Görücü Usulü Bir Hayat

Görücü usulü bir hayat - günay aktürk

Sen Buradan Böyle Devam Et

Görücü usulü bir hayat - günay aktürk

Yıllar yıllar evveli. Babamın canında anamın canan olduğu taptaze yıllar. Bizim Ozan İsmail gecenin üçüdür, sabahın beşidir demeden şiirler yazarken yudumlayarak meyi, anam garip sevinmekte yeni bir şiir daha geliyor deyi.

Şaka bir yana o da bilmekte şahsına tek bir şiir yazılmadığını: Ferhat misali Çomak Dağı’na tek bir kazma bile vurulmadığını. Ama şairin gönlü uçsuz bucaksız bir denize benzer: o gönül ki bazı Yeter Sultan’dan, bazı Kara Kız’dan vurgun yer.

Başladı aslında her şey töreye uygun görücü usulü ile. Dedem sordu kızına, senin de gönlün var mıdır, diye: Yaşı daha on beş midir on altı mı ne! Anam baş eğerek güldü Ozan İsmail’e. Böylece verdiler garip Günay’ın da dünya biletini eline!

Onca yıl geçmiş aradan daha bitmedi övüncü babamın: “Baktı ki dalyan gibi delikanlı, hemen vardı bana!” diyor. Oysa cevabı gayet açık ve nettir anamın: “Bir küçük sabiydim, kararda mantık arama İsmail.” diyor. Kızmaya bile tenezzül etmeden: “Kapıdaki eşeğe varana kadar sattırdınız!” diyor babam. Anam da: “Kapıda bir eşeginiz bile yoktu ki!” diye cevap veriyor.

Onlar çekisedursunlar inceden tatlı tatlı, kimseye bir şey olduğu yok, “köz” “naçar” bana kaldı. Zihin boyuna bilgelik peşinde, gönülde derin bir yarık: ne omuzda ceket var ne ayakta çarık. Babadan şairlik kaldı anadan merhamet. Dediler: “Sen buradan böyle devam et.

Günay Aktürk

Read more

Bu Bir Gece Yarısı Muhabbetidir Efendim

gece yarısı muhabbeti, - günay aktürk

Neden Dönüp Durur İnsanlar Yataklarında Uyumak İçin?

gece yarısı muhabbeti, - günay aktürk

Bir gece muhabbetidir bu efendim. Gece yarısına doğru bir kapı açılır içeriden. İlkin karanlık tarafı yansır suratına ışığın. Bakar ve korkarsın. Yalancı oyalamalarıyla gün boyu seni diri tutan gürültüler çekilmiştir. Sessizliğin uğultusu başka duyguları uyandırır. Uyanır gecenin içinde fareler gibi içindeki yabancı sesler!

Ormanın derinliklerindeki vahşi yaşam nasıl korkutursa yolunu kaybeden bir gezgini, sen de öyle korkarsın içindeki vahşi yaşamdan. Hiç inmemişsindir o derinlere. Ayağın takılıp düştüğünde bile uğraştığın yalnızca sargılar olmuştur. Kendi kanından korkmuş ve kendi acına yabancılaşmışsındır!

İstersin ki üst katındaki komşun biraz dolaşsın evin içinde. Makineyi çalıştırsın, kavga etsin mümkünse, gıcırdatsın karyolayı! Böyle geceler olur. İçeride yangın vardır çünkü. Ama sigara yere mi düşmüştür yoksa tutuşan perdeler midir bakmak lazım. Bir bardak suyla sönebilecek bir ateş için çığlık çığlığa yardım istersin! Neden dönüp durur insanlar yataklarında uyumak için!

Ama ben bunları yapmam. Sokakta perdeler tutuşur ve içeride dökülen bir bardak şaraptır sadece! Dolu zihnime dönüp bakarım gün boyu ne haltlar karıştırmış diye. Ne iç sesimi susturur ne zihnimden akan düşünceleri kısarım! Sadece sorarım kendime, ne düşünüyorsun? Kesilir düşüncelerimin budaklı dalları teker teker ve kalırım birkaç düşünceyle baş başa. Baş belası ortaya çıkar ve ben gülerim!

Ya ormanın derinliklerindeki o vahşi yaşam? Ya içimdeki o vahşi? Korkular ve yalnızlık? Dağınık bir zihni de en az düzenli bir zihin kadar normal karşılarım. Çakarım ateşimi karanlık bodrumlarıma doğru. Ortalık biraz dağınık ve tozludur. Küf kokusu vardır havada! Kendi karanlık bodrumlarımda büyük bir farenin gölgesi yansır karşı duvara! Ve şekli değişir gölgenin iştahlı kahkahalarımla!

