Nazım Hikmet Hikayeleri – Nikah Hikayesi

nazım hikmet hikayesi

Nikaha Dair - Nazım Hikmet

nazım hikmet hikayeler

Şu fani dünyada cancağızım, ne garibeler var da, ne garibeler var.

Garibelerden Murat: Amerika’da milyoner bir hatunun, kocasını jilet bıçağıyla kestikten sonra, ölüsünün başucunda yedi gün yedi gece dans edip kırk gün kırk gece ağlamış olması değildir. Sinema yıldızlarından bilmem kimin, zayıflamak için, altı sene uyku uyumadığını da garip bulmuyorum cancağızım… Yangınları susuzluktan, milleti tifo hastalığından kırıp geçiren İstanbul Terkos Şirketinin hala feshedilmemiş olması da garip gelmiyor bana doğrusu…

Milyoner karısı kesmiş kocasını, keser a! Kestikten sonra başucunda yedi gün yedi gece dans etmiş, eder a! Kim bilir, zavallı hatuncağız herifin elinden neler çekmiştir. Danstan sonra kırk gün kırk gece ağlamış, ağlar a! O ağlamasın da ben mi ağlayayım cancağızım… Amerika hakimlerine para yediremezse soluğu elektrikli koltuğun üstünde aldığının resmidir hani…

Sinema yıldızı zayıflamak için altı sene uyku uyumamış, uyumaz a! Ben, cancağızım, kendimi bildim bileli uyku uyuyamıyorum. Kışın soğuktan, yazın tahtakurusu, pireden gözümü kırptığım yok efendiciğim…

Terkos şirketi yangınlara su vermezmiş, vermez a! Su onun. Millete tifo aşılıyormuş. Seni zorlamıyorlar a, Terkos suyu içmeyiver a efendim! Şirketi feshediyorlarmış! Etmezler a, sana ne cancağızım…

Ne kocasını jilet bıçağıyla kesen Amerikalı karı, ne altı sene uyku uyuyamayan yıldız, ne de Terkos Şirketinin hali garip gelmiyor bana iki gözüm. İlle ve lakin kendi başımdan bir hal geçti, garibe diye ona derler işte.

Ben cancağızım, geniş düşünürüm senin anlayacağın. Ne mahalle kahvesinde oturup alemin girdisini çıktısını dikiz ederim, ne de belediye intihabatında kafa göz yorarım…

Eh bu ölümlü dünyada hep bekar yaşayacak değiliz a! Kumrular bile çift çift geçinip giderler… Kumru kadar olamayacak mıyız, dedim, bir hatun peydahladım. Şöyle bana göre, karınca kararınca kaderince hatuncağız… Başladık beraber ömür sürmeye…

Bir altı ay geçindik. Aramızda nikah falan yoktu. Nasıl olsa imamlardan sıdkım sıyrılmıştı. Ubeydullah Efendiye de müracaat müracaata üşendim doğrusu cancağızım. Bizim hatun bir manifatura mağazasında tezgahtardı. Ayda kırk papel getiriyordu eve. Ben de atmış beş yetmiş lira bırakıyordum piyasadan, gül gibi geçinip gidiyorduk iki gözüm.

Günlerden bir gün bizim hatun alı alına moru moruna, ateş püskürerek çıktı karşıma: “Sen” dedi, “beni metres gibi kullanıyorsun. Herkes bana namussuz diyor. İlle de nikah isterim.”

Amandı, zamandı, şalabansın, balabansın, karıya meram anlatamadık.

Duvarlara ilanlar astırdık, falan filan ettik, gittik Ubeydullah Efendiye, deftere yazıldık…

Nikah kıyıldığının ertesi günü bizim hatun işe gitmedi. “Ben” dedi, “senin nikahlı karınım. Bana bakmaya mecbursun kanunen.”

Şimdi iki gözüm, cancağızım, bizim nikahlı hatun elini sıcak sudan soğuk suya sokmuyor. Onu yediren, içiren, giydiren, besleyen bendenizim. Yani senin anlayacağın asıl şimdi nikahlı hatunum bana metreslik ediyor. Oysaki, herkes ona namuslu kadın diyor şimdi…

Nikahta keramet var cancağızım! Dünya Garibelerle dolu iki gözüm, garibelerle dolu…

Nazım Hikmet / Ben
Yenigün Gazetesi
24.02.1931
YKY

Read more

Benim Bu Hikayede Ne İşim Var | Hikâyesiz Bir Anlatı

Saatine bakan bir kadın figürünün etrafında, bankayı soyan hırsız, balkonda yalnız oturan adam, kavga ayırırken dayak yiyen bir sahne ve ekmeğin içinden çıkan şüpheli cisim gibi olayların üst üste bindiği alegorik kompozisyon.

Benim Bu Hikayede Ne İşim Var?

Bu yazı, bir dönem Ot Dergisi’nde yayımlanmış bir metinden alınmıştır. Benim bu hikayede ne işim var sorusu, burada bir yakınma değil; başına “hikâye” gelmeyen bir anlatıcının, başkalarının hayatlarında geçici roller üstlenerek var olma hâlinin ifadesidir. Metin, sıradanlıkla değil, öznesiz kalmış bir hayatın ironik bilinciyle konuşur.

Saatine bakan bir kadın figürünün etrafında, bankayı soyan hırsız, balkonda yalnız oturan adam, kavga ayırırken dayak yiyen bir sahne ve ekmeğin içinden çıkan şüpheli cisim gibi olayların üst üste bindiği alegorik kompozisyon.

Bütün günü kendime üzülerek ve tanımadığım insanlarla hayali konuşmalar yaparak geçirdim. Kafamı kaldırdığımda saat beş, yaşım da elli olmuştu. Kendime yüz vermeyi pek sevmem aslında. Şımarmaya müsait bir yapım var. Anlatacak esaslı bir hikayem yok. Hiçbir zaman da olmadı. O yüzden başka insanların hikayelerine bulaşmaktan ve onları ben yaşamışım gibi anlatmaktan kendimi alıkoyamıyorum.

Çünkü benim başıma hiçbir şey gelmiyor. Hiçbir hırsız çalıştığım bankayı soymaya kalkışmıyor, güzel bir kadın bana âşık olmuyor. Aldığım ekmeğin içinden gazete haberlerine konu olabilecek şüpheli bir cisim çıkmıyor.

En güzel hikayeler hep başkalarının başına geliyor. Bu yüzden akşamları balkonda oturup konuşmalarımı dinlerim. Yolda kavga eden birilerini görsem mutlaka ayırırım, kimin haklı olduğuyla ilgilenmem. Mesela, iki sevgili tartışırken konuya müdahil olmuşluğum, temiz bir dayak yemişliğim ve ardından olay yerini efendi gibi terk etmişliğim var. Bu hikayeyi ayrılmak üzere olan iki sevgiliyi barıştırdığım gün olarak anlatmayı severim.

