Sümbülzade Vehbi Efendi Rücu Şiiri | Günay Aktürk

Sümbülzade Vehbi’nin rücu şiirinden esinlenen, Bosch tarzında çok katmanlı alegorik sahnelerden oluşan resim

Sümbülzade Vehbi Efendi Rücu Şiiri

Sümbülzade Vehbi Efendi klasik Türk edebiyatının önemli şairlerinden biri olarak “Rücu” adlı şiirinde hem hikmetli bir dille hem de döneminin sosyal eleştirilerini ustalıkla bir araya getirir. Bu sayfada Sümbülzade Vehbi Efendi’nin Rücu şiirini hem sesli okuma formatıyla dinleyebilir hem de şiirin tam metnine ulaşabilirsiniz.

Bendeniz Günay Aktürk’ün yorumuyla hazırlanan sesli şiir bölümü, metnin duygusunu daha derin hissetmenizi sağlar. Aşağıda hem şiirin seslendirilmiş halini dinleyebilir hem de eserin tamamını okuyabilirsiniz.

Sümbülzade Vehbi Efendi – Muzahrefat (Mizahi Hiciv) Şiiri – Tam Metin

Azm-ü hamam edelim, sürtüştürem ben sana,
Kese ile sabunu, rahat etsin cism-ü can.

Lal-ı şarab içirem ve ıslatıp geçirem,
Parmağına yüzüğü, hatem-i zer drahşan.

Sümbülzade Vehbi’nin rücu şiirinden esinlenen, Bosch tarzında çok katmanlı alegorik sahnelerden oluşan resim

Eğil eğil sokayım, iki tutam az mıdır?
Lale ile sümbülü kahkülüne nevcivan.

Diz çökerek önüne ılık ılık akıtam,
Bir gümüş ibrik ile destine ab-ı revan.

Salınarak giderken arkandan ben sokam,
Ard eteğin beline, olmasın çamur aman.

Kulaklarından tutam, dibine kadar sokam,
Sahtiyandan çizmeyi, olasın yola revan.

Öyle bir sokayım ki, kalmasın dışarda hiç,
Düşmanın bağrına, hançerimi nagehan.

Sümbülzade Vehbi Efendi’nin Rücu şiirini temsil eden Bosch tarzı sürreal hamam sahnesi – Günay Aktürk”

Eğer arzu edersen ben ağzına vereyim,
Yeter ki sen kulundan lokum iste her zaman.

Herkese vermektesin, bir de bana versene
Avuç avuç altını, olsun kulun şaduman.

Sen her zaman gelesin, ben Vehbi’ye veresin,
Esselamun aleyküm ve aleykümüsselam.

Sümbülzade Vehbi Efendi

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Deryada Bir Çakıl Taşı – Uzun Makaleler

Günay Aktürk, uzun makaleler

Günay Olmanın Anlamı!

Günay Aktürk, uzun makaleler

O zamanlar dünya kocamandı. Herkes kocaman. Bakmayın, bugün her şey küçücük. İnsanlar da küçücük. Ufaldıkça ufaldılar. Elbette o günlerin geri gelmesini isterdim. Bugün her şeyle ben başa çıkmaya çalışıyorum. Ama o günlerde bütün derdim Super Mario adında ufak tefek bir boyacıyı prensesine kavuşturmak için bölüm atlamaya çalışmaktı.

Çocukluğum sakin ve güzel geçti. Babaannemin peşinde koştura koştura sonunda zatürre geçirmekten başka hastalanmadım. Yıllar sonra soğuk bir Ankara sabahında ödem yapan bu hastalık, ruhumdaki gelgitlerin yanında ufacık bir sarsıntı gibiydi sadece. O çocuktan asla şikayetçi değilim!

İnsan büyüdükçe yaşamın lezzeti de kayboluyor. Kocaman bir boşluk duygusu! Okul yıllarımda bile iç sesime yarenlik eden ve bir türlü atlatamadığım o deryada bir çakıl taşı olmanın manasızlığı yıllarca hüküm sürdü. Yaşamak ile kendini öldürmek arasında gidip gelen ruh, uzun senelerden sonra bana bir hediye verdi sonunda: edebiyat.

Kalem, keşfettiği cevheri daldığı derinliklerden çıkartıyor. Hayat artık bir manaya sahip olduğu için çekilebilir değil. Hâlâ mahrumum ondan. Ama yaşamak hoş kokulu bir sabah kahvesi gibi rutine bağladı kendini.

