Hayatı Erteleme (Kısa Makaleler)

hayatı erteleme

Bir Alıntı Bir Yorum

hayatı erteleme - günay aktürk
hayatı erteleme - günay aktürk

“Karşımıza çıkan mutluluk anılarını hemen yakalamak gerek. Uzun uzun hazırlanıp beklemek her şeyi bpzuyor çoğu zaman.”

Emma
Jane Austen

Henüz zamanı gelmediyse, bırak da tavuk kuluçkada biraz daha ısıtsın yumurtayı. Bu hayat kümesinde daha çok yumurta çatlatacaksın. Ve inanır mısın, seve seve alışacaksın bu gidişe. Gerçekten sevmek ne zaman başlar acaba! Sanırım yeterince trajikomik bir hale geldiğinde…

Sana önce “hayatı erteleme” der, sonra da tutup “meyve olgunlaşmadan yere düşmez.” derler. Yaşamak da zaten kısa aralıklı afallama halidir. Neyzen de boşuna yaşamadı ha kenar mahallelerde. Bak, sonunda cenazesine kodamanlar da teşrif ettiler, sağını solunu kapatmaya çalışan dilenciler de! Ne koparabilirsen kâr şu hayattan. Ama Neyzen’in yaşlılığındaki fotoğraflarındaki ifadeye dikkat ettin mi hiç? Görkemli bir hayal kırıklığı! Geride kalanlarsa hâlâ telaşlı bir hırsızlık peşindeler!

Sen yine de Hayatı erteleme! Bunu yaparken de akıl sağlığını korumaya bak. En zeki olanlarımız bile bu dertten mustaripler. Belki de yalnız onlara has bir hastalıktır. Belki de değil. Ne de olsa insan psikolojisi yıllar boyu aldığı yaraların birikmesiyle kişide bir kişilik bozukluğu hasıl oluyor.

Erken çıkan yol alsa da yine de hızlı giden atın boku seyrek düşermiş. İnsan dediğin yol olmalı arkadaş! Ve bu yol bir menzile ulaşmalı. Gelip geçmeliler üzerinden memeliler ve dahi sürüngenler! Ve herkes bir şeyler öğrenmeli bu yolculuktan!

Şimdi söylediğim her şeyi unutma zamanıdır zira makalenin sonuna geldik. Neyzen üstadım ruhuma kendi nurundan üflese derdim ki cevaben: “Sikeyim yolun kaymaklısını da, yolcunun imanlısını da…” Hepimiz kıblesi kutsal ruh hastalarıyız nasılsa!

Not: Şeytanın bile kendine has kıblesi vardır. Tapınak dediğin güçlü bir tutkunun bulanık bir gölgesi değil midir… Kim demiş onun hakiki bir akıl hastalığı olmadığını! Ben son sözlerimle gölgelere karışadurayım, sen yine de hayatı erteleme!

Günay Aktürk

Read more

Kalbim Aklımın İtaatli Bir Uşağı

Kalbim Aklımın Uşağı - sabahattin ali

Şelale Şehrinde Bir Avuç Suya Hasret!

Kalbim Aklımın Uşağı

“Kalbim aklımın itaatli bir uşağıydı.”

Sabahattin Ali

Bizimki tam tersi. Kalbimiz aklımızın uşağı olsaydı haddini bilir, yalnız kan pompalamakla yetinirdi! Öyle olur olmaz karışmazdı boyundan büyük işlere.

Aradan bunca asır geçmesine rağmen ne büyük rütbeler verilmiş şu kalbe! Kabile kafası gündemde hâlâ! Eskiden kalbin de beynimiz gibi düşünebilen meziyetleri olduğuna inanılırmış. Peygamberi kastederek: “Biz ayetlerimizi o’nun kalbine indirdik!” diye bir ayet bile var!

Bir benzetme olarak duyguları kalp ile betimliyoruz. O da beynimizin bir marifeti oysa. Acı da beyinde, düş de beyinde. Paslı bir çivi gibi geçmişte çakılı kalan anılar… Yalancı sarı saçlar. Çekik gözler. Bir şelale şehrinde yaşadığı halde hâlâ bir avuç sudan medet uman o kervan kaçkını bilinçaltı!

