Ağlama Duvarı Hikayesi

Ağlama Duvarı önünde kuşkuyla taşlara bakan yaşlı Yahudi ve arkasında not alan gazeteci, zamanın sembolleriyle Bosch tarzı alegorik sahne

Ağlama Duvarı: Dua, Umut ve Sessiz Taşlar

Kudüs‘e atanan bir Amerikalı gazeteci, Ağlama duvarının önünden gelip geçerken, bir Musevinin her gün duvarın önünde diz çöküp dua ettiğini fark etmiş. Haftalarca aynı manzarayı görünce dayanamamış ve sonunda adamla bir röportaj yapmaya karar vermiş.

Ağlama Duvarı önünde kuşkuyla taşlara bakan yaşlı Yahudi ve arkasında not alan gazeteci, zamanın sembolleriyle Bosch tarzı alegorik sahne

Adamdan izin aldıktan sonra teybini açmış ve konuşmaya başlamış:

“İsminiz?”
“David. Polonya Yahudisiyim. Atmış beş yaşındayım. Smalla’da bir manav dükkanım var. Evliyim. İki çocuğum Tel Aviv’de bir çiçek serasında çalışıyorlar…”
“Sizi her gün burada, Ağlama Duvarında, dua ederken görüyorum.”
“Evet, her sabah dükkanımı açmadan önce buraya gelir, dünya barışı ve ulusların kardeşliği için dua ederim…Öğle tatilinde yine gelir; bu kez yeryüzündeki acıların ortadan kalkması ve bütün insanların refaha kavuşması için dilekte bulunurum. Aksam da eve dönmeden önce yine uğrar, bu kez iyi ve dürüst insanların esenliği için dua ederim. Cumartesi günlerimin tamamını da burada geçiririm, aynı şeyler için dua ederek.”

“Çok güzel. Ne kadardır sürüyor bu?”
“İsrail kurulup da buraya göç ettiğimden bu yana. Yani kırk yıldan fazla oldu.”

Gazeteci etkilenmiştir. Duygulu bir ses tonuyla sorar:

“Kırk yıldır burada dua ediyorsunuz. Bunca yıl sonra nasıl bir duygu var içinizde? Nasıl hissediyorsunuz?”

Yaşlı Musevi; ümitsiz, bitkin ve üzgün bir ifadeyle duvara bakar ve kırgın bir ifadeyle cevap verir:

“Bilmiyorum. Sanki duvara konuşuyormuşum gibi bir duygu var içimde!”

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

İyinin ve Kötünün Yüzü Aynıdır

İyinin ve kötünün yüzü aynıdır

Son Akşam Yemeği

İyinin ve kötünün yüzü aynıdır

Leonardo da Vinci “Son Aksam Yemeği” isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı. İyiyi İsa’nın bedeninde, kötüyü de İsa’nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda‘nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı.

Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı. Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında, korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti. Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi.

Aradan üç yıl geçti. “Son Akşam Yemeği” neredeyse tamamlanmıştı ancak Leonardo da Vinci, henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı. Leonardo’nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı.

Günlerce aradıktan sonra Leonardo vaktinden önce yaşlanmış bir adam buldu. Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı. Leonardo yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı.

Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı başına gelenleri anlamamıştı. Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu. Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü.

Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi: “Ben bu resmi daha önce gördüm!”

“Ne zaman?” diye sordu Leonardo da Vinci. O da şaşırmıştı. “Üç yıl önce.” dedi adam. “Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce. O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı. Bir ressam beni İsa’nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti…”

İyinin ve kötünün yüzü aynıdır… Her şey insanın yoluna ne zaman çıktığına bağlıdır…

Read more

Kalbim Dinamit Kuyusu

Kalbim Dinamit Kuyusu

Kalbim Dinamit Kuyusu

Kalbim Dinamit Kuyusu

Şafakları, taaa şafakları
Nice bir
Yangınları düşer alın çatıma
Gencecik ölüme gitmenin.
Yığılır boş kovanlar, dumanlı
Ve susar mitralyözler kuytularda.
Suskundur,
Karanlıktır,
Kayıtsızdır,
Her namlu.
Beni kurşunlar götürür
Kollarım vurulu
Gözlerim açık.

Şafakları,
Taaa şafakları,
Kınalı tavşanlar suya inmeden,
İlk çığlıklarındayken martılar,
Kamplarda idamcılar
Azgın ve manyak
Tan yerinde kızartılar…

Tan yerinde kızartılar
Hey canım,
Orada,
Sularla
Sınırlarla
Uzaklar uzağında
Ve benim şuncağızımda hemencecik
Göğüs kafesimin altında, solda,
Barajlar, yeşeren çöller,
Katarlar, traktörler,
Yani her vidasında bin sevda,
Her civatasında bin saygı,
Bin ustalıkla işlenen ve yaratılan dünyaların kımıldanışı
Ve hayatı pırıl pırıl çarktan çıkaranların
Deliksiz uykularından uyanışı..

