Güzel İnsan Olmak – Ya da Olamamak

güzel insan olmak, günay aktürk makale

Yüreği Güzel İnsan Olmak

güzel insan olmak, günay aktürk

“Ben vicdanı temiz, korkusuz ve kötülük yaparak kendini küçük düşürmeyecek türden bir insanım.”

Morgue Sokağı Cinayetleri
Edgar Allan Poe

Kim ki “güzel insanolmak istiyor, vicdanın ve merhametin izinden gitsin. Hiçbir yazılı emir, gelenek ya da ideoloji insanı vicdanlı bir birey yapmaz. Bu yüzden hiç kimse aynadaki suretine bakarak inançlı bir dindar ya da zeki bir bilim ve ilim yorumcusu olarak övünmesin.

Zehirli yılanları dahi hayretler içinde ve ilgiyle izlemeyen insan! Onun büyüleyici etkisine kapılmayan… Davranışlarındaki evrimsel vahşiliği fark edip “Bak, bana da zihin verdi!” diye onunla konuşamayan insan! Yılanın zehri ile farenin içgüdüsü arasındaki bağlantıyı fark edemeyen insan elbette onları düşman ilan edip kafalarını kopartacaktır!

Yok etmeye gücü olduğu halde bir şekilde sevmeyi becerebilen insan, erdemli insandır. Kendini tanrı sanan insan kötü bir insandır. Bilgisizdir. Cahildir. Bazıları gerçekten bilgili olabilirler. Ama o bilgi merhametin kapılarını açmaya yetmemiştir. Belki dünyanın en güçlü insanı bile olabilir. Ama sadece o kadar. Bir zamanlar besin zincirinde en tepeye tırmanmış olan dinozorlar gibi.

Tanrıcılık oynayan insana derim ki: “Sen hayvanlar alemindeki insan popülasyonunda en güçlü hayvansın. (Buradaki hayvan tanımı hakaret içermiyor) Ama seninle üst insana ulaşılamayacak. Zeki olmakla zengin olmak aynı şeyler değildir. Uygar olmakla bilgin olmak da aynı şey değildir. Tıpkı 2020 de yaşayan herkesin bilgi çağında yaşamadığı gibi.

 

Günay Aktürk

 

Read more

İnsan Psikolojisi – Sosyal Hayvan

insan davranışları

İnsan Mezarlığında Klinik Bir Vaka

İnsan Psikolojisi

Dikkat! Makalenin kimi kısımlarını çocuklarınızdan uzak tutunuz : )

Bugün Fernando Pessua’nın şu sözleri beni çok etkiledi: “Nasıl yaşadıysam öyle öleceğim. Kenar mahallenin birinde, bir eskicide, alıcısı bulunmamış mektuplara düşülmüş notların arasında kiloyla satılacağım.

Birilerine çok fazla işledik, birileri çok fazla geçti bize. Tıpkı iki tas suyun birbirine karışması gibi. Ayır bakalım şimdi nasıl ayıracaksan damlaları. Sosyal hayvan olmanın getirisi. Ya da götürüsü. Kısaca getir götür işlerine bakıyoruz. Gerisini karıştırma.

Bakın söylüyorum. Bu bir hafıza kaydıdır. Birilerinin bilinçlerinde yaşamaya devam edeceğiz. Mesela bu sabah başını okşadığım köpeğin içgüdülerine yerleştim artık. Zamanla havlaması azalacak diye umuyorum. Korkusuz yatacak kaldırımlarda. Kendine güveni geldiği zaman, belki de sert bir tekmenin bedelini ağır ödetecek sahibine.

Yarını şu anda ilmek ilmek örüyoruz diyorum. Birbirimize tattırdığımız duygusal deneyimlerde belirlenecek yarınlardaki biz. Bunda bir anormallik yok. İnsan psikolojisine en ağır darbeyi yine insan vuracak.

