Kendini Arayan Adam

kendini-arayan-adam

Kendini Arayan Adam

kendini-arayan-adam

Kendini arayan adam sonunda bir çöplükte buldu onu. Onu orada bulacağını nereden bildiğini sormayın. Bilmiyordu. Bütün bir şehri dolaşan ve çıkarttığı gürültüyle kedisinden köpeğine, ağacından otuna kadar tüm yaşamı huzursuz eden bir çöp kamyonu tarafından atılmıştı oraya. Bir belediye kamyonuydu bu. Farkında olmadan hizmet götürürdü böylelerine.

Gözlerini açıp kendine geldiğinde kokudan burnunun direği kırıldı. Ne büyük bir çöp yığınıydı böyle! Üstüne üstlük bir şehrin bu kadar temiz görünüp bunca pis kokabileceğini hiç düşünmemişti. Geldiği yerde de düşünme yetisine sahipti ama genelde insanın kafası çöplükte daha iyi çalışırdı…

Bir zaman sonra koku alma duyusu ortama o kadar alışmıştı ki, hani çöplüğe takım elbiseli, bol esanslı bir ‘beyefendi’ girse anında fark ederdi onu. Kokusundan fark ederdi. Dış dünyadan gelen hiç kimse tek parça halinde ait olamazdı çünkü oraya. Pek az kişi kendini bin parçaya bölmeden tanıyamıyordu. Kendini bu çöplükte tek parça olarak bulmasını yadırgadı.

Kendini arayan adam boydan boya gezindi çöplüğü. Bir şehri tanımanın en iyi yolunun, o şehrin çöplüğünü karıştırmak olduğunu iyi biliyordu. Nereden biliyordu bunu? Malumluk işti doğrusu! Gezindi durdu, hallaç pamuğu gibi savurdu çöplüğü. Bir gören olsa yiyecek aradığını düşünebilirdi ama o sadece kendini arıyordu. Üç beş parçaya bölünmüş fotoğraflar, kanlı bir bıçak, mutlu bir aile albümü… Bir gelinin kayıp kırmızı kuşağı, kundak bebelerinin süt dişleri, kararmış kefenler… Uyuşturucu, kumar, tecavüz günlükleri… Yarı yarıya dolu bir kavanoz bal, iliği sömürülmüş kemik, tabanı çürümüş postallar… Mutlu mu yoksa üzgün müydü bu şehir? Aç mı yoksa tok muydu? Tümden mi çürümüştü, bir yanı sağlam mıydı hala? Parçaları birleştirmekte zorlanıyordu. Bir de sigara bulsa daha sağlıklı düşünürdü belki! Kırıntısını bile bulamadı. Şaşılacak işti doğrusu. Son nefesine kadar somuruyor olmalıydılar. Kararmış otopsi raporlarını buldu kentin… Kesinlikle acı çekiyordu bu şehir.

Yürüdü. Soğuktu hava, üşüyordu. Yakaları sökülmüş ama hala taze görünen bir cüppe ilişti gözüne. Hâkim cüppesine benziyordu. Terzi avanağı bir hayli şaşırmış olacaktı ki düğme dikmişti önüne. Sanık sandalyesinde kimler oturuyorduysa artık, öfkeyle hüküm verirken yakası bağrı açılmış olmalıydı adaletin. Belli ki sonunda bir terzi avlusunda bulmuştu kendini. “Bu şehrin adalet anlayışında bir sakatlık var!” diye düşündü. Cüppesi düğmeli bu şehrin doğruluğundan sakındı.

Yakılmış Kitaplar

Yakılmış kitaplar da vardı çöplükte. Bunca gördüklerinden sonra onlara da rastlamak şaşırtmamıştı adamı. Düşündü adam! İyi bir fikir yakaladı: “Yakılmış bir kitap bulmak, hiç kitap bulamamaktan daha iyidir! Demek ki hala dönüşümün sancısıyla kıvranıyor dışarısı. Hiç sancı çekmemekten daha iyidir.” Kırmızı bir kurşun kalem buldu adam. Tepesindeki silgi lekesizdi. Adamın bir kaleme ihtiyaç olduğu malum mu olmuştu acaba çöplüğe? Her şey beklenirdi bu çöplükten.

İlk kez bir kalemi olduğu için mutluydu adam. Aramaya ve araştırmaya bir son verip çöplüğün en manzaralı köşesine uzandı. Burasını artık deniz kıyılarına bile değişmezdi. Bunca yıllık huzursuzluğuna aradığı anlamı verebilmişti artık. Tabii ya! Başını çöplüğe koyduğunda şehirle bütünleştiğini hissetti. Bir kez daha düşündü: “Yerini yadırgayan pire, yoksa bir köpek sıcaklığına mı hasretti bunca yıl? Acaba insan ömrü boyunca kaç kez ayak basmayı başarır ait olduğu yere?” Bu fikir eşelemeleri, kendini bulamamışlar için hiçbir cevabın sorusu değildi. Aklındaki soruları def etmiş olmanın huzuruyla sıkı sıkıya kavradı kalemini.

Sabaha karşıydı. Güneş henüz kıçını kaldırmamış, göz kırpmamıştı çöplüğe. Huzurlu bir dünya düşüyle uyuyakalmıştı geceden. Aniden sıçradı! Kan ter içindeydi. Kâbusların en beterini görmüş, gözleri tam anlamıyla yuvasından fırlamıştı. Yanaklarından çenesine doğru inen ter gözyaşlarına karışıyor, zar zor nefes alıyordu. İliklerine kadar işlemiş bir korkuyla boğazını tuttu.

Gencecik çocukları asıyorlardı rüyasında. Alabildiğine ilkel bir vahşetle yapıyorlardı bunu. Gülmüyorlardı. Unutmuşlardı gülmeyi. Yalnız çocuklara değil, büyüklere de kötülük ediyorlardı. Kadınlara, yaşlılara, doğaya, hayvana ve yaşama kıyıyorlardı. Acıma hissini unutmuşlardı. Zar zor kalkabildi. Kendine geldiğinde avucundaki kalemin ortadan kırılmış olduğunu fark etti. Rüyasında asılan çocukların kalemini nasıl kırdıklarını görmüştü. Şimdi o kalemi kimin kırdığını daha iyi görebiliyordu: sessizliğini, görmezden ve duymazdan gelişini… Hissettiği acının tarifi yoktu. Evladını kaybetmiş bir annenin acısına erişti hisleri. Ellerini kanayan yerine, zihnine bastırdı. Gözleri, yıkılmış bir bendin suları gibi çağlayıp boşalıyordu çöplüğe.

Günlerce kayıp dolaştı. Ne açlık ne susuzluk, eksikliğini hissettiği şey bedensel yoksulluğu değildi. Bedeni yoktu. Gözleriyle görmüyor, kulaklarıyla işitmiyordu artık. O, bu dünyaya ait olan organlarıyla, dokunmaya çalıştığı her şeyi tuzla buz etmişti bu güne kadar. Acı, bir bütün halinde görmeyi öğretmişti ona. Şimdi gözlerini kapatarak da aşabilirdi okyanusları…

Adam, “Bilen bilgisini bilmeyenle paylaşsın” dedi. “Bir buz parçası ne kadar güneş yüzü görürse o kadar hızlı erir.” Yüzlerce kez görülmüş ve test edilmişti… Uyanmıştı adam. Saatlerce baktığı nokta ezberindeydi, unutmazdı artık. Ceplerini boşaltmanın vakti gelmişti. Kırılmış kalemini cebine koyup ufka baktı. Kendinden evvel binlerce kez bakılmıştı oraya. Ve onların tuttuğu yoldan yürüdü şehre doğru.

Günay Aktürk

Read more

Ölüler Konuştuğunda – Öykü

günay aktürk öyküler

Ölüler Konuştuğunda | Günay Aktürk Öyküler

Ölüler Konuştuğunda - Öykü

İki arkadaş Samsun da iki bin onun yirmi mayıs öğleni az düzgün çok tezekli bir yoldan ağır ağır yürümeye başladılar. Birinin adı Osman’dı. Yaşı nereden baksan kırkı bulmuştu. Tam bir vatanseverdi. Takvimler ne zaman özel bir günü gösterse Bandırma Vapurundan girer Samsun’dan çıkar, anlatır da anlatırdı. Dinleyenler o sözleri bir yerlerde okusalar, o’nun Samsun’a Atatürk ile beraber çıktığını düşünürlerdi. Atatürkçüydü. Nutuk’u hiç okumamıştı. Anıtkabir’e de gitmemiş ya da tek ayağı çukurda Cumhuriyeti kurtarmak adına parmağını bile oynatmamıştı. Ama kanını akıtsan kıpkırmızı akardı işte!

Diğerinin adı Veysel… Osman, askerde tanımıştı onu. Tanıdığı en mert, en yürekli adamdı Veysel. Uzun boylu, geniş omuzlu, gür bıyıklı bir adamdı. Kocaman elleri, geniş pazıları ve iri gövdesiyle tam bir demirciyi andırıyordu. Zamanında bilmem hangi üniversitede mimarlık okumuş, son sınıfa gelmeden de bırakmıştı. Maddi nedenlerden diyordu Veysel. Çok konuşan bir adam olduğu söylenemezdi. Osman’ın aksine ne yurt hikâyeleri anlatır ne de vatan millet derdi. O daha çok kendi halinde ama derin acılar çekiyormuş gibi sessizce süzmekle yetinirdi insanları! Babasını kaybetmişti geçen hafta. Bunu duyan Osman ta Trabzon’lardan çıkıp gelmiş, şimdi de ayağının tozuyla Veysel’le beraber mezarlığa gidiyorlardı.

Yürüdüler de yürüdüler. Askerlik anıları, geçim derdi, Veysel’in küçük oğlunun sünnet düğünü, Osman’ın işi gücü derken epeyce bir zaman geçti. Laf lafı açtı, laf vatana millete geldi. Osman, Veysel ile bu konuları konuşmayı seviyordu. Çünkü Veysel siyasetten pek hazetmez; böylece Osman aklına estiği gibi, istediği baştan istediği sona alıp götürürdü sözü. Trabzon’daki kurtuluş olaylarını anlatıyordu şimdi de. Veysel’in az önceki konuşkan hali, yerini derin bir sessizliğe bıraktı.