Günay Aktürk

Read more

Bukowski kadınlar ve cinsellik

Charles Bukowski ve kadınlar üzerine yazdıkları

Bukowski kadınlar ve cinsellik başlığı altında toplanan metinler, Amerikan edebiyatının en tartışmalı yazarlarından biri olan Charles Bukowski’nin okurla kurduğu sert ve filtresiz ilişkinin en çıplak örneklerindendir. Bukowski’nin bu yazılarında cinsellik yüceltilmez, kadın figürü idealize edilmez; aksine insan ilişkilerinin kaba, çelişkili ve çoğu zaman rahatsız edici tarafı olduğu gibi aktarılır. Bu dil, kimi okur için samimi ve dürüst, kimi içinse itici ve kırıcıdır.

Ancak Bukowski’nin metinlerinde hedef alınan yalnızca kadınlar değildir; yazar en acımasız eleştiriyi çoğu zaman kendisine yöneltir. Kadınlar ve Cinsellik Üzerine yazıları da tam olarak bu çatışmalı insan hâlinin edebi bir kaydıdır.

Bukowski’nin kadınlar ve cinsellik üzerine sözleri

İlk deneyim mi? İlkini düzmek gerçekten tuhaftı. Bilmiyordum. Bana yalamayı filan öğretti. Hiçbir şey bilmiyordum. “Hank!” dedi. “Büyük bir yazarsın ama kadınlar hakkında bir bok bilmiyorsun!” Ben de dedim ki: “Ne demek istiyorsun, bir sürü kadınla düzüştüm ben.” “Hayır, bilmiyorsun, izin ver de sana öğreteyim.” dedi. “Pekala!” dedim.

Sonra: “Sen çok iyi bir öğrencisin, hemen kapıyorsun.” dedi. Bu kadar. Ama yarık yalamak filan bir süre sonra insana kendini uşak gibi hissettiriyor. Kadınları memnun etmek hoşuma gidiyor. Ama cinsellik çok abartılıyor moruk. Seks sadece abazansan harika.

Charles Bukowski’nin siyah beyaz portresi, yanında yatak ve dağılmış çarşaf imgeleriyle cinsellik temasını ima eden edebi alıntı görseli

Hayatımın yarısı yatakta geçiyordu bir ara. Bilmiyorum, bir trans haliydi galiba, düzüşme transı. Düzüş, düzüş, düzüş. Öyleydim! Ve kadınlar birkaç laf ettikten sonra bileklerinden kavrarsın: “Hadi güzelim.” Yatak odasına götürüp düzersin. Ve itiraz etmezler moruk. O ritme girdikten sonra takılırsın. Çok fazla kadın var ortalıkta. İyi görünürler ama kopmuşlardır. Tek başlarına yaşarlar, işe giderler, eve dönerler. Birinin onları öyle götürmesi büyük şeydir onlar için. Bir de oturup içiyor ve konuşuyorsa, iyi vakit geçiriyorlar demektir. İyiydi. şanslıydım. Çağdaş kadınlar. söküklerini dikmezler ama. onu unut.

Benim kadın düşmanı olduğumu düşünüyorlar ama değilim. Kitaplarımı okumayıp duyduklarıyla karar veren insanlar bunlar. “Bukowski kadın düşmanı bir domuzdur!” Bunu duyuyorlar ama işin aslı nedir diye merak etmiyorlar. Evet, zaman zaman kadınları aşağıladığım doğru. Ama erkekleri de aşağılıyorum. Hatta herkesten çok kendimi aşağılarım. Birinin aşağılanmayı hak ettiğini düşünüyorsam aşağılarım. Erkek, kadın, çocuk, köpek fark etmez. Kadınlar fazla hassas, ayrımcılığa maruz kaldıklarını sanıyorlar. Onların sorunu da bu.

Charles Bukowski

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Güzel Popolu Afrodit Tapınağı

güzel popolu afrodit tapınağı

Popodur Saf Kalbin Simgesi!

güzel popolu afrodit tapınağı

Eski Yunanlılar vakti zamanında “Aphrodite Kallipygos” isimli bir tapınak yapmışlar. Yani anlaşılır bir dille “Güzel popolu Afrodit tapınağı.” “Bütün dinler içinde popoya adanılan tek tapınak!”