Al sana bir örnek daha. Bugün aşırı yağmurdan giderler tıkanmış. Balkonu su bastı. Bir yandan aşağıdan gelen çamurlu su, diğer yandan şiddetli rüzgâr ve yağmur… Kasırgaya yakalanmış gemilerden hiçbir farkım yoktu. Gökyüzünün delinmiş haliydi bu ayrıca. Soğuk ve ıslak bir gömlek gibi yapışıverdi ruhuma kara duygular. Şimdi neler olacağını söyleyeyim. Bir süre baş etmeye çalıştığım o çamurlu suyla beraber yaşayacağız. Onun bana yaşattığı deneyim zihnimde bu şekilde tanımlandı demek oluyor bu. Sabah olduğunda hava yeniden açacak, biliyorum. O an geldiğinde yeni tanımlamalar için burada bekliyor olacağım onu.

İnsan Psikolojisi

insan psikolojisi nedir

Yaşam zincirinde hayvanların belli bir yeri ve önemi varken, yıkıcı varlığıyla “insanı” tanımlamakta zorlanıyorum. Önceleri doğaya aykırı bir ucube olduğumuzu düşünürdüm. Düşünen aklıyla bile kendini doğaya adapte edemeyen hakiki bir aptal! Bence yerimizi yaşamın başıyla kıçı arasında geçen zamanın bir yerinde kaybettik. Bir avuç yem için gıdaklayan tavuklar olmak mıdır amaç? Sahibinin amaçlarına hizmet ettiğinin bile farkında olmayan horoz sürüsü olmak mı? Asıl evimiz olan doğayı cehenneme çevirip, içinde sahte uygarlıklar yaratmak!

İnsan zekası medeniyetler kurduğundan beri yapmayı bildiği tek şey birbirlerine bir şekilde dokunmak. Ne yani, kâr olarak elimize geçen yalnızca bu muydu? Bence ondan sonra başlıyor iş. Bakın anlatayım. Yüzlerce şiir yazdım kadınlara. O şiirler şimdilerde başka insanların ruhlarına yuvalanmış durumdalar. Dizelerim halka açık bir gemi filosu. Onlara kattığım duyguların binlerce şekle girdiğinden haberdarım. Artık tanınmaz hale geldiklerini de biliyorum. Farklı suretlerde can buldum demek oluyor bu. İnsan da böyle. Zamanla dönüşüyor ve onu değiştiren şey ile beraber yaşamaya başlıyor.

Yaşama insani anlamlar katmak zorundayız. Zira insan psikolojisi denilen o özel ve milattan kalma aygıt çok çabuk bozuluveriyor.

Sosyal Bir Hayvanın Anormal Halleri

Ne olursa olsun batsın demekten hoşlanıyorum… Birbirlerinin dokularına karışmaya çalışan şu insanların izledikleri yol yerin dibine batsın. Bakış açıları bir bataklık şapırtısına benziyor. Başlarda bir taraf köleyken diğer taraf efendi. Sonlara doğru iki ezeli düşman çıkıyor ortaya. Yıpratıcı bir karışım modeli. İşte aptal insan yığınlarının keşfettikleri sahte gerçek! Birine dokunduğumuz zaman sizce de onun dümenine çabucak geçmek istemiyor muyuz? Nasıl düşünmesi ve yaşaması gerektiğini ondan daha iyi biliyor gibi bir halimiz var. Bu, kendi boktanlığımızdan doğan bir telafi çabası değil. “Bana bak, beni besle. Beni farklı yollarla doyur. Kölem ol ve kırbaç tapınağıma çaputlar as.” “Eğer benim gibi düşünüyorsan seninle aynı fikirdeyim!” İçler acısı değil mi sizce de? Bir de halk olarak nefret ediyoruz domuzlardan!

sosyal hayvan

Dünya, içinde çok fazla sahtekâr barındıran bir gezegen. Birçoğu eli kırbaçlı efendisinin şatosunda süt banyosu yapmaktan memnun. Buralarda hile ve hurdayla karışır insanlar birbirlerinin dokularına. Onur gereksizdir onlar için. Hayatta kalmanın en iğrenç yolları araştırılır. Alçalmaktan korkmazlar çünkü alçalmak onların nazarında sadece aç kalmaktır. Yoksullaşmaktan korktukları için nefretle bakarlar yoksullara. Bir gün onlar gibi yoksul olmaktan it gibi tırstıkları için.