– Ne diyordum? Hah! Bir de Topal Osman ağamız var Veysel. Paşanın askeridir o. O kadar ki Balkan savaşına bile katıldı da küçücük bir şarapnel parçasıyla topal kaldı. Ama yerindi mi, hayır Veysel’im hayır, yerinmedi. Gitti Ruslara karşı çeteler kurdu gene savaştı. Trabzon cezaevini basıp 150 mahkûmu çetesine kattı. Yaa ne babayiğitlik! Rivayet edilir ki bine yakın adamı vardır Osman adaşımın.

topal osman kimdir

Veysel Susuyordu

Veysel belki o sıra keskin ve fazlasıyla anlamlı bakışlarını Osman’a dikmese, kim bilir daha nasıl övgüler dizecekti adaşına… Boğazını temizleyip devam etti Osman.

– Tabi sonraları vatan haini ilan edildi. Neden peki? Nedeni belli olur mu hiç? Bugün kahramanısın yarın hain. Köyler yakmış, kiliseler yıkmış, taş üstünde taş, baş üstünde baş koymamış. Ama neden? Vatan meselesi.

Bir ara susup derin düşüncelere daldı. Belki de yüreğinin derinliklerinde küçücük bir his, bir insanlık kırıntısı canlanmıştı. Giresun’da kahraman olan Topal Osman, devlet kayıtlarına göre haindi. En çok da bu düşündürüyordu onu. Ama paşanın en sadık askerlerinden biri değil miydi bir zamanlar?

– Derin meseleler bunlar. Aslına bakarsan daha sonra paşaya da rest çektiği söyleniyor. Yaşandı gitti. Doğrusu ben de karar vermiş değilim henüz, gerçekten hain midir yoksa kahraman mı? Hainlikle kahramanlık arasında çok ince bir çizgi olmalı.

Veysel susuyordu. Havada bin bir kokulu bir bahar esintisi vardı. Toprak bugün hiç olmadığı kadar kızıla kesmişti. Dereler dört mevsim kan kızıllığındaydı. Çığlık sesleriyle sevişen bir bahar esintisi hâkimdi gökyüzüne. Sürülüyordu insanlar. Sürülüyordu Pontus’un Rum’u! Emirler yağdırıyordu topal Osman. İşte şurada, tam önlerindeydi olanlar. Issızdı, kimsesizdi şehir. Evler yanıyor, Veysel susuyordu…

ermeni tehciri

– Dün on dokuz mayıstı, Trabzon’u görecektin! Gün boyu helikopterler, jetler dolandı semada. Nedendir dersen, bilirim bildiğini Veysel’im. 19 Mayıs 1919 bir Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcıdır. Atatürk, hem padişahın hem de İngiliz’lerin haberi olmadan çıktı Samsun’a. Ahh atam ahh…

Elleri arkasında başı yerde dinleyip duran Veysel, duyulur duyulmaz bir sesle: “Ahh bize öğretilenler ahh!” diye ilk kez mırıldandı.

Osman kuşku dolu gözlerle süzdü Veysel’i. Bu derinlerden gelen “ah”ın ne anlama geldiğini anlayamamıştı.

– Ne için ah çekiyorsun, anlamadım?
– Yüz yıl önce buralarda neler yaşandı? Toprağın dilinden anlayan, onun ağıdını duyabilemez mi? Ermeni ve Rumlar üzerine anlatılan yüzlerce katliam efsaneleri var. Onlar gerçekten efsaneden mi ibaretler, yoksa artık gerçeğin adı mı efsane oldu?
– Ne demek istiyorsun? Rumların ve Ermenilerin katledildiğini mi? Sen de mi o kafasızlar gibi düşünüyorsun yoksa? Yapma Allah aşkına Veysel!
– Ben asla resmi tarihten yana olmadım. Resmi tarih yeni baştan yazılabilir çünkü. Yazılmaya müsaittir. Devletlerin bunu yapabilecek kudrette oldukları aşikâr. Çünkü dünyadaki en gelişmiş örgütlü güçtür devlet. Bu yüzden de pek siyaset yapmaktan yana değilimdir.
– Ben katliam olduğuna inanmıyorum. Savaşta her şey olur. İki taraftan da ölenler ve öldürülenler mutlaka olacaktır. Ama buna katliam diyemeyiz.
Veysel cevabını önceden hazırlamış gibi:

– Peki, buralarda bir zamanlar Ermeni ve Rumların yaşadıklarına inanıyor muyuz, diye sordu.
– Evet, tabi ki yaşıyorlardı, dedi Osman. Bildiğim kadarıyla sayıları bizlerden çok fazlaymış.
– Peki, onların torunları bugün neredeler? Bir zamanlar bu topraklarda yaşadıklarını kanıtlayan ne kaldı geride? Kaç kilise, kaç okul, kaç sağlık evi var?
– Hiç araştırmadım ama vardır mutlaka.
– Hayır dostum! Senin Topal Osman’ın taş üstünde taş koymadı. Bir kilise gören onları hatırlayacaktı çünkü. Çok değil, tek bir yapı temeli gören, bir zamanlar o damların altında kimlerin yaşadığını soracaktı. Tıpkı benim şuan da sorduğum gibi.

ermeni kız çocukları

Kim Korkutmuştu Onu Böyle

Osman ortada bir katliam olduğuna bir an olsun inanmamıştı. Öyle olsa, üç yüz bin, beş yüz bin, hatta bir milyon insan katledilmiş olsa bunun kanıtı olmaz mıydı? Savaştı bu, karşılıklı öldürmeler katliamdan sayılabilir miydi hiç?

– Katliam demek ne demektir Veysel kardaş? Bir halkın kökünü kazımaktır. Bir halkı yok etmek için yaşam için gerekli ihtiyaçlarını kesmek, üremelerini engellemek – bozmak ya da çocukların zor yolla başka şehirlere, başka ailelere dağıtılmasıdır. Asimile etmektir. Tüm bunları bu topraklarda yaşadı mı o insanlar?
– Köklerinin kazındığına dair efsaneleri bir yana bırakıp delil arayalım öyleyse. Nasıl buluruz dersin izlerini? Ölüm yürüyüşlerini de mi duymadık, duyup da aldırmadık? Ya asimile de mi edilmediler? Çocukların zorla başka şehirlere dağıtılmasından söz ediyorsun. Dersim’de olanlar gibi mi?
– Dersim’den bahsetmiyoruz şuan.

Bir süre durup arkadaşını boydan boya süzdü Veysel:

– O kadar şey söyledim, bir tek bu mu çekti dikkatini?

Osman’ın ses tonundaki ani yükseliş ile gelen öfke gözünden kaçmamıştı Veysel’in. Acaba bu, kabullenişe bir işaret miydi? Her ne düşünüyorsa belli ki göz göze gelmekten alıkoyuyordu onu bu düşünceler. Uzaklardan bir traktör sesi geliyordu. Bir deri bir kemik kalmış siyah bir köpek geçti önlerinden. Bakışları ürkekti. Neden ürkekti ki bu kadar? Kim korkutmuştu onu böyle?

Köyün en dışındaki son evi de geçtiler. Sanki mezarlığa değil de uzaklara, kendilerinin de bilmedikleri öte geçelere gidiyorlardı. Hava sıcaktı. Tecavüz ediliyordu kadınlara, gencecik kızlara. Mağaralarda kömürleşen insan kokusuydu o bahar esintisiyle dans eden! Uykusunda ağlayan anneler vardı yol kenarlarında. Osman, bilmeden bir cesedin üzerine basmıştı az önce. Aç susuz bir kafile geçti yanlarından. Askerler durmadan bağırıyor, su isteyen kadınları kamçılıyorlardı. Bir hayalet ordusu sarmıştı her yanı. Binlerce yıllık zulüm, katliam ve soykırımlar apaçık dolanıyordu ortalık yerde. Ama yaşananlar yaşanmış, kan temizlenmiş, yakılan köylerde yeni otlar bitmeye, üç yapraklı çiçekler açmaya başlamıştı. Sanki bu sessizlik, bu huzur binlerce yıldır hiç bozulmuyor, hep bu günkü gibi yaşam fışkırıyordu. Karşı yamaçtan düşman ordusu göründü. Düşmanlıkları kimeydi acaba? İlk kurşun sıkıldı, artık susmuyordu Veysel!

pontus rum

– Mübadele diyorlar adına, diye sürdürdü Veysel. Bir milyonun üzerinde Rum bu anlaşma gereği sürgün edildi. Aslında daha çok beyaz ölüm diyorlar. Hadi biz ölüm yürüyüşü diyelim. Aslında ölüme ve hastalığa terk edildiklerini yazıyor tarih. Geride kalanlarsa zorla Müslümanlaştırılıp, Türkleştiriliyor. Köy, kasaba ve şehir isimleri baştan sona değiştiriliyor. Hiç olmazsa bunlar biliniyor. Peki, ne için? Tek tip, tek insan için!
– Bunların hepsi safsata! Bana katliamı apaçık göstermedikçe ne söylesen inanmam.
– Yani boşuna konuşuyoruz.
– Açıkçası bu sohbetten sıkıldım ben. Yıllardır birbirimizi görmemişiz, konuştuğumuz şeylere bak. İhsan emmiye bir Fatiha okuyalım da bari bir işe yarayalım. Sahi be, amma da yürüdük ha! Nerede bu mezarlık?

Arkasını dönüp gerilere baktı Osman. Gerilerde kalmıştı köy. Bir de şu sessizlik boğmaya başlamıştı artık. Elinin tersiyle alnının terini sildi. Veysel, mezarlığa gitmediklerini, söz Topal Osman’dan açılınca yönünü değiştirdiğini söyledi. Osman bu sözcükleri nereye koyacağında kararsızdı! Mezarlığa gitmiyorlarsa nereye gidiyorlardı öyleyse? Sordu, az kaldı yanıtını aldı. Ay çiçeği ekili bir tarladan geçerek küçük bir tepe aştılar. Tepenin bitiminde yol düze iniyor, biraz ilerisinden başlayarak koca bir dağ yükseliyordu. Osman, yukarılardaki mağaraları fark etti. Anlaşılan, dedi kendi kendine, Ferhat gibi dağlara vuracağız kendimizi! Gülerek bir bakış attı arkadaşına. Veysel gülmüyordu. Konuşmuyordu da. Osman alışıktı Veysel’in bu hallerine.