Şu anda oturduğum balkonda bir amacım olmadığı için kendimi öldürmeli miyim? Biliyorum ki şu yıldız benden bir parça. Gecenin yarı sessiz yarı mırıltılı sesleri huzur veriyor. Yaşamın içindeki konumumu artık anlayabiliyorum. Yaşam ile ölüm arasındaki farkın ortadan kalkmasıyla her şey daha da kolaylaşıyor.

Fotoğraftaki bu çocuk ile aramda otuz yıla yakın mesafe var. Ne yorucu bir maratondu ama! Bazı geceler kendime Günay olmanın anlamını sorarım. Bu gece o soruya yeni ve lezzetli bir yanıt verebilmiş olmak canlılığıma yegane delil. Bu işi sürdürebilmenin tek yolu bu.

 

Günay Aktürk

Read more

Ferda Şiiri – Tevfik Fikret (Sesli Şiirler)

tevfik fikret, ferda, atatürkün en sevdiği şiir

Atatürk'ün En Sevdiği Şiir

En güzel şiirler serisine yeni bir video daha. Bu kez Tevfik Fikret ve Ferda Şiiri

Diğer yandan Atatürk ün en sevdiği şiir olduğunu söyleyebiliriz. Sözleri aşağıdaki gibidir.

Ferda Şiiri - Sözleri

Bugünün gençlerine

Yarınlar senin; senin bu devrim, bu yenilik…
Her şey senin değil mi zaten?.. Sen, ey gençlik,
Ey umudun güzel yüzü, işte karşında aynan:
Temiz ve bulutsuz, ağaran bir gök,
Titreyen kucağını açmış, bekliyor…Koş, çabuk!
Ey hayatın gülerek doğan sabahı, işte herkesin
Gözleri sende; sen ki hayatın umudusun,
Alnında yeni bir yıldız, hayır, bir güneş,
Doğ ufuklara, önünde şu sıkıntılı geçmiş
Sönsün sonsuza değin.

Bir daha yaşanmasın o cehennem; senin bugün
Cennet kadar güzel yurdun var; şu gördüğün
Zümrüt bakışlı, inci gülüşlü kızcağız
Kimdir, bilir misin? Yurdun… Şimdi saygısız
Bir göz bu nazlı yüze, — Tanrı esirgesin, —

Kötü bir gözle baksa, katlanabilir misin?
İster misin, şu ak sakalın temiz, görkemli,
Onurlu alnına, bir kirli el söyle dursun,
Hatta yabancı bir el uzansın? Şu mezarı
Bırakır mısın, taşa tutsun bir serseri?
Elbette hayır ; o mezar, o onurlu alın
Kutsal birer örneğidir yurdun… Yurt çalışkan
İnsanların omuzları üstünde yükselir.

Gençler, yurdun bütün umudu şimdi sizdedir.
Her şey sizin, yurt da sizin, şeref de sizin;
Ama unutmayın ki zaman ağır, güvenli,
Sessiz adımlarla arkamızdan gelir.
Önden koşan, ama dikkatle her izi
İncelemeye yol bulan bu şaşmaz izleyici
Paylayıp utandırırsa bizi, yazık!

Demin “Yarınlar senin”, dedim,
beni alkışladın; hayır,
Bir şey senin değil, sana yarın emanettir;
Her şey emanettir sana, ey genç, unutma:
Senden de hesap sorar, yakınır gelecek.
Geçmişe şimdi sen ibretle bakıyorsun,
Gelecek de senden böyle kuşkulanacak.
Her organı ihtiyaç kasırgasıyla sarsılan
Bir kuşağın oğlusun; bunu arasıra anımsa.
Unutma; çağın, şimşeklerin bollaştığı çağdır .
Her yıldırımda bir gece, bir gölge yıkılır,
Bir yükseliş ufku açılır, yükselir yaşamak;
Yükselmeyen düşer. ya ilerlemek, ya yıkılmak!

Yükselmeli, dokunmalı alnın göklere;
Doymaz insan denilen kuş yükselmelere…
Uğraş, didin, düşün, ara, bul, koş, atıl, bağır;
Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır!