Duygularımız onu hayallemenin zevkini o kadar fazla tattı ki daha fazla düşünmesi için kimse zorlamadı onu. “Acıdan kaç, zevke yakınlaş!” Doğa yasaları o kadar açık ve net…

Kalbimiz aklımızın itaatli bir uşağı mı gerçekten? On yıllık bir subayın disiplini bozmaması için artık üst düzey bir rütbeliden emir alması ve ona itaat etmesi gerekmez! Bir şeyi ne kadar uzun süre tekrarlarsanız bu sizde artık oturmuş bir alışkanlığa dönüşür!

Günay Aktürk

Read more

Ateş Ve Sanat – Müjdat Gezen Sanat Kültür

Müjdat Gezen - Ateş Ve Sanat

Ateş Ve Sanat - Müjdat Gezen

Müjdat Gezen - Ateş Ve Sanat

Ateş ve Sanat! Müjdat Gezen Sanat Kültür Ve Eğitim Vakfına 20 Şubat 2017 de yapılan çirkin saldırı üzerine…

Adı her neyse işte… Bilmem nerede doğup büyümüş. Güneyli ya da kuzeyli, dünyanın içinde kayıp bir beden… Ateşli sıvılara merak salmış! Yakmış. Yakacak. Ama yanmamış kıvılcımında onun, yananların onda biri kadar… Bir tek sudan nefret etmiş: suyun bilgeliğinden… Korkmuş boğulmaktan. Korkmuş kaybolmaktan.

Ama korkmamış boğmaktan ve de yakmaktan. Belli ki okumuş iki satırını üç beş kelamın! Ama okuduklarından pek bir şey anlamamış. Eline aldığı her kitabı (mutlak dokunmuştur onlardan bir kaçına) “Nece yazıyor bu yahu!” deyip yıllarca düşünmüş durmuş.

Düşünmek! Dilimize yabancı bir kelime! Sonunda düşünmeye değer bir şey olmadığına karar verip atıvermiş bir kenara. Kenar! Çöplük. Ateş!

Bu adam falancanın kapı komşusu; öğrencisi, iş arkadaşı, çalışanı… Falancanın filancası işte! Türkçede tam karşılığı yok. Birilerinin bir şeyi olan bu adam, bir gün almış eline bir bidon benzini düşmüş yola. Kafaya koymuş yani, yakacak bir yerleri. Ama kafaya, salt kendi kendine koymuş bu kundaklama işini. En nihayetinde kafa bu, içine bir şeyler koymasan da çalışır, iyi düzenek, tanrı işi!

Yani birileri kafasına girmemiş. Adamı değilmiş birilerinin! Öğütlenmemiş ve denmemiş ki: “Git ulan kundakla şu herifin binasını. Olur olmaz konuşup duruyor. Gerçi epeyce susturduk, uzaklaştırdık televizyondan ama sesi hala boru gibi çıkıyor. Üstüne üstlük Atatürkçü! Bir adam Atatürkçüyse (o aynı zamanda cumhuriyetçidir de) bizim gibi olamaz. Bizim gibi olmak kolay iş mi? Bizim gibiler sanat sevmez. Hem nedir ki sanat? Dinden imandan çıkartan bir insan icadı! Git kundakla ki ne olacak görelim.” Kimsenin böyle bir şey dediği yokmuş. Ama kafaya koymuş bir kez, yakacak bir yerleri.

Elinde bidon aylak aylak gezinip dururken (gecenin birinde) “Müjdat Gezen Sanat Kültür Ve Eğitim Vakfı” gelmiş aklına. Bu kadar uzununa da yeni denk gelmiş. Durup dururken! Hayırdır inşallah! Sanat! Ulan, demiş, o sanat bu sanat olmaya? Vay babanın şarap çanağına! Kıvırmış dümeni sanata. Durmaksızın. Zaten hemen üst sokakta! Tesadüf!