Pastanede tek başına oturan bir kadının masasında gizemli bir not tutarken, karşısında onu telaşla durduran bir adama hayretle baktığı; arka planda bir taksinin başka bir arabayı takip ettiği çok katmanlı alegorik sahne.

Hafta sonları bir pastanenin aile salonuna gider, belki bir olay çıkar diye tek başıma otururum. Bir kişi de gelip “Hop hemşerim burası aile salonu!” deyip beni kaldırmaz. Birileri için tehlike arz etmiyor oluşum beni bazen çok sinirlendiriyor.

Cümbüşlü bir şeyin parçası olma peşinde değilim. Öylesini istesem aile bireylerimin ve eski dostlarımın hikayelerine karışırdım. Bakmayın, ben aşırı tatlıyım da muhitim berbat. İncelikli bir şeyin parçası olmak istiyorum. Masamda gizemli bir not bulayım mesela. Bilmediğim bir dille yazılmış olsun. O dili konuşan birini bulmak için günlerce uğraşayım. Adamın biri taksiye binsin ve “Öndeki arabayı takip et” desin, öndeki arabada ben olayım.

Hiç tanımadığım biri beni yoldan çevirip:”Merhaba, mutlaka tanışmalıyız.” desin. Tanışalım ve hayatım bir daha eskisi gibi olmasın.

Masada başını eline dayamış bir kadının etrafında, vapura yetişen insanlar, barışan çiftler, terk edilen bir şehir ve yüzleşme sahnelerinin sisli katmanlar halinde belirdiği alegorik kompozisyon.

Ama olmuyor. Ben de mecburen hikayelerinizi kısa bir süreliğine ödünç alıyorum. Bir kahkahalık, iki hayretlik, en fazla üç alkışlık. Sizin başınıza daha ilginç şeyler geliyor olabilir ama inanın benim versiyonlarım daha renkli. Kaçırdığınız vapurları yakalıyorum. Size mutlu sonlar veriyorum, bazen de hicran yaraları. Bir türlü terk edemediğiniz şehirden çekip gidiyorum. Ertelediğiniz özürleri diliyorum. Patronunuzdan zam istiyor, alamazsam istifayı basıyorum.

Kaybettiğiniz savaşları kazanıyorum. Yerini unuttuğunuz eşyalarınızı buluyorum. Kötü biriyseniz sizi elbette daha iyi biri yapamıyorum ama emin olun pişman olmanızı sağlıyorum. Sizin hiç haberiniz olmuyor.

Siz o hikayelerin içinde “Acaba şimdi ne olacak?” diye debelenirken ben hepsini anlatıp bitiriyorum. Tabii bazen o kaçınılmaz an geliyor ve o hikayelerdeki insan olmadığımı hatırlıyorum. Sonra bütün günü kendime üzülerek ve tanımadığım insanlarla hayali konuşmalar yaparak geçiriyorum. Mesela tam da şu an: Benim bu hikayede ne işim var ulan?

İlkay Yıldız
Not: Bu yazı Ot Dergisinin 2020 Haziran tarihli sayısından alınmıştır. 

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Nurullah Ataç – Günlerin Getirdiği

NURULLAH ATAÇ | GÜNLERİN GETİRDİĞİ

NURULLAH ATAÇ | GÜNLERİN GETİRDİĞİ

NURULLAH ATAÇ | GÜNLERİN GETİRDİĞİ

“Bir ölülerin, bir de ölüden farkı olmayan dirilerin günleri hep birbirine uyar.”

Nurullah Ataç / Günlerin Getirdiği

 

İnsanoğlunun kaderindedir; bir kere tattığı zevkten, hazdan yine tatmak ister. İlk tadışını bir nevi sevinçle, zafer gururuyla hatırlar. Fakat bu hatıra onu susatır. Hem öyle bir susuzluk verir ki bunu artık hiçbir pınar, hatta yine o eski pınar, suyu bütün serinliğini muhafaza etmiş olsa dahi dindiremez.

Geçmiş zamanı düşünürken anlayamamanın, şüphelerin üzüntüsünü çekmeyiz. Gönlümüzde böyle bir üzüntü duyuyorsak o günler bizim için gerçekten tamamıyla geçmiş değildir, birer hatıra olmamıştır. Henüz içinde yaşadığımız zamanın birer parçasıdır. Hatıranın başlıca vasfı belki de bize ait olduğu halde, bizi güldürdüğü, ağlattığı halde başka bir kimseninmiş hissini verir.

Yahya Kemal: “Bir kere sevip vuslata erdiyse cihanda / ömrüm iyi rüyasına dalsın, uyusun ruh.” diyor. Yalnız hatalarımızın hatıraları mı içimize çöküp bizi kıvrandırır? Verlaine’in: “Hatıra! Hatıra! Benden ne istiyorsun?” diye feryadı yalnız onların elinden midir?

Gerçekten edilmemiş yeminler, gerçekten duyulmamış kokular, ancak hayal ettiğimiz öpüşler… Onlar da birer hatıra değil mi? İçimizde gerçek hatıralar gibi yaşamıyor mu?

Hayat hatıralardan ibarettir. Hatta ümitler, gelecek günlerden beklediklerimiz de birer hatıradır. Geçmişte değil, gelecekte birer hatıra. Biz onları anarız, hatırlarız, onları da içimizde eski günlerimizi gördüğümüz gibi görürüz, onlar da çoğu zihnimizden gelecek değil, geçmiş kisvesi ile “edeceğim, olacağım” diye değil, “ettim, oldum” diye geçer.

En kuvvetli anları da işte o anlardır. Çok ümit ettiğimiz şeylere kavuşunca beklediğimiz duyamadığımızı herkes tecrübe etmiştir; bunun sebebini o istediğimiz şeyi hayalimizde çok süslemiş olmamızda, hakikatin de hiçbir zaman hülyanın zenginliğine erişememesinde arayanlar vardır. Belki öyledir. Fakat çok umduğumuz şeyler kavuşunca bazen dehşete, haşyete benzer bir hal de duyduğumuz olur. Bunun, eski bir hale dönmekten duyacağımız dehşetten, haşyetten pek farkı var mıdır? Acaba pek arzu ettiğimiz şeyi ele geçirdiğimiz zaman içimize ürperti veren halet eski bir şeyle karşılaşmanın, bir hatıranın olmuşluktan çıkıp tekrar oluş dünyasına girivermesinin verdiği azap değil midir?

 

Nurullah Ataç / Günlerin Getirdiği

Read more

Lüks ve Mutluluk Arayışı

Lüks ve Mutluluk Arayışı

Lüks ve Mutluluk Arayışı

Lüks ve Mutluluk Arayışı

Tarihin en kesin yasalarından biri de şudur: Lüksler zamanla ihtiyaç haline gelir ve yeni zorluklar ortaya çıkarır. İnsanlar belli bir lükse alıştıklarında bir süre sonra onu kanıksarlar. Onu yaşamlarında hep bulundururlar ve bir süre sonra onsuz yaşayamaz hale gelirler.

