Susmak Erdem Değil Kepazelik

susmak kepazelik
susmak kepazelik

Cepte Mangır Yok

Dünya dolanıyor kafamın içinde. Kafamın içinde aygırlar çiftleşiyor. Yine bir gelincik tarlasındayım. Pateteslerimi çalıyor mendeburlar! Küflü ve çillenmiş pateteslerimi… Tala talan edileli çok oldu. Sarı öküz de gitti elden. Kala kala fasulye sapları kaldı elde…

Tohuma yine zam geldi diyorlar! Köpek tohumuna! Köpeklik pahadan düştü öyleyse, şimdi kıymet it tohumluğunda!

Hiçbir tarla sıçanı kapana yakalanmıyor. Nedendir bilmem. Yoksa bu kapanları icat edenler artık lağım fareleri mi?

Kasabanın nüfüsu artsa da, beylerimiz köylüğe özenmekte. Köy muhtarı olmak vilayet valiliğinden kolay ne de olsa.

Cepte mangır yok. Şekeri suya bandırmak bizimkisi. Üstelik kuraklık da kapıda. Artık şeker kamışı bile büyük bir lüks. Bütün bunlar hep senin yüzünden. Bir türlü “Hayır” demeyi öğrenemedin. Yakında ses tellerinden bahçeye çit çekerler… Susmak erdemdir derler batıda, bizde kepazelik…

Günay Aktürk

Read more

Mükemmellik – (Makale Oku)

mükemmellik nedir

Bir Alıntı Bir Yorum

Mükemmellik, eksiksiz ve kusursuz olma durumunu ifade eden bir kavramdır. Kavram farklı bilim dallarında farklı anlamlar taşımaktadır. Matematik, fizik, kimya, etik, estetik, varlık felsefesi ve din biliminde sıklıkla kullanılmaktadır.

mükemmellik nedir

“Hayat hiçbir ölümlünün mükemmelliği yakalayabileceği kadar uzun değildir.”

Sherlock Holmes – Panik

Birileri Mükemmellik Mi dedi?

Mükemmellik! Yazarımız Doyle, o mükemmelliğin ne olduğunu biliyor muydu acaba? Hiçbir ölümlü o mükemmelliği yakalayamadıysa, ortada bir mükemmellik olduğundan nasıl bahsedebiliriz öyleyse? Önce birilerinin onu yakalaması ve neye benzediğini bilmesi gerekir ki biz de evet, zor ama ulaşılmaz değil, diyebilelim. Bence güzel bir alıntı, kulağa hoş geliyor.

“Biraz daha uzun yaşasa yakalayabilir!” demek istiyor! Öyle mi demek istiyor? Biraz daha yaşasak Tanrıyı görebiliriz, demek gibi bir şey. Onu da gören duyan yok…

Ya her şeyin sırrına erecek kadar uzun yaşasaydık, mükemmelliğin sırrına da erişebilir miydik? Bilgi insana kademeli olarak acı verir ve sonu bir yanlızlıktır. Belki sonunda Tanrı katında ulaşır insan. Farazi bir tanrı gibi belki hiçbir şeyi yaratamaz ama ne kadar aciz bir canlı olduğunu görür. Dehalar dehası olsaydı eğer, çevresinde zihnini besleyecek kimseyi bulamazdı. Onun yanında herkes bir maymun zekasında olurdu, kim bilir…

Ben katılmıyorum bu söze. Evrenin altın bir kuralı varsa, o da hiçbir şeyin mükemmel olmadığıdır. Belki de evren ve insan ve her şey, mükemmelliğe en mükemmel uzaklıktadır! (Benzer bir söz Yedinci mühür filminde aşk için kullanılmıştı)

Keşke bize bir iyilik yapıp mükemmellikten ne anladığını da söyleseydi. Ben bilimin izinden gidip mükemmelliğe inanmadığımı söylüyorum. Belki şöyle bir şeyden bahsedilebilir. Bilim ilerler ve ölümsüzlüğün sırrı keşfedilir. İnsan birkaç kez daha evrim geçirir ve hakiki bilgeliğin sırrına ulaşır. En başta yok etme tutkusunu yok eder. Yeni evrenler yaratır ve sonsuzlukta milyonlarca yıl yaşar…