Yoksullara nefretle bakan yalnız varsıllar değildir. Önüne bir parça kemik atılmış olan ruhu satılıklar da nefretle bakarlar. Halkın içinde ama halka düşman olarak… Birbirine karışmanın en iğrenç yoludur bu. İnsanlığa giden yolu tıkarlar çünkü.

Hane hane, birey birey sahtekar sürüsü barındırır içinde bu gezegen. Orgazm taklidi yapan kadınlar, sözde en sadık ve babacan erkekler. Kendini lükse ve şöhrete satan kadınlar, paranın ve penisin fahişesi olmuş erkekler… Sadakatsiz kadınlar, sadakatsiz erkekler. Kadınlar ve erkekler. Cinsel organları tutuşmuş sadakatsiz… Kadınlar… Ve erkekler…

Bu dünya, hiç kuşku yok ki kaliteli insanları da barındırıyor içinde. Onların hep azınlıkta olduklarını düşünmüşümdür. Bir araya gelseler belki sadece muhtar çıkartabilecek bir köy kadar kalabalıktırlar. Hatta bu kalitelerini bir zamanlar kire pise çok fazla bulanmış olmalarına borçlu bile olabilirler. Belli olur mu hiç?

Bununla birlikte anormal bir psikolojiye sahip oldukları kaçmadı gözümden. İnsan insana rastlar da sağlam kalır mı hiç psikolojisi? Onlar yine de daha fazla karışmalı dokumuza. Bize huzuru getirecek olan o azınlıktır. Ama lütfen başlarına bela olmayalım onların!

Günay Aktürk

insan davranışları

Bu da belki kısa bir dipnot olarak burada kalabilir: “Satılmış olan soysuz bir haraminin koynuna girdiğinde, soluk bir hayalet olarak biz de orada olacağız.

Read more

Adalet Mülkün Temeli Midir

Adalet Mülkün Temelidir

Adalet Ve Yargılama Çıkmazı

Adalet Mülkün Temelidir

Bir zamanlar adına kanun dedikleri, epeyce de iş gören bir şey vardı. Gelin görün ki onun ne kadar esneyebileceğini deneyimlemek ayrı bir tecrübeydi, yasal kanunsuzluğun inceliklerine şahit olmak ise ayrı bir tecrübe. Ayrıca kanun da insan mayasının elastik özelliği sayesinde bir oyun hamuru gibi istenilen şekle sokulabiliyordu. İnsan ürünü olan ne var ki yine insan tarafından eğilip bükülmesin? Yönetim kadrosunda isen sorun yoktu. Asıl sorun alt tabakalarda olduğunda ortaya çıkıyordu. Ama her zaman böyle olduğuna inanmıyorum.

Halkın “servet istiflemeyi”, barbarlığı” ve de “diktatörlüğü” tasvip etmediği dönemlere şahit oldu dünyamız. Ama ne zaman ki halkın gözleri kör edildi, işte o zaman baştakiler için makam, çekici bir gözlükçü dükkânı gibi görünmeye başladı. Kanun, arkası olmayanlar için bir zulüm makinesi. Ama arkan varsa o kanunla inanılmaz şeyler yapabilirsin. Hatta yaptığın şeylere sen bile şaşıp kalırsın. Adalet mi kutsal sayılmalı yoksa makam mı? Kanun yapıcılara bu kadar saygı gösterilmeye devam edildiği sürece, makam ve koltuğun adaletin üzerinde durduğuna şaşmamalı.

Cinayetler işleniyor dünyada. Ben bunları üçe ayırdım. Bireysel cinayetler, örgütsel cinayetler ve de profesyonel cinayetler. Komşusu tarafından taciz edilen insanın işlediği cinayetin yargılaması mahkemelerde yapılıyor. Örgüt cinayetleri biraz puslu, eğer ucu herhangi bir makama dayanıyorsa her zaman istenilen sonuç alınamayabilir.