Kendi çağımızdan bir başka örneği ele alalım. Son birkaç on yılda hayatı daha rahatlatacağını varsaydığımız sayısız şey icat ettik. Çamaşır makineleri, elektrikli süpürgeler, bulaşık makineleri, telefonlar, cep telefonları, bilgisayarlar, e-pota vs. Eskiden bir mektup yazıp zarfa koymak, üstüne pul yapıştırıp posta kutusuna atmak insanı epey uğraştıran bir işti. Mektuba cevap almak günler veya haftalar, hatta aylar alabiliyordu. Günümüzdeyse bir dakika içinde çabucak bir e-posta yazıp dünyanın öbür ucuna gönderebiliyorum ve eğer gönderdiğim kişi çevirim içiyse anında cevap alabiliyorum. Böylece mektup yazmanın aldığı tüm zamanı ve çabayı ortadan kaldırmış oldum. Peki, bugün daha rahat mı yaşıyorum?

Maalesef cevap hayır. Klasik posta çağında insanlar yalnızca gerçekten söyleyecekleri önemli bir şey olduğunda mektup yazarlardı. Akıllarına gelen ilk şeyi yazmak yerine ne söylemek istediklerini ve bunu nasıl aktaracaklarını önceden dikkatli bir şekilde düşünürlerdi. Bunun sonucunda da, aynı şekilde düşünülmüş bir cevap almayı beklerlerdi. Zaten çoğu insan ayda birkaç mektuptan fazlasını yazamıyordu ve gelen mektuplara da hemen cevap vermek gibi bir zorunluluk duymuyorlardı. Bense bir gün içinde düzinelerce e-posta alıyorum ve bunların hepsini hızlıca cevaplandırmam gerekiyor. Bu icatları yaparken zaman kazanacağımızı düşünüyorduk, ancak aslında günlerimizi daha endişeli ve kaygılı geçirmemize sebep olacak şekilde hayatın hızını normalin on katına çıkartmış olduk.

 

Yuval Noah Harari
Hayvanlardan Tanrılara Sapiens
Sayfa: 99

Read more

Marilyn ve Rabia: İki Kadın, İki Yazgı

Marilyn Monroe ve Rabia portrelerinden oluşan Marilyn ve Rabia kapak görseli, Yılmaz Odabaşı metni için hazırlanmış sepya tonlu tasarım.

İki Farklı Çocukluk, İki Ayrı Yazgı

Marilyn Monroe, ölümünün üzerinden geçen yarım yüzyıla rağmen hâlâ bir efsane. Gayri meşru olarak dünyaya gelen ve annesini tımarhanede yitiren Marilyn’nin mutsuz bir çocukluk geçirdiği ve bakım evlerinde istenmeyen bir eşya gibi görülme duygusuyla yaşadıkça didiştiği bilinir.

Rabia’yı ise, Diyarbakır’da bir aşiret reisi olan Hacı Hüseyin’in kızı olmasına rağmen, aile çevresi dışında kimseler tanımaz.

Rabia, Marilyn’e kıyasla, ailesiyle birlikte mutlu bir çocukluk geçirmiş, beş kardeşin en güzeli ve en küçüğü olarak bir dediği iki edilmemiştir.

Marilyn ve Rabia çocukluk karşılaştırması; biri bakım evinde yalnız bir çocuk, diğeri Diyarbakır’da ailesiyle mutlu bir çocukluk yaşayan Rabia, alegorik kompozisyon.

Bu iki kadının Hollywood kökenlisi, gençlik yıllarından itibaren ünün doruğuna çıkmış, baş döndürücü bir popülerlik ve servet edinmiş, dilediği erkekle birlikte olup fırtınalı aşklar yaşamıştır.

Rabia ise, ergenlik dönemine geldiğinde taliplerinden Sefer’e, o yılların törelerine uygun biçimde –başlıklagelin edilmiştir.

Marilyn, üç kez evlenip onlarca erkekle flört ederken, Rabia ise eşi Sefer’e varlığını armağan edip, o günden itibaren yazgısına itaatle boyun eğmiştir.

Daha sonra Rabia’nın kocası Sefer, bir ömrün yoksullukla geçmeyeceğine karar verip, birkaç yıl içinde Almanya’ dan zengin bir adam olarak döneceğine Rabia’yı ikna etmiş ve Almanya’da otomotiv sektöründe işçi olarak çalışmaya başladığında, Rabia ise kaynanası ve iki çocuğuyla acı dolu günleri, yılları saymaya koyulmuştur.

Marilyn ve Rabia karşıtlığı; bir yanda geniş salonlarda iltifatlarla çevrili Marilyn, diğer yanda Diyarbakır’da kaynana baskısı altında ağlayan Rabia, alegorik sahne.

Marilyn, geniş salonlarda onlarca erkeğin iltifatlarıyla şuh kahkahalar atarken, Rabia şirret bir kaynananın bekçiliğinde her gün ağlamayı yazgı bilmiştir.

Rabia, evinin perdelerini açamaz, dış kapısının önünü bile -bir başka erkeğe bakmasın diye- süpüremez olmuştur. Kaynanası ve kayınları, Rabia, Sefer’i “namusuyla” beklesin diye onu birkaç günde bir tokatlamayı da huy edinmişlerdir.

Bütün gazeteler Marilyn’in bir “narsisist” olduğunu yazarken, Rabia’nın ise hiç seçmeden, hiç istemeden Diyarbakır’ın varoşlarında bir “mazoşist” olabildiğini kimseler bilmemiştir…

Üç yıl sonra Almanya’dan döneceğine söz vererek giden sefer, her yıl sadece on beş ila yirmi gün gelebilmiş ve Rabia’nın bütün sitemlerine rağmen “iki daire ve bir ekmek fırını parası biriktirmeden Diyarbakır’a dönemeyeceğini,” söyleyerek ona sadece “sabır” dilemiştir…

Marilyn ve Rabia psikolojik çöküş sahnesi; bir yanda tedavi gören Marilyn, diğer yanda Diyarbakır’da çocuklarıyla yalnız kalan Rabia ve duvarlarda Sefer ismi, alegorik kompozisyon.

Marilyn, fırtınalı yaşamından dolayı psikolojik tedavi görmeye başlarken, Rabia ise bir kaynana ve iki çocuğu ile dört duvar arasında silik ve dingin, bunaltıcı yıllar geçirmekten giderek psikolojik bir vaka haline gelmiştir.

Onu tedavi eden de olmamış, aradan upuzun on yıl geçmiş ve Sefer, iki daire, bir de ekmek fırını parası biriktirip nihayet- Almanya’dan dönmüştür.