Müjdat Gezen. İstanbul Üniversitesinde ders verirmiş bir zamanlar. Bir öğrencisi okulu bırakacak. Parasızlıktan… Duymuş bunu. Bu da söylenmez ya, atmış elini cebine, keyifli keyifli şıngırdıyor para. Nereye gideceğini sezmiş. Çıkartıp vermiş çocuğa parayı. Niye mi yapmış bunu? Elbette okusun diye. Ve o gün anlamış ki bedava bir okul gerek bu yurda. Bir değil binlercesi gerek ya, açan yok. Bir okul, bir ateş demekmiş! Ateş ki bilgece olanından, diri diri yakmayan, kül etmeyeninden… Yani bu ahvalde açılmış bu okul. İşte adam bu okulu yakmaya gidiyor. Adamın haberi yok bütün bunlardan. Haberi olsa yine de gider miydi oraya? Kıymette pahalı bir soru!

Vakfa geldiğinde şöyle bir kolaçan etmiş etrafı. Kimsecikler yok. Yanaşmış götün götün. Bakmış bir Atatürk büstü. Kapının sağında hemen, yola doğru bakıyor. Nasılsa yüz yüze değiller, yüzleşmeyecekler, aldırmamış. Dökmüş benzini çalmış ateşi. “Sanata ölüm! Yaşasın bizim gibi olanlar!” Ateş aç bir kurt gibi sarmış sanatı. Ateş bu, yakmaz olur mu hiç? Nereye atarsan orayı yakar. Her zaman yoksulun kazanını kaynatacak değil ya! Biraz da sanatı yaksın! Bir zaman seyretmiş. Seyretmiş seyretmesine ya, bir dalga var bu işte! Ulan, demiş, bu ne? Ateş, bir türlü giremiyor eşikten içeriye. Korkmuş adam! Yaa korkmuş, ne sandın? Ateşin de sanatın da bir bekçisi var. Kapının sağında duruyor hemen. Gel de inanma! İlahi değil, tamamen dünyevi. Ama işte sokmuyor içeriye ateşi.

Böyle böyle olmuş dostlar. Bakmayın siz adamın cahilliğine. Sanata bakın, koruyucusuna bakın. Hep oraya, oradaki manaya bakın. Ateş bu, her şeyi yakar. İnsanı da yakar, taştan heykelleri de yakar, sanatkârı da yakar. Ama sanatı yakamaz. Çünkü ateş sanatın içindedir. Ancak onun aleviyle aydınlanır karanlıklar. Cehaletin sanattan korkması da bu yüzdendir. Ölümsüzlüğü istiyordunuz, alın size ölümsüzlük. Ateşin ateşi yakmaya gücü yeter mi hiç?

Günay Aktürk
21.02.2017
Ankara

Read more

Hoşçakal Bu Son Mektup

Hoşçakal Bu Son Mektup

Köpecik Uyuyor

Hoşçakal Bu Son Mektup

O uyurken ne yapıp edip bir şeyler yazmalı. Belki yenice görünecek son bir mektup daha. Ona… Postalamasam da olur. Mühim olan yazılması. Ama yazı masasına oturmak gelmiyor içimden. Çünkü bunu yapınca ille de ille ciddi bir şeyler koyasım geliyor ortaya. Oysa belki de sırf karalayıp atmak yeterli olacaktır. Bu yüzden bu satırları balkonun demirlerine oturmuş bir halde yazıyorum. Yani ciddiye almaz görünerek.

İçimden hoşçakal demek gelse bari… İşin o yüzünde ciddiyetsizlik var lakin her an aşağı düşebilirim. Ama zararı yok. Nasılsa en fazla en acemi hırsızın bile bir zıplayışta çıkabileceği kadar yüksekteyim. Lakin canımın yanmasını istiyorum. Kolumdan tuttuğu gibi aşağı çekecek birilerine ihtiyacım var. Bu bir silkelenme isteği de olabilir. Belki düşersem bir an için kendime gelirim de şaşkın bakışlarla sağa sola bakınıp, “ne oluyor yahu!” derim. Yoksa asla kendime gelemeyeceğim.

İnce hastalığı bilir misiniz? Yani veremi? Artık iyileştiriyorlar mı ne, çoktandır veremden ölen görmedim. Eski çağlardan kalma küflü bir hastalık gibi görünüyor gözüme. Çaresi mi bulundu yoksa artık kimseler derin düşünemiyor mu? Ya da adı değişti de travma mı oldu?

