık pek fazla şiir yazmıyor. Geceleri ışıklar da kapalı. Ama beni uyandırdığı günden beri zaten uyumuyorum ki ben. Üstelik yazdıklarımı da okuduğu yok. Yaşamından kısa bir kesiti anlattığım “kurt hikâyesi” ni bile zar zor okuttum. Aramızda asla ciddi bir geçimsizlik, kavga gürültü de yok hatta bu tür bir yaşamdan garip bir haz almaya bile başladık. Herkes halinden memnun görünüyor. Lakin sanırım benim yaşamım artık onu pek ilgilendirmiyor. Atacağım yanlış bir adımda elbette sonuna kadar yanımda duracaktır ama Hüseyin’in mallarının üzüm bağını tahrip etmesi, orta yaşlardaki bir evladın yavaş yavaş yaşlandığını izleyememekten daha ilgi çekici olsa gerek.

Çiftliğin Çitleri

Şimdi bunları yazıyorum. Birazdan yıldızlar yine zihnimin önüne bir kap yemek koyacaklar. Herkes aynı yoldan yürümez ama herkes herkesi derin bir nefes aldığı mola yerinde anlar. Şu satırlarla bitirelim bu yazıyı:

“Baba söndür artık şu ışığı. Bak uyuyamıyorum. Otuz üç yaşındayım artık. Saçlarım da beyazladı. Belki bir gün asarlar beni kâfirliğimden. Biliyorum çiftlik işleri bitmez, üstelik Hüseyin de yeni inek almış diyorlar. Üzüm de bol bu sene, sen de haklısın. Ama bir önerim var benim. Çiftliğin etrafını çitlerle çevirelim…”

Günay Aktürk

Read more

İyinin ve Kötünün Yüzü Aynıdır

İyinin ve kötünün yüzü temalı Bosch tarzı illüstrasyon, Leonardo da Vinci Son Akşam Yemeği sahnesinde aynı kişinin hem İsa hem Yahuda olarak tasvir edilmesi

Son Akşam Yemeği

Leonardo da Vinci “Son Aksam Yemeği” isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı. İyiyi İsa’nın bedeninde, kötüyü de İsa’nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda‘nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı.

Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı. Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında, korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti. Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi.

İyinin ve kötünün yüzü temalı Bosch tarzı illüstrasyon, Leonardo da Vinci Son Akşam Yemeği sahnesinde aynı kişinin hem İsa hem Yahuda olarak tasvir edilmesi

Aradan üç yıl geçti. “Son Akşam Yemeği” neredeyse tamamlanmıştı ancak Leonardo da Vinci, henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı. Leonardo’nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı.

Günlerce aradıktan sonra Leonardo vaktinden önce yaşlanmış bir adam buldu. Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı. Leonardo yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı.

Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı başına gelenleri anlamamıştı. Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu. Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü.

Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi: “Ben bu resmi daha önce gördüm!”

“Ne zaman?” diye sordu Leonardo da Vinci. O da şaşırmıştı. “Üç yıl önce.” dedi adam. “Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce. O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı. Bir ressam beni İsa’nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti…”

İyinin ve kötünün yüzü aynıdır… Her şey insanın yoluna ne zaman çıktığına bağlıdır…

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more
Powered by Gelecek Internet