 

Günay Aktürk

Makale Okumaya Devam Edin: Baba Ölmesin – Nazım’ın Çilesi

Makale Okumaya Devam Edin: Beyni Boşa Almak

Şiir Dinletisi: ORHAN VELİ – ANLATAMIYORUM

Şiir Dinletisi: Emekçi Kadın Şiiri

Read more

Beyni Boşa Almak

Beynin Geviş Getirmesi

Beynin Geviş Getirmesi

Beynin Geviş Getirmesi

Beynimiz üç katlı müstakil bir ev. En alt katta yönetici (sürüngen beyin) oturuyor. Günlük hayattaki kimi önemli kararların uygulanmasından sorumlu. Üremek, barınmak ve savaşmak gibi. Düşünen bir akla sahip olması, ilgi alanlarının sınırlarını da artırdı. Yani işini ciddiye alıyor. O bir nevi Sabri Bey.

Katı kuralları vardır onun. Ona bir şeyler vaat ederken iki kez düşünmeli. Beş basamaklı bir merdivende bile fazladan iki basamak daha arzular. İstifçidir. Arzunun da kendine özgü bir istifi vardır. Belki adını oburluk koyabiliriz bunun. Aç gözlüdür ki mahrum kaldığı her şeyin acısını çeker. Bu yüzden eline fırsat geçtiğinde aşırıya kaçar.

Mustakil binamızın en üst katındaki zarif kiracı… Bazı binaların üçüncü katı boştur. Doluysa bile varlığıyla yokluğu birdir. Binada sözü geçmez. Gelişmemiş bir cenin gibi kendi varlığından bile habersizdir.

Kimi binalarda ise yönetici odur. Sesi gür çıkar. Kimi geceler giriş kattaki o eski yöneticiye resim dersleri verir, şiirler okur, kitaplardan alıntılar yapar. Ama yöneticiliğinden ödün vermez. Onun yönetimi altındaki müstakil evlerde sevgili “sürüngen beyin” ölçülü bir muhaliftir.

En üst kattaki yöneticiye korteks diyoruz. Yani düşünen beyin. Gelişmiş ve bir dahi olmuş. O bir şeytan olsaydı eğer, uzun gecelerde yalnız yüzünüzü yalamasa bile bundan şikayetçi olmazdınız. Belki bir kırgınlık: Bir daha böylesi bir gecenin yaşanmayacak olmasının kırgınlığı!

Read more

Onurlu Yurttaşlık

onurlu insan

Bir Alıntı Bir Yorum

onurlu yurttaşlık
onurlu yurttaşlık

“İnsan, hayvanla üstinsan arasına gerilmiş iptir. Uçurum üzerinde bir ip.”

Nietzsche

Onurlu yurttaşlık onursuz yurttaşlıktan daha zordur çünkü özel çaba gerektirir. Onursuz toplumların onur kazanması da bu yüzden zor.

Hiçbir ideolojinin dünyayı değiştireceğine inanmıyorum. Belki zaman zaman insanlık onurunun kazandığı, bir dizi haklara sahip olduğu dönemler görülebilir. Ama uzun sürmez bu olay. Bu bir geriye dönüş çabasıdır.

Peki neden? Çünkü insan, kitleler halinde aslaklığın peşinde. Çünkü içi boş tembel bir kafatası. Önüne bilimsel verileri koyarsın ama o gider geleceğini yine de kahve telvesinde arar. Olmadı üfüttütür kendini. Hakikati binlerce yıllık metinlerde arar. Kendi çağının insanı değildir de ondan.

Güce ve üstatlara tapar. Doğasında vardır bu. Vahşilik doğasında vardır. Sürüngen beyin gelişti ve sistematik bir cellada evrildi. Kimisi zevk alır öldürürken. Kimi bir dava uğruna yapar bunu. İnsan, hangi sebeple olursa olsun bilinçli cinayetlerini sürdürdükçe beklenen düzen gelmez. O her zaman hırslarına yenilecek.