– Eşkıya mı olacağız Veysel, nereye gidiyoruz böyle?

ölüler konuştuğunda

Kul Bunalırsa Dağa Çıkar

Cevap vermedi Veysel. Osman’ın pek de hayra yormadığı bir kafa sallamasıyla yetindi sadece. Sonra bir ara: “İzinden yürüdüklerimiz ya kaybettirmişlerse izlerini? Öyleyse neyin izinden yürüyoruz?” diye mırıldandı. Osman duymadı bu mırıldanmayı. Eli arkasında bir gerileri, bir tepeleri süzüyordu. Aşağıdan o kadar da yüksek görünmüyordu dağ. Çıktılar da çıktılar. Çıktıkça da taşlar sivriliyor, tırmanmak zorlaşıyordu. Osman işi inada bindirmiş, konuşmamayı, sadece yürümeyi düşünüp, bakalım, diyordu, sonu nereye varacak bu yolculuğun? Veysel alışıktı dağ tepe yürümeye. Bazen gider günlerce dönmezdi. Dedesi tütüncü Hikmet’in gezmediği görmediği yer kalmamış, uzun yıllar Aydın dolaylarında yaşamış eski bir kaçakçıydı. Nice zaman sonradır ki gelip Samsun’a taşınmış. Veysel’in çocukluğu dedesinden dinlediği eşkıya hikâyeleriyle geçmişti. Ne öğrenmemişti ki ondan! Kamalı Zeybekler, Çakırcalı Efeler, Atçalı Kel Mehmet’ler, İnce Memed’ler… Dedesinin eşkıyalar dünyası arka bahçesi olmuştu Veysel’in. Dedesi Hikmet, ölmeden önceki son yıllarında: “Kurt bunalırsa düze iner, kul bunalırsa dağa çıkar derler. Ama şimdi öyle mi? Eşkıya düze indi artık torunum.” demişti. Veysel o yıllarda küçük bir çocuktu. Ne demek istediğini anlayamamıştı. Ama şimdi çok iyi anlıyordu. Bu yüzden de dağları bir başka seviyor, aklına estikçe alıp vuruyordu kendini en dik zirvelere: Belki de dedesinden dinlediği eşkıyaları arıyordu, kim bilir…

Dağın tepesine yakın bir mağaranın önünde durdular. Dizlerinde mecal kalmamıştı Osman’ın. Nefes nefese, olduğu yere çöküp kaldı. Veysel bir atmaca gibi süzdü dağın eteklerini. Belki de Çakırcalı Efeydi şimdi o. Kızanlarını günler öncesinden düze yollamış, dönmelerini bekliyordu! Osman’dan yana bakıp kurup kurguladı içinden. “Bu adam, diyordu içindeki ses, benim kızanım olsaydı şan için çekip vururdum.” Bunu der demez de memnun gülümsedi. Osman bu tebessümü yakaladı. Yüzünü buruşturdu. Sırtını bir kayaya verip aşağılara baktı. Bir yandan da derin derin nefes alıyordu. Veysel önlerindeki mağaraya çevirdi yüzünü. Döner dönmez de allak bullak oldu suratı. Dişlerini sıktı. Bir iki adım atıp bekledi.

ilginç öyküler

– Haydi bakalım Osman eşkıya, hazır mısın?
– Ah bir de neye hazır olduğumu bilsem!
– Takip et beni öyleyse.

Veysel, ağır adımlarla yürümeye başladı. Osman zorla da olsa yerinden kalkıp takip etti onu. Mağaranın girişi oldukça büyüktü. İçeri girip biraz ilerleyince geçidin daraldığını fark etti Osman. Birkaç metre aralıklarla odalar vardı içeride. Kimi odaların duvarlarına küçük oyuklar açılmıştı. Bir pencere şeklinde ama daha çok mumluk ya da işe yarar şeylerin konulması için yapılmış olabilirdi. Osman, bir zamanlar bu mağarada birilerinin yaşadığını anladı. Beş oda daha geçtiler. İçerideki aydınlık gittikçe kararıyordu. Eşkıyalar mı yaşamış burada, diye sordu Veysel’e. Veysel yine cevap vermedi. Biraz daha ileride, ancak bir insanın sürünerek geçebileceği kadar daralmıştı geçit. Veysel dönüp Osman’a bakıp: “Sürünmeye hazır mısın?” diye sordu.

– Bir sürünmediğimiz kalmıştı! Görmeye değer bir şey yoksa çekeceğin var elimden Veysel! Hadi bakalım, ilerleyelim.

Veysel’in suratı karardı. Uzun uzun süzdü arkadaşını. Sonra başını yere yıkıp bir süre öylece kaldı. Osman anlamaya çalışıyordu olanları. Ne vardı içeride? Az sonra öğrenecekti ama arkadaşının suratındaki karamsarlığa anlam verememişti. Nice zaman sonra tek kelime bile etmeden soktu kafasını deliğe Veysel.

kısa öyküler

Deliğin içi zifiri karanlıktı. Uzun boyuyla Veysel, adeta bir yılan gibi süzülüyordu. Belli ki buralara hep sürünmek için geliyordu. Bu işte acemi olan Osman biraz zorlansa da bir metre kadar girdi içeriye. Altındaki toprağı göremiyordu ama sertliğinden anladı ki çok kişi sürünmüştü bu delikte. Veysel sanki akıp gitmiş, patırtısı çok ötelerden geliyordu. Bir an ürperdi Osman. Tanımlanamaz bir korku gelip çöktü içine. Çoktandır böyle ürperdiğini hatırlamıyordu. Gözünün gördüğü her yön zifiri karanlıktı çünkü. Bilinmeyenin üzerine yürümek ürkütürdü insanı. Neyse ki Veysel vardı önünde.

Geçidin sonunda bir ışık gördü Osman. Şaşırdı. Ama daha çok da rahatladı, içi aydınlandı. Az bir gayretle iyice yaklaştı ışığa. Veysel geçitten çıkmış, arkası Osman’a dönük içeriyi seyrediyordu. Burası mağaranın sonu olmalıydı. İçeriyi çevreleyen karşı duvardan anladı bunu. Epeyce de geniş görünüyordu. Yukarıdan aşağıya süzülen ışığın içinde uçuşan tozları fark etti. Son bir sürünmeyle kafasını delikten çıkarttı. O an gördüğü şey karşısında kanı dondu, nefesi kesildi. Hani korkuturlar da yüreğin ağzına gelir ya, öyle bir duygu… O anlık refleksle geri gitmek istedi, olmadı. Çakılıp kalmıştı adeta. İçerisi tıka basa insan iskeletleriyle doluydu. Belki iki yüz kadar vardı sayıları. Bir süre hiçbir şey düşünemeden baktı. Elleriyle gözlerini kapatıp bir süre derin derin nefes aldı. Nice zaman sonradır ki ancak kaldırabildi kafasını. Hala aynı duyguları hissediyordu. Hayatında ilk defa, kendisinin de tanıyamadığı bir ses tonuyla sordu:

– Bu da neyin nesi Veysel?

öykü oku

Ne Korku Ne Endişe...

Belki ilk gördüğünde Veysel’in de kanı çekilmişti ama şimdi oldukça sakin bakıyordu. Ayaklarının ucundan başlayarak uzanan iskeletleri boylu boyunca süzdü. İğne atsan yere düşmezdi. Üst üste yığılmış, sanki sıkı sıkıya istiflenmiş gibiydiler. Kimi iskeletlerin boyu iki metreye yakındı. Kısa olanlar ise çocuk iskeletleri olmalıydı. Ağzında acı bir tat vardı Veysel’in. Kafasını kaldırmadan, derinlerden gelen bir sesle cevap verdi:

– Bunlar mı? Görüyorsun işte, bunlar iskelet. İnsan iskeletleri. Bir zamanlar bizim gibi yaşayan, hayalleri olan, belki düpedüz bizim atalarımız olan insanlar! Bir katliam kanıtı arıyordun. Al sana kanıt.

Ne düşüneceğini, ne söyleyeceğini kestiremiyordu Osman. Bir ara ağzını açacak oldu…

– Biliyorum, diyerek konuşmasına izin vermedi Veysel. Buna da verecek bir cevabın mutlaka vardır Osman kardaş. Ama sağını solunu bir yana bırak insanın. Sadece düşün. Saf bir fikirle düşün. Bu kadar insan… Bir mahalleden daha fazla kalabalık insan… Belli ki katledilmişler. Ama ben yıllarca burada yaşıyorum ve buralarda yapılmış bir katliam ne gördüm ne işittim. Dedem de anlatmadı. Devlete göre de yok. Peki, bu iskeletler uzaydan mı geldi buraya?

Bir süre derin bir sessizlik oldu. Parmağını ısırıp öylece kalmıştı Osman. Ne korku, ne endişe, ne heyecan… Yüz hatlarından hiçbir şey seçilmiyordu artık. Belki de alışmıştı iskeletlerin varlığına. Öyle ya, alışınca normal geliyordu her şey. İçinde hala kuşku var mıydı? Ne düşünüyordu? Ama öyle bir bakıyordu ki…

mağara iskelet

– Nasıl buldun burayı sen?

Tam tepedeki deliği gösterdi Veysel. Büyük bir çemberden bir ışık demeti süzülüyordu içeri.