Ama profesyonel cinayetlerde suçlu hiçbir zaman linç edilen insan olmaz. Çünkü bu eylemi yapanları yargılayacak olan adalet bir kartal gibi yeryüzünü tarıyor. Kafasını kaldırıp daha yukarı bakacak kadar da esnek değildir boynu. İnsandaki adalet algısı, esas suçluların yargılanmadığını görmesiyle beraber zamanla esnemeye başlıyor.

Mahkemelerin tek kutsal mekanizma olduğu fikriyle büyüyen bir insanın günün birinde bu esnekliği fark ettiğini bir düşünün. Kanunun işlevsiz hale getirilmesi eninde sonunda anarşizmi doğuruyor. Ve o andan itibaren anarşizm, o kişinin tek yargı mekanizması haline geliyor. Fazla mı hayalperestlik oldu dersiniz? Yani adaletsizlik her insanda anarşizmi doğurur mu? Her insanda olmasa da, anarşizmin doğumu da bir nevi adalet yoksunluğu diyebiliriz!

Demokrasi, şeriat, diktatörlük ya da sosyal devlet… Bunların hepsi de alfabe yardımıyla yan yana gelmiş ve manasına uygun olmayan tuhaf davranışlar sergilemeye başlamışlar. İnsanoğlu toplumu adaletle idare edecek sistemin ne olduğunu düşünüp duruyor. Hâlbuki esaslı sorun “insan”ın bizzat kendisinde… Onun hangi sistemde olursa olsun günün birinde kibre kapılıp canavarlaşacağı gibi bir tehlikeyi nedense azımsıyorlar. Haklı olduğunu düşündüğü için zalimleşen bir algı kadar kötü şey var mı dünyada? Dünyanın en vahşi diktatörü kimdir? Zalimliğini, kendini haklı saydığı gerekçelerle doğuran algı değil midir? Bu algıya siz de sahip olabilirsiniz ve muhtemelen öyledir.

Che gibi bir lidere herkes oy verirdi. Kurmuş olduğu devlet çatısının altında bütün halklar kardeşçe yaşayabilirdi de. Ama asıl sorun devlet şeklinin nasıl olacağında ve başına kimlerin geçeceğinde değil. Asıl sorun, o liderden sonra başa geçecek olanların canavarlaşmayacağının garantisinin nasıl verileceğinde…

Mülk Çıkmazı

Adalet mülkün temeli midir? Mülk nedir? “Mülk” kelimesi Etimolojide incelenirse en eski kaynağın 1300 sene öncesinden olduğu anlaşılır. (Arapça mlk kökünden gelen milk veya mulk’ün iki manası var;

1- Sahip ve egemen olma, sahiplik, egemenlik, hükümdarlık, krallık.
2- Sahip olunan şey, egemenlik alanı.

Adalet devletin temelidir.” Yani devlet anlamına da gelir, taşınmaz mülk anlamına da. Sorun şu ki biz bunu hangi anlamda kullanacağız? “Adalet tapunun temelidir.” Ya da “Adalet saltanatın temelidir.” Sokrates’in “Devlet” kitabında bile bir devletin ayakta kalabilmesi için ilkin adaletin gerekliliği vurgulanıyor.

Şöyle demiştim bir zamanlar: “Eğer bu devlet bizim devletimizse öyleyse neden açlık sınırının altında yaşıyoruz?” Tabii ki de adalet olmadığı için. Temel çürük ama bir yolla hâlâ hayattayız. Yani bir anlamda mülksüz sayılırız.

İşte o yüzden mülksüzler için bir adalet yok diyorum. Devlet sermayeye dayanıyor. Bütün kanunlar ve hatta dünya tarihinde yapılmış olan bütün savaşlar da bu sermayenin korunması için yapılmış. Adalet denilen şey de geçmişin ve bugünün dünyasında devletin bekası ve doğal olarak da zengin saltanatının bekası için var. Bu tıpkı kadercilik gibi. Bana göre kadercilik, yoksulların nasırlı ellerini zenginlerin yakalarından uzak tutmak için var. Eğer “mülk” kelimesini “devlet” olarak kullanırsak, devleti de sermaye ve zenginlik olarak, bu durumda adalet işlese işlese yoksulu zenginden uzak tutmak için işleyecektir.