Kutlu ve saygındır bir daha
Berrak çelik,
Renkli pamuk
Ve sütlü buğday.
Kutludur, saygındır kuşkusuz
Çimentosu ninnilerle karılan
Çeliğine su diye
Öpücükler verilen
Çatılarında köpürmüş güvercin uğultusu
Bahçelerinde güneş sağnaklarıyla
Görkemli çocuk saraylarının
Cana can katan nuru.Yani, yaratan ve adaletli olan insan gücünün
O her yerde geçerli
Kesenkes haklı onuru.
Kutlu ve saygın olacak elbet…

Beni yiğitler götürür
Katlarına sevda ile varılan
Yiğitler ki,
Dişlerini tükürmüş
Yiğitler ki,
Hayaları burulan.
Yan yana, upuzun, boylu boyunca
Tepeden tırnağa kan
Yiğitler ki,
Her biri bir parça vatan.
Gözlerinde
Bir küfür kasırgası
Ana-avrat
Ah ulan…

Canımda damıttım seni ey zulüm,
Sancısını
İnceden
Kum gibi taşıdığım.
Kasığımda Amerikan kemendi
Bağıra bağıra geceler boyu
Kaskatı kesilip
Kan işediğim.

Beni baskınlar götürür
Gerillanın şah damarı halkıma
Korkunç ve soylu bir tutkudur dayatma
Yalnız bu kadar da değil,
Yarin hayâli gibi üstelik
Nazlıdır,
Usuldur,
İnce,
Bilgedir,Biz ki, ustasıyız vatan sevmenin
Umut, saklımızda ölümsüz bayrak
Kırmızı-kırmızı
Dalga-dalgadır…

Beni gözlerin götürür gözlerin,
aşkla, acıyla…
Kuşatmışlar sesimi, soluğumu.
Kesilmiş tuz-ekmek payım.
Vurgunum
ve darda
Gözaltındayım.

Dal, kor keser penceremde açarsa;
Kuş, vurulur üzerimden uçarsa,
Ve hal böyle böyle,
Yol bu yöndeyken.
Gelir,
Ki her gelişinde daha da içten gelir,
Soluk soluğa benim olursun.
Amansız sarmasında kollarımın
Esrik, çığlık çığlığa
Erir tükenir vücudun.

Nicedir kahpe ağzında bir salgın,
Bir deprem gibi künyemiz
Nicedir başımıza zindan dünyamız
Biz ki yarınıyız halkın
Umudu, yüz akıyız
Hıncı, namusu…
Şafakları, ta şafakları
Hey canım!
Kalbim dinamit kuyusu.

Ahmed Arif

Read more

Bir Sadık Hidayet Hikayesi

Bir Sadık Hidayet Hikayesi

Bir Eşeğin Ölüm Vakti

Bir Sadık Hidayet Hikayesi

Ah! Vücudum acıdan titriyor. Bu acımasız, zalim iki ayaklı hayvana verdiğim bütün hizmetlerin karşılığı bu işte. Bugün son günüm, bu da benim son tesellim! Sıkıntı, acı ve dert dolu bir hayattan sonra, taşınmaz yüklere, üst üste inen sopalara, yoldan geçenlerin zincirlerine, lanetlerine katlandıktan sonra, Allah’a şükür bu berbat hayata veda ediyorum.

Burası Şemiran Yolu. Bugün sahibimin dikkatsizliği yüzünden bir araba kazasında bacaklarım ezildi. Bu durumda olmamın nedeni bu. Bana vurup aptalca şeyler söyledikten sonra, yaralı gövdemi yol kenarına sürükleyip orda bıraktılar – tek başıma. Nallarımı ve postumu hala kullanabileceklerini unuttular herhalde. Galiba benden umutlarını kestiler.

Bana vaktinde yiyecek getirirler mi? Hayır… Büyük acılar içinde ve aç açına ölmem gerekiyor, çünkü artık işlerine yaramam.

Ah! Acı gittikçe keskinleşiyor ve yaralarımdan hala kan boşanıyor. Bize egemen olan, hayatlarımızı rezillik, utanç, acı ve sıkıntıyla dolduran, doğal, içten ve dostça duygularımızı inciten, bedenlerimizi durmadan yaralayan, ve hayatlarımızı tatsız ve acınacak hale getiren bu insan soyu nasıl bir canavar! Dıştan bakılınca bize benziyor; sonunda, bizim gibi, o da ölüyor. Bu açıdan, aramızda fark görünmüyor; ama o sanki tahtadan ve taştan yapılmış, çünkü hiç duygularımız yokmuş gibi kırbaçlıyor bizi. Eğer acı hissedebilseydi bize karşı merhametli olurdu.