Kaynanası ve kayın biraderleri görevlerini yapıp tam on yıl boyunca Rabia’nın yanına bir erkek sineği bile yaklaştırmayarak, onun bedenini Sefer adına bir yetkiyle korumuşlardır. Bedenini korumuşlardır ama Rabia’nın ruhsal durumu yıllarca yaşadığı intihar boğuntularıyla artık paramparçadır…

Marilyn, çevresinde şöhreti ve parası için dolaşan yüzlerce insandan hangisinin gerçek dost, hangisinin sevgili olduğunu kalabalığın kuşatmasında anlayamadığı için tedavi görürken, Rabia ise on yıl süren upuzun bir yalnızlıkta sadece Sefer’in adını sayıklamaktan bir şizofrendir artık

Marilyn ve Rabia karşılaştırması; kitap okuyan Marilyn ve fötr şapka takarak Napolyon’a komut verdiğini düşleyen Rabia, alegorik kompozisyon.

Marilyn, Saint Exupery, Dostoyevski, Miller okurken ve Miller’le flört ederken, ilkokul çıkışlı Rabia ise Sefer’i beklediği günlerdeki yalnızlıkta çocuklarının hikâye kitaplarını okumuş, radyo programları, haberlerden vb yerlerden Napolyon’un, Gorbaçov’un kim olduklarını öğrenmiştir.
Diyarbakır’a yıllar sonra dönen Sefer, artık Rabia’yı tanıyamamaktadır; çünkü Rabia, her sabah Napolyon Bonapart’ın selamını Gorbaçov’a ulaştırmak üzere evden çıkmakta ve Sefer’in Almanya’dan getirdiği fötr şapkayı giyip, dudaklarının kıyısına bir sigara iliştirip düşsel olarak kurguladığı ordulara kendince komutlar vermektedir.

Belki de kendini hep arzuladığı bir özgürlüğün kollarına böyle bırakmaktadır; artık şuursuzdur…

Rabia’yı bir süre gözleyen Sefer, anasına, artık Rabia’nın kendisine kadınlık yapamayacağını, bu yüzden yeni bir evlilik için genç ve güzel bir kadın bulmasını söyler. Başlık parası fazlasıyla ödenir ve kırk beş yaşındaki Sefer’e on yedi yaşlarında bir kız bulunur civar köylerden; incecik, gencecik bir kız.

Rabia, artık otuz yedi yaşına gelmiş ve yıllarca evde oturmaktan hayli kilo almış bir delidir. Sefer, küçük bir oda tutar Rabia ve çocuklarına; kendisi de genç eşiyle yeni aldığı daireye çekilir. Rabia’yı bağlamak da bir çözüm getirmez ve kaldığı evin duvarları dışında ne varsa her şeyi paramparça ederek dışarı, sokaklara kaçar durur…

Marilyn ve Rabia anlatısında Rabia’nın Diyarbakır Dağkapı’da tel örgülere tırmanırken çitin ötesine baktığı ve nöbet kulübesindeki askerin tüfeğini doğrulttuğu alegorik sahne.

Rabia, artık Diyarbakır’ın muhtelif semtlerinde kâh Napolyon’un askerlerine komutlar verirken, kâh yollarda, kaldırımlarda oturup bir başına ağlarken görülmektedir. Artık kocası Sefer’in hiçbir işine yaramayan Rabia’nın onuru ve delirmiş yalnızlığı ne kaynanasının ne kayın biraderlerin umurunda değildir…

Rabia, bir akşam Diyarbakır’ın Dağkapı semtinde SSK hastanesi bitişiğindeki askeri karargâh civarında yürürken, nasılsa kırmızı şapkalı kızın büyükanne kılığına giren kurt tarafından yenmek üzere olduğunu düşler. Kırmızı şapkalı kızın kulübesi ise, askeri karargâhın içindeki karanlık alandadır.

Rabia, arkasında yürüdüklerine inandığı Napolyon’un askerlerine komut verir ve kırmızı şapkalı kızı kurtarmak üzere tel örgülerle çevrili yasak alana girer…

Nöbetçi askere, karargâha parolasız girmeye kalkan olursa ona vurması emredilmiştir. Asker uyarır, bağırır, ama kırmızı şapkalı kızı kurtarmaya giden Rabia, o an hiçbir şey duymaz…

Marilyn ve Rabia anlatısında Rabia’nın Dağkapı’daki askeri karargâh önünde yere düşerken arkasında hayali Napolyon askerleri ve nöbet kulübesindeki silahlı asker bulunan alegorik sahne.

Nöbetçi askerin önce bir, ardından ik kurşunu Rabia’nın bedenine isabet eder. Rabia, vurulup yere düşerken bile hâlâ Napolyon’un askerlerine komutlar vermektedir.

Namlusundan dumanlar çıkan nöbetçi er, onun mırıldandıklarından hiçbir şey anlamaz. Askerin onun hakkında bildiği tek şey “dur” ihtarına uymadığıdır…

Nöbetçi er, siyasal gerilimin alabildiğine boyutlandığı o günlerde olağanüstü hal bölgesi kapsamındaki Diyarbakır’daki kışla nöbetinde, aklınca kendisine verilen “emre itaat” etmiştir.

Rabia, sonraki gün sahipsizler mezarlığına gömülür ve o yıl bazı insan hakları dernek ve kurumlarının yıllıklarının Güneydoğu’daki “yargısız infaz”lar listesinde adı geçer.

Marilyn Monroe ve Rabia portrelerinden oluşan Marilyn ve Rabia kapak görseli, Yılmaz Odabaşı metni için hazırlanmış sepya tonlu tasarım.

Oysaki ölümü değil, asıl Rabia’nın yaşamı bir yargısız infazdır… Bu iki efsane kadın, benim kalbimde yıllar yılı ev sahibi gibi oturup kalmışlardır ve daha kalmaktalardır. Çünkü Marilyn, biricik platonik aşkım, Rabia ise öz teyzemdi benim…

Sevgili Marilyn, Cemal Süreya’nın dediği gibi, “şimdi cennette Nietzsche’nin metresi olmalıdır”; anamın kara gözlü bacısı Rabia ise, belki cennette bile hâlâ Sefer’i sayıklamaktadır…

 

Yılmaz Odabaşı – Sevginin Herkesten Şikâyeti adlı kitabından

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Bangladeşli İdris

Günay Aktürk

Kısa Bir Düzeltme!

Bu metin, bir babanın çaresizliği üzerinden insanın kırılganlığına odaklanan kısa bir anlatıdır.
Metnin ayrıntılı ve genişletilmiş versiyonuna aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

Read more

Deliler Gemisi | Hüsnü Arkan’ın Sarsıcı Alegorisi

Hieronymus Bosch tarzında çizilmiş, kalabalık bir insan topluluğunu ve gemi üzerindeki figürü gösteren Deliler Gemisi temalı dijital illustrasyon.