Yeryüzündeki en güzel kadının Afrodit olduğu söylenir. Bir lezbiyen olan Sappho bile şiirlerinde sık sık kullanmıştır bu motifi. 14 şubatı kadın kalçasının görünümünü temsil eden “Kalp” sembolü ile kutlayacaksak benim için hiç sıkıntı değil.

Kalbin simgesi olan saf sevgi, aşkın da simgesi haline geldi. Ama yarın olduğunda (hatta şimdiden) büyüsü bozulacak. Bir Pers atasözü der ki: “Kişinin niyetleri veya düşüncelerinin kişiyi tanımlamada bir önemi yoktur. Yaptıkları ve ettikleri, eylemleri ve üretimidir kişiyi anlamlı kılan ve tanımlayan.”

Saflığın korunduğu ve özün öz olarak kaldığı fikirlerin zihinlere yerleşmesi gerek.

İnsanları boğazlamadığın müddetçe kurban bayramlarının özü öz olarak kalacaktır. Kadınını öldürmediğin ve yaşamını cehenneme çevirmediğin sürece yılın 365 parseli de sevgililer günüdür sana.

Mutlu olduğun ve mutlu edebildiğin sürece! Ve artık beraber yaşanmaz hale gelmeden ihanet etmediğin sürece her şeyin her zaman özel bir anlamı vardır.

Şimdi yılda bir defaya mahsus olmak üzere özümüzü bir hamam buharı basıyor! Kalbi tersten gören gözlerin sahibi erkekler ile ruhlarında bereket Tanrısı istifleyen kadınlar göz göze geldiler ve özü bir misafir odasında ağırladılar…

 

Günay Aktürk

Günay Aktürk Kitapları

umudun çocuğu - günay aktürk
Günay Aktürk - insan insanın geleceğidir
Günay Aktürk - Sanrılar Romanı
Read more

Dişi Gönder Azrailimi | Günay Aktürk – Felsefi Deneme

Dişi Gönder Azrailimi adlı edebi denemeye ait dua, arzu ve ölüm temalı alegorik illüstrasyon.

Dua, İtaat ve İnsanın Aczi Üzerine

Dişi Gönder Azrailimi

Dile, zarar gelmez dilemekten. Şu dilenci dünyasında bir çaput da sen bağla Tanrı katına. Bak her şeye bir cevabımız var. Olursa Tanrı’nın gücüne yorarsın. Olmazsa da gücüne gitti dersin. Gücüne gitti de yapmadı. Canı sağ olsun, hayır ve şer işleri. Kaybı baştan kabullenerek dua ediyoruz. Ne eziklik ama! “Efendim bu ay maaşıma zam yapsanız? Öyle mi, canınız sağ olsun, böyle de geçiniriz!”

Allahım sen bilirsin demem. Madem bilir de neden yapmaz? Hayır ve şer işleri dedik ya. Hem bildiğinden emin olup yine de ısrarla dua etmem. Zaten bildiği bir konuyu hatırlatmak küstahlık olur. Muayyen günündeyse iş alırsın başına.

Beni duygulu bir hayvan olarak yarattın. Dualarımın yarısı bu duygunun tatmini içindir efendimiz! Ve İstedin ki neslim yürüsün. Etimin içine ne koyduysan sürekli ateş basıyor.

İnsandan yana umudum yok tanrıcım, Adem’e geçtiğin yüce torpilinden biz de nasiplensek? Hayır, Havva istemiyorum. Cennet katından bir tane huricik! Nasıl bir şey olduğunu bilmiyorum ama melek de olur. Aptallarından yollama lütfen. Mümkünse kitap okusun. Öylesi daha dişli olur.

Hayır onu kapatmam yapmayacağım. Aşk olsun beni sakallı ve ahlak ölçer kullarından mı sandın! Biz yan yana yaşamayı bilmeyiz zaten. Sen gönder, benim parlak bir fikrim var.

Dua edince böyle edeceksin. Ama sen yapıyorsun? Detay vermiyorsun. Bana şunu ver bunu ver! Elinin körü!

Ben dua etmem. Önce emek verir, sonra beklerim olmasını. Ama asla boyun eğmem dileklerime. Dilek, arzuların en vahşi ve belki de en aciz yansımasıdır çünkü!

Dişi Gönder Azrailimi adlı edebi denemeye ait dua, arzu ve ölüm temalı alegorik illüstrasyon.