Şu sıralar bende bir gariplik var. Ama kimde yok ki? Görünürde sapasağlamım. O kadar ki domuz gribi bile giremez içime. Ama yine de hasta hissediyorum kendimi; bitkin, çok düşünmüş… Vücut, aldığı besinlerle daha çok güç kazanır ya hani, bendeki besinsizlik başka bir şey olmalı. Bundan ne sonuç çıkartacağımdan emin değilim. Ama bekleyin.

Mevsim geçişlerinin organlarımız üzerinde kurduğu baskıdan olacak (ne kadar bilimsel olduğunu hak getire) tam bir baş belası oluruz bazen. Bana göre ince hastalık denilen veremin de buna benzer bir etkisi var. En çok vücuda hasar veriyor zira. Öyleyse arıtım borularına ihtiyacımız var. İç sıkıntılarımızın pisliğini zihnimizden ve vücudumuzdan akıtacak bir boruya. Acaba şu su borusuna yaslansam akıtır mıyım içimdeki pisliği tepe taklak? Neşe mi gerek bize? Bir ışık mı? Her taraf yangın yeriyken ne ışığı, ne sevinci? Ah bir kalkabilsem ayağa masaya yumruğumu vuracağım da…

Köpecik uyuyor, bu ter yığını da dayanılacak gibi değil. Nefes alacak bir baloncuk oksijen bile yok havada. Balkon demirlerinden uzaklaşmalı. Zaten çok da ciddi görünmüyordu. İşte gelip oturdum yazı masama. Mektuba soyunmak üzereyim. Şu kurşun kalemin ucunu da amma sivriltmişim ha! Bunu ne zaman yaptığımı hatırlamıyorum. Demek ki çok olmuş yazmayalı. Peki, şimdi ne yapacağız? Mektup için bile olsa malzeme gerek. Kafamı kemiren bir sıkıntı var aslında. Kemirmekten çok uğultular yaratan bir basınç! İçimden bir ses, bu çığlığın mektubumsu bir tasvire ihtiyaç duyduğunu söylüyor. Öyleyse aklıma geldikçe kovaladığım iyi bir koşucu için yazılmalı bu son mektup! Aynı zamanda veremimin de yaratıcısı.

Geçen gün bataklığın oradaki yol ayrımına kadar kovaladım onu. Nefes nefese kalınca durdum. Durmak biraz iltifat, boylu boyunca kapaklandım desem yeridir. İki hırçın nefes arasında kovalıyor mu yoksa kaçıyor muydum belirsizdi. Köpüğe bulanmış bir Arap atı gibiydim. Ona mı yazmalıyım şimdi? Ya da sıcaklar daha da bastırmadan gölgeye mi çekilmeliyim? İki defa vazgeçtim ondan. Sessizce terk ettim onu. Peki, o ne yaptı? İkisinde de öfkeyle, daha da artan bir kuşkuyla acıdı bana. Yaklaştı. Üşüdü. Ağladı… Üçüncüsü yok artık. Olsa da güvenemez bana. Ben olsam güvenebilir miydim? Güvenmek çok onur kırıcı…

Bu yazı masasının başına oturmaya gelmiyor. Daha da ciddileşiyor hayat. Ama bir yerden başlamalı. Öyleyse “Merhaba!” diyelim. “Merhaba canım.” Canım mı dedim? Ne hakla? Aklı başında adam hangi yüzle teşebbüs edebilir buna? Bedeni terk eden son nefes gibi hayatından sessizce çıkıp giden ben değil miydim? Hem de iki kez. Kimsede bir dirhem can kalmadı, kendine gel. En iyisi, “Merhaba hanımefendi!” diye başlamak. Evet, bu daha gerçekçi… Böyle devam edelim.

Çünkü Kırıntıların Kaldı İçimde

Merhaba canım. Söze nasıl başlarsam başlayayım bu yine de canını acıtacak, biliyorum. Köpecik uyuyor. O uyurken sana dokunmak istiyorum ama yine terk edeceğimden korkuyorum. Yine de yapmalıyım bunu. Sana yine merhaba demeliyim. Çünkü kırıntıların kaldı içimde. Küçük parçalar halindeler ve üstelik mayalanmış kutsal ekmek kırıntılarına benziyorlar.… Ben o parçaların üzerinde uyuyorum yıllardır. Fark ettiğim andaysa kâbusa dönen ve gittikçe büyüyen bir korku olarak yaşıyorum seni.