İnsanların kullandığı bu işkence aletleri doğal değil. Onları kendileri yapmışlar. Avrupa’da ve Birleşik Devletler’de hayvanların haklarını savunmak için “Himaye Dernekleri” adı verilen dernekler kurulduğundan beri, ara sıra hayvanların haklarını savunmak ve insanların onlara acımasız ve adaletsiz davranışlarını durdurmak için özel yasalar çıkarıldı. Bu canavarlar bu derneklere bağlı olanlarla aynı olabilir mi? İmkansız! Aynı olsaydılar kalpleri taştan olmazdı.

Doğabilimciler onlarla bizim aramızda büyük bir fark görmüyor ve onlara memelilerin başı gözüyle bakıyor. Ama Descartes, tanınmış filozoflardan biri, hayvanların hareketli makinelerden başka bir şey olmadığını kanıtladığını düşünüyor. Başka bir deyişle, teknolojinin sağladığı avantajla, hayvan yapmak mekanik olarak mümkün. Bu boş düşüncenin ardına düşen başka filozoflar ona karşı durdular. Onların arasında Schopenhauer bizi savundu.

Ahlak Kuralları

Ahlakın temel ilkesinin sadece kendi türüne değil öteki hayvanlara da acımak olduğunu öne sürüyor; yazdığı ahlak kitabında da bizim duygularımızı ve zekamızı bir dereceye kadar açıkladı. Başka biri de bazı annelere çocuklarının bir kuşun başını kopardığını ya da oyun oynarken bir köpeği ya da kediyi yaraladığını görmenin eğlenceli geldiğini söylüyordu. Bu, çürümenin kökü, zulmün, baskının ve suçun temeli. Aslında bize yapılan adaletsizlik bazı annelerin çocuklarını yanlış eğitmelerinin bir sonucu.

Yazık! Bizim dilimiz yok ve sefaletimizin nedeni de bu. Sadece Aristoteles bizim hayatımızın gerçeğini bulmuş. Diyor ki: “İnsan konuşan hayvandır.” İnsanların konuşma yeteneği olduğu içindir ki biz açgözlü ve bencil bir yığın canavarın hevesinin ve şımarıklığının kurbanı oluyoruz. Neden insanlar bu filozofları izlememişler? Çok açık ki insanların niyetleri kişisel yararları üzerine kurulu. Bu özellikle hepsi de Descartes’ın izleyicileri olan ve bize cansız nesnelermişiz gibi davranan katırcılar için doğru. Hayvanlara acımak temel olarak Doğu’da gelişen bir düşünce. Ayrıca, bütün peygamberler hayvanlara karşı zulmü yasaklamıştır. Okumuşlar, bilgeler, manevi değerler üzerine yazan yazarlar ve hatta şairler hayvan hakları konusunda birleşiyor.

Örneğin Hakim Firdevsi, Allah ruhuna huzur versin, şöyle diyor: “Sırtında tohum taşıyan karıncaya işkence etme, çünkü o yaratık canlıdır ve hayat onun için tatlıdır.” Ama bütün bu sözler, insanların acımasızlığını, sınırsız tamah ve hırsını önleyip sınırlayacak bir yasa olmadığı için, hiçbir sonuç vermedi. Eğer bacaklarım Batı’da ezilseydi, bu abes acıyı dindirirlerdi ya da beni uyuturlardı!

Ah! Beni acıdan ve açlıktan kurtarın! Keşke iyi bir iklimde çayırlarda kendi türümden hayvanların arasında özgür yaşama ve kaderimin belirlediği günde ölme özgürlüğüm olsaydı. Ama şimdi esaret altında aç ve sıkıntı içinde ölüyorum. Bu iki ayaklı yaratığın köleleştirdiği dilsiz bir hayvanın hayatının berbat sonucu bu. Onların tutuşturduğu ateşte yanmak zorundayım. Ah! Sabrım tükendi…! İnsanlar mazlumların katilleri. Neden evcilleşmemiş ve yırtıcı hayvanları alıp hizmete koşmuyorlar ki? Biz evcil hayvanların tek günahı, zararsız olmamız ve günlük yiyeceğimizi elde edemememiz.

Dünya gözüme gittikçe kararıp bulanıklaşıyor. Gövdem açlığın verdiği acıdan gittikçe dermansızlaşıyor. Birinin ayak seslerini duyabiliyorum. Belki de mutsuzluğuma üzülüp bana yiyecek getiren sahibimdir. Hayır. Sadece bir çocukmuş, bana taş atıp kaçtı.

Ne kadar çabuk ölürsem, ebedi adaletin önünde bu acımasız tirandan intikamımı o kadar çabuk alabileceğim.

Sâdık Hidâyet
Hidâyetname

Read more

Fırtına Kopanda | Bekir Kilerci

bekir-kilerci-intikam-sesleri-kimdir

Bekir Kilerci Kimdir

Fırtına Kopanda…

Bir işçi çocuğu olarak doğdum, bir işçi çocuğu olarak yaşadım ve sınıfımın savaşçısı olarak öleceğim…

Bu dizeler, Burhaneddin Akdoğdu‘ya yani Kaldıraç dergisinde kullandığı ismiyle Bekir Kilerci‘ye aittir.

