Yarım Akıllılık

Yarım Akıllılık
Yarım Akıllılık

Yani yarım akıllılık! Ayran gönüllülük. Ne istediğini tam olarak bilememe hali. Tam bir eyleme soyunmuşken başka bir eylemin daha tatlı, daha cazip gelmesi. Bu yüzden ortalık mürekkep yalamışlarla dolu ya. Ama mürekkep, kutusunda silik vaziyette duruyor, hiç mi hiç kullanılmamış. Öyleyse insanlığın mürekkep niyetine yaladığı şey nedir? Cehalet mi? Bence daha fazlası. Rotasızlık mesela.

Gemi batmak üzere. Pusula bozuk. Filikalar da çalınmış üstelik. Bir hal çaresine mi baksak yoksa köpek balıklarını mı beslesek? İstediğimiz şey nedir? Bir gemi inşa etmek mı yoksa tren rayları döşemek mi? Şu taraftan mı yürüyeceğiz yoksa inzivaya mı çekileceğiz?

Mektuplar yazıyoruz. Karşılığını bekleyecek miyiz yoksa postaladıktan sonra taşınacak mıyız bu evden?

Bu kalemle uçurtma mı çizmeli yoksa savaş silahları mı tasarlamalı? Geleceğin romanlarını yazmak yerine kırmalı mı onu?

Ömür bu, henüz keşfedilmemiş kayıp bir kıta! Kendimizi tanımadığımız için onunla ne yapacağımızdan bihaberiz.

 

Günay Aktürk

Read more

Zor Kadın

zor kadın

Zor Kadın

zor kadın

Zor kadın yoktur diyoruz ama zor erkek hiç yoktur. Neden? Çünküle asıl dokuz nefisli olan erkektir. Beş kişilik bir kadın heyeti oluşturup deneyebilirsiniz. Kendimden bilirim erkek zaafını. Vakti zamanında falan hani. Fakat hakikatin her zaman ince bir çizgi var. Bazı erkekler de yerine göre gerçekten zor olabiliyorlar. Bazı kadınların beri benzerini kolay kolay beğenmedikleri gibi bu seçkin erkekler de beğenmezler. Detaya girmeden asıl söyleyeceğimi söyleyeyim.

Aslında bu işin kadını erkeği yok. Bilinç seviyesi var. Bilinç arttıkça algıda seçicilik artıyor. Yoksa herkes beğendiği karşı cinsten bir insanı rahatlıkla arzulayabilir. Fakat kültür seviyesi, zevk anlayışı, zihin doyumu, evrensel düşünce gibi algılar belli bir yaştan sonra iyice belirginleşir. (Herkeste olmayabilir) Bu olduğu zaman ona belli bir mesafeden fazla yaklaşamazsınız

Aslında “bu bize bakmaz” derken asıl söylemek istediğiniz şey, biraz da onun yaşam standartlarıyla alakalı. Hayalperestlik olduğunun bile farkında değilsiniz. Görünen o ki hiç de çirkin bulmuyorsunuz kendinizi. Özgüven de vardır. Fakat baş döndürücü güzelliği ve dahi yahşiliği çok fazla abartırsınız.

Ama hepsi boş. Belki de en iyisi budur. Sonuçta kim kimi hak etmiş, kim kimi kırmadan ayrılabilmiş ki? Hele ki her ilişki bir beddua çöplüğüne dönmüşken…

 

Günay Aktürk

Read more

Bağımlılık Üzerine Kısa Bir Deneme

Bağımlılık Üzerine Kısa Bir Deneme

Bağımlılık Üzerine Kısa Bir Deneme

Bağımlılık Üzerine Kısa Bir Deneme

Hiyerarşiye alışmış insanın içinde hükmetme güdüsü var. Hele ki bu çağda. En çağdaşımız dahi bundan akıl yolu ile kurtulmaya çalışırken o bile ara sıra tekliyor.

Bağlılık, aşırı sevgi, haz ilkesi derken bakın ne hale geldik. Bir kere talep etmeye gör, alana kadar canını çıkartıyoruz onun. Ama araya ölüm yollu bir ayrılık girmeye görsün, ancak o zaman bağışlıyoruz onu. Çünkü o noktada talep falan kalmıyor ortada. Onda bile zaman zaman öfkeye kapılmıyor değiliz. Neden?