Sen nasıl yorumluyorsun bunu? Yine canım cehenneme mi? Eminim kan kusuyorsundur bana. Seviyorum dediği halde çekip giden ikiyüzlü güvenilmez bir adam olarak yorumluyorsundur. Hem de bir hoşçakalı bile çok görerek. Sakin olmalısın. Başka sözler duymalıyım senden. Zira yeterince kan kustuk. Orta bir yolu yoksa bu gidişin, işte asıl o zaman çığ düşmeli aramıza.

Yazdıkça saçmalayasım geliyor. Buz gibi suyun altına mı girsem acaba? Ne yapılması gerektiğini kestiremiyorum bir türlü. Aslında otuz altı saattir uykusuz olmasam bu kadar tere bulanmazdım.

Gücüm gittikçe tükeniyor. Bilirsin bu halleri ya da daha çok bilmeni umuyorum. Sana, içimde kuduz bir köpek beslediğimi söylemiştim. Hani şu köpecik. Ona ancak böyle seslendiğimde mümkün oluyor vahşiliğini unutmak. Evet, derin bir uykuda şimdi. Güçlü olduğum zamanlarda önüne bir kap yal koyup karnını doyuruyorum. O farkına bile varmadan basıyorum iğneyi. Bu onu günlerce uyutuyor. Ama uykusuz geçen günlerimde onu da senin gibi ihmal ediyorum. İğnenin etkisi geçip başını kaldırdığında rengi bile değişiyor dünyanın. Salyaları ağzımda köpürüp dişlerim daha da keskinleşince peşine düşüyorum senin.

Ama sana zarar vermemek için ilk sapaktan dönüp başlıyorum o köpekle boğuşmaya. Çünkü o senin yok edilmeni istiyor. Ona göre ikimize de zarar veriyormuşsun. İnanabiliyor musun buna? Aklını kaçırdı zavallı. Bu kayıp zaman dilimi ise sana “terk edilmek” olarak yansıyor. Hâlbuki karanlık bir yer altı dehlizinde senin için yabani bir hayvanla boğuşuyorum. Böyle anlarda veremin kokusunu duyuyorum. Saçlarım şimdiden beyazladı bile. Yakınlarda bir değirmen olmalı, kan kokusunu alabiliyorum. Çünkü kanlarımız dehlize karışıyor. Kutsala kan sıçradı bir kez…

Fark ettim de köpeciği doyurmakla aç bırakmak arasında meğer hiçbir fark yokmuş. İki halde de eninde sonunda saldırıyor. Onu yok edebilmenin yolunu bulamadım henüz. Lakin bir kez konuşmayı denedim. “Bak köpecik”, dedim”, “biliyorum, sen benim savunma mekanizmamsın. Beni korumaya çalışıyorsun ama onu karantinaya almaktan vazgeç artık. O tehlikeli değil. Sadece birazcık yorgun o kadar.”

Başını okşadım. Pamuktan da yumuşak tüylerini… Az kalsın elimi kopartıyordu mendebur! Her zaman olduğu gibi ilk o saldırdı. Dişlerinin acısını hala hissedebiliyorum kafamın içinde. Uyandığımda biraz ötemde yatıyordu. Başını okşamadan önce iğnesini yapmıştım. Etkisini göstermiş olmalı. Nasıl yuvalanmış, nasıl ev bellemişse inini, beni bile yaklaştırmıyor yanına.

Şimdi tatilde olmalısın. Dün gidecektin. Orada nem de vardır şimdi. Olsun. Hem hastalığına da iyi gelir. Beni düşünme sakın. Bu sayede daha az berbat geçer tatilin. Seni sevdiğimi söylemiş miydim? Her ne kadar senin beni sevdiğinden kuşkulansam da seviyorum seni ey mayalanmış ekmek kırıntım… Bunu eminim sen de düşünüyorsundur.

Hemen öfkelenme, dinle ve yavaş konuş. Köpecik uyuyor. Uyanmasını istemeyiz değil mi? Seninle üç dört ay gibi kısa bir beraberliğimiz oldu. Bu tam tamına iki sene önceydi. Sen bana gerçek mutluluğu yaşattın. Sevmek, demiştim, yaşamın en güzel hediyesi. Hele ki aynı duygularla karşılık bulmak!