Yazdıklarıyla; biz ortaklarını, devrimci insanı, devrimci kişiliği, hayatı, devrimi anlatan, devrim mücadelesi içinde öğrenmekten ve öğretmekten tereddüt etmeyen, Anadolu devriminin renklerine kendini de katan Bekir Kilerci, 13 Aralık 1997’de işkencede Katledildi.

Savaşçının Türküsü Kitabından

bekir-kilerci-intikam-sesleri-kimdir

Fırtına Kopanda

I

Çıraktım,
ustanın şarap parası için
çırpı bedenimi ateşe attım.

İşsiz kaldı babam
Hıncını dayakla çıkardı anamdan.

Bizden biri öldü ilaçsızlıktan,
bir zengin piçi araba sürdü üzerime,
giremedim ışıklı mağazalardan içeri
bir kere bile..

Parasızlıktan,
çocuklarının yüzüne bakamadığından,
incecik yaşlar indi de çenesine
Mehmet, astı kendini bir gece.

II

Kara geceler gibi ağırlaşıyor da
milyonların yüreği
burjuvaların suratını dağıtmaya yetmiyor
binlerin emeği.

Ama biz milim rüzgarının esmediği günleri de biliriz.
Biliriz bir gök patlamasıyla yarılır da
kainatın yüzü
bir fırtına kaplar tüm yer yüzünü…

Ahh!
İntikam sesleriyle çınlıyor sokaklar.
Oyy
O fırtına kopanda,
bedenim o rüzgarın önüne
bir mermi gibi sekende
Siz aşağılık asalaklar,
nereye kaçacaksınız o günde?

III

Milyonların nasırlaşmış yüreklerinden
insaf dileyeceksiniz de,
patlayan kazan başında
haşlanmış derisiyle
kardeşimin cesedini göstereceğim
Sizlere.

İnsaf diye inlediğinizde
göçük altında gömdüğünüz
madencilerin seslerini dinleteceğim.
Bir daha insanlığın başına
bela olmayasınız diye,
hepinizin kafasını taşlarla ezeceğim.

Bu kinimi aşırı bulanlara ise
tek söyleyeceğim:
“Ben bu kadar vahşi olmayı
Siz burjuvalardan öğrendim!”

Bekir Kilerci

Read more

Bizden Olan – Bekir Kilerci

bizden olan bekir kilerci

Bizden Olan - Sözleri

bizden olan bekir kilerci

Bir yerde insanları toplaşmış görünce
yaklaş hemen “bizden olan.”
Dokun hemen birinin koluna.
“Hayrola?” de “Vukuat mı var yine?”

Doğru ya da yanlış,
düşünceni açıkla.
“Ben bunu kabullenemem.” de.
Çekiştir bir kaçının yakasını paçasını
“Biz buna sessiz kalamayız.” de.

Yaklaş bakışları duru birine,
onunla dolaş alanı.
Dinle ve anlamaya çalış insanları.
Birlikten ve mücadeleden söz edenleri
onayla hemen, bas yaygarayı:
“Yalan mı arkadaş? Yalan mı?”

Birisi anımsatırsa yenilgi günlerini
en lakayt sesinle “Hadi lan oradan!” diyerek
bas kıçına tekmeyi.

Alandan asla tek başına ayrılma.
Bakışı duru olanla çay içmeye git.
Hele birkaç kişi iseniz kanıtla onlara,
kırk yıllık dostsunuz siz.
Ve adresleri almayı
randevulaşmayı asla unutma.

Gece kalınca tek başına
kağıt kalem gerek sana.
Öğrenelim bizler de
neler olmuş yine
ve analım seni:
“vay hergele,
yaşamın façasını bozmuş.” diye.

Bekir Kilerci

Read more

İyilik İle Kötülüğün Simgesi

İyilikle Kötülüğün Simgesi

İki Köpek

İyilikle Kötülüğün Simgesi

Yaşlı Kızılderili reisi torunuyla birlikte kulübesinin önünde oturmakta ve az ötede birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izlemektedir. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtır. On iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup dururlar. Bunlar dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt köpeğidir… Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu düşünmektedir.

Dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin neden özellikle siyah ve beyaz olduğunu anlamak ister. Bir gün dedesine bunun sebebini sorar. Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazlar ve “Onlar benim için iki simgedir evlat.” der.

Neyin simgesi?” diye sorar çocuk. Dedesi: “İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.

Çocuk, sözün burasında; “Mücadele varsa, kazananı da olmalı” diye düşünür ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini daha ekler: “Peki, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?” Bilge reis, derin bir gülümsemeyle torununa bakar ve “Hangisi mi evlat? Ben, hangisini daha iyi beslersem!” der.