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Rahim Mağarası

Bulgaristan’daki Utroba Mağarası’nın rahmi andıran doğal kaya oluşumunu gösteren iç mekân görüntüsü.

Doğa, İnanç ve Dişil Sembolizm: Rahim Mağarası

Rahim Mağarası, doğanın insan zihninde nasıl kutsal bir anlama dönüştüğünü gösteren en eski sembollerden biridir. İnsan, henüz kelimelerle düşünmeyi öğrenmeden önce, şekillerle inanıyordu. Kaya, boşluk, karanlık ve mağara… Bütün bu doğal oluşumlar, insanın kendini ve dünyayı anlamlandırma çabasının ilk aynalarıydı.

Doğa, insanın kendini okumayı öğrendiği ilk metindir. İnanç dediğimiz şey çoğu zaman gökten inmez; yeryüzünde şekillenir. Rahmi andıran mağaralar bu yüzden yalnızca jeolojik yapılar değil, insanın varoluş algısına dokunan sembolik mekânlardır. Rahim Mağarası da tam bu noktada, dişil sembolizmin ve korunma fikrinin doğal bir ifadesi hâline gelir.

Dişil sembolizm burada biyolojik bir çağrışım olmaktan çıkar. Rahim; başlangıcı, kapsayıcılığı ve karanlıkta olgunlaşmayı temsil eder. İnsan, bu karanlığın içinde korkusunu da umudunu da aynı anda taşır. İnanç, burada bir dogma değil; anlam arayışının sessiz bir biçimi olarak ortaya çıkar.

Utroba Mağarası

Bulgaristan’daki Utroba Mağarası’nın rahmi andıran doğal kaya oluşumunu gösteren iç mekân görüntüsü.

Utroba Mağarası Bulgaristan. Kıymetli bir mağara! 3000 yıllık. Hayır hayır, sizin fikriniz kötü değil, Bulgarca “Rahim” demekmiş ve Bulgaristan topraklarında 25 yerde benzeri yer altı kazıları var imiş.

Kostsadin Dimov diyor ki: “Bu doğal oluşmuş mağaralar, şekillerinden dolayı “rahim” olarak adlandırılıyor. Dört mevsimi bulunan dünyadaki bütün bölgelerde benzeri şekilleri olan kaya mağaralar var.”

Tatul Trak tapınağı yakınındaki İzgrevna adlı üç ağızlı rahim mağarasının iç yapısını gösteren kaya oluşumu.

Tatul Trak tapınağında İzgrevna adlı pek kıymetli Üç ağızlı rahim Mağarası. (üstteki) Bu mağaranın bir özelliği var. “Güneşin mağaranın derinliklerine girebildiği üç ayrı dönem var. Eskiden insanlar bu optik yolu tarım işleri, orak zamanı, biçme zamanı gibi dönemleri ölçmek için takvim gibi kullanırmış.

Krumovgrad yakınlarında Kovil köyündeki kaya tapınakta yer alan rahim mağarasının iç görünümü.

Üçüncü fotoğraftaki muhterem mağara en eskilerden. İçinde 25 bin yıllık figürlere rastlanmış. Ne kadar da bizden ve bize benzeyen oluşumlar. Tabii hepimize değil, dişilerimize. Benzetebildiğimiz şeylere ayrı bir anlam katıp tapınak haline bile getirebiliyoruz. “Bu tapınaktaki figürlerin Tanrıça Ana’ya sunulduğu tahmin ediliyor.” And olsun ki sizler neye tapacağınızı iyi bilirsiniz.

Muhtemelen ilahi bir anlamı olduğu düşünülüyordu. Normaldir. Allah diyen hayvanların kutsal kabul edildiği bir ortamda, koca bir penis figürünün şemsiyesi altında birleşmiş şu erkeksi dünya gezegeni, ancak dişiliği anımsatıyorsa baş tacı edebiliyor bu mağaraları!

Bu türden dişi mağaralara daha sık girebilmeniz temennisi ile!” Böyle demeyeceğim. Cinsiyetine bakmadan merak salmalı. Peki, neden? Yaşadığımız şu “iki kibrit alevi arasındaki” küçücük dünyamızın dışına taşıp, insanlığa dair izler bulmak umudu ile… Çünkü dar düşünen her zaman dar sonuçlar üretecek!