– Aslında buralarda çok mağara var. Çoğunun içini gezdim. Yalnız buraya hiç girmemiştim. Bir gün tesadüfen küçük bir delik gördüm yukarıda. İlk gördüğümde bu kadar büyük değildi. İyice genişletip içeriye baktığımda ise aynen senin gibi benim de kanım dondu. Sonra girişini arayıp buldum. Bu kadar rahat olduğuma bakma! Bir hafta kadar etrafında dolandım, kâh birkaç adım atıp geri çıktım, kâh dar geçide kadar gelip geri dündüm, bir türlü giremedim içeriye. Sonunda olan oldu işte…

Osman delikten çıkıp daha da yaklaştı iskeletlere. Bir kaçına dokundu. Neler hissettiğini hak getire! Diplerde, tam duvarın önünde duran bir iskelet çekti dikkatini. Oturmuş, sırtını duvara vermişti sanki. Onun tam önünde, bir çocuğa ait olduğunu düşündüğü küçük bir iskelet gördü. Daha bir dikkat kesildi. Belli ki bir şeyler kurguluyordu kafasında. Sonra kararlı ve durgun bakışlarıyla gözlerinin tam içine baktı Veysel’in!

– Doğrusunu söylemek gerekirse yakında burayı bulurlar. Bulunca da jandarmalar gelip her yanını kapatır, adına da yasak böyle derler. Kimse girip görmesin diye yaparlar bunu. Belki de bir açıklama ihtiyacı duyarak, yapılan araştırmalar sonucunda milattan önce bilmem kaçıncı yüzyıla ait oldukları anlaşıldı, gibi bir açıklama yaparlar.

Olduğu yere çöküp iki elini de çenesine dayadı Osman. Gözlerini kırpmadan bakıyordu. Kafasını sağ yana eğip, bir süre de öyle süzdü. Cinsiyetlerini tahmin etmeye çalıştı bir süre. Dahası, tüm bu iskeletlerin neden burada olduklarını sordu kendine. Neden kimse bilmiyordu buranın varlığını? Kimdi bu insanlar? Nereye, hangi zamana aittiler? Bu bilinmezliğin sorumluları hangi cellâtlardı? Sorular, sorular ve sorular…

günay aktürk öyküler
Read more

Yalan İle Gerçek

yalan ile gerçek

Kuyudan Çıkan Gerçek

yalan ile gerçek

19 yüzyıl efsanesine göre gerçek ve yalan bir gün buluşurlar. Yalan doğru söyler ve “Bugün hava çok güzel” der.

Gerçek onun etrafına bakar ve gözlerini gökyüzüne kaldırır. Gün gerçekten çok güzeldir. Bir kuyunun önüne gelene kadar birlikte çok zaman geçirirler Yalan doğru söyler. “Su çok güzel, birlikte banyo yapalım!” Gerçek şu ki, bir kez daha şüpheci bir şekilde suya dokunur,su gerçekten çok güzeldir. Soyunur ve yüzmeye başlarlar.

Yalan bir anda sudan çıkar, gerçeğin kıyafetlerini giyerek kaçar kayıplara karışır. Kızgın gerçek kuyudan çıkar yalanı bulmak ve kıyafetlerini geri almak için her yere gider. Dünyada çıplak gerçeği görenler onu hor görmekte ve öfkeyle bakmaktadır.
Zavallı gerçek kuyuya geri döner ve sonsuza dek ortadan kaybolur.

O zamandan beri yalan, dünyanın her yerinde gerçek gibi giyinmiş ve içimizde yaşamaktadır. Dünya ise hiçbir şekilde çıplak gerçeği görmek istememektedir.

Herkesin vicdanı rahatsa, bu kadar kalbi kim kırdı?

Read more

Ateş Ve Sanat – Müjdat Gezen Sanat Kültür

Müjdat Gezen - Ateş Ve Sanat

Ateş Ve Sanat - Müjdat Gezen

Müjdat Gezen - Ateş Ve Sanat

Ateş ve Sanat! Müjdat Gezen Sanat Kültür Ve Eğitim Vakfına 20 Şubat 2017 de yapılan çirkin saldırı üzerine…

Adı her neyse işte… Bilmem nerede doğup büyümüş. Güneyli ya da kuzeyli, dünyanın içinde kayıp bir beden… Ateşli sıvılara merak salmış! Yakmış. Yakacak. Ama yanmamış kıvılcımında onun, yananların onda biri kadar… Bir tek sudan nefret etmiş: suyun bilgeliğinden… Korkmuş boğulmaktan. Korkmuş kaybolmaktan.

Ama korkmamış boğmaktan ve de yakmaktan. Belli ki okumuş iki satırını üç beş kelamın! Ama okuduklarından pek bir şey anlamamış. Eline aldığı her kitabı (mutlak dokunmuştur onlardan bir kaçına) “Nece yazıyor bu yahu!” deyip yıllarca düşünmüş durmuş.

Düşünmek! Dilimize yabancı bir kelime! Sonunda düşünmeye değer bir şey olmadığına karar verip atıvermiş bir kenara. Kenar! Çöplük. Ateş!

Bu adam falancanın kapı komşusu; öğrencisi, iş arkadaşı, çalışanı… Falancanın filancası işte! Türkçede tam karşılığı yok. Birilerinin bir şeyi olan bu adam, bir gün almış eline bir bidon benzini düşmüş yola. Kafaya koymuş yani, yakacak bir yerleri. Ama kafaya, salt kendi kendine koymuş bu kundaklama işini. En nihayetinde kafa bu, içine bir şeyler koymasan da çalışır, iyi düzenek, tanrı işi!

Yani birileri kafasına girmemiş. Adamı değilmiş birilerinin! Öğütlenmemiş ve denmemiş ki: “Git ulan kundakla şu herifin binasını. Olur olmaz konuşup duruyor. Gerçi epeyce susturduk, uzaklaştırdık televizyondan ama sesi hala boru gibi çıkıyor. Üstüne üstlük Atatürkçü! Bir adam Atatürkçüyse (o aynı zamanda cumhuriyetçidir de) bizim gibi olamaz. Bizim gibi olmak kolay iş mi? Bizim gibiler sanat sevmez. Hem nedir ki sanat? Dinden imandan çıkartan bir insan icadı! Git kundakla ki ne olacak görelim.” Kimsenin böyle bir şey dediği yokmuş. Ama kafaya koymuş bir kez, yakacak bir yerleri.

Elinde bidon aylak aylak gezinip dururken (gecenin birinde) “Müjdat Gezen Sanat Kültür Ve Eğitim Vakfı” gelmiş aklına. Bu kadar uzununa da yeni denk gelmiş. Durup dururken! Hayırdır inşallah! Sanat! Ulan, demiş, o sanat bu sanat olmaya? Vay babanın şarap çanağına! Kıvırmış dümeni sanata. Durmaksızın. Zaten hemen üst sokakta! Tesadüf!

Müjdat Gezen. İstanbul Üniversitesinde ders verirmiş bir zamanlar. Bir öğrencisi okulu bırakacak. Parasızlıktan… Duymuş bunu. Bu da söylenmez ya, atmış elini cebine, keyifli keyifli şıngırdıyor para. Nereye gideceğini sezmiş. Çıkartıp vermiş çocuğa parayı. Niye mi yapmış bunu? Elbette okusun diye. Ve o gün anlamış ki bedava bir okul gerek bu yurda. Bir değil binlercesi gerek ya, açan yok. Bir okul, bir ateş demekmiş! Ateş ki bilgece olanından, diri diri yakmayan, kül etmeyeninden… Yani bu ahvalde açılmış bu okul. İşte adam bu okulu yakmaya gidiyor. Adamın haberi yok bütün bunlardan. Haberi olsa yine de gider miydi oraya? Kıymette pahalı bir soru!

Vakfa geldiğinde şöyle bir kolaçan etmiş etrafı. Kimsecikler yok. Yanaşmış götün götün. Bakmış bir Atatürk büstü. Kapının sağında hemen, yola doğru bakıyor. Nasılsa yüz yüze değiller, yüzleşmeyecekler, aldırmamış. Dökmüş benzini çalmış ateşi. “Sanata ölüm! Yaşasın bizim gibi olanlar!” Ateş aç bir kurt gibi sarmış sanatı. Ateş bu, yakmaz olur mu hiç? Nereye atarsan orayı yakar. Her zaman yoksulun kazanını kaynatacak değil ya! Biraz da sanatı yaksın! Bir zaman seyretmiş. Seyretmiş seyretmesine ya, bir dalga var bu işte! Ulan, demiş, bu ne? Ateş, bir türlü giremiyor eşikten içeriye. Korkmuş adam! Yaa korkmuş, ne sandın? Ateşin de sanatın da bir bekçisi var. Kapının sağında duruyor hemen. Gel de inanma! İlahi değil, tamamen dünyevi. Ama işte sokmuyor içeriye ateşi.

Böyle böyle olmuş dostlar. Bakmayın siz adamın cahilliğine. Sanata bakın, koruyucusuna bakın. Hep oraya, oradaki manaya bakın. Ateş bu, her şeyi yakar. İnsanı da yakar, taştan heykelleri de yakar, sanatkârı da yakar. Ama sanatı yakamaz. Çünkü ateş sanatın içindedir. Ancak onun aleviyle aydınlanır karanlıklar. Cehaletin sanattan korkması da bu yüzdendir. Ölümsüzlüğü istiyordunuz, alın size ölümsüzlük. Ateşin ateşi yakmaya gücü yeter mi hiç?

Günay Aktürk
21.02.2017
Ankara

Read more

Kurt Hikayesi | Bir Anadolu Hikâyesi

Kurt hikayesinde kar fırtınası altında dağdan inen iri kurtlar, yaklaşan tehlike

Kurt Hikayesi Hakkında Bir Not

Kurt Hikayesi babam için yazdığım bir öyküdür. Bu hikâyedeki İsmail, babam İsmail Aktürk. Yıllardır anlatır bu hikâyeyi. Ama ne hikâye… Anlattığı şey aslında bu öykünün yalnızca finale yakın küçük bir parçasıdır. Ama ne zaman anlatmaya başlasa hikâye uzadıkça uzar; gerçek, rivayete; rivayet, destana karışır. Anlatırken de pek cimri davranmaz: abartı, bu hikâyenin neredeyse ayrılmaz bir parçasıdır. Ben her seferinde: “Yahu baba, bu olay böyle olmamıştır!” dedikçe, fazla da yüz göz olmadan “Olmuştur olmuştur!” diyerek geçiştirirdi.