Sosyalizm işte bu yüzden komünizme geçtiğinde devleti terk eder. Ben mülk kelimesini şahsi mülk anlamında kullanmak istiyorum. Adalet, sahip olduğum tek barınağımı koruyamayacaksa kimlerin barınağını koruyacak? Esasen taşınmaz mülkün sahiplenilmesine de karşıyım. Her şeyin alın terine dayanması gerektiği bir dünyada mülklü ya da mülksüz olarak doğmak, hangi yoksul ya da varlıklı rahim tarafından doğduğuna bakıyorsa, makale boyunca hangi adaletten söz ettik biz?

Günay Aktürk

Read more

Zor Kadın

zor kadın

Zor Kadın

zor kadın

Zor kadın yoktur diyoruz ama zor erkek hiç yoktur. Neden? Çünküle asıl dokuz nefisli olan erkektir. Beş kişilik bir kadın heyeti oluşturup deneyebilirsiniz. Kendimden bilirim erkek zaafını. Vakti zamanında falan hani. Fakat hakikatin her zaman ince bir çizgi var. Bazı erkekler de yerine göre gerçekten zor olabiliyorlar. Bazı kadınların beri benzerini kolay kolay beğenmedikleri gibi bu seçkin erkekler de beğenmezler. Detaya girmeden asıl söyleyeceğimi söyleyeyim.

Aslında bu işin kadını erkeği yok. Bilinç seviyesi var. Bilinç arttıkça algıda seçicilik artıyor. Yoksa herkes beğendiği karşı cinsten bir insanı rahatlıkla arzulayabilir. Fakat kültür seviyesi, zevk anlayışı, zihin doyumu, evrensel düşünce gibi algılar belli bir yaştan sonra iyice belirginleşir. (Herkeste olmayabilir) Bu olduğu zaman ona belli bir mesafeden fazla yaklaşamazsınız

Aslında “bu bize bakmaz” derken asıl söylemek istediğiniz şey, biraz da onun yaşam standartlarıyla alakalı. Hayalperestlik olduğunun bile farkında değilsiniz. Görünen o ki hiç de çirkin bulmuyorsunuz kendinizi. Özgüven de vardır. Fakat baş döndürücü güzelliği ve dahi yahşiliği çok fazla abartırsınız.

Ama hepsi boş. Belki de en iyisi budur. Sonuçta kim kimi hak etmiş, kim kimi kırmadan ayrılabilmiş ki? Hele ki her ilişki bir beddua çöplüğüne dönmüşken…

 

Günay Aktürk

Read more

Neden İnsanlık Bende Kalıyor

Neden İnsanlık Bende Kalıyor

İnsansız Bir İnsanlık Cehennemi

Neden İnsanlık Bende Kalıyor

“Neden insanlık hep bende kalıyor, gidecek kimsesi yok mu?”

R. Sharma

 

Yokmuş demek ki. Evden atmış ev sahibi olacak dürzü. Sokakta geçirmiş geceyi. Tinercilerin, ekbercilerin tecavüzüne uğramış. Yüzlerce kez bıçaklanmış karnından.

Yine de suçlu bulmuş cübbesi ilikli, gün akşama varmadan hapsi boylamış. Mahkûmların saldırısına uğramış içeride. Onca yıl yatmış da bir Allah’ın kulu don fanila getirmemiş.

Katillikten yatan Osman, diyordu Nazım baba. Bir adı da Osman’mış. Yaa, Osman’lar da yer sopayı. Daha çok Ali’yi şamar oğlanına çeviriyorlar ama derin bir mevzu var burada. Derken tahliye edilmiş. Dışarısı hepten bok. Ne yapacaktı başka?