Gitmeden bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Günay Aktürk – Tanrım Özür Dilerim

tanrım özür dilerim

BİR ALINTI BİR YORUM

tanrım özür dilerim, günay aktürk

“İnsanın adaletli bir Tanrı’ya ettiği dua “Günahlarımızı affet!” değil, “Günahlarımız için bizi cezalandır!” olmalıydı.

Oscar Wilde

Neydi o söz? “Ceza almamış ilk suçtan daha cesaret verici bir şey yoktur.” Sanırım De Sade söylemişti. Günahlarımı affet, diyorsun çünkü yanmaktan korkuyorsun. Bu sırada vicdanda hiçbir dalgalanma yok. Mevlana: “Ne olursan ol yine gel!” mi demiş. “Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel!” Yok canım! Bu gerçekten bilgece söylenmiş bir söylev midir? Bütün kapıları açmışsın. Adam düşünecek: “Yeni bir suç işlesem yine çağıracak beni!” Mahsuru var mı? Yok.

Yeter ki gelsin, demekle olmuyor ama. O gelecek ve ayinlerine katılacak ara sıra. Sen ona tanrı korkusunu aşılayacaksın. Öyledir de. Tanrı korkusunun Tanrı sevgisinden daha üstün tutulduğu bir zamanda yaşıyoruz. O’nun merhametine odaklanan rivayetlerin hepsi de, “bağışlayıcı” olduğu sonucuna ulaşmak için anlatılıyor. Artık ne kötülükler yapılıyorsa!

Evet, sadece ayinlerine katılacak. Tekrar edecek sözlerini. Belki imanı da güçlenecek ama ona kötülük yapmasını sağlayan gerekçeler kurumayacak. İnsan, canı yanan birinin acısını zihninde hissetmedikçe onun için asla gözyaşı dökmez. Onun acısını kendi acısı gibi sahiplenmez. İnsan kendini parçalarcasına affedilmeyi istiyorsa, bunun nedeni kendine acıdığındandır…

Bağışlanmayı dileyen insan acizdir. Her suçun bir cezası olmalı. Yine de yetmez. Metafizik düşünceleriyle konuşacak olursam benim bir önerim var. Bazı suçların cezası ağır olmalı. Mesela tecavüz mü ettin, eğer gerçekten adaletli bir Tanrı isen, cehennemini kirletmeyeceksin onunla. Ruhunu sonsuza kadar yok edeceksin! Öyle ya! Ölümden sonra yaşamın olmadığı fikri saçma geliyor hani! O sefil ruhlar için bu ceza epeyce katmerli olurdu.

Ben bu dünyada görmek istiyorum. İnsanlık “İnsan-ı Kamil” ini yaratana kadar şimdilik çükünü keselim. Hoş, bu halle nasıl erişeceksin o konuma… Tanrı bağışlayıcıdır, tövbe et, diyorlar. Onlar da tövbe ediyor. Yani bunun Türkçesi şöyledir: “Tanrı’m kötülük ettim, özür dilerim.” Bu insanlar vicdana o kadar yabancılar ki özür dilemenin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini anlamıyorlar! Vicdan diyorum vicdan, korkunun değil, ancak vicdanın özrü kabul edilebilir!

 

Günay Aktürk

Read more

Zehirli Masallar Furyası

Unutulamayan Masal

Masalvari Anılar

unutulamayan masal, günay aktürk

“Her gece gönlümün masalını okuyorsun. Ertesi gün beni bir masal gibi unutuyorsun.”

Furuğ Ferruhzad

Doğduğu saniye hoş bir masal fısıldanmış kulaklarına. Ama büyüteceği yerde iyiden iyiye küçültmüş onu o dizeler. Ve bir ömür o hoş ninniyi aramış durmuş.

Masal dedin mi kötüler kaybeder iyiler kazanır. Bunu kazımış kulaklarına. Bu yüzden de iyi bir son ile karşılaşmadığında, başkalarının masalını zehirlemek pahasına tek yanlı bir masal yaratmaya çalışmış.

Gelgelelim, herkesin gönlünde hiç unutamadığı ve bir kez olsun tamamlanmamış bir masal vardır. Sürekli sonu mutlu bitsin ister. Bunu yaparken de farkında olmadan masaldaki o ejderhaya dönüşür.

Her şey masaldan ibaret değil mi zaten? Her beşik zamanla küçük gelmeye başlar ve ninniler artık o çocuksu boşluğu dolduramaz olur. Insan ruhu bardağa benzer. Çocukken kolay dolar bu bardak. Ama yaş aldıkça bardak büyür ve sen dibi delinmiş sanırsın. Belki de asıl sorun büyümekte değil, büyürken o çocuğun yavas yavaş yok olmasıdır!