Çocukluğum bu anlatının değişik baskılarını dinleyerek geçti. Aynı hikâye her seferinde biraz daha büyüyordu. Bu yüzden bu Kurt Hikayesi, olan bitenin birebir kaydı değildir. Bu, anlatıla anlatıla şekil değiştirmiş bir hatıranın, sonunda hikâyeleştirilmiş hâlidir. Rivayetle gerçeğin, ciddiyetle mizahın, korkuyla gülümsemenin iç içe geçtiği bir öykü… Kurt Hikayesi işte böyle doğdu.

Kurt Hikayesi

Pencerenin önüne oturup dışarıyı seyretmeye başladı. Saat sabaha karşı beşti. Karanlıkta gördüğü şey beyaz bir kasırgayı andırıyordu. Kar o kadar yoğundu ki şiddetli rüzgarın da etkisiyle, tam anlamıyla beyaz bir kaos hakimdi dış dünyaya. Pencerenin hemen önünden başlayarak elli metre boyunca devam eden alan bir ağaç cennetiydi sanki. Hemen yukarısında da bir üzüm bağı vardı. Aslında burası kilometrelerce uzunluktaki üzüm bağlarının en alt kısmında yer alıyordu. Buradan başlayarak tepelere doğru uzanan koskoca bir üzüm cenneti. Ne hoş bir manzaraydı bu…

Kar fırtınası altında elinde değnekle dimdik duran, sert bakışlı Anadolu adamı İsmail

Ama bu durum İsmail’in pek de umurunda değildi. İsmail için hayatta gerçek olan tek şey, bir günün yirmi dört eşit parçaya bölünmüş olup, geceleri uyuyup gündüzleri uyanık kalma gerçeğiydi! Ama bu düşüncelere neden inandığını da hiçbir zaman sormamıştı kendine. En basitinden zamanın bütünlüğünü göremediği için, gökyüzündeki ayın gündüz vakti insanoğlunun hiçbir işine yaramayacağına inanıyordu. Zira kendi çıkarlarıyla hiçbir bağlantısı yoktu.

Yarım saat sonra kalkıp kapıya doğru yürüdü. Üzerine pardösüsünü giyip boğazına atkısını doladı. El yapımı kalın beresini bir süre aradıktan sonra salondaki koltuğun üzerinde buldu. Ayakkabılıktaki kışlık askeri botlarını çıkarıp ayağına giydi. İsmail bir askerdi. Yani bir zamanlar askeriyeden atılmadan önce. Bir süre ayağındaki botlara baktı. Parça parça anılar gelip geçiyordu gözlerinin önünden. Gerçekte askeriyeden atılması İsmail’in suçu değildi. İlk zamanlarda bunu kendine yediremese de zamanla kendi de alıştı buna. Geçmişi geçmişte bırakıp dışarıya çıktı. Sert bir rüzgâr: ”merhaba” dedi İsmail’e! Birkaç adım atınca, bu saatte dışarı çıkmanın pek de akıllıca bir iş olmadığını anlasa da geri dönmedi.

Bir süre evin önünde durdu. Ev kasabanın girişindeydi. Hemen önünde ise kasabanın içine giden yaklaşık bir buçuk kilometrelik bir yol geçiyordu. Her ne kadar kar tüm yolları kapatmış olsa da bu yoldan gidebilirdi. Ama nedendir bilinmez, son anda fikir değiştirip evin arkasına yöneldi. Oysa orası değil yürümek, adım atmak için bile uygun değildi. Aslında orada yol bile yoktu. Üzüm bağlarının içinden geçip tepeye, en tepeye tırmanacaktı. Ve böylesi zor şartlar altında İsmail’in neden o yolu seçtiği kıyamete kadar bir sır olarak kalacaktı. O kadar da önemli değildi gerçi.

Peki, nereye gidiyordu İsmail? Hem, günler çuvala mı girmişti ki sabahın bu kör saatinde, bu fırtınada yola çıkmıştı? Rivayet odur ki bir bayram gününe denk geliyordu bu fırtınalı sabah. Ve annesinin mezarını ziyarete gidiyordu. Bu saatte! Gerçi bir önemi yoktu gerçeğin. Çünkü rivayet odur ki İsmail’de rivayetlere pek inanmıyordu.

Kar fırtınasında yürüyen İsmail konuşurken, kurt köpeği Hayırsız yan gözle küçümseyerek bakıyor

Evin arka bahçesine geçtiğinde bir an için durdu. İsmail’in henüz subayken aldığı ve adeta bir cellat olarak yetiştirdiği kurt köpeği vardı. Askeriyeden atılınca ister istemez onu da getirmişti beraberinde. Eğitimli bir köpekti. Adını da hayırsız koymuştu. Çünkü ne zaman köpeğe ihtiyacı olsa ortadan tüyüyordu. İsmail bu durumu, köpeğin normalinden fazla eğitilmiş olmasına bağlıyordu. Köpeğe birkaç kez seslendikten sonra okkalı bir küfür savurdu ve yola düştü. Yerde bir diz boyu kar vardı. Bir batıp bir çıkmasına rağmen bu durum İsmail’i pek etkilemiyordu.

Henüz fazla gitmemişti ki on beş metre ilerideki ağacın altında bir karartı gördü. Ya da ona öyle geldi. Biraz daha yürüyünce karartı hareket eder gibi oldu. Orada sanki pusuya yatmış biri vardı. Korktuğunu belli etmemek için durdu ve karartıya doğru bakmaya başladı. Dakikalar geçiyor ne karartı ortaya çıkıyor ne de İsmail bir adım atmaya cesaret edebiliyor… Sinirleri gerilmeye başlayan İsmail etrafına şöyle bir göz gezdirdi. Eline geçirdiği irice bir sopayı kavrayıp (nereden bulduysa hemen) iki adım atıp durdu. Karartı hâlâ bir tepkisizdi. Sabrı taşmıştı artık: “Yeter ulan! Ortaya çık da kafanı parçalayayım şu sopayla!” İsmail’in tehditkâr narasıyla aniden yerinden fırlayan karartı bir anda sıçrayarak havlamaya başladı. Karanlıktaki karartının kendi köpeği Hayırsız olduğunu fark etse de başından kaynar sular boşalmıştı. Birkaç küfür savurduktan sonra yoluna devam etti:

Kurt Hikayesi’nden bir sahne: İsmail kar boran fırtınasında söylenerek yürürken, Hayırsız adlı kurt köpeği kibirli ve umursamaz bir tavırla önden ilerliyor

– Bana bak hayırsız! Ne kadar da meraklıymışsın adına layık bir köpek olmaya. Köpek dediğin kapının önünde durur. Ne işin var senin burada?

Ama Hayırsızın aldırdığı yoktu, havlamaya bile tenezzül etmiyordu. Zaten İsmail de Hayırsız’ın nazarında garip bir canlıydı! Ama kendisi öyle miydi? Hem askeri bir eğitimden de geçmişti. Ne de düzgün havlıyordu öyle! Ama bu uzun boylu varlık nasıldı? Sürekli homurdanıp duruyordu. Aynı zamanda yeryüzünde milyarlarca İsmailgiller vardı. Tabi İsmail’in haberi bile yoktu köpeğin bu hain ve kendini beğenmiş düşüncelerinden…

Az gittiler uz gittiler ne de fazla yol gittiler. Bayağı yorulmuştu İsmail. Yiğit İsmail! Askerden atmışlar garibi. Belki de yalandı. Rivayet bu canım en nihayetinde. Belki de operasyona gidiyorlardı şu anda. Kim bilir? İsmail’e sormak lazım! Ama İsmail yorgun, kar diz boyu, koca asfalt yolun suyu mu çıkmış? Vardır bir bildiği İsmail’in. Asker kökenli. Dedesi de Osmanlı veziriymiş zamanında! Çok yalandan kellesini vurdurmuş padişah. Vurdurur tabii. Adam padişah. O padişahsa bu da İsmail. Sen padişah mısın İsmail? Yine de bir bildiği vardır İsmail’in. Yoksa deli mi de bu yolu seçsin? Haber gelmiş İsmail’e. Kasabanın yoluna mayın döşemiş teröristler. İsmail saf mı? Bilmiyor mu sanki? Amerikan gizli servisi bile peşinde İsmail’in. Ne yapmış peki? Ne yapmamış ki… Kurtuluş Savaşı’nda koca bir Yunan çetesini alaşağı etmiş. Yok canım! Ne olacaktı? Yunanın eli silah tutan tüm çeteleri İsmail’in peşine düşmüş. Ben diyeyim yüz, siz deyin iki yüz kilometre boyunca kovalamışlar İsmail’i. İsmail yorulur mu? Onun amacı başka! İsmail önde Yunanın çetesi arkada İzmir’e kadar götürmüş bunları. İzmir’den de denizin kara dibine dökmüş bu çete bozuntularını.

Düzlük bir alana gelince durdular. Dört yön göz alabildiğince beyaz. Yolunu mu kaybetti sandınız? İsmail bu, aklını kaybeder de yolunu kaybetmez. O an köpeğe öyle bir bakış fırlattı ki köpek huzursuzlandı: “Burada kamp kuruyoruz Hayırsız!” İsmail şakalaşmaya çalışıyordu köpekle. Ama köpek gülmüyordu. Geçen sene tipide kaybolan arkadaşı Hidayet geldi aklına. Ama fazla düşünmek de istemiyordu bunu. Ne kadar çok düşünse o kadar çok üzülüyordu çünkü. Dişlerini sıktı. Hidayet bir garip çoban! Kar yolu kapatınca yol bilmez iz bilmez. Ama bu yörelerin kışı da hep böyle olmaz mı? Kar bir defa yağmaya görsün, at izi it izine karışır. Hidayet bunu bilmiyor muydu? Bilmez olur mu? Ama işte…

Kurt hikayesinde kar fırtınası altında dağdan inen iri kurtlar, yaklaşan tehlike

Kısa bir anlığına Hayırsıza baktı. Sanki bir gariplik vardı bu hayvanda. Taş kesilmiş, kulaklarını öylece dikip kalmıştı. Dondun mu Hayırsız? İt milleti bu, kanı hızlı akar! Lakin taşta ses var Hayırsız’da yok. Bir daha seslendi. Bir daha bir daha… Sonuncusunda hırlamaya başladı Hayırsız. Kuduz mu oldun it oğlu it? İsmail kafasını çevirip köpeğin baktığı yöne bakınca adeta kanı çekildi. Karşı yamaçtaki tepeden aşağı doğru iki tane kurdun öyle bir inişi vardı ki İsmail bir an yuvarlanıyorlar sandı.