 

Tevfik Fikret

Read more

Rakı İçen Kadın | Bir Gülüşe Sığan Sessiz Romanlar

Rakı içen kadın rakı masasında gülümserken, zarafet ve sessiz mutluluk

Rakı İçen Kadın

Rakı içen kadın gülüyorsa, bu gülüş basit bir keyfin değil; yaşanmışlıkların, suskunlukların ve bilge bir mesafenin sonucudur. Çünkü rakı içen kadın, her şeyi anlamış ama her şeye karışmayı reddetmiş bir aklın temsilidir. O masada üzgün değildir; sadece fazlasını yaşamış olmanın sakinliği vardır.

Rakı içen kadın, kalabalık sevinçlerden çok, yerli yerinde duran duygulara yakındır. Büyük konuşmaz, acele etmez, her şeyi açıklama ihtiyacı duymaz. Rakıyı sık içmez; ama içtiği an zamanın doğru yerde durduğunu bilir. Bu yüzden rakı içen kadının gülüşü, gösterişli bir mutluluk değil, zararsız ve sessiz bir huzurdur.

Rakı içen kadın rakı masasında gülümserken, zarafet ve sessiz mutluluk

Tam Metin

Rakıyı içen kadın gülüyorsa,
o gülüşün ardında en az dokuz roman,
on dört tane de film repliği yatar.
Rakıyı içen kadının gülüşünde,
bu dünyanın en zararsız mutluluğu vardır.
Çünkü büyük gülerler, büyük susarlar.
Rakı içen kadın rakıyı çok sık içmez.
Ama rakıyı içtiği an
bil ki içme zamanı gelmiştir.
ve konuştuklarında net konuşurlar.

O kadınlar keyfine doyum olmayan bir akşamüstü sonrasında,
bir kıyıda köşede, gece sefası gibi açarlar.
O kadınlar afet-i devrandır.
Ve rakı içen kadının elleri güzeldir.

O kadınlar senden başkasını severlerken bile
seni incitmezler.
Şarkı söyleyesi varsa susmalısındır.
izlemelisindir, dinlemelisindir.
Rakı içen ve şarkı söyleyen o kadını.

Rakı içen kadın herkesle rakı içmez.
ve seninle rakı içiyorsa,
senin için kalbinde
en az yüz elli metrekare daha yer vardır.
ve sen bunu bildiğin için o kadına
kalbinin tüm kapılarını beklentisizce açmış,
cebindeki tüm anahtarlarıysa
hiç bulmamak üzere yutmuşsundur

Rakı içen kadın cihanda sulhtur:
ağdalı değil, nağmeli sever.
Rakı içen kadın güzeldir
masasındakiler de.

Not: Bu metin, internette yaygın biçimde Can Yücel’e atfedilse de şairin yayımlanmış eserleri ve güvenilir edebiyat kaynaklarında yer almamaktadır. Bu nedenle şiirin Can Yücel’e ait olduğu yönündeki bilgi doğrulanamamaktadır.

Read more

UZAKTAN SEVİYORUM SENİ – CEMAL SÜREYA

cemal süreya, uzaktan seviyorum seni

Cemal Süreya - Sesli Şiirler

Uzaktan Seviyorum Seni

“Uzaktan seviyorum seni;
kokunu alamadan,
boynuna sarılamadan,
yüzüne dokunamadan,
sadece seviyorum.

Öyle uzaktan seviyorum seni.
Elini tutmadan,
yüreğine dokunmadan,
gözlerinde dalıp dalıp gitmeden…
Şu üç günlük sevdalara inat
serserice değil adam gibi seviyorum

Öyle uzaktan seviyorum seni.
Yanaklarına sızan iki damla yaşını silmeden,
en çılgın kahkahalarına ortak olmadan,
en sevdiğin şarkıyı beraber mırıldanmadan,
öyle uzaktan seviyorum seni.

Kırmadan,
dökmeden,
parçalamadan,
üzmeden,
ağlatmadan, uzaktan seviyorum.

Öyle uzaktan seviyorum seni;
sana söylemek istediğim her kelimeyi
dilimde parçalayarak seviyorum.
Damla damla dökülürken kelimelerim
masum beyaz bir kağıtta seviyorum.”

Not: Bu şiirin Cemal Süreya’ya ait olup olmadığı tartışma konusu olup, şiire şairin “Sevda sözleri, Günler, Güvercin curnatası, Onüç Günün Mektupları, Şapkam Dolu Çiçekle, 99 Yüz, Günübirlikler” kitaplarında rastlanmamıştır.