Bunun tek bir yolu var. O yolu Nietzsche bulmuştu aslında: “üstün-insan“a evrilmek. Elimizdeki bu insan modeliyle bu iş sekteye uğruyor. “Düşünen Hayvan” insana evrildi ama dibi tutmuş bir yemek misali karasını hâlâ atamadı özünden. Üst insana geçtiğinde o karadan da kurtulacak. Onurlu insanlık menzile giden yolda bir geçit.

Ülkenin düşünmesini bilen aydın insanları milyarlarca insan kalabalığının arasından çıkabilmiş üst insan adayı. Tıpkı bilimi, sanatı ve insanlık onurunu korumaya çalışan Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri gibi…

 

Günay Aktürk

Read more

Bir Arap Misyonerine

Din diliyle korku üreten bir öğretmenin çocuklara cehennem sahneleriyle vaaz verdiği, ideolojik eğitim eleştirisini anlatan Bosch tarzı alegorik sınıf görseli

Kara Bir Kömür Gibi

Bşr Arap Misyonerine din diliyle meşrulaştırılan kadercilik, kadın düşmanlığı ve çocuk zihninin sistematik biçimde zehirlenmesini ele alan eleştirel bir tanıklıktır. Eğitim adı altında yürütülen ideolojik ve ahlaki şiddetin gündelik yüzünü ifşa eder.

Eğitim adı altında kadercilik ve korku diliyle çocuk zihninin şekillendirilmesini eleştiren Bir Arap Misyonerine yazısı için kara tahta temalı görsel

Kara bir kömür gibiydi tebeşirleri eğitimcilerin. Çizdiler kara tahtaya kara çizgileri bir bir ve: “Bu beyazdır!” dediler.

Badem bıyıklarıyla öğretmenden çok hocaya benziyordu bizimkisi. Ve kaderciliğe soyunmuştu ilk günden. Fizik yasalarını öğretmek şöyle dursun (branşı fizikti bu) “Her yağmur damlasını bir melek taşır!” demişti bir gün.

Ne zaman ahlak nutukları çekse, kadına bağlardı lafın sonunu. Şehveti din ile bastırılmış her erkekte yankılanırdı bu kadın düşmanlığı! Üstelik çocuklar da yalnız çocuk değildi onun gözünde. Çocuk dediğin emeklemeye başladığında çıkardı çocukluktan! Dokuz yaşındaki bir çocuğa “kadın” gözüyle bakan zihniyetten fazlasını beklemek hata olurdu.

Ruh sağlığından haberi var mıydı gerçekten? Bana göre ruh dedin mi aklına tek bir şey gelirdi; beşerin içine sokulduğundan kuşkulandığı, hatta kuşku bile duymadığı ilâhi bir nurdan ibaretti. Ne de olsa kendini papaz, okulu da manastır bellemişti.

Buladı aklını henüz on yaşındaki çocukların. Cehennem korkusundan pespaye bir cennet yaratmaya çalıştı. Din hocasından görmediğim Arap misyonerliğini bu fizikçiden gördüm.

Okulun kütüphanesindeki bir dergi özellikle çok hoşuma giderdi. Kuşe kağıdına mı basılmıştı ne… Tam olarak neyi hoşuma giderdi pek hatırlamıyorum. Bilimsel bir tat bırakmış hafızamda ama öyle olmaktan çok uzaktı. Sızıntı Dergisiydi bu. Yıllar sonra derginin Fetullahçılara ait olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Bu dergi bu okula nasıl sızabilmişti? Üstelik bir alevi kasabasıydı bu. Bizim fizikçi sokmuş olmasın? Kaç tane vardı onlardan? Peh… Neden bu kadar şaşırıyorum ki…

Din diliyle korku üreten bir öğretmenin çocuklara cehennem sahneleriyle vaaz verdiği, ideolojik eğitim eleştirisini anlatan Bosch tarzı alegorik sınıf görseli

Yıllar sonra hayıflandığım bir şey var. Lise bir ya da ikinci sınıftayken okula bir edebiyat öğretmeni gelmişti; Sibel öğretmen. Güzel bir kadındı. Hani bazen etkilenirsin öğretmeninden. Ondan etkilendiğimi yıllar sonra fark ettim. Ben zaten hayatım boyunca pek çok şeyi çok sonraları fark ederim! Öğrencileriyle tanışırken: “Aranızda şiir yazan var mı?” diye sormuş, arkadaşlar da beni göstermişti. Sonra bana doğru yürüyerek: “Şiirlerini bizden mahrum bırakmayacaksın değil mi?” demişti. Böyle bir şeyin asla gerçekleşmeyeceğini söylediğimi hatırlıyorum.