Read more

Çok Okuyan Değil Eleştirel Okuyan Bilir

Çok Okuyan Değil Eleştirel Okuyan Bilir

Çok Okuyan Değil Eleştirel Okuyan Bilir

Çok Okuyan Değil Eleştirel Okuyan Bilir

Çok kitap okuduğu halde düşünce anlamında sığ kalmış insanlar vardır. Bir dönem bakarsınız bir kişiyi kendisine önder edinip papağan gibi onun sözlerini tekrarlar, bir başka dönemse farklı bir kişinin peşine düşüp bu sefer onun düşüncelerini tekrarlamaya başlar. Duyduğuna hemen inanan, bir fikri körü körüne savunabilen, düşünceleri arasında tutarlılık olmayan bu türden insanların sorunu çok kitap okumalarına karşın eleştirel okuma yetisi kazanamamış olmalarıdır.

Emin Özdemir’in “Eleştirel Okuma” kitabı bir yandan okuryazar olmakla okur olmak arasındaki farkı anlatırken diğer yandan nasıl bir gözle okumanız, ne tür bir çaba göstermeniz gerektiği konusunda çok çarpıcı bilgiler veren bir başucu kitabı. Belki eğitim sistemimizin, belki de ailelerimizin bizi sorgulayan insanlar olarak yetiştirememelerinden dolayı yetişkin düzeyine gelmiş insanların bile kitaplarda veya gazetelerde yazanları eleştirel bir süzgeçten geçirmeden okuduğuna tanık olmuşsunuzdur.

Emin Özdemir’in Eleştirel Okuma kitabı, bu türden bir okuryazarlıktan gerçek bir okurluğa geçmek için kolları sıvayan kişiye hazine değerinde bilgiler sunuyor. Eğer okumayı seviyorsanız, ‘Eleştirel Okuma’, kitaplığınızdaki her kitaptan daha önde olması gereken bir kitap.

Kitap eleştirel okumayı bilmeyen kişiler için tuzaklarla dolu. Size önce Sabahattin Eyüboğlu’nun dostlukla ilgili bir denemesini veriyor Özdemir. Eyuboğlu güzel Türkçesiyle çıkarlardan arındırılmış bir dostluğun yaşamın ana amacı olduğunu anlatıyor. En sonunda “Dostluk olmayan yerde hiçbir insanca değerin gelişebileceğine inanmıyorum.” diyecek kadar dostluğu yüceltiyor Eyüboğlu. Verdiği örnekleri de düşününce Eyüboğlu’na hak veriyorsunuz.

Sonra Salâh Birsel’den yine dostluk üzerine bir metin çıkıyor karşınıza. Şöyle diyor Birsel: ”Para babalarının dostu vardır, cebideliklerin, atletlerin, adembabaların, ölüp ölüp dirilenlerin, kapı baca açık yatanların, yüreğine ateş düşenlerin, canını dişine takanların, yüzüstü bırakılanların, meydan dayağı yiyenlerin, bastıbacakların yoktur. Kalantorların dostu vardır, sıfırı tüketmişlerin yoktur.”

Dostlukların zaman içinde sıkıcı bir hal alabileceğini anlatan Birsel görüş ayrılıkları, yaşama biçimleri gibi nedenlerden zamanla dostların birbirine yabancılaştığını söyledikten sonra Marcel Proust’un bir sözüyle kapatıyor perdeyi “Benim dostluklarla yitirilecek vaktim yoktur”.

Dostlukla ilgili ilk düşünceleriniz biraz sallanmaya başladı. Hadi gerçeği söyleyelim, Birsel’in dostlukla ilgili yazdıklarını daha gerçekçi buldunuz. Şu anda iki metne de biraz mesafeli bakıyorsunuz. Çünkü birine doğru deseniz, öbürü yanlış olacak. Emin Özdemir işi bu noktada da bırakmıyor. Karşınıza Oktay Akbal’ın olgunluk döneminden bir yazı çıkartıyor. Akbal çıkar ve para ilişkileri yüzünden dostlukların çağımızda azaldığını söyleyerek şöyle bitiriyor yazısını: “Önemli olan şu, tek bir dostunuz bile varsa, bilin değerini. Küçük çıkarlar, geçici amaçlar için bozuk para gibi harcamayın. “Dünyada dost vardır” ilkesini yaratmaya çalışın. Gücünüzün yettiğince.”

Özdemir sorgulamaya alışmamış, her okuduğunu gerçek sanan bir kişiyi öylesi bir ikilemin içine bırakıyor ki kişinin bu metinler arasında ilişki kurmaması, soru sormaması olanaksız. Farkına varmadan dostluk üzerine tez, karşı tez ve sentez olabilecek üç görüşü karşınızda bulup karşılaştırmalar yapmaya, metinleri eleştirel bir gözle yeniden okumaya başlıyorsunuz.

Pisa 2015: Az Okuyan ve Okuduğunu Anlamayan Bir Kuşak

Bir yazar, düşüncesini geliştirirken tanımlama, karşılaştırma, örneklendirme, nesnel verilerden yararlanma gibi yöntemlerden yararlanır. Okur da metinde yazarın oluşturduğu bütün iletiyi, aynı yöntemlerden yararlanarak bütünüyle anlamaya çalışmalıdır. Pisa 2015 sonuçlarına göre Türkiye okuma ve okuduğunu anlamada OECD ülkelerinin arasında Meksika’yla birlikte son sırada yer alıyor. Ne okuyan ne de okuduğunu anlayan bir kuşak için Emin Özdemir’in ‘Eleştirel Okuma’ kitabı bir başucu kitabı niteliğinde. Çünkü “Ne okusam?” sorusundan çok daha öncelikli ve çok daha önemli bir soru “Nasıl okusam?”