Doyurulamamış bir haz var ortada. Unuttuğumuz en büyük beceriksizlik, o kişinin diğer bütün insan yığınlarından bağımsız bir özgürlük hakkına sahip olduğu gerçeği. En çok da bu yüzden ıssızlaşmalıyız.

Bir kenara çekilip her şeyi yorumsuz ve doyumsuz bir seyirle… Salt göz aşinalığı olmalı. Görünen efendilerin köleleri olmak bile pek umurumuzda olmazken, kimyasal temelli duyguların esaretinden haberimiz bile yok.

Günay Aktürk

Read more

Devrim Dalgası

Devrim Dalgası

Devrim Dalgası

Devrim Dalgası

Az önce biz iki devrimci yaklaştık seninle sahile. Sen dalgaların hırçınlığına öfkelenip bir bildiri hazırladın damla yığınları için. Bekledin bir süre. Her şey yolunda göründüğü derecede çıkmıştı çığırından.

Kılıç balığının narası duyuldu önce. Ardından bilcümle balık takımı, üç saniyeden fazla hatırlamaya başladı! Malum oldu… Sonra karaya vurmaya başladı birer birer köpek balıkları. Derken ağzı mantarlı eski bir şişe bulduk… Deniz’den geliyordu: “Pusulanızı kaybetmiş olabilirsiniz. Ama kuzeyi görebiliyorsunuz artık!”

Derken kapı çaldı, babam girdi içeriye. Elinde Berkin’in kayıp ekmeği… Ben babama anlatmadım az önce olanları ya, o da renk vermedi o kadar… Ve sen ve öteki ve bilcümle insanlık kapattınız gece yarısı lambalarınızı. Velhasıl beklemeye koyulduk denizden gelecek şişeyi. Kör değildik, hele ki sağır hiç! Marx vergisiydi belki de. Hissedebiliyorduk yaklaşan dalgayı!

 

Günay Aktürk

Read more

Her Zihin Kendi Tutsağını Yaratır

Her Zihin Kendi Tutsağını Yaratır

Her Zihin Kendi Tutsağını Yaratır

Her Zihin Kendi Tutsağını Yaratır

Esaslı esaret dört duvar arasında yaşamak değil elbette. Marx: “Zincirlerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok!” diye boşuna demedi. Anadolu halkı sefaletten başka bir hayat sürmediği için mücadele etti. Amerika kıtasının asıl yerlileri olan Kızılderililerin muslukları yoktu. Ama bizim medeniyetimizin televizyonu var. Barları, maaşı, emekliliği, elektriği, seksi, telefonu var. Asıl tutsaklık da bunlara olan bağımlılıklarımızdır zaten. Rahat bir yaşama olan engellenemez tutkular tutsaklığın daniskasıdır ve bu hayal dünyasında kaybedeceği çok şeyi olduğunu düşünür.

Bunca vahşet karşısında kaybedilecek tek şey tembelliktir oysa. Bunca eziliyor olmasına rağmen sefalete göz yumar. Tecavüze de. Yobazlığa da. Boğazına kadar boka batmıştır ama musluğu açtığında akacak suyun onu temizleyeceğini zanneder. Tutsaklık aynı zamanda kulakları tıkamak demektir. Yavaş yavaş kendisini zehirleyen şeye dönüşmektir. Özgürlük zahmetlidir. Çoğu zaman kanlı bir bedel karşılığında alınır. Parasız, kir pas içinde ve belki de bir kaya kovuğunda ölmeyi gerektirebilir.

Kurşungeçirmez sandığı güvenli (!) damların altında yaşarken bir gramlık rahatını terk edememek: işte asıl tutsaklık budur. Dört duvar arasında işkence altında yaşayan bir insanın tutsaklığı direnci doğurabilir ve bu vaziyette yaşayanların isyan etme potansiyelleri her zaman vardır. Tutsaklık, tembelliğe alışmaktır. Böyle bir düzen içinde doğan bir kimse için anarşizm/başkaldırı şeytani bir iştir. Devlet ve din tarafından yasaklanmış, cehennemle ve hainlikle cezalandırılacağı söylenmiştir. Bütün milliyetçi ve dindar kesimlerin bunca suspus ve zulüm karşısında uyuşmuş olmaları da bundandır.

 

Günay Aktürk

Read more

Ya Sev Ya Terk Et Mi

Ya Sev Ya Terk Et Mi

Ya Sev Ya Terk Et Mi?