Bahadın kasabasında bir lisede geçen, edebiyat öğretmeniyle şiir yazan utangaç bir öğrencinin sessiz anını anlatan temsili sınıf sahnesi

Daha sonra onu çok aradım. “Kim bilir sizi yıllar boyunca kimler, nelerden mahrum bıraktılar sevgili hocam! Şimdi hala onlardan biri olmadığımı hatırlatmak için yazıyorum bu satırları…” Ne kadar da romantik ve dahi şairane…

Ama soyadı bile silinmiş hatırımdan, bulamadım. Gelgelelim hala hatırlıyorum o sırat gardiyanı fizikçinin soyadını; Nazmi Yüksekkolaşin! Üstelik onun zamanında henüz on üç yaşındaydım. Bu kadar zor bir soyismi hatırlayabildiğime mi hayıflanayım, yoksa bana iyi gelen bir öğretmeni unutabilmeyi mi?

Buradan nereye geleceğimizi kestirmek zor. Keşke güzel şeyler daha uzun ömürlü olabilseydi. Yoksa asimilasyonu hatırlamak, öz hakikati hatırlamaktan daha mı kolay? Bu makaleye Sibel öğretmeni neden dahil ettiğimi sorgulayabilirsiniz. Haklısınız. Öyleyse havada bırakmayalım bunu.

Sibel öğretmen salt “iyi öğretmen” modeli değildir. O çok basit olurdu. Sibel öğretmen şunu temsil ediyor: İktidarsız ama dönüştürücü bir ihtimali. Yani: Sistem kurmaz, dogma taşımaz, sızmaz, dayatmaz. Ama bir cümleyle bile bir hayatın yönünü değiştirebilir. Peki, Nazmi Hoca’nın karanlığı neden Sibel öğretmenle aydınlanıyor? Çünkü Nazmi Hoca: kurumsal gücü temsil eder, korku dilini kullanır, çocuk zihnini “denetlenecek alan” olarak görür. Sibel öğretmen ise: hiçbir ideolojik ajandası olmadan yalnızca tanıyarak konuşur.

Şu cümle çok kritik: “Şiirlerini bizden mahrum bırakmayacaksın değil mi?” Bu bir övgü değil. Bu bir izin. Ve Nazmi Hoca’nın karanlığı tam burada açığa çıkar: O, izin vermez. O, sınırlar. 

Geriye bakarak şunu açık seçik görüyorum: karanlık öğretmen çoktu; ama insanı büyütenler sistem kuracak kadar kalabalık değildi…

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Bir Gönül İki Sevda

bir gönül iki sevda

Bir Alıntı Bir Yorum

bir gönül iki sevda

“Gerçekten de bir gönül iki kişiye birden sevdalanabilir miydi?”

İntibah
Namık Kemal

Üremenin ve hayatta kalmanın bilgisi genlerimizde mevcut. O emirle çocuk doğurup insan neslini sürdürüyoruz. Ama sadakat, milyonlarca yıl sonra yaratılan medeniyetin emri. Yeterince zaman geçerse, bir seçilim mekanizması olarak evrimin altın kurallarından biri olabilir mi? Sanmıyorum. Sadakat evrimin umurunda değil. Hayatta kalmasına yarar sağlayacak bir özelliği yok çünkü.

Kendi doğamızla savaş halindeyiz. İnsan insanı kıskandı. Eşini bir başkasıyla paylaşmak istemedi evet. Ama bunu ahlaksal nedenlerden yapmadı. Erkek, içgüdüsel olarak doğacak bebeğin kendine ait olduğundan emin olmak istedi. Çünkü yıllarca o çocuğa bakacak ve vereceği emeğin ve çabanın kendi dna sına verileceğinden emin olmak isteyecekti.