Dur ulan demiş kendi kendine, bir de çatır çatır direneyim. Direnmiş de. De… Eylül ayının üçüncü haftasının manalı bir cuma sabahında suç üstü… Anayasayı tağyir, tebdil ve ilgaya teşebbüs ederken yakalanmış. Görenler de sanmış ki tecavüz ediyor. Yok benim babam, yok öyle bir şey. Bunların hepsi şerif olacak namussuzun uydurması.

Şimdi diyorsun ki gidecek kimsesi yok mu insanlığın? Sen söyle bakalım efendi bilge! Var mı kimsesi senden başka?

 

Günay Aktürk

Read more

SADAKATSİZLİK YA DA UFACIK BİR GÖZ KAYMASI

SADAKATSİZLİK

MODERN BİR MAĞARA İNSANI

sadakatsizlik ya da ufak bir göz kayması

“Evli erkeklerin aklı ev kadınını arar. Ama kalbi ve hayal gücü başka özellikler peşindedir.”

Goethe

 

Bu yazı erkeği de aşan bir yazı olacak. Ben şahsen bu içgüdüsel göz kaymasının zeka ile alakalı olduğunu pek sanmıyorum. Sadakati tanımlayabilmek için önce insan içgüdüsünü iyi tanımalı.

Evli bir adamın gözlerini yabancı bir kadına baktıran sebep ile evli kadınları yabancı erkeklere baktıran sebeplerin aynı olduğu kanısındayım. Biz bu medeniyeti ilkel bir beden üzerine kurduk. Dışarıdan bakıldığında gayet kibar bir beyefendi ya da hanımefendi iken, derinlerimizde alenen vahşi bir mağara insanı yaşıyor. Peki bu durum sadakatsizlik tanımını açıklar mı?

Mecaz yapmadan konuşuyorum bu arada, gerçekten yaşıyor. Ama o yanımızdan haberdar olduğumuz pek söylenemez. İlkele ait olan ile medeniyete ait olanın bir çatışması bu yaşamdaki sorunlar. Yaşamın kendi özündeki ana kural, hayatta kal ve birleşme yoluyla kendini kopyala.

Evrensel şeyleri biz yarattık. İyi insanlar olmayı, saygı duymayı, sadık kalmayı biz yarattık. İşte o ilkel yanımız, kendi çıkarlarına hizmet etmediği anda bu erdemlerle çatışmaya başlıyor.

Belki birileri bu noktada: “İnsan dünyaya sadece sevişmek ve üremek için gelmedi.” diyebilir. Ama insanın bilinçli bir proje olduğuna inansam onun başka şeyler için dünyaya geldiğine inanırdım. İnsan ne için burada peki? Bence ırkımıza fazla anlam yüklüyoruz. Bizim var oluş sebebimiz bir Arizona kertenkelesinin var olma sebebinden daha yüce değil.

Fakat insan-ı Kamil yaratma fikri de bizden cıktı. Daha zeki ve daha uygar bir toplum olmak varken neden aptal kalalım. Bedeli ortada: katliam, tecavüz, sömürü ve kölelik. O bahsettiğimiz en temel güdülerin esaretinden kurtulabilmek inanılmaz zor. Neden çünkü milyonlarca yıllık bir kalıtım bu. Fakat yine de zor ama imkansız değil.

Dünyaya bakışım evrim kuramına dayanır. Evrenin yasaları var. Cinsel seçilim denilen baskılama aracı ne ahlak dinler ne de sadakat. Filozoflar da kafayı yormuştur bu konuya. İnsanın bir kişiyi arzulamasında iki etkenin rol oynadığını savunur Schopenhauer. Üreme ve zevk dürtüsü. Erkek, spermlerini olabildiği kadar fazla kadına aktarmak ister. Doğada evlilik ya da “ölüm bizi ayrana kadar” diye bir kural var mıdır? Doğada olmayan şeyi bizim yaratmamız gerekiyordu ve yarattık. Sadakat gibi mesela. Bana göre sadakat olsa olsa bilinçli yapılan bir eylem olabilir.