Ya Sev Ya Terk Et Mi

Bir kadını düşlerken onun gülen gözleri hâlâ yanaklarının yumuşaklığını hatırlatabiliyorsa, kusura bakma ama narkozluk hastasın sen. Çünkü bilirsin ki onun o gamzeli yanakları yabancı dudaklara emanettir artık. Yabancı fısıltılara, yabancı dokunuşlara… Hadi acı çektir kendine, daha fazlasını hayalle ve bir de yabancı bir penis ekle buna. Ne olacaktı ki başka? Hangi hayatı yaşıyor zannediyorsun elini bırakıp da gidenlerin? Elini tutanları bırakıp gittiğin hayat, işte o hayat…

“Ya sev ya terk et” in ortası yok mu? Ya idam ya da af mı olmalı her suçun cezası? Bir fikir uçlarda gezinmeye başladığında neden kesiliverir kafası? Göçebe hayat yaşayan bugünün ahlaksızlığı yarın yerleşik hayatta neden evrenselleşiverir bir anda? Bugün çağdaş diye anılan yarın neden gerisinde kalır çağın? Hangi çağdan geçerse geçsin, gerçekliği bozulmayacak en realist fikir nedir?

Yeni bir yeraltı dehlizinin tam önünde durmaktayım. Gerçekliğinden kuşku duyduğum anda tanrıyı bile hiç çekinmeden reddeden ben, zihni uyandırıp duyguları Sibirya soğuğuna sürgün etmeyi nasıl başaracağım? Gerçeğin peşinden gitmekten başka gayesi olmayan bu sözde zekâ kırıntısının hâlâ savunmakta ısrar ettiği bu yobaz ve ahlaksız fikirler ne utanç verici! Veysel’i boşuna sahiplenmeyelim öyleyse. Bizdeki tohum onun yüreğindeki sevgi tohumuna oldukça yabancı!

 

Günay Aktürk

Read more

Günde On Sayfa Okumak Mı?

Günde On Sayfa Okumak Mı

Günde On Sayfa Okumak Mı?

Günde On Sayfa Okumak Mı

Günde on sayfa biraz iyi niyetle söylenmiş bir söz. Okumayan bir kimseyi kitaba alıştırmak için. Gel yavrum gel ısırmaz seni. Bir şey biliyoruz da konuşuyoruz geniş geniş. Senin bilmediğin bir şey. Yabancısı olduğun… Gözelcene ciltlenmiş mis kokulu kitapları seninle tanıştırmayı istiyoruz. Flört etmenizi… Başbaşa çok kahve içersiniz artık. Seni domuzun dölü seni… Beraber ağlayıp beraber… Ulan iş sağda solda sürtmeye, sürtük it gibi gezmeye gelince ön saflarda gidiyorsun maşallah. Starbucklarda poz vermeyi biliyorsun. Efendime şey yapayım, boş boş gevezelik etmeyi, yeri geldiğinde de mürekkep yalamış görünmeyi…

Yine gez toz ama gel otur da iki lokma bir şey girsin kafana. Sen bizden bağımsız mısın? Ülke ne hale geldi bak senin yüzünden. İki cüz Kur’an okuyanın düşüyorsun peşine. Yine düş. Ama aç kafayla yola düşme! Yollarda “başıboş” görünce avlayıveriyor namussuzlar. Hadi canım, hadi bebeğim. Cin Ali’nin at arabası var elimde. Falangiller yayınlarından çıkmış. Taze taze ve dahi çıtır çıtır.

Geel gevrekçene bunlar. Ne! Nietzsche mi dedin? Haddini bil ulan. Bu kadar da ukalasın. Mürekkep yalamışsın ya hani. Biz de neler neler yaladık bir zamanlar. Eee biz de embesildik vaktiyle. Andavallının önde gideniydik. Ara sıra bizim de salaklığımız tutuyor ya hâlâ, yine de öğrendik öncü keşifliğini. Hadi gel. Hadi çocuğum. Soğutma cümlelerini…

 

Günay Aktürk

Read more

Ben Çok Aptal Bir Kadın Mıyım Sevgilim

Çok Aptal Bir Kadın Mıyım Sevgilim

Ben Çok Aptal Bir Kadın Mıyım Sevgilim?

Çok Aptal Bir Kadın Mıyım Sevgilim

“Tanıdığım en zeki kadınlardan biriydi. Bir gün dalgın bir tonda: “Ben çok aptal bir kadı mıyım sevgilim?” diye sordu.