Kadın da sadakat umdu kocasından. Çünkü hem kendinin hem de çocuğunun geleceği teminat altında olmalıydı. Bu yüzden bir kadın en fazla acıyı, kocası başka bir kadınla cinsel ilişkiye girdiğinde değil, ona aşık olduğunda çeker. Aşk varsa terk edilme korkusu da vardır. Ama erkek için bu tam tersi. Karısının başka bir adamla ilişkiye girmesi demek, doğacak bebeğin babasının kim olacağı kuşkusunu gündeme getirir.

Erkeğin ihanet etmesi daha olası. Çünkü fazla sperm fazla çocuk demek. Mekanizma bilinçsiz bir şekilde de olsa işliyor. Erkeğin ihaneti kadında gelecek kaygısı yaratır. Bu gayet doğal. Sadakatsiz erkek, karısının sadakatsizliğini her an beklemeli. Domino etkisi. Fakat bazen de tersi de olabilir. Ekonomi en belirleyici etkenlerden biri. Her zaman olacak diye bir şey yok. Fakat çok kırılgan meseleler.

Tüm bu aksaklıkları gidermek için ahlak kurallarını yarattık çünkü evrimsel kanunlardan habersizdik. Bugün bu bilgiden haberdar olmak ise çok önemli. Sadakatsizliğin sebebini bilmek, hiç bilmemekten iyidir. İşe yarayacak bir sadakat ise bana sorarsanız, ancak bilinçle verilirse belki bir işe yarar.

Bir gönül iki kişiye birden sevdalanabilir mi? Çok olası. Önemli olan ise, hangi seçimin daha değerli olup olmadığı. İnsan çamura batmakta pek marifetlidir çünkü.

 

Günay Aktürk

Read more

Hayırlı Damat Adayı

hayırlı damat adayı

Bir Alıntı Bir yorum

hayırlı damat adayı
hayırlı damat adayı

“Bir erkek zekası, kültürü ve otoritesiyle beni büyülediği gün seveceğim.”

Özgürlük Aşıkları
Claudine Monteil

Köyün En Güzel Kızı

Hani diyorum ki devlet dairesine kapak atar gibi kapaklanmasa kimse bu söze! Sebeplerine gelince…

Çünkü şatafatlı bir geleceği telkinledik kız çocuklarımıza. Hey gidi hayırlı damat adayı hey! Zekasından ve kültüründen ötürü mü ekmek gibi kapış kapış gidiyordu hayallerdeki o hayırlı damat? Elbette hayır. Onun evi de vardı arabası da.

Köyün en güzel kızı!” misali. Güzellik eskiden ebeveynler için sağlam bir pazarlık aracıydı! Ne kadar genç ve güzelse, ailenin bakışlarındaki keskinlik o kadar sivriliyordu. Hâl böyledir ama bu aileler bu alçak takas karşılığında damada (bilmeden de olsa) şiddet kullanma yetkisi vermiş oluyorlardı. Çünkü ortada dolaylı da olsa bir değiş tokuş var.

Kız çocuğunun yaşı geçtikçe (hele ki evlenip ayrılmışsa) damadın bekar olma ihtimali o derece azalıyordu. Bu defa kel olması, hatta birazcık yaşlı olması da sorun değildi. Ama ev ve maaş şartı hâlâ en önemli teminat faktörüydü.

Çocuğunu donanımlı yetiştirmedi çünkü kendi de öyle değildi. Zekâ ve kültür aranmadı çünkü ona da böyle öğretilmemişti.

Değişti mi bu anlayış? Köy değişti sadece. Sosyal medya aldı köyün yerini. Bu yüzden güzelliklerini ve bu güzellikle yakından ilişkili olan özelliklerini köy meydanında cesurca sergileyebiliyorlar.

İlk önce aileler sorumlu. X kuşağı aileler. Ve onların ataları. Kendi çabalarıyla zekalarını geliştiren ve ayakları üzerinde durmayı başaran kadınlarımız, görüyorum ki elli yaşına da gelseler, lezzetli yalnızlıklarını ev ve arabası olan aptal erkeklere değişmiyorlar.