Okuduğunu anlamayan bir öğrenciden daha çok kitap okumasını istemek hiç de anlamlı değil. Bir öğrenci öncelikle bir kitabı nasıl okuması, nasıl anlaması ve yorumlaması gerektiğini öğrenmeli. Kitabın içindeki katmanları ayırt edebilmeli. Kuşkusuz bu çözümlemelerle birlikte okuduğundan da zevk alabilmeli. Okuduğunu anlamadan yüzlerce kitap okumaktansa, anlayarak tek bir kitap okumak yeğdir.

“Bir paragrafı anlayarak okumak, bir matematik problemi çözmeye benzer. Nasıl problemin çözümünde öğeleri değerlerine göre kullanma, aralarındaki ilişkiyi doğru kurma bir zorunluluksa, paragrafı oluşturan sözcükleri de doğru algılama, birbirleriyle ilişkilerini bulma, yansıttıkları düşünceyi ve düşünsel düzeni görme de öylesine bir zorunluluktur.” E.L.Thorndike’ın bu sözleri ışığında Emin Özdemir, okuduğunu anlamak için temel yaklaşımları son derece akıcı bir dille aktarıyor.

Öğretici metinler ve yazınsal metinlerin ayrı ayrı ele alındığı kitapta Tahsin Yücel’den Akşit Göktürk’e, Sait Faik’ten Ferit Edgü’ye, Adnan Binyazar’dan Nurullah Ataç’a, Yaşar Kemal’den Erhan Bener’e, Esendal’dan Dağlarca’ya, Külebi’den Necatigil’e, Orhan Veli’den Kemal Tahir’e kadar onlarca örnek var. Siz olay örgüsü, karakterler, imgeler üstüne kafa yorarken hiç fark etmeden kendinizi bir edebiyat şöleninin içinde buluyorsunuz. Emin Özdemir’in kitabıyla öğrenme isteğini aşan bir tutkuya dönüşüyor okumak. Özenle seçilmiş metinlerin ışığında okur yazarlıktan eleştirel okumaya doğru yelken açıyorsunuz.

Her gerçek okurun kitaplığında olması gereken bir başvuru kitabı Eleştirel Okuma. Pisa sonuçlarını düşündüğümüzde belki de okulların Türkçe derslerinde temel kitap olarak okutulmalı.

Emin Özdemir / Eleştirel Okuma

Read more

Rızalık Şehri Hikayesi ve Rıza Toplumu

İdeal toplum ve ütopya hikayesi anlatısını Rıza Şehri üzerinden tek karede betimleyen alegorik sahne

Rıza Şehri, Rızalık ve Hakikat Yolu

Rızalık Şehri, rızanın esas olduğu bir düzeni anlatan alegorik bir hikayedir. Rıza Şehri olarak da bilinen bu anlatı, Alevilikteki rızalık ve hakikat yolu kavramlarıyla benzerlik taşır; ancak burada mesele yalnızca inanç değil, insanın vicdanla kurduğu toplumsal dengedir. Para, zor ve mülkiyet yerine gönüllülüğün geçtiği bu şehir, dışarıdan gelen bir “dünyalı” üzerinden rızanın gerçek anlamını sorgular.

Rızalık Şehri Hikayesi’nde sofunun fırıncıya para uzattığı ve fırıncının şaşkınlıkla baktığı Bosch tarzı alegorik sahne

Bir zamanlar bir sofu dünyayı gezmeye çıktı. Bir gün yolu bir şehre düştü. Bu şehir şimdiye dek gördüğü şehirlere benzemiyordu. Sabah saatinde herkes işine gücüne gidiyor, sessizlik içinde yaşam sürüyordu. Şehrin alışılmamış bir düzeni vardı.

Sofu şehrin bu düzenini görünce şaşakaldı. Öyle ki birisine yaklaşıp bir şey sormaya cesaret edemedi. Karnı acıkmıştı. Şehri gezerken bir fırın gördü. Ekmek almak için içeri girdi. Fırıncıya para uzatarak ekmek istedi. Ama fırıncı hayretle paraya baktı:

”Bu ne be? Biz bunu kaldırmak için yıllarca uğraştık, büyük savaşlar verdik. Anlaşılan sen Rıza Şehrinden değilsin, dünyalı olmalısın.” dedi.

Sofu: “Evet, bu şehirden değilim.” diye cevap verdi.
Fırıncı: “Halinden belli oluyor. Dur, öyleyse seni görevlilere teslim edeyim. Onlar seninle ilgilenirler. Bizim şehrimizde para pul geçmez.” dedi. Fırıncı bu sofuyu görevlilere teslim etti.