Deliler Gemisi Ne Anlatıyor?

Deliler Gemisi Hüsnü Arkan’ın toplumsal çürümeyi alegorik bir gemi metaforuyla anlattığı etkileyici bir metin. Bu yazıda eserin ruhunu, temasını ve bugüne dair işaretlerini özetliyorum.

Hüsnü Arkan’ın “Deliler Gemisi”, bireyin akıl dışı bir düzen içinde nasıl yönlendirildiğini, sağduyunun nasıl öldürüldüğünü ve özgürlüğün nasıl unutturulduğunu çarpıcı bir dille anlatır. Sebastian Brant’ın “Narrenschiff” geleneğini günümüze uyarlayan bu metin, deliliğin toplumsallaşarak normalleştiği bir dünyayı alegorik bir gemi üzerinden tasvir eder. Okuyucuya hem siyasi hem psikolojik bir yüzleşme sunar.

Hieronymus Bosch tarzında çizilmiş, kalabalık bir insan topluluğunu ve gemi üzerindeki figürü gösteren Deliler Gemisi temalı dijital illustrasyon.

Bu arada biz de fırsattan istifade hem Hieronymus Bosch’un “Deliler Gemisi” adlı ünlü tablosuna, hem de Michel Foucault’nun “Deliliğin Tarihi” içinde yer verdiği o meşhur “deliler gemisi” metaforuna küçük bir selam çakalım ·‿·

Deliliğin Toplumsallaştığı Bir Dünyanın Hikâyesi

— Nereye gidiyorsun?
— Ruhsuz işler yapmaya gidiyorum.
— Ruhsuz işler derken?
— Büyük işler yani. Büyük binalar, büyük alışveriş merkezleri, büyük saraylar, büyük ilerlemeler, büyük adımlar. İmparatorluk işleri…

— Neyle gidiyorsun?
— Gemiyle gidiyorum… Sebastian Brant’ın Narrenschiff’iyle. Hani şu Rönesans çağının delilerle, meczuplarla dolu hayalî gemisi var ya, onunla. Bütün ülkeyi gemiye doldurdum. İçerde ne ararsan var. Açgözlülük, kibir, yalan, ayak oyunları, hırs… Ama en önemlisi delilik ve suç. Delilik toplumsallaşınca delilik olmaktan çıkıyor, suç da öyle. Bu yüzden, gemidekilerin çoğu her şeyi anlayışla karşılıyor. Onlara her şey olabilirmiş gibi geliyor. Hırsızlık mubah, cinayet hoş görülebilir, adalet gereksiz. Bu gemidekilerin çoğu deli ve suçlu.

— Bunca yükün altından nasıl kalkıyorsun? Gemiyi nasıl yönetiyorsun?

— Çok kolay. Sağduyuyu öldürüyorum. Her gün diriliyor ama ben yine öldürüyorum. İnsanlara sağduyusuz nasıl yaşayacaklarını anlatıyorum. Yarısı anlıyor, yarısı anlamıyor; anlamayanlara her gün yeniden anlatıyorum. Geminin hoparlörünü yalnızca ben kullandığım için, huzursuzluk yaratanların sesleri pek duyulmuyor. Savaşalım diyorum. Onaylıyorlar. Savaşın ne olduğunu hâlâ bilmiyorlar. Bilseler de unutuyorlar. Unutturuyorum. Ama asıl önemlisi onları özgürlük istememeye alıştırıyorum. Onları özgürlükten soğutuyorum. Kendinizi kaderin eline bırakın diyorum. Bırakıyorlar.

— Bir amacın var mı peki?
— Tabii ki var. Herkesin birbirine benzediği bir gemi hayal ediyorum. Herkesin bana benzediği bir gemi. Benim gibi olsunlar. Kötü mü? Ben kendimden çok memnunum. Hoşgörülerini yitirmelerini sağlıyorum. Azarlıyorum, fırça çekiyorum, bağırıp çağırıyorum. Sonra onlara ne kadar hoşgörülü olduğumdan bahsediyorum. Gemi belirsizliğe doğru gidiyor. Belirsizliğin içindeki karanlığı işaret ediyorum, ‘işte ışık,’ diyorum. Alkışlıyorlar, tezahüratta bulunuyorlar, inanıyorlar. Sonra vicdanı da öldürüyorum. Her gün öldürüyorum. Böylece hızla yozlaşıyorlar. Yozlaşmalarını kolaylaştıran gemi kanunları çıkarıyorum. Bu kanunlara uyduklarını görmek insanı mutlu ediyor.

Görmezden geliyorlar, merhamet duygularını yitiriyorlar, dayanışmayı unutuyorlar; mutlu olun diyorum, mutlu oluyorlar. Onlara karşı çıkamayacakları şeyler söylüyorum. Bizi eziyorlar diyorum, biz ezilmeyiz diyorum. Beni haklı ve mağdur buluyorlar.
— Ruhsuz işlerle uğraşmak, can sıkıcı bir iş olsa gerek.

— Yo, hiç de öyle değil. Bazen güverteye çıkıp yarattığım dünyaya bakıyorum. Dev binalar, dev köprüler, dev taşlar. Her şey dev… Bütün bunları gördüğümde haklılığıma bir kez daha inanıyorum. Önemli olan organizasyonun büyüklüğüdür. Organizasyon ne kadar büyükse, devse ve ne ölçüde kontrol altındaysa, yaptığım işten o kadar çok zevk alırım. Şimdi her şeyi ben kontrol ediyorum. Çünkü kimseye güvenmiyorum. Hakka hukuka da güvenmiyorum. Ben bir kahraman olarak bu çağa çok yakıştığımı düşünüyorum. Biz bu çağı kamunun elinden alıp özelleştirdik. Bu çağın ruhu bu yüzden vahşi ve ölümcül bir girişimci güzelliği taşıyor. İnsanlar barış içinde onar onar, yüzer yüzer ölüyorlar. Kimse hakkını arayamıyor. Arayanları düşman ilan ediyorum, ahaliyi bu düşmanlarla korkutuyorum.

— Sen korkmuyor musun peki?
— Korkmak insanın fıtratında var. Diktatörler de insandır. Ancak başkalarının nefreti onurlu bir kazançtır. Bunu hak etmek için elimden geleni yapıyorum. Gemiye, Narrenschiff’e sonuna kadar sahip çıkıyorum. Nuh’un, gemisine sahip çıktığı gibi. Ama benim gemi Tufan’dan kaçmıyor. Hep birlikte Tufan’a gidiyoruz. Bunu biliyorum. Kimseye söylemiyorum.