Çivi Gibi Çakılan Sözler

Ama senin beni sevebilme marifetin o kadar kısa sürdü ki canım, bu muammayı bu güne kadar hiç cevaplayamadım: kısa sürdüğü için mi aldattın beni? Hem yüreğinle ve hem de bedeninle? Zihnime çivi gibi çaktığın o sözün manası nasıl acıtmıştı canımı biliyor musun: “Seninleyken onunla da görüştüm.” “Ben gerçek sevgiyi onunla yaşadım.” “Çok acı çekiyorum.” Sanırım o sıralar tesadüfen geçiyordum oradan.

Sahiden! Seninle düzenli bir ilişkimiz de yoktu. Bedenimizin tatminsizliği mi bitirmişti bu ilişkiyi? “Zaten cinselliği çıkartırsan ilişkiden geriye pek faza bir şey kalmıyor.” Bari bunu söylemeseydin. Senin hem kafası karışık, hem mutsuz ve hem de doyumsuz bir kadın olduğunu düşündürdü bana bu sözün. Sana göre o sıralar bana bir şans vermiştin. Hem de tüm bu sözlerine rağmen.“Git, gelme dedin. Aslında beni ona gönderen sendin.” Her git dediğimde bir başkasının kollarına gideceğini düşünmek umut verici sevgilim!

Sıcaktan saçmalamaya başladığımı kabul etmiyorum. Gerçek olan şu ki sen kötü bir insandın. Güvenilmezdin. Beni o gün çıkartacaktın hayatından. Seni iki kez terk etmişsem, iki kez geldiğimi de görmelisin. Yüzlerce kez güvenmeyi denedim fakat asla affedemedim seni. Ama belki bir kez ağladığını ya da acı çektiğini görsem belki affedebilirdim. Bu da varsın benim avanaklığım olsun.

Gerçek sevgiyi sorguluyorsun bu günlerde. Gerçek sevginin ancak karşılık beklemeden mümkün olabileceğini savunurken, bir sevgili olarak senin de sorumlulukların olabileceğini görmüyorsun. Aklanma çabası mı tüm bu savunma girişimlerin? Ne yaparsam yapayım beni sev, ben bile kendime güvenemiyorum demek mi bu? Köpecik diyor ki: “Bir daha aldatılmak için mi koşuyorsun ona? Seni zavallı hayvan! Eninde sonunda parçalarına ayıracağım seni!

Daha ne kadar köpüğe bulanabilirdim ki? Artık sözün sonunu getirmeliyim. Köpecik uyanmak üzeredir. Gideyim de karnını doyurayım bari. En son iğneyi üç gün önce vurmuştum. Uyuşmaya karşı yavaş yavaş bağışıklık kazanıyor, üstelik elimde başka iğne de kalmadı. Bu seni can gözüyle son hatırlayışım. Kendine dikkat et. Geceleri daha çok uyu. Mahzenden tıkırtılar geliyor. Sessiz ol, kaçmaya hazırlan. “Kimseyle konuşmuyorum köpecik, şu iğrenç kedi yine gelmiş bataklığımıza. Kovalıyorum gitmiyor lanet olası.”

Zavallı sersem köpek, hala sendeliyor. Birazdan iyice uyanmış olur. Artık onu yenemem. Buraya geldiğinde benliğimiz birleşmiş olacak. Seni bir daha asla istediğim gibi hatırlayamayacağım. Git artık. Uzaklaş. Geceleri daha çok uyu. Ve artık bırak peşimi. Hoşçakal.

Geldin mi köpecik? Kahve yapayım mı sana da? Evet, yine gelmiş şeytanın talebesi. Nasıl da çirkin bir yaratık öyle? Evet, haklısın. En başından beri de haklıydın zaten. Bataklığımızı kirletiyor! Sen onu boş ver de, uyurken ne de güzel hırlıyordun yahu! Rüya mı gördün, anlatsana! Ah iyice oturmuş boğazına, gel, zincirini çözelim. Hava da ne kadar da sıcak değil mi bugün?

 

Günay Aktürk / Hoşçakal

Read more