Rıza Şehri’nde sofunun dört ulu ihtiyarın karşısında divana çıkarıldığı alegorik sahne

Görevliler önce kendi aralarında bu sofuyu ne yapacaklarını tartıştılar. İçlerinden biri: ”Meclise götürelim, ulular karar versin.” dedi. Öbürleri de bu görüşe katıldılar. Bunun üzerine tümü meclisin yolunu tuttu. Yol boyu sofu düşünüyordu. İçinden: “Paranın geçmediği bir şehir. Görevliler, ulular meclisi…” diyordu.

Bir süre yürüdükten sonra divana vardılar. Ama sofu bu kez de şaşakaldı. Çünkü divan denen bu meclis hiç de düşündüğü gibi büyük ve göz kamaştırıcı değildi. Düşündüğünün tam karşıtıydı. Bir sessiz köşede küçük bir yapı idi. Yerlere basit kilimler serilmişti. Ak sakallı ulular bağdaş kurmuş kentin sorunlarını görüşüyorlardı. Görevliler uluları selamladıktan sonra: “Bu dünyalı şehrimize girmiş. Acıkmış, ekmek almak için bir fırına girmiş. Fırıncıya para vermeye kalkmış. Bunun üzerine fırıncı farkına varıp bize teslim etti.

Ne yapalım?” diye sordular. Ulular: “Bunu neden buraya getirdiniz? Törelerimizi biliyorsunuz. O konakta bir odaya yerleştirin, aş evine götürün, gerekeni yapın.” diye buyurdular. Bunun üzerine görevliler sofu ile birlikte geri döndüler. Önce bir aş evine götürdüler. Karnını doyurdular. Sonra kentin konukları için yapılmış konağa götürdüler. Bir odaya yerleştirdiler: “Burada para pul geçmez. Burası Rıza şehridir. Rızalıkla her istediğini alır, her istediğini yaparsın.” diye uyardılar.

Alevilikte Rıza Şehri anlatısında sofunun şehirden ayrılmak isterken görevliler tarafından durdurulduğu sahne

Sofu konağa yerleşti, gezip dolaştı. Rahatı yerindeydi. İstediğini alıp her istediği yerde yiyip içiyordu. Hiç kimse “Ne arıyorsun?” diye sormuyordu. Bir kaç gün sonra eşyalarını topladı. Şehirden ayrılıp yola koyulmak istedi. Ama görevlileri karşısında buldu. Görevliler:”Gidemezsin!” dediler. “Bu şehir Rıza şehridir, adı üstünde. Sen buraya rızan ile geldin. Biz de sana yiyecek verdik, yatacak yer sağladık. Bu şehirde kaldığın sürece bizden razı kaldın mı?” Sofu: “Kuşkusuz razı kaldım, sağ olun!” diye karşılık verdi.

Görevliler: “Şimdi bizim de senden razı kalmamız gerek. Bu yiyip içip yattığın günler için çalışmalısın.” Sofu: “O ki töreniz böyle, çalışayım.” diye kabul etti. Görevliler sofuya yapabileceği bir iş verdiler. Konakladığı odadan alıp daha büyük bir eve yerleştirdiler. Artık o da Rıza şehrinden bir adam olmuştu. Yavaş yavaş dost, arkadaş edinme çabasına girişti. Ama her kiminle konuşmaya başlasa ilk sorulan “Sen dünyalı mısın?” oluyordu.

Bu şehrin insanları kavga, çekememezlik, kendini beğenmişlik gibi tüm kötülüklerden arınmışlardı. Böylece gün geçti ay geçti. Sofu şehri iyiden iyiye sever oldu. Dünyayı gezme düşüncesinden vazgeçti. Bu şehirde kalmaya karar verdi. Ama hâlâ yalnızdı. Bir gün yakın bulduğu bir arkadaşına açıldı: “Sizin bu şehirde nasıl evlenilir, ne yapılır?” diye sordu. Arkadaşı: “Şehrin ortasındaki bahçe var ya, işte orada her cuma günü tanışmak, dost edinmek isteyenler toplanır. Gençler gelirler. Herkes orada beğendiği anlaştığı biri ile evlenme yolunu arar. Orada tanışırlar. Anlaşırlarsa evlenirler.” dedi.

rıza şehri imam cafer sadık anlatısında sofunun bahçede gençlerle tanıştığı sahne

Kocaman bahçe tıklım tıklım doluydu. Türlü giysiler içinde genç kızlar kelebekler gibi dolaşıyorlardı. Genç kızlar, oğlanlar sohbet ediyorlardı. Birbirini beğenip anlaşanlar uzaklaşıyorlardı. Anlaşamayanlar ayrılıp başkasına yaklaşıyorlardı. Sofu olup bitenleri bir süre hayranlıkla izledi. Sonra kanının kaynadığı bir kıza yaklaştı. Ama o bacının ilk sorusu: “Sen dünyalı mısın?” oldu. Sofu aylardan beri hep bu sözü duymaktan iyiden iyiye bıkmıştı. “Evet, dünyalıyım ne olacak?” diye karşılık verdi. Bacı: “Davranışlarından hemen belli oluyor. Ama alınma, zararı yok. O ki beni kendine eş seçmek istiyorsun, bu konuda ben de sana yardımcı olurum, davranışlarını düzeltirsin.” dedi.