Geçen gün şöyle bir yorum almıştım: “İnsanların zinadan ve haramdan uzak kalmaları gerekiyor. Nefse yenilmemek gerekiyor. Evli bir insanın başka bir insanı arzulaması ve aldatması gerçekten çok ahlaksızca. Boşansın o vakit, özgürce yaşasın.” Boşanıp özgürce yaşadığı zaman zina tanımından uzaklaşmış mı oluyor yani! Yoksa sadece canı yanacağı için mi: “Bunu benimleyken yapma da bensiz ne yaparsan yap.” diyor?

Açıkçası insanlar o zina olayından uzak kalabilirler ama asıl günlük yaşamlarına bakmalı. Burada sorulması gereken asıl soru, evli bir kimsenin başka bir insanı da arzulayıp arzulamadığı. İstedikleri kadar arzulamadıklarını, bunun ahlaksız bir şey olduğunu iddia etsinler, gerçek yaşamda zerre kadar yansıması yok. Aslında zina da türlü türlü. Gözü kayıp içi eridiği halde eyleme geçmediği için kendisini hâlâ temiz sayıyorsa orasını bilemem artık. Bir çağ gelir o da toplumun en büyük ahlaksızlığından sayılır.

O yüzden de kimse kusura bakmasın ama bu açıdan herkes ahlaksız. “Ben evli kaldığım sürece başka biri ilgimi hiç çekmedi, onunla beraber olmak istemedim.” yalanına kim inanır? Düşünerek yapmıyorsun ki bunu, doğamızda olan bir şey. Sadık kalmayı başarabilmek başlı başına bir devrim. Peki, doğamıza rağmen yapılmalı mıdır bu devrim? Artık duygularımızı onlarca farklı açıdan ele alabilecek bir “düşünce” eylemine sahibiz. Belki de bu nedenle bir insanın kişisel zevk arayışları, bir başkasının ruhsal çöküşünden daha kıymetli olmamalı. Zaten kimse insan olabilmenin kolay olduğunu söylemedi : )

 

Günay Aktürk

Read more

Noa Pothoven

Noa Pothoven

Noa Pothoven

Noa Pothoven

Hollandalı 17 yaşındaki Noa Pothoven, uğradığı cinsel taciz ve tecavüzlerin ardından uzmanlar kontrolünde hayatına son verilmesi anlamına gelen ötenaziyi seçti.

Pothoven, Instagram üzerinden yaptığı son paylaşımında ötenazi kararı aldığını duyurdu. Pothoven’in kız kardeşi pazar günü kardeşinin öldüğünü açıkladı. “Kazanmak ya da kaybetmek” isimli otobiyografi kitabında Pothoven ilk cinsel tacize 11 yaşında maruz kaldığını 14 yaşındayken ise iki erkek tarafından tacavüze uğradığını yazmıştı.

Pothoven, son paylaşımında çektiği acıların artık “dayanılmaz” olduğunu dile getirdi. Hollandalı genç, “Nefes alıyorum ama artık yaşamıyorum.” dedi.

Pothoven kitabında depresyon ve anoreksi ile mücadele ettiğini belirtmişti. Noa Pothoven, Haziran ayından bu yana yeme ve içmeyi reddederek pasif ötenaziyi seçti. Doktorlar ve ailesi daha önce yaptığı aktif ötenazi başvurusu kabul edilmeyen Pothoven’ı yemeye ve içmeye zorlamadı.

Hollanda yasalarına göre doktor kontrolünde intihar etmek anlamındaki ötenazi bazı şartlarabağlı olarak mümkün. Hollanda’da tedavisi mümkün olmayacak derecede hasta olan 12 yaşı üzerindeki kişilere en az 2 doktorun onayı ile ötanazi uygulanabiliyor.

Hollanda Bölgesel Ötenazi Komitesi’nin yayınladığı son rapora göre ülkede 2017 yılında 6 bin 585 kişiye ötenazi uygulandı. Bu kişilerin çoğu tedavi edilemez durumdaki kanser hastalarıydı.

Read more