Ve aslında hayırlı damat adayı denilen şahsın profili de hep yadırgı imgelerle karşılık bulmuştur içimde. Ya fazlasıyla bön ya da azımsanamayacak derecede dalavereci. Zira hayırlı kelimesinin manası pek açılmamıştır. Belki de namazında niyazında olması istenmiştir. İşi gücü olsun, kurda kuşa muhtaç etmesin. Evi arabası… Bu yüzden de bu kısır döngü böylece sürüp gider…

 

Günay Aktürk

Read more

Gir Bedene Çık Bedenden – Makale Oku

gir bedene - makale oku

Bir Alıntı Bir Yorum

makale oku - gir bedene

“Bir günlüğüne de olsa başka birinin bedenine girebileceğin söylenseydi bu kimin bedeni olurdu?”

Yasak Meyve
Jojo Moyes

Ne mutlu bana ki bedenine girip rutin işleri dikizleyecegim ilgi çekici kimse yok. Eğer öyle olsaydı evimde bir fotoğrafı olurdu. Gerçi iki mağara adamıyla beraber gül bahçesinde poz vermiş gül memeli bir kadın tablosu var ama onlar dekor. Ama bazen o dekorlar ruh yatağının şelalesi olabiliyorlar 🙂

Virüs tabiatlı olsam beden ayırımı yapmazdım. Ya da liste kabarık olurdu. Veyahut: “Girecek beden olsun da!” zihniyeti hasıl olurdu. Gelgit akıllı. Ayran gönüllü. Hoş, kimi bedenler de pek yadırgamazdı bedenine girecek ruhları. Ruh olsun da canım… Biri öylesine seçmiş, ötekine hafif bir yel dokunmuş da kabul etmiş.

Başarısını mı gözlemleyeceğim? Planlarını mı ele geçireceğim? Ya da şu bilindik mesele mi? Hani o görünmez olsaydınız ne yapardınız sorusu var ya? Dizelerimde yeterince yüceldi. Bu saatten sonra kimseyi tanrı katına çıkartamam.

Aslında evrimciyim ve ruhumun yenilikle yellenen bir yelkenli olduğu doğru. En çok da bu yüzden zoru başarmak isterdim doğrusu. Zor olursa lokması da ballı olur hani. Bedenine girip bir günü onunla geçirmek yerine (benden haberi olmazsa yine platonik olur) omuz başlarından uzanıp tenini koklamak daha cazip gelir. Çayırlıktaki yeni biçilmiş taze ot kokusu gibi. Genelde eşekliğim yanıma kâr kalır da…

Ama belki yine de seçim hakkımı kullanırdım. Bir arkadaşımın altı yedi yaşlarında oğlu var. Onun ruhunu ve kalbinin saflığını hissetmek isterdim. Çocukluktan o kadar uzaklaştım ki çocuk aklıyla yazılmış bir şiirim bile yok…

 

Günay Aktürk

Read more

Hayatı Erteleme (Kısa Makaleler)

hayatı erteleme

Bir Alıntı Bir Yorum

hayatı erteleme - günay aktürk
hayatı erteleme - günay aktürk

“Karşımıza çıkan mutluluk anılarını hemen yakalamak gerek. Uzun uzun hazırlanıp beklemek her şeyi bpzuyor çoğu zaman.”

Emma
Jane Austen

Henüz zamanı gelmediyse, bırak da tavuk kuluçkada biraz daha ısıtsın yumurtayı. Bu hayat kümesinde daha çok yumurta çatlatacaksın. Ve inanır mısın, seve seve alışacaksın bu gidişe. Gerçekten sevmek ne zaman başlar acaba! Sanırım yeterince trajikomik bir hale geldiğinde…

Sana önce “hayatı erteleme” der, sonra da tutup “meyve olgunlaşmadan yere düşmez.” derler. Yaşamak da zaten kısa aralıklı afallama halidir. Neyzen de boşuna yaşamadı ha kenar mahallelerde. Bak, sonunda cenazesine kodamanlar da teşrif ettiler, sağını solunu kapatmaya çalışan dilenciler de! Ne koparabilirsen kâr şu hayattan. Ama Neyzen’in yaşlılığındaki fotoğraflarındaki ifadeye dikkat ettin mi hiç? Görkemli bir hayal kırıklığı! Geride kalanlarsa hâlâ telaşlı bir hırsızlık peşindeler!