Bacı ile sofu anlaşmaya niyet ettiler. İşten artan boş zamanlarında buluşup konuşuyorlardı. Sofu bir keresinde bacı ile buluşmaya giderken yolun kıyısında kocaman bir nar bahçesi gördü. Bahçenin ne duvarı, ne bekçisi ne koruyucusu vardı. Hemen bahçeye daldı. Kimse görmeden bahçeden bir kaç nar kopardı. Yakalanırım korkusu ile acele davranıp ağacın birkaç dalını kırdı. Ama ne kimse geldi, ne de sordu. Sofu narları toplayıp bacı ile buluşacakları yere gitti. Henüz bacı gelmemişti. Narları bir tabağa koydu. Masanın üzerine yerleştirdi.Bacının gelmesini bekledi. Nitekim bir süre sonra bacı geldi. Ne var ki narları görmesine karşın hiç ilgilenmedi. Oysa sofu bacının narları görüp ilgilenmesini, sevinmesini bekliyordu.

Alevilikte Rıza Şehri anlatısında sofunun kopardığı narları genç kadına sunduğu sahne

Bacı her zamanki gibi yerine oturdu. O zaman sofu dayanamadı. Bacıya narları gösterdi. Bacı: “Bunları nereden aldın?” diye sordu. Sofu narları nereden kopardığını söyledi. Bunun üzerine bacı: “Beni düşündüğün için sağ ol. Ama o bahçenin yerini, varlığını ben de biliyorum. Canım isteseydi gidip ben de alabilirdim. Şimdi benim canım istemiyor. Bu narlar burada boşuna çürüyecek. Başkalarının hakkını boşuna çürütmüş olacağız. Gelirken öğrendim. Narları koparırken bahçeye zarar vermeyebilirdin. Burada kimse senden bir şey kaçırmıyor ki. Bunca süredir Rıza şehrinde yaşıyorsun. Bu şehirde rızalıkla her şeyin serbest olduğunu bilmeliydin. Şimdi anlıyorum, sen bu şehre layık değilsin.”

Bunları söyledikten sonra bacı sofuyu bırakıp gitti. Görevlilere söylemiş olacaktı ki, görevliler sofunun yaptıklarını divana bildirdiler. Divan sofunun durumunu tartıştı. Sonunda sofunun Rıza şehrine ayak uyduramayacağına karar verildi. Bunun üzerine görevliler dünyalı sofuyu rıza şehrinden attılar.”

İdeal toplum ve ütopya hikayesi anlatısını Rıza Şehri üzerinden tek karede betimleyen alegorik sahne

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Noa Pothoven

Noa Pothoven

Noa Pothoven

Noa Pothoven

Hollandalı 17 yaşındaki Noa Pothoven, uğradığı cinsel taciz ve tecavüzlerin ardından uzmanlar kontrolünde hayatına son verilmesi anlamına gelen ötenaziyi seçti.

Pothoven, Instagram üzerinden yaptığı son paylaşımında ötenazi kararı aldığını duyurdu. Pothoven’in kız kardeşi pazar günü kardeşinin öldüğünü açıkladı. “Kazanmak ya da kaybetmek” isimli otobiyografi kitabında Pothoven ilk cinsel tacize 11 yaşında maruz kaldığını 14 yaşındayken ise iki erkek tarafından tacavüze uğradığını yazmıştı.

Pothoven, son paylaşımında çektiği acıların artık “dayanılmaz” olduğunu dile getirdi. Hollandalı genç, “Nefes alıyorum ama artık yaşamıyorum.” dedi.

Pothoven kitabında depresyon ve anoreksi ile mücadele ettiğini belirtmişti. Noa Pothoven, Haziran ayından bu yana yeme ve içmeyi reddederek pasif ötenaziyi seçti. Doktorlar ve ailesi daha önce yaptığı aktif ötenazi başvurusu kabul edilmeyen Pothoven’ı yemeye ve içmeye zorlamadı.

Hollanda yasalarına göre doktor kontrolünde intihar etmek anlamındaki ötenazi bazı şartlarabağlı olarak mümkün. Hollanda’da tedavisi mümkün olmayacak derecede hasta olan 12 yaşı üzerindeki kişilere en az 2 doktorun onayı ile ötanazi uygulanabiliyor.

Hollanda Bölgesel Ötenazi Komitesi’nin yayınladığı son rapora göre ülkede 2017 yılında 6 bin 585 kişiye ötenazi uygulandı. Bu kişilerin çoğu tedavi edilemez durumdaki kanser hastalarıydı.

Read more