Aralarında fazlaca mesafe yoktu. Kurtlar iyice yaklaşmıştı ki İsmail kendini toplayıp elindeki sopayı sıkıca kavradı. Kurtlar ile aralarında on beş metre ya var ya yok, Hayırsızın atılmasıyla kurdun birini yıkması bir oldu. Hayırsız bu, bırakır da kaçar mı hiç İsmail’i? Hayırsız, kurt ile yaman bir cenge tutuşa dursun, diğer kurt da fırladığı gibi yedi metreden İsmail’in üstüne atlayınca beş metre yuvarlandı İsmail. İsmail bu, yuvarlanır. Henüz kalkmasına fırsat vermeden ikinci hamlesini yaptı kurt. Keskin dişlerini İsmail’in tam boğazına geçirecekti ki ani bir hamleyle kurdun tam ağzından yakaladı. İsmail bu yakalar. Kurt, kanındaki vahşi doğası gereği öyle bir saldırıyordu ki İsmail bile İsmailken başa çıkmakta zorlanıyordu. Kendi deyimiyle hayvanın zayıf bir anından faydalanıp (o zayıf anın ne olduğunu belirtmemiştir) kurdun ağzının tam orta yerine öyle bir yumruk çaktı ki azgın kurt neye uğradığını şaşırdı. Lakin yere düşmesiyle kalkması bir oldu.

Üçüncü bir hamleyle üstüne atlayarak keskin dişlerini İsmail’in sağ omuzuna geçirince İsmail’den acı bir feryat yükseldi. İyice sinirlenen asker asıllı İsmail, kurdun boğazına yapışınca, ister istemez nefesi kesildi kurdun. Dişlerini bu kaslı omuzdan istemeyerek de olsa çeken kurdun boğazını sol koltuğunun altına aldı ki (İsmail bu hamleyi çok seviyordu) kurt dile gelse İsmail’den af dilerdi. Buna rağmen canavarın vahşi doğasıyla baş etmekte zorlanıyordu. Bir ara hayırsıza baktı. Her ne kadar ölümcül yaralar almış olsa da canla başla dövüşüyordu. Bu durum İsmail’in hoşuna gitmişti ama kendi durumu oldukça kritikti. Üstelik gücü de gittikçe tükeniyor, yeni bir plan yapması gerektiğini düşünüyordu. En nihayetinde aklına parlak bir fikir geldi. Ah kuyruğunu bir yakalayabilse iş tamamdı. Ama aksilik bu ya kurdun götü ters taraftaydı. Ne yapıp edip o kuyruğu eline dolamalıydı. Yoksa kurt İsmail’in işini bitirecekti.

Kurt hikayesinde İsmail’in azgın kurdun kuyruğunu yakaladığı abartılı mücadele anı

O anda hiç beklenmedik bir şey oldu. Bizim azgın kurt can havliyle İsmail’in elinden kurtulmaya çalışırken dengesini kaybedip yere düşmüş, İsmail’in sağ eli de kurdun tüm bedenine ulaşabilecek pozisyona gelmişti. Bu fırsatı kaçırmamalıydı. Son bir hamleyle kuyruğunu yakalamayı başardı. Kurt bu defa iyice huylanmıştı İsmail’den. Ama İsmail bu halde yine bir şey yapamayacaktı. Ani bir hareketle sol dizini kurdun boğazına dayadı ki neye uğradığını şaşırdı zalım kurt. Sağ tarafında irice bir ağaç vardı. İki eliyle iyice kavradı kuyruğu. Tüm gücünü kullanarak kaldırdığı gibi ağaca çarptı. İsmail bu, çarpmaz mı? Kurttan acı bir feryat yükseldi. Varsın yükselsindi. Tekrar toparlanmaya çalışan kurdu kaldırdığı gibi bir kez daha çarptı ağaca. Bir kez daha bir kez daha derken o kadar çok çarptı ki kurdun öldüğünü çok sonraları anlayabildi. O anda bıraktı. Zorlu bir mücadele sonunda bitkin düşmüştü. Farkında olmadan olduğu yere yığıldı. Farkında olsa yığılmazdı.

Bir süre sol omuzunu inceledi, kanıyordu. Mühim değildi canım, ne yaralar görmüştü o. Ama yine de hastaneye gitmekte yarar vardı. Ağır bir yara olmasa da kuduz tehlikesi vardı. Aniden Hayırsıza çevirdi kafasını. Hayırsız bu defa hayırsızlık yapmamış, parçaladığı kurdun üzerine oturmuş hızlı hızlı soluyordu. Gülümsedi. Bir badireyi daha atlatmıştı. Atlatacaktı tabii. İsmaildi bu. Her şeyden önce asil bir askerdi o.

Bitti
Günay Aktürk

Not: Bazı hikâyeler doğru olup olmamalarıyla değil, anlatıldıkları kadar gerçektirler.

Diğer Öykülerimizi de Okuyabilirsiniz

Read more

Ressamın Tablosu

Ressamın Tablosu

Ressamın Tablosu

Ressamın Tablosu

Yetenekli bir ressamdı adam. Yüzlerce tablo, sayısız ödül sahibiydi. Birazcık abartılı da olsa her yerde övgüyle bahsediliyordu. Hatta o kadar övülüyordu ki onun, Leonardo da vinci‘nin ruhunu taşıdığına inananlar bile vardı!

Gelin görün ki gerçekte kimdi bu ressam; adı nedir, nerede yaşar, yüzü neye benzer bilen yoktu. Kimliğini saklamayı seçmişti kendince. Bu yüzden hayranları ona hayalet anlamına gelen “Körmüz” ismini taktı. Bu nedenledir ki onun kör olduğuna inananlar bile vardı.

O gece mavi takım elbiseli, ablak suratlı, ağzındaki piposuyla müzayede salonuna giren şişmanca bir adam alaycı bir dille konuşuyordu karısıyla:

– Efsane dediğin de bu kadar olur. Hele ki başıboş kalırsa aslını bile aşabilir. Bir de kör ressam diyorlar adama, aynı şey mi canım.

Mavili adamın karısı da Körmüz’ün kör olduğunu düşünenler arasındaydı. Tabii ki buna canı gönülden inandığı söylenemezdi. Kocasının bu ressamın tablolarına karşı duyduğu aşırı ilgi onu fazlasıyla rahatsız ediyor, bu yüzden bir nebze de olsa nefret ediyordu Körmüz’den. Buna karşın adam tam bir Körmüz hayranıydı. Bodrumdan başlayarak yatak odasına kadar bu ressamın tablolarıyla doluydu evi. Bu ona koca bir servete mal olmuştu.

Aynı Şey Mi Canım

Oldukça kalabalıktı salon. Çok geçmeden satışlar başlamış, Kanadalı bir ressamın tablosu gösteriliyordu. Açılışı yirmi beş bin TL den yaptı müzayedeci. Kadın, kocasının kulağına bir şeyler fısıldadı o an. Adam öfkeyle karşıladı bu fısıltıları:

– Bak kadın, dedi, ikide bir de kör deyip canımı sıkma benim! Sanata saygın yok sanatçıya olsun bari.
– Be adam, seninle yirmi yıldır evliyiz. O adamın tablolarına gösterdiğin ilgi kadar… Yok yok… Yarısı kadar benimle ilgilensen gam yemezdim.
– Aynı şey mi canım!
– Bilmez miyim ben, Körmüz’lüğü körlüğünden geliyor…
– …

Çekişme bir süre sekiz ile on yedi numaralı alıcılar arasında gidip geldi. Sekiz numaralı alıcı daha bir hırslı çıktı. Tablo, kırk beş bin TL ile onun oldu.

Böyle böyle on beş yirmi tablo daha satıldı. Mavili adam bu süre içinde Hollandalı ressam Hieraymus Bosh’un Deliler gemisi adlı tablosuna tam tamına yüz otuz bin TL vererek satın aldı. Bunu da bir fırsata çevirerek karısına dönüp:

Bak hayatım, dedi, bu tabloyu senin için aldım. Deliler gemisi! Yatak odamıza asarız. Kadın hiç de oralı değildi. Bir an önce bitse de çıksam şu lanet yerden, diyordu.

– Be kadın madem suratını asacaktın ne diye geldin?
– Niye olacak, şu öve öve bitiremediğin kör deccalın tablosunu görmeye geldim. Bakalım abartılarınızın sınırı nereye kadarmış.

Bu gece Körmüz’ün başyapıtı bu müzayede salonunda görücüye çıkıyordu. Aslında bu gece ki kalabalığın nedeni de buydu. Körmüz, bu güne kadar çizdiği, hepsi de bir servet değerinde olan tablolarını o başyapıtına bakarak, ondan ilham alarak çizmişti. Ama o tabloyu bu güne kadar gören olmamıştı.

Elli Numaralı Alıcı

Mavili adamın dikkatini bir ara elli numaralı alıcı çekti. Yetmiş yaşlarında, saçları ağarmış, kafasında siyah bir takke ve avurdu avurduna geçmiş bu adam, güler yüzüyle de oldukça heyecanlı görünüyordu. Gece boyu hiçbir tabloyla ilgilenmemiş, birine dahi teklif vermemişti.

“Uyanık ihtiyar.” diye mırıldandı içinden: “Belli ki o da Körmüz’ün peşinde. Yedirir miyim sana be!”

Biraz sonra tüm tablolar satılmış, gecenin finaline gelmişti sıra. İki görevli, üstü beyaz bir çarşafla örtülü bir tablo getirdiler salona. Müzayedeci çarşafın bir ucundan tutarak alıcılara baktı. O da en az onlar kadar heyecanlıydı.