Sen yine de Hayatı erteleme! Bunu yaparken de akıl sağlığını korumaya bak. En zeki olanlarımız bile bu dertten mustaripler. Belki de yalnız onlara has bir hastalıktır. Belki de değil. Ne de olsa insan psikolojisi yıllar boyu aldığı yaraların birikmesiyle kişide bir kişilik bozukluğu hasıl oluyor.

Erken çıkan yol alsa da yine de hızlı giden atın boku seyrek düşermiş. İnsan dediğin yol olmalı arkadaş! Ve bu yol bir menzile ulaşmalı. Gelip geçmeliler üzerinden memeliler ve dahi sürüngenler! Ve herkes bir şeyler öğrenmeli bu yolculuktan!

Şimdi söylediğim her şeyi unutma zamanıdır zira makalenin sonuna geldik. Neyzen üstadım ruhuma kendi nurundan üflese derdim ki cevaben: “Sikeyim yolun kaymaklısını da, yolcunun imanlısını da…” Hepimiz kıblesi kutsal ruh hastalarıyız nasılsa!

Not: Şeytanın bile kendine has kıblesi vardır. Tapınak dediğin güçlü bir tutkunun bulanık bir gölgesi değil midir… Kim demiş onun hakiki bir akıl hastalığı olmadığını! Ben son sözlerimle gölgelere karışadurayım, sen yine de hayatı erteleme!

Günay Aktürk

Read more

Yalnız ölüleri Seversiniz

yalnız ölüleri seversiniz

Azgın Nehir İnsanları

yalnız ölüleri seversiniz

Bazı insanlar bazı şairlere aşıktır. Ben de Nilgün’üme aşığım. Aslında Sylvia Plath tahtın tepesinde. Diyeceksin ki bu kadar kolay mı aşık olursun? Canım bu öylesi bir aşk değil. Bilinci açık bir ilgi bu. Bence dost olmak istiyorumdur. Karşılıklı iki lafın belini kırmak. Kafam bulanık şu sıralar:)

Ne demiş Puşkin? Galiba onun fikriydi. “Yalnız ölüleri sevmeyi biliyorlar.” Pek çok insan Ahmed Arif hayranıdır. Ama ben inanmam bu hayranlığa. Nasıl olsa yerkürenin bu tarafında değil adam. Ölüleri sevmek kolaydır. Derdi kederi yoktur. Sizden herhangi bir şey isteyecek durumda da degillerdir. Sizin hayalleriniz ise tozlu raflarda kalır ve bu hayranlık aslında tutkulu bir arayışın belirtisinden başka bir şey değildir.

Yerküre insanları! Neyi ne için aradıklarını bile bilmeyen azgın nehir insanları! Sarhoşlar gibi oradan oraya savrulan… Bu insanlar hep yalnız olmaktan şikayetçi. Doldurmaya çalıştıkları dipsiz bir boşluk var. Bu boşluk öyle canavarsı bir delik ki işe yarayan yaramayan her şeyi alıp sokuyorlar içine. Fakat dolmuyor. En çok da o eğlenceli akşam partilerinden dönerken hissediyorlar bunu.

Azgın ve güçlü bir nehir! Bunların hepsi kişinin kendine yabancılaşmasından. Durup iç seslerini dinlememelerinden. Kendilerine tahammülleri yok. Bu yüzden yalnız kalmaktan korkuyorlar. Sevimsiz bir yabancıyla baş başa kalma hali!

Nilgün’e Ve Plath a aşığım derken, onlar eserlerinde beni kendime yaklaştırıyorlar. Tutkularım ruhumun aynasıdır sevgili! Kime neden ihtiyaç duyduklarından bihaber olmayan insanlarla karşılaşmanız dileğiyle:)

 

Günay Aktürk

Okumaya Devam Edin Yeni Yıl Dilekleri Filan

Daha Fazla Seslendirme İçin Youtube Kanalımızı Ziyaret Edin

Read more