 

Günay Aktürk

Read more

Deryada Bir Çakıl Taşı – Uzun Makaleler

Günay Aktürk, uzun makaleler

Günay Olmanın Anlamı!

Günay Aktürk, uzun makaleler

O zamanlar dünya kocamandı. Herkes kocaman. Bakmayın, bugün her şey küçücük. İnsanlar da küçücük. Ufaldıkça ufaldılar. Elbette o günlerin geri gelmesini isterdim. Bugün her şeyle ben başa çıkmaya çalışıyorum. Ama o günlerde bütün derdim Super Mario adında ufak tefek bir boyacıyı prensesine kavuşturmak için bölüm atlamaya çalışmaktı.

Çocukluğum sakin ve güzel geçti. Babaannemin peşinde koştura koştura sonunda zatürre geçirmekten başka hastalanmadım. Yıllar sonra soğuk bir Ankara sabahında ödem yapan bu hastalık, ruhumdaki gelgitlerin yanında ufacık bir sarsıntı gibiydi sadece. O çocuktan asla şikayetçi değilim!

İnsan büyüdükçe yaşamın lezzeti de kayboluyor. Kocaman bir boşluk duygusu! Okul yıllarımda bile iç sesime yarenlik eden ve bir türlü atlatamadığım o deryada bir çakıl taşı olmanın manasızlığı yıllarca hüküm sürdü. Yaşamak ile kendini öldürmek arasında gidip gelen ruh, uzun senelerden sonra bana bir hediye verdi sonunda: edebiyat.

Kalem, keşfettiği cevheri daldığı derinliklerden çıkartıyor. Hayat artık bir manaya sahip olduğu için çekilebilir değil. Hâlâ mahrumum ondan. Ama yaşamak hoş kokulu bir sabah kahvesi gibi rutine bağladı kendini.

Şu anda oturduğum balkonda bir amacım olmadığı için kendimi öldürmeli miyim? Biliyorum ki şu yıldız benden bir parça. Gecenin yarı sessiz yarı mırıltılı sesleri huzur veriyor. Yaşamın içindeki konumumu artık anlayabiliyorum. Yaşam ile ölüm arasındaki farkın ortadan kalkmasıyla her şey daha da kolaylaşıyor.

Fotoğraftaki bu çocuk ile aramda otuz yıla yakın mesafe var. Ne yorucu bir maratondu ama! Bazı geceler kendime Günay olmanın anlamını sorarım. Bu gece o soruya yeni ve lezzetli bir yanıt verebilmiş olmak canlılığıma yegane delil. Bu işi sürdürebilmenin tek yolu bu.

 

Günay Aktürk

Read more

Günaydın Eylül – Şiir Dinle

günaydın eylül, günay aktürk

Günaydın ve Eylül Şiiri

Günaydın Eylül, günay aktürk

“Günaydın sabah sevinci, uykulu gamze, kuyuların rüyası… Günaydın zamanın tanrısı, ağzımda harflenen sonsuzluk, yürüdüğümgökyüzü… Günaydın bulut türküsü, elçırpan ağaçlar…”

Şükrü Erbaş

Günaydın gün, günaydın eylül. Sıcak döşekler, sabahın ilk mırıltıları, doygun bedenler ve bir de tadımlık öpücük… Mutlu çiftler, sizlere de günaydın.

Günaydın altı çeyrek otobüsü; duraktaki komşu kızı, gündelikçi kadınlar, alın teri, bilek gücü ve diş gıcırtısı günaydın. Beleşçi patronlar, sizlere de günaydın.

Günaydın fısır fısır konuşan insan doğası. Muhatapsızlıktan bir türlü lanetlenemeyen fıtrat. Rutin bakışlar, ısısız yürekler, A ile B nokta arasındaki en uzak mesafe. Öğüdünü özünden almış kara çalı, sana da günaydın.

Ayağından yere çivilenmiş kanatsız güvercinler, günaydın. Betondan kentler, zehirli zihinler, satılık yandaşlar ve kiralık gazeteler… Canım, sevgilim, kanlı bir zorbanın mahzeninde tutsak olan barış, günaydın!

Günaydın kaderim, günaydın yazgım. Çalmayan alarm, gelmeyen vakit, durmayan yürek, günaydın…

Günay Aktürk

Read more