– Sıra geldi gecenin şaheserine. Bu gece buraya hepinizin de bu tablo için geldiğinizi biliyorum. Örtünün altındaki tablonun kime ait olduğunu biliyor olsanız da kısaca anlatmama izin veriniz lütfen. Bu tablo Körmüz’ün başyapıtıdır. Çizmiş olduğu diğer tüm tablolarını işte bu başyapıtından esinlenerek çizdi Körmüz. Siz de takdir edersiniz ki maddi değeri de en az manevi değeri kadar yüksektir. Evet, bayanlar baylar. Gecenin tablosunu beş yüz bin TL’den açıyorum.

Sözünü bitirir bitirmez örtüyü kaldırdı. Kapkara, kirli bir merdivene oturmuş; mavi, kareli bir gömlek giyen sarı saçlı bir kadın… Kadının kafası az biraz sağ yana eğikti. Yuvarlak suratlı, küçük, çekik gözleri vardı. İnce dudaklarının üzerinde fındık kadar bir burun… Körmüz’e göre güzel bir kadın olacaktı ki başyapıtına aşk tanrıçası olan “İştar” adını vermişti. Körmüz’ün İştar’ı…

Yazıklar Olsun Sana Körmüz

Bir anda beklenmedik bir uğultu koptu salonda. Bütün alıcılar birbirlerine bakarak şaşkınlıkla bir şeyler anlatıyorlardı. Müzayedeci kimsenin teklif vermediğini görünce açılış fiyatını yineledi. Salondaki uğultular iyice netleşmeye başladı. Kimisi kadının ne kadar soğuk, kimisi de ne kadar sahte baktığından dem vuruyordu. Ön sıralardan genç bir adam: “Hiç de güzel değil. Hatta geri zekâlı gibi bakmış.”diye bağırdı. Bir başkası: “Şeytanın kadın versiyonu be! Koskoca Körmüz neresinden ilham almış bu kadın bozuntusunun…” Bir başkası: “Kadınlığını ön plana çıkartmış, içi boş bu maymunun. Hatta düpedüz maymun!”

– Bu tabloyu tuvaletime bile asmam ben.
– Gece görsem on yıl uyku girmez gözüme.
– Kadınlara olan arzum bir anda yerle bir oldu be.
– Para yiyiciye benziyor.
– Yok, yok tam bir süs köpeği.
– Zevk düşkünü.
– Ne zevki be düpedüz şehvet yuvası.
-Yazıklar olsun sana Körmüz!

Mavili adam da neye uğradığını şaşırmıştı. Böyle bir şeyin olacağını hiç beklemiyordu. Bir anda kendini salondakilere katılmış olarak buldu ki salondakilerin de ortak görüşü; kadının yapmacık, soğuk ve oynak bir kadın olduğuydu. Müzayedeci de afallamıştı. Hiç beklenmedik bir tepkiydi bu. Son bir umut açılış fiyatını tekrarladı. Beş yüz bin TL!

– Ne beş yüz bini be adam! Beş kuruş bile vermem ben bu tabloya.

Bu sözü söyleyen mavili adamdı. Salonda tabloyu seven tek kişi kuşkusuz mavili adamın karısıydı ki onun da nedeni belliydi zaten. Büyük bir keyifle baktı kocasına. Adamsa uğradığı hayal kırıklığı karşısında gözlerini kaçırıyordu artık.

Bu sırada, başlarda mavili adamın hiç de hoşuna gitmemiş olan elli numaralı ihtiyar, ağır ağır kalkarak tabloya doğru yürümeye başladı. Kalabalık buna bir anlam verememiş olsa da pek umursamadı. Uğultu dinmemişti henüz.

İhtiyar, biraz da yaşının verdiği yorgunlukla tablonun yanına kadar gitti. Bir süre tabloya baktı. Sonra da salona dönüp öfkeli kalabalığı süzdü. Kalabalık, ihtiyarın bir şeyler söyleyeceğini anlayınca sustu. İlgiden çok öylesine bakıyor gibiydiler.

– Bu güne kadar tablolarının kayıtsız şartsız hayranı olduğunuz, bugün de başyapıtını satın almak için geldiğiniz ve Körmüz adını taktığınız o ressam benim!

Bu sözler adeta şok etkisi yaratmıştı salonda. Duyduklarına inanamadılar. Birbirlerine şaşkınlıkla bakarken bile çıt çıkmıyordu salondan.

Utanç Duygusu

– Yıllardır Körmüz diye andınız beni. Sağ olun var olun. Siz bana bu ismi layık gördükten sonra asıl adımı söylemenin manası ne? Tablomu görünce demediğiniz şey kalmadı. Doğrusu şaşırmadım desem yalan söylemiş olurum. Siz o hakaretleri yağdırırken tekrar baktım tabloma. Sahte bakışları var dediniz, baktım ama göremedim ben. Soğuk dediniz, tekrar baktım ve tekrar ısıttı içimi tablodaki kadın. Para yiyici dediniz, zevk düşkünü dediniz, seks düşkünü dediniz… Sözün kısası dostlar, sizin gördüğünüz kusurların hiç birini göremedim ben. Aşk da böyle bir şey değil midir zaten. Ben ömrüm boyunca hayran kaldım bu kadına. Belki söylediğiniz kadar kusurludur. Belki daha fazlasıdır. Sanırım aşkın ve sadakatin kör gözüne denk geldi. Zaten kadını bile kusurlu sevmekten başka ne geliyor elimizden… Her neyse dostlar. Haydi, sağlıcakla kalın.

Utanç duygusunun iğrenç kokusu yükseliyordu salondan. Kadın kusuruyla sevilemiyordu evet. Namus ve ev bekçiliği kadının sırtına yüklenmiş ama erkeğe erkekliği helal kılınmıştı sözde. İhtiyar adam tablosunu kucaklayıp bağrına bastı. Tek bir kişinin bile yüzüne bakmadan kapıya doğru yürüdü. Ama salonda Körmüz’ü hayranlıkla seyreden birisi vardı. Kalktı, koşarak yetişti ve dokunuverdi omzuna ihtiyarın. İhtiyar durdu ve ağır ağır dönüp baktı mavili adamın karısına. Kadın etkilenmiş ve duygulu bakışlarıyla sarıldı Körmüz’e. Ağlamaklı sesiyle ilk ve son kez usulca seslendi: ”Körmüz, bu gece bir hayran daha kazandı!”

Günay Aktürk
28.12.2014

Read more

Hoşçakal Bu Son Mektup

Hoşçakal Bu Son Mektup

Köpecik Uyuyor

Hoşçakal Bu Son Mektup

O uyurken ne yapıp edip bir şeyler yazmalı. Belki yenice görünecek son bir mektup daha. Ona… Postalamasam da olur. Mühim olan yazılması. Ama yazı masasına oturmak gelmiyor içimden. Çünkü bunu yapınca ille de ille ciddi bir şeyler koyasım geliyor ortaya. Oysa belki de sırf karalayıp atmak yeterli olacaktır. Bu yüzden bu satırları balkonun demirlerine oturmuş bir halde yazıyorum. Yani ciddiye almaz görünerek.

İçimden hoşçakal demek gelse bari… İşin o yüzünde ciddiyetsizlik var lakin her an aşağı düşebilirim. Ama zararı yok. Nasılsa en fazla en acemi hırsızın bile bir zıplayışta çıkabileceği kadar yüksekteyim. Lakin canımın yanmasını istiyorum. Kolumdan tuttuğu gibi aşağı çekecek birilerine ihtiyacım var. Bu bir silkelenme isteği de olabilir. Belki düşersem bir an için kendime gelirim de şaşkın bakışlarla sağa sola bakınıp, “ne oluyor yahu!” derim. Yoksa asla kendime gelemeyeceğim.

İnce hastalığı bilir misiniz? Yani veremi? Artık iyileştiriyorlar mı ne, çoktandır veremden ölen görmedim. Eski çağlardan kalma küflü bir hastalık gibi görünüyor gözüme. Çaresi mi bulundu yoksa artık kimseler derin düşünemiyor mu? Ya da adı değişti de travma mı oldu?

Şu sıralar bende bir gariplik var. Ama kimde yok ki? Görünürde sapasağlamım. O kadar ki domuz gribi bile giremez içime. Ama yine de hasta hissediyorum kendimi; bitkin, çok düşünmüş… Vücut, aldığı besinlerle daha çok güç kazanır ya hani, bendeki besinsizlik başka bir şey olmalı. Bundan ne sonuç çıkartacağımdan emin değilim. Ama bekleyin.

Mevsim geçişlerinin organlarımız üzerinde kurduğu baskıdan olacak (ne kadar bilimsel olduğunu hak getire) tam bir baş belası oluruz bazen. Bana göre ince hastalık denilen veremin de buna benzer bir etkisi var. En çok vücuda hasar veriyor zira. Öyleyse arıtım borularına ihtiyacımız var. İç sıkıntılarımızın pisliğini zihnimizden ve vücudumuzdan akıtacak bir boruya. Acaba şu su borusuna yaslansam akıtır mıyım içimdeki pisliği tepe taklak? Neşe mi gerek bize? Bir ışık mı? Her taraf yangın yeriyken ne ışığı, ne sevinci? Ah bir kalkabilsem ayağa masaya yumruğumu vuracağım da…

Köpecik uyuyor, bu ter yığını da dayanılacak gibi değil. Nefes alacak bir baloncuk oksijen bile yok havada. Balkon demirlerinden uzaklaşmalı. Zaten çok da ciddi görünmüyordu. İşte gelip oturdum yazı masama. Mektuba soyunmak üzereyim. Şu kurşun kalemin ucunu da amma sivriltmişim ha! Bunu ne zaman yaptığımı hatırlamıyorum. Demek ki çok olmuş yazmayalı. Peki, şimdi ne yapacağız? Mektup için bile olsa malzeme gerek. Kafamı kemiren bir sıkıntı var aslında. Kemirmekten çok uğultular yaratan bir basınç! İçimden bir ses, bu çığlığın mektubumsu bir tasvire ihtiyaç duyduğunu söylüyor. Öyleyse aklıma geldikçe kovaladığım iyi bir koşucu için yazılmalı bu son mektup! Aynı zamanda veremimin de yaratıcısı.