Hüsnü Arkan

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Cehaletin En Büyük Düşmanı Kadındır

Cehaletin en büyük düşmanı kadındır temasını anlatan; elinde kitap tutan eğitimli bir kadın ve yanında geleceği temsil eden bir kız çocuğunu gösteren illüstrasyon

0–3 Yaş Dönemi ve Anne–Çocuk İlişkisinin Önemi

Cehaletin en büyük düşmanı kadındır çünkü bir toplumun bilinç düzeyi en çok anneler üzerinden şekillenir.

0-3 yaş dönemi anne ve çocuk ilişkisinde en kritik ve önemli dönemdir. Çocuğun bu dönemde dil becerisi tam olarak gelişmediğinden annesiyle kurduğu etkileşim çoğunlukla sözel olmaktan ziyade bakışlar ve duygulara yöneliktir. Yaşadığı dünyanın güvenli bir yer, kendisinin değerli ve sevilen bir varlık olup olmadığı bilgisini annesinin gözüne bakarak deneyimler. Dolayısıyla kendi benliğine ve yaşadığı dünyaya dair birçok bilinmezi annesini referans alarak öğrenir ve anlamlandırır.

Cehaletin en büyük düşmanı kadındır temasını anlatan; elinde kitap tutan eğitimli bir kadın ve yanında geleceği temsil eden bir kız çocuğunu gösteren illüstrasyon

Bu ilk yaşantılar çocuğun gelecekteki kişilik gelişimi üzerinde son derece önemli etkileri bünyesinde barındırır. Şöyle ki eğer bu dönemdeki bir anne kendine ve hayata dair güvensizlikleri, değersizlikleri, korku ve kaygıları benliğinde taşıyorsa, çocuğun ruhsal gelişimini aynı yönde etkiler ve etkisi belki de bir ömür boyu sürecek benzer duyguları bilinçdışı bir şekilde ona aktarmaktan kendini alı koyamaz.

Kadının Eğitimi ve Toplumsal Bilincin Oluşumu

Bu açıdan değerlendirdiğimizde kadının bir toplum ve gelecek nesiller üzerinde ne kadar etkili bir role sahip olduğu aşikârdır. Kadının ruhsal ve zihinsel olarak gelişmiş olması kendi duygu ve düşüncelerini fark edip yönetebilmesi açısından son derece önemlidir. Gerçek manada bir eğitim, bireyin ruhsal ve zihinsel gelişimi sağlayabilmek için en önemli araçlardan biridir. Eğitimli bir birey olmak hayata ve kendine dair bilinmezlikleri araştırmayı ve sorgulamayı beraberinde getirir, bu sayede kendine ve hayata dair hissedilen güvensizlik, değersizlik ve yetersizlik gibi hisler yerini tam tersi duygulara bırakabilir.

Gelişmiş toplumlara baktığımıza kadınların çoğunlukla eğitimli, yaşadığı dünyayı ve hayatı sorgulayabilen, kendilerini güvende, yeterli ve değerli hissedebilen bireyler oldukları gözlenmektedir. Dolayısıyla bu kadınların yetiştirdiği çocuklar da daha kendinden emin, korkuları ve kaygıları ile yüzleşebilen, bilinmezi sorgulamaktan çekinmeyen, araştıran kişiler olmaktadır.

Gelişmemiş ve de özellikle yoğun bir din ya da farklı inançların baskısı altında olan ülkelere baktığımızda ise tam tersi bir tablonun hâkim olduğu söylenebilir. Erkek egemenliğinin olduğu bu ülkelerdeki kadınların, hayata dair hiç bir konuyu sorgulamalarına ve araştırmalarına olanak sağlamadan özellikle eğitimsiz bırakıldığı, kendilerini değersiz, güvensiz ve yetersiz hissettirilerek kimlik ve kişiliklerinin adeta yok edildiği gözlenmektedir. Hal böyle olunca, bu kadınların yetiştirdiği çocuklar da annelerinden aldığı benzer duyguları daha en baştan kendi benliklerine dâhil ederek büyümekte ve ileride birer yetişkin olduklarında –kız olsun erkek olsun- az sorgulayan ancak çokça inanan ya da başkalarına kolayca bağlanan bir topluluk haline dönüşmektedir.

Cehaletin Bilinçli Bir Politika Hâline Getirilmesi

Bilinçli bir politika ile sistematik bir şekilde uygulandığını düşündüğüm bu yöntem sayesinde, kadınlar cehaletin karanlıklarına sürüklenmekte ve süreç içerisinde bir topluluğun top yekûn kimyası bozulabilmektedir. İzlenen bu sinsi politikanın bir sonucu olarak bunu planlayan egemen güçler kendi emellerine ulaşabilmekte, toplulukları ve ülkeleri diledikleri gibi yönlendirebilmektedir.

Sonuç olarak, kadının cehaletten kurtulup, eğitimli bir birey olması gelecek nesillerinin hem ruhsal hem de zihinsel olarak sağlıklı bir şekilde yetişebilmesi için olmazsa olmazlardandır. Toplumlar kadına verdiği değer ölçüsünde gelişir ve dış güçlerinin birer kuklası olmaktan kendilerini kurtarabilirler.

“Bir erkeği eğitirseniz bir adamı eğitirsiniz; Bir kadını eğitirseniz, bir kuşağı eğitirsiniz.” Brigham Young

 

Uzm. Psk. Ümit AKÇAKAYA

Uzm. Psk. Ümit Akçakaya’nın kaleme aldığı diğer makalelere web sitesi üzerinden ulaşabilirsiniz.

Read more

Türkiye’de Kadının Toplumsal Konumu

Türkiye’de Kadının Toplumsal Konumu

Türkiye’de Kadının Toplumsal Konumu

Türkiye’de Kadının Toplumsal Konumu

İkinci Meşrutiyet dönemin en etkili kadın hakları savunucuları Ziya Gökalp ve Celal Nuri idi. Celal Nuri, 1915 yılında yazdığı Kadınlarımız adlı kitabında, kadınların içinde bulunduğu durumu Osmanlı Devleti’nin zayıflamasının temel nedeni olarak tanımlamakta ve yarısı tutsaklık altında yaşayan bir ulusa özgür denemeyeceğine dikkat çekmektedir. Ziya Gökalp ise, İslâm dininin kadınlarla ilgili olumsuz yaklaşımını, müfessirlerin yorum hatası olarak görmekte ve “kadın yükselmezse alçalır vatan” dizeleriyle konunun önemine dikkat çekmektedir. Döneme ait yazılarda kadın haklarıyla ilgili ön plana çıkan başlıca sorunlar şu noktalarda toplanıyordu.

– Tesettür (örtünme) konusu, – Evlenme – boşanmada kadına söz hakkı tanınmaması ve birden çok kadınla evlilik, – Miras hakkında ve mahkemedeki tanıklıkta kadının erkekle eşdeğer tutulmaması, – Kadının çalışma yaşamına yeterince katılamaması, – Kadının siyasal alanda erkeklerle eşit haklara sahip olmaması.