Düşündüm bir süre ve sonra dedim ki: “Bu kadar zeki bir kadın aptal olduğunu düşünüyorsa çok az yanılma payı vardır!” Ama ben aptaldım. O gün aklının bir yabancı tarafından istila edildiğini fark edemeyecek kadar aptaldım.”

Her şey yaşanır ve biter. Bazen de bitmez. Bazen biter gibi yapar, bazen de hiç bitmeyecekmiş gibi sürer gider. Yüreğin topallamasıdır yalnızlık.

Bazı ilişkiler sırf “ayağımı yerden kessin yeter!” diye başlar. Tutkuya dönüşmüşse, ihaneti bile özler olur insan. Aşka aşık olmaktır bu. Yüzünü bile anımsamadığın halde anıların yarattığı hoş bir duyguda dem tutmaktır.

Ne demiş ozan: “Gelen gitti gelen gitti / Ağlayan gülen gitti / Yerle yeri toprak bozuk / gül ektim diken bitti.” Artık acı vermeyen anılar, yağmur sonrası toprak kokusuna benzer.

 

Günay Aktürk

Read more

Kahve ve İnsan Doğası

Kahve ve İnsan Doğası
Kahve ve İnsan Doğası

Gel kahve yapayım sana. Bu havada yola çıkılmaz. Kar bütün yolları… Vay canına! Dışarıdaki at senin mi? Amma da besiliymiş ha. Sabaha varmadan nalları diker. Sanırım senin beklediğin mutlu son böyle bir şey değildi. Ama elimizde yalnızca bu var.

Düşün bir kere! Yıllarca semerini tuttun. Konuştun onunla, yelesini okşadın. Yo burada haksız olan sensin. Kim dedi sana evcilleştir diye? Bazı canlıların evcilleştikçe yabanileşmek gibi tuhaf huyları vardır. En çok kimin elinden şeker yiyorlarsa o eli ısırmakta beceri kazandılar. Ama sen semeriyle, kızağıyla kendine bağlamakta kararlısın. Zira elindeki altın saplı kırbacı alabilmek için çok emek harcadın!

Doğası gereği derler hani! Kahvenin doğasında bir insan tarafından tadına bakılmak mı varmış? Sırf sen donacaksın diye havalar soğumayacak mı? Toprağın çatlamış dudakları, kuraklık yaratacak olan yağmurun umuruna mı?

Gel ayak diretme de yapayım kahveni. Korkma bre! Sırf içtin diye kırk yıl hatır koyacak değil ya sana. Anıların üstüne bir gün ölü toprağı serpilebilir. Olsun. Zaten Homeros’un öldüğü konusunda hem fikiriz. Zaten İlyada’yı da pek anımsayan yok…

 

Günay Aktürk

[email-subscribers-form id=”1″]

Read more

Soy Hattı İçtiması

Soy Hattı İçtiması

Soy Hattı İçtiması

Soy Hattı İçtiması

Yüz binlerce yıllık geçmişimi düşünüyorum. Dedemden başlayarak geriye doğru uzanan bir hayli uzak geçmişimi… Her biri yüz yıl yaşamış olsa, yüz bin yılda bin dede yapar. Helal onlara. Ne bir kabile savaşı öldürebilmiş onları, ne salgın hastalıklara yakalanmışlar, ne de kısırmış içlerinden biri… Yani beni yirminci yüzyılın son çeyreğinde doğurtabilmek için inadına tutunmuşlar hayata. Sağ olsun var olsunlar.

Doğrusu dedeliğin, yani erkek olmanın tarihteki serüvenlerine rast geldikçe dedemin değil, ninemin torunuyum diyorum. Çünkü ben bir kadının başyapıtıyım. Hem yaşarken oldu bu, hem de doğarken. Yarebbim, üstümüze ateşler yağdır sen bizim. Bizim için ve de bize rağmen…

Dede soyunu düşündükçe, yani erkekliği, daha bir dalıyorum derinlere. Soyumda sopumda kaç şair vardı acaba? Kaç yobaz, kaç sapık, kaç dindar, kaç ayyaş yaşadı? Kaçı psikopattı? Kaçının kör idi gözleri? Kaçı idam edildi, kaçı yakıldı diri diri, kaçı koştu umutsuz bir aşkın peşinde? Kah anadan kıza, kah babadan oğla geçen nice devran görmüş şu gezegende, kaç Tayyip’e ya da Hitler’e şahit oldular acaba? Benim bu ipe sapa gelmez fikirlerimin DNA sı hangi dedemden miras kaldı bana?

 

Günay Aktürk

Read more