Geçen gün bataklığın oradaki yol ayrımına kadar kovaladım onu. Nefes nefese kalınca durdum. Durmak biraz iltifat, boylu boyunca kapaklandım desem yeridir. İki hırçın nefes arasında kovalıyor mu yoksa kaçıyor muydum belirsizdi. Köpüğe bulanmış bir Arap atı gibiydim. Ona mı yazmalıyım şimdi? Ya da sıcaklar daha da bastırmadan gölgeye mi çekilmeliyim? İki defa vazgeçtim ondan. Sessizce terk ettim onu. Peki, o ne yaptı? İkisinde de öfkeyle, daha da artan bir kuşkuyla acıdı bana. Yaklaştı. Üşüdü. Ağladı… Üçüncüsü yok artık. Olsa da güvenemez bana. Ben olsam güvenebilir miydim? Güvenmek çok onur kırıcı…

Bu yazı masasının başına oturmaya gelmiyor. Daha da ciddileşiyor hayat. Ama bir yerden başlamalı. Öyleyse “Merhaba!” diyelim. “Merhaba canım.” Canım mı dedim? Ne hakla? Aklı başında adam hangi yüzle teşebbüs edebilir buna? Bedeni terk eden son nefes gibi hayatından sessizce çıkıp giden ben değil miydim? Hem de iki kez. Kimsede bir dirhem can kalmadı, kendine gel. En iyisi, “Merhaba hanımefendi!” diye başlamak. Evet, bu daha gerçekçi… Böyle devam edelim.

Çünkü Kırıntıların Kaldı İçimde

Merhaba canım. Söze nasıl başlarsam başlayayım bu yine de canını acıtacak, biliyorum. Köpecik uyuyor. O uyurken sana dokunmak istiyorum ama yine terk edeceğimden korkuyorum. Yine de yapmalıyım bunu. Sana yine merhaba demeliyim. Çünkü kırıntıların kaldı içimde. Küçük parçalar halindeler ve üstelik mayalanmış kutsal ekmek kırıntılarına benziyorlar.… Ben o parçaların üzerinde uyuyorum yıllardır. Fark ettiğim andaysa kâbusa dönen ve gittikçe büyüyen bir korku olarak yaşıyorum seni.

Sen nasıl yorumluyorsun bunu? Yine canım cehenneme mi? Eminim kan kusuyorsundur bana. Seviyorum dediği halde çekip giden ikiyüzlü güvenilmez bir adam olarak yorumluyorsundur. Hem de bir hoşçakalı bile çok görerek. Sakin olmalısın. Başka sözler duymalıyım senden. Zira yeterince kan kustuk. Orta bir yolu yoksa bu gidişin, işte asıl o zaman çığ düşmeli aramıza.

Yazdıkça saçmalayasım geliyor. Buz gibi suyun altına mı girsem acaba? Ne yapılması gerektiğini kestiremiyorum bir türlü. Aslında otuz altı saattir uykusuz olmasam bu kadar tere bulanmazdım.

Gücüm gittikçe tükeniyor. Bilirsin bu halleri ya da daha çok bilmeni umuyorum. Sana, içimde kuduz bir köpek beslediğimi söylemiştim. Hani şu köpecik. Ona ancak böyle seslendiğimde mümkün oluyor vahşiliğini unutmak. Evet, derin bir uykuda şimdi. Güçlü olduğum zamanlarda önüne bir kap yal koyup karnını doyuruyorum. O farkına bile varmadan basıyorum iğneyi. Bu onu günlerce uyutuyor. Ama uykusuz geçen günlerimde onu da senin gibi ihmal ediyorum. İğnenin etkisi geçip başını kaldırdığında rengi bile değişiyor dünyanın. Salyaları ağzımda köpürüp dişlerim daha da keskinleşince peşine düşüyorum senin.

Ama sana zarar vermemek için ilk sapaktan dönüp başlıyorum o köpekle boğuşmaya. Çünkü o senin yok edilmeni istiyor. Ona göre ikimize de zarar veriyormuşsun. İnanabiliyor musun buna? Aklını kaçırdı zavallı. Bu kayıp zaman dilimi ise sana “terk edilmek” olarak yansıyor. Hâlbuki karanlık bir yer altı dehlizinde senin için yabani bir hayvanla boğuşuyorum. Böyle anlarda veremin kokusunu duyuyorum. Saçlarım şimdiden beyazladı bile. Yakınlarda bir değirmen olmalı, kan kokusunu alabiliyorum. Çünkü kanlarımız dehlize karışıyor. Kutsala kan sıçradı bir kez…

Fark ettim de köpeciği doyurmakla aç bırakmak arasında meğer hiçbir fark yokmuş. İki halde de eninde sonunda saldırıyor. Onu yok edebilmenin yolunu bulamadım henüz. Lakin bir kez konuşmayı denedim. “Bak köpecik”, dedim”, “biliyorum, sen benim savunma mekanizmamsın. Beni korumaya çalışıyorsun ama onu karantinaya almaktan vazgeç artık. O tehlikeli değil. Sadece birazcık yorgun o kadar.”

Başını okşadım. Pamuktan da yumuşak tüylerini… Az kalsın elimi kopartıyordu mendebur! Her zaman olduğu gibi ilk o saldırdı. Dişlerinin acısını hala hissedebiliyorum kafamın içinde. Uyandığımda biraz ötemde yatıyordu. Başını okşamadan önce iğnesini yapmıştım. Etkisini göstermiş olmalı. Nasıl yuvalanmış, nasıl ev bellemişse inini, beni bile yaklaştırmıyor yanına.

Şimdi tatilde olmalısın. Dün gidecektin. Orada nem de vardır şimdi. Olsun. Hem hastalığına da iyi gelir. Beni düşünme sakın. Bu sayede daha az berbat geçer tatilin. Seni sevdiğimi söylemiş miydim? Her ne kadar senin beni sevdiğinden kuşkulansam da seviyorum seni ey mayalanmış ekmek kırıntım… Bunu eminim sen de düşünüyorsundur.

Hemen öfkelenme, dinle ve yavaş konuş. Köpecik uyuyor. Uyanmasını istemeyiz değil mi? Seninle üç dört ay gibi kısa bir beraberliğimiz oldu. Bu tam tamına iki sene önceydi. Sen bana gerçek mutluluğu yaşattın. Sevmek, demiştim, yaşamın en güzel hediyesi. Hele ki aynı duygularla karşılık bulmak!

Çivi Gibi Çakılan Sözler

Ama senin beni sevebilme marifetin o kadar kısa sürdü ki canım, bu muammayı bu güne kadar hiç cevaplayamadım: kısa sürdüğü için mi aldattın beni? Hem yüreğinle ve hem de bedeninle? Zihnime çivi gibi çaktığın o sözün manası nasıl acıtmıştı canımı biliyor musun: “Seninleyken onunla da görüştüm.” “Ben gerçek sevgiyi onunla yaşadım.” “Çok acı çekiyorum.” Sanırım o sıralar tesadüfen geçiyordum oradan.

Sahiden! Seninle düzenli bir ilişkimiz de yoktu. Bedenimizin tatminsizliği mi bitirmişti bu ilişkiyi? “Zaten cinselliği çıkartırsan ilişkiden geriye pek faza bir şey kalmıyor.” Bari bunu söylemeseydin. Senin hem kafası karışık, hem mutsuz ve hem de doyumsuz bir kadın olduğunu düşündürdü bana bu sözün. Sana göre o sıralar bana bir şans vermiştin. Hem de tüm bu sözlerine rağmen.“Git, gelme dedin. Aslında beni ona gönderen sendin.” Her git dediğimde bir başkasının kollarına gideceğini düşünmek umut verici sevgilim!

Sıcaktan saçmalamaya başladığımı kabul etmiyorum. Gerçek olan şu ki sen kötü bir insandın. Güvenilmezdin. Beni o gün çıkartacaktın hayatından. Seni iki kez terk etmişsem, iki kez geldiğimi de görmelisin. Yüzlerce kez güvenmeyi denedim fakat asla affedemedim seni. Ama belki bir kez ağladığını ya da acı çektiğini görsem belki affedebilirdim. Bu da varsın benim avanaklığım olsun.

Gerçek sevgiyi sorguluyorsun bu günlerde. Gerçek sevginin ancak karşılık beklemeden mümkün olabileceğini savunurken, bir sevgili olarak senin de sorumlulukların olabileceğini görmüyorsun. Aklanma çabası mı tüm bu savunma girişimlerin? Ne yaparsam yapayım beni sev, ben bile kendime güvenemiyorum demek mi bu? Köpecik diyor ki: “Bir daha aldatılmak için mi koşuyorsun ona? Seni zavallı hayvan! Eninde sonunda parçalarına ayıracağım seni!

Daha ne kadar köpüğe bulanabilirdim ki? Artık sözün sonunu getirmeliyim. Köpecik uyanmak üzeredir. Gideyim de karnını doyurayım bari. En son iğneyi üç gün önce vurmuştum. Uyuşmaya karşı yavaş yavaş bağışıklık kazanıyor, üstelik elimde başka iğne de kalmadı. Bu seni can gözüyle son hatırlayışım. Kendine dikkat et. Geceleri daha çok uyu. Mahzenden tıkırtılar geliyor. Sessiz ol, kaçmaya hazırlan. “Kimseyle konuşmuyorum köpecik, şu iğrenç kedi yine gelmiş bataklığımıza. Kovalıyorum gitmiyor lanet olası.”

Zavallı sersem köpek, hala sendeliyor. Birazdan iyice uyanmış olur. Artık onu yenemem. Buraya geldiğinde benliğimiz birleşmiş olacak. Seni bir daha asla istediğim gibi hatırlayamayacağım. Git artık. Uzaklaş. Geceleri daha çok uyu. Ve artık bırak peşimi. Hoşçakal.

Geldin mi köpecik? Kahve yapayım mı sana da? Evet, yine gelmiş şeytanın talebesi. Nasıl da çirkin bir yaratık öyle? Evet, haklısın. En başından beri de haklıydın zaten. Bataklığımızı kirletiyor! Sen onu boş ver de, uyurken ne de güzel hırlıyordun yahu! Rüya mı gördün, anlatsana! Ah iyice oturmuş boğazına, gel, zincirini çözelim. Hava da ne kadar da sıcak değil mi bugün?

 

Günay Aktürk / Hoşçakal

Read more