Birinci Dünya Savaşı, erkek nüfusun seferberlik nedeniyle çalışma yaşamından çekilmek zorunda kalmasına yol açınca, ister istemez onların boşluğunun kadınlarla doldurulması gerekti. Böylece kadının sanayi, ticaret ve hizmetler sektöründe yaygın olarak çalışmasının yolu açılmış oldu. Adana’da pamuk, Karadeniz’de tütün, İzmir’de üzüm ve incir üretimi yapılan tarımsal işletmeler; PTT, Maliye Bakanlığı gibi kamu kuruluşları kadın çalışanlara kapılarını açtı. Hatta geri hizmetlerde çalıştırılmak üzere kadınlar askeri görevlere bile alındılar. Bu amaçla Kadın Amele Taburu adı altında kadın birlikleri kuruldu.

22 Kadının bu şekilde adım adım toplumsal yaşamın içine girmeye başlaması, muhafazakâr çevreleri rahatsız etti. Çünkü bu, onların egemenliğine dayanan düzenin yıkılması demekti. Onlar, kadının statüsünün yükseltilmesine dönük reformların ailenin temelini sarstığını, şeriata aykırı olduğunu ileri sürdükleri bu durumun aileye ve topluma kötülük getireceğini savunuyorlardı. Onlara göre çok karılılık kadını koruyan ve kadın açısından yaşamı kolaylaştıran bir olguydu. Kadının çarşaf giymesi, yasal zorunluluk haline getirilmeli idi. Kadın kaprisli ve güvenilmez olduğundan ona evlenme–boşanma hakkı verilemezdi. Kadın–erkek eşitliğinin sağlanması aileyi ve toplumu uçuruma sürüklerdi. Bu görüşlerin sahipleri, ne yazık ki toplumda önemli bir çoğunluğu oluşturuyordu. Bu nedenle yapılan iyileştirici düzenlemeler sınırlı düzeyde kaldı.

1917 yılında Aile Hukuku Kararnamesi adıyla bir kanun gücünde kararname çıkarıldı. Bu kararname, çok evliliği yasaklamıyor, ama kadına, evlenme sırasında bir sözleşme ile tek eşliliği şart koşma hakkını ve erkeğin ikinci kadınla evlenmek istemesi halinde boşanma hakkını tanıyordu. Bu çok yetersiz hükümler içeren kararname bile fazla bulundu ve 1918 yılında işgal güçleri İstanbul’a yerleşir yerleşmez yönetime ağırlığını koyan işbirlikçi – muhafazakâr unsurlar tarafından yürürlükten kaldırılması sağlandı.

Türkiye’de kadınların haklarını elde etmeleri sürecinde asıl önemli dönüm noktası Kurtuluş Savaşı’dır. Çünkü savaşın kazanılmasında kadının rolü yadsınamayacak ölçüde büyüktür. Türk kadını, emperyalizme karşı verilen bağımsızlık mücadelesinde erkekle yan yana, omuz omuza savaşmıştır.

Kurtuluş Savaşı’nda yaşananlardan, Türk kadınının bu savaşta sergilediği kahramanlıktan ve savaşın kazanılmasına yaptığı katkıdan sonra, artık hiçbir şey önceki gibi olamazdı. Ama dar kafalı muhafazakâr çevrelere bu gerçeği anlatmak yine de zaman alacaktı. Birinci ve İkinci Meclislerde hâlâ İslâm dinine aykırı olduğu gerekçesiyle okullarda resim derslerinin kaldırılması, kadının doktora görünmesinin dinen uygun olup olmadığı, kadının yüzünü açmasının ve dışarı çıkmasının toplum ahlâkına uygun olup olmadığı tartışılıyordu. Savaştan önceki yasal düzenlemeler 50 bin erkek nüfus için bir milletvekili seçilmesini öngörüyordu.

Ancak savaşlar sonunda uğranılan insan ve toprak kayıpları nüfusun önemli ölçüde azalmasına yol açtığından, bu sayının 20 bine düşürülmesi gündeme gelmişti. 1923 yılında bu konuda TBMM’nde yapılan görüşmeler sırasında Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey, bir önerge vererek, kadınların da hesaplamaya dâhil edilmesini önerdi. İstenen kadına seçme ve seçilme hakkının verilmesi değildi. Yalnızca seçilecek milletvekili sayısının belirlenmesinde kadın nüfusun da hesaba dâhil edilmesiydi. Fakat bu öylesine büyük bir tepkiye neden oldu ki, Meclis’te adeta kıyamet koptu. Bunun üzerine Meclis Başkanı oturumu tatil etmek zorunda kaldı ve öneri de geri çekildi. TBMM’ni dolduran ve tümü erkeklerden oluşan milletvekilleri, Kurtuluş Savaşı’nda ne yapmış olurlarsa olsunlar, kadınlara, insan olmaktan kaynaklanan haklarını tanımaya henüz hazır değillerdi.

Bu koşullarda, 1924 yılında hazırlanan bir yasa tasarısının, içeriği bakımından 1917 tarihli Aile Hukuku Kararnamesi’nden daha ileri bir nitelik taşımamasına şaşmamak gerekir.

Doç. Dr. İhsan Şerif Kaymaz
FacebookTwitterEmailPaylaş

Read more

Annelik Yapmak mı Anne Olmak mı

Kitaplara bakarak bebek besleyen, saate ve ölçülere odaklanmış annenin, çocuğun ihtiyaçlarını hissedememesini anlatan alegorik sahne

Annelik Yapmak mı? Olmak ile Yapmak Arasındaki Görünmez Çatlak

Bu yazı, annelik yapmak mı anne olmak mı sorusu etrafında, bir annenin kendi duygusal yetersizlikleriyle yüzleşmesini anlatan samimi bir iç monologdur. Anneliğin görev mi yoksa varoluş hâli mi olduğu sorgulanırken, sevgi, korku ve kontrol arasındaki ince çizgi görünür kılınır.

Bir annenin, çoğunlukla çatıştığı ve neden çatıştığını anlayamadığı kızına yazdığı, kendisiyle ve anneliği ile hesaplaştığı, samimi duygularını anlatan bir mektup:

Ben anne olmayı beceremedim. Kendini sevmeyen, değerli hissetmeyen biri ne kadar istese de kendini seven bir çocuk yetiştiremiyormuş. (Annelik Yapmak mı Anne Olmak mı)

Sevgili Kızım! Anne olacağımı öğrendiğimde buna hiç hazır değildim. Ama kendimi henüz çocuk gibi hissediyorken anne olma fikri tuhaf gelmişti. Ne hayalini kurmuştum ne de nasıl bir şey olduğu ile ilgili düşünmüştüm. Bana yabancı olan bu fikre alışmam için sekiz ayım vardı. Bu süreç içinde elbet kendimi hazırlayacaktım. Zira anne olmam gerekiyorsa en iyi şekilde olmalıydım. Bu işin de üstesinden gelebilmeliydim.