Read more

Tevfik Fikret Sis Şiiri

tevfik fikret sis

Tevfik Fikret Şiirleri

Tevfik Fikret Sis Şiiri hakkında

Türk şiirinin gelmiş geçmiş en büyük ustalarından biri olan Tevfik Fikret bir sabah penceresinden İstanbul’u seyreder. Sisten göz gözü görmüyordur. Herkes aşıktır İstanbul’a. Ama Fikret, o sabah bu tehlikeli Şehr-i İstanbul’u halka benzetir. Öfkelenir. “Ama sana layık bu derin, karanlık örtü. Layık bu örtü sana, ey zulümler sahnesi!” dizelerini yazmaya başlar.

Günümüz Türkçesi İle - Tevfik Fikret Sis Şiiri

Yine bir sis kaplamış ufuklarını
inatçı bir sis, gitgide büyüyen bir ak karanlık.
Ağırlığı altında ne varsa sanki yok olup gitmiş,
kalmış ortada kala kala bir tozlu yığın,
o tozlu korkunç yığına bakan göz
şaşırır titrer, ilerisine gidemez.

Ama sen hak ettin bu karanlık kalın örtüyü,
bu örtü tıpatıp sana uydu ey kanlı toprak.
Ey zulümler meydanı, ey yaldızlı ülke,
Döktüğü kanla, çektirdiği acıyla çalım satan!

Ey gösterişin, şatafatın beşiği ve mezarı,
oldum olası imrenilen kraliçesi Doğu’nun!
Ey kanlı sevgileri, kılı kıpırdamadan
zevk ve safaya susamış bağrında emziren!

Ey Marmara’nın mavi kucağında
ölüm uykusuna dalmış diri,
ey köhne Bizans, büyücü kocakarı,
ey bin kocadan artakalan el değmemiş dul,
Yine de güzel görür, taptaze görür seni,
gene de üstüne titrer sana bakan.
Ne kadar tatlı, cana yakınsın,
ne kadar, süzgün, mavi gözlerinle sen uzaktan!

Oysa ne farkın var kirli kadınlardan senin,
hiçbir şey umurunda değil, belli,
ne bunca acı türkü, ne bunca kan ağlayan!

Sen kurulurken katmış olmasın bir hain el
senin temeline zehirli suyunu kötülüğün.
İşte her yanda ikiyüzlülüğün kiri,
nereye baksan çekememezlik
nereye baksan çıkarcılık,
nereye baksan hergelelik, yalan dolan.

Demek yükselmek yalnız bunlarla oluyor.
Koynunda barınan nice yaratık arasında
kaç tanesinin alnı açık, yüzü ak?

Örtün, ey İstanbul
kanlı toprak örtün
kart orospu, örtün, hiç uyanma!

Ey gürültüler, patırtılar, cakalar, şanlar, alaylar,
katil kuleler, kapkaranlık, zindanlı saraylar.

Sağlam mezarı anıların, ulu tapınak,
onurlu taş direkler, bağlı devler gibi,
geçmiş günleri gelecek günlere anlatmakla görevli,
ey kale duvarları şehri dolanan çepeçevre,
dişleri düşmüş kafatasları gibi, sırıta sırıta.

Ey kubbeler, Tanrıya yakaran yapılar,
ey minareler, sözde kalmış doğrularsınız.
Ya siz, damları çökmüş medreseler, mahkemecikler!
Selvilerin kara gölgelerinde birer yer tutmuş,
geçmişlere rahmet dileyen mezar taşları,
ey sabırlı dilenciler sürüsü!

Türbeler, bizde ne gürültülü anılar uyandırırsınız,
ama yatarsınız bir şey demeden, ey atalar, sessiz sedasız!
Tozun toprağın, çamurun savaş alanı sokaklar!

Ey yangın yerleri
uğursuzların gecelediği bir olay sayıklarsınız her açılan yaradan.
Kara damlı, kendi halinde fukara evler,
ayağa kalkmış birer yas gibi durursunuz.

Ne kadar da dokunaklı somurtuşunuz var,
leyleklere, çaylaklara yuva olmuş tasalı ocaklar,
uzun yıllar, besbelli, tütmek nedir unutmuşsunuz!