Kitaplara bakarak bebek besleyen, saate ve ölçülere odaklanmış annenin, çocuğun ihtiyaçlarını hissedememesini anlatan alegorik sahne

En güzel kitapları aldım. Bebek bakımı beslenmesinden temizliğine en iyi nasıl yapılır, okudum öğrendim. Bebek nasıl tutulur, ne zaman ne kadar beslenir, hangi ayda hangi besinler ne miktarda verilmelidir, hijyen için nelere dikkat etmeli öğrendim.

Nasıl ağlıyorsa açtır, nasıl ağlıyorsa bir yeri ağrıyordur vs. artık hepsini biliyordum sen daha dünyaya gelmeden. Lakin bilmediğim en önemli şey ise ne zaman acıktığını saate bakarak değil, bir yerinin ağrıdığını kitaba bakarak değil, seni hissederek gözlerine baktığımda anlamam gerektiğiydi.

Çok iyi hatırlıyorum 6-7 aylıktın. Bir arkadaş ziyaretindeydim. Alman gereken besinleri gramı gramına hesaplayıp biberona doldurmuştum. Gereken miktarı tamamlamana o kadar odaklanmışım ki, uykun geldiği için yerken zorlandığının farkında bile değildim. Nihayet dayanamayıp uyumuşsun. Uyuyakaldığını oradaki bir teyzenin: “Kızım, yazık uyuyor. Daha fazla yedirmesen!” demesi ile fark ettim. Fakat bu uyarı bile bir yerde hata yaptığımı anlamama yetmemişti.

Anneler hissedermiş. Niye hissedemediğimi yıllar sonra anladım. Kafam o kadar meşguldü ki iyi annelik yapabilmekle, kitaplarda tarif edilen en doğru davranışı bulabilmekle… Bu sebeple senin bana verdiğin apaçık mesajları bile anlayamaz hissedemez olmuştum. Anne olmayı, en iyi şekilde gerçekleştirmem gereken bir görev gibi algılamanın yaptığım en büyük hata olduğunu yıllar sonra anlayacaktım.

Anne Olmanın ve Annelik Yapmanın birbirinden çok farklı olduğunu da… Olmak ya da yapmak… Ben anne olmayı beceremeyip sürekli annelik yapmaya çalıştıkça aramıza görünmez duvarlar ördüğümü nerden bilebilirdim ki?

Anne Olmak Neden Bu Kadar Zor?

Annelik Yapmak mı Anne Olmak mı? Tek istediğim mutlu ve özgüvenli bir insan olabilmendi. Öyle olacağından o kadar emindim ki o zaman. Bunun için tüm ihtiyaçlarını düşünüyor, hiçbir şeyi eksik etmiyordum. Her şeyi sana önceden öğretecektim. Böylece herhangi bir durumla karşılaştığında ne yapacağını bilecek, zor durumda kalmayacak, hata yapmayacaktın. Güya hata yapmayınca da kendine güveni tam bir insan olacaktın. Oysaki ”Özgüven” hatalarla beraber kendini kabullenmek ve sevmek demekmiş, bilemedim.

Kendisi hata yapmaktan korkan ve hatta hayattan korkan bir annenin ne yaparsa yapsın özgüvenli bir çocuk yetiştiremeyeceğini de yıllar sonra anladım. Kendi korkularımla yüzleşmekten kaçındığım için cesur bir çocuk yetiştirmek istediğimi de bilmiyordum. Kendi mutsuzluğuma tahammül edemediğim için yanımda mutlu bir çocuk görmek istediğimi de… Çaresiz kaldığım anlarda kendimi yapayalnız hissettiğim için, senin elini hiç bırakmayarak içimdeki boşluğu doldurduğumu da…

Aşırı koruyucu annenin çocuğu güvenlik çemberi içinde tutarken, özgürce koşan çocuğun dış dünyayı deneyimlemesini anlatan alegorik sahne

Bu kadar mı paradoksal etki oluşturur hayat! Sen büyüdükçe zihnimdeki mutlu ve özgüvenli çocuk tasarımından uzaklaşıyordun. Senin için istediklerimin, hayal ettiklerimin tam tersi ile karşılaşıyordum. Bu da beni daha öfkeli ve hırçın yapıyordu sana karşı. Nerede hata yaptığımı anlamam mümkün değildi o zamanlar. Hata yaptığımı kabul etmem bile imkânsızdı. Çünkü tüm bilgi birikimimi, enerjimi dikkatimi sana veriyordum. Seni ilgimle boğduğumu ve her alanı doldurarak var olmana, kendini inşa etmene izin vermediğimi yıllar sonra anlayacaktım.

O günleri yeniden yaşama şansımız olsaydı; Daha acıkmadan seni doyurmak yerine, acıkıp ağlamana izin verip acıkmanın ve doymanın tadına varmanı isterdim…

Hasta olmandan korkmak yerine, rüzgârın, yağmurun karın tadını çıkararak birlikte doyasıya oynamak isterdim… Düştüğün zaman seni hemen kaldırıp acıyan yerini defalarca öpmek yerine, aynı heyecanla kalkıp yürümeye devam etmeni teşvik etmek isterdim. Tehlikelere karşı seni sürekli uyarmak yerine, dünyanın en güvenli yerindeymişsin gibi hareket etmek isterdim. En doğruyu sana öğretme telaşı yerine, yanlış yaparak eğlenmeni isterdim.

Çocuğunun çizdiği resmi ve fotoğrafını göğsüne bastıran annenin geç kalmış pişmanlık ve şefkat duygusunu anlatan sahne

Bana resim yapıp getirdiğinde ona dünyanın en güzel resmi gibi bakmak, şarkı söylediğinde en güzel sesi dinler gibi dinlemek isterdim. Öfkelendiğinde, üzüldüğünde, hayal kırıklığına uğradığında neden öfkelenmemen üzülmemen gerektiğini sana açıklamak yerine, seni anlamayı ve duyguna ortak olmayı isterdim. Sen ağladığın zaman seni nasıl susturabileceğimi düşünmek yerine, seninle birlikte ağlamak ya da en azından yaslanacağın bir omuz olmak isterdim.

Sana baktığımda gelecek korkuların yerine, sadece gözlerindeki ışıltıyı ve seni görmek isterdim. Bilemedim, anlayamadım, hissedemedim, yapamadım… Bilseydim anlasaydım hissetseydim belki birlikte büyürdük yavrum…

Ben anne olmayı beceremedim. Kendini sevmeyen, değerli hissetmeyen biri ne kadar istese de kendini seven bir çocuk yetiştiremiyormuş.

Şimdi kendilik bahçemizde bize ait olmayan zehirli otları ayıklama zamanı! Ne kadar canımızı yaksa da bunlardan kurtulma zamanı. Artık birlikte hissetmek ve yaşamak zamanı. Beni affet…

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more