Ey kuru ağızlar, açlıktan kazınınca mideler,
her alçak lokmayı yutmaya hazırsınız!
İşte toprağın bereketi, işte bütün yiyecek içecek.
İşte elini uzatsan her şey eline değecek,
böyleyken aç yaşa, işsiz güçsüz yaşa.
Boş yere gökten, Tanrıdan dilen dur
ekmeği, aşı, kurtuluşu, rahatı.

Bu ne biçim Tanrıya sığınma,
ikiyüzlü, alçakça sesler çıkarırsınız köpekler gibi,
oysa konuşan yaratıklarsınız, onurlu ve değerli,
sövülüyor bu nankörlüğe çığlıklarla!

Ağlarsınız boşuna, gülersiniz zehir gibi.
Küfreden gözler yoksulluğu söyler, açlığı, kederi.
Namus, masalların boşluğunda bir anı.
Adamı yukarılara çıkaran yol, el etek öpme yolu.
Yakınması senin yüzünden bütün
öksüzlerin, dulların, arkasızların,
senin yüzünden bütün, ey silahlı korku!
Nasıl dokunulmaz olacak,
özgür olacak şöyle bir soluk almayla kişi,

söyle, ey kanun denen efsane!
Ey tutulmayan sözler, sonsuz yalan!
Ey mahkemelerden her gün kovulan hak!
Ey kuşkunun pençesinde kıskıvrak, duygusuz,
ta yüreklere dek uzanan gizli kulak,
senin korkundan ağızlar sımsıkı kilitli.

Seni hor görüyorlar, halkım için dökülen alınteri!
Ey kalem ve kılıç, siyasî iki mahkûm,
ey doğruluk ve yiğitlik,
unutulmuş yüzlersiniz artık!

Ey kodamanlar ve kuyrukları onların,
pısırıklar, çekingenler, korkaklar sizi!
Nasıl da alışmışsınız iki büklüm yaşamaya,
adınızın sanınızın da maşallahı var hani!

Ey yere eğilmiş kafalar, ak pak, ama tiksindirici!
Ey genç kadın ve ardından koşan delikanlı!
Ey kahırlı ana, ey dargın karı koca!

Ya sizler be çocuklar,
anasız babasız, başı boş yavrucaklar, ya sizler…
Örtün, ey İstanbul, kanlı toprak,
örtün, kart orospu, örtün, hiç uyanma!

Tevfik Fikret

Read more

Töre Cinayetleri – İlhan Selçuk (Makale)

töre cinayetleri makale

Töre Cinayetleri - Makale

İlhan Selçuk “Töre cinayetleri” adlı bu makale yi Cumhuriyet gazetesi nde 17 Kasım 2006 yılında yazmıştır. Kalemi de yüreği kadar güçlü olduğu için yokluğu gerçekten de büyük bir kayıp. Bir başka sesli makale videosunda şiirlerini de seslendirme ye çalışacağım. Özellikle “şaşıp kalıyorum” yazısı bir başka güzel…

Geçmişteki kadın düşmanlığının kökeninde ne yatıyor?

Yasak meyve!

İsterseniz ‘memnu meyve’ de diyebilirsiniz; Havva, yasak elmayı yedirmek için Âdem’i baştan çıkardı, ikisi de Cennet’ten kovuldular…

Eskiden beri kadının erkekten aşağı, tehlikeli, ikinci sınıf, günah kaynağı sayılması dönüp dolaşıp bugün Anadolu’da töreye sızıyor, cinayetlerini üretiyor…

Çocuk yaşta kız göreneğe uygun olarak evlendiriliyor, daha doğrusu satılıyor…

Gazeteler töre cinayetlerine ilişkin haberler ve yorumlarla dolup taşıyor; ülke zaten çığırından çıkmış, iktidarın yolsuzluk, hırsızlık, soygun, rüşvet ve de üçkağıttan oluşan iskambil falında geleceğimizi görmeye çalışıyoruz…

Dinciliğin siyasal yaşamda egemenleştiği bir süreçte töre cinayetlerinin azması doğal değil mi?

Gazeteleri enfiye koklar gibi içimize çekiyoruz; bir yanda ünlü piyasa yıldızlarının flörtleriyle cinsel dedikoduları; öte yanda töre cinayetleri ayrıntıları, ilkellikleri, dehşeti…

Karşı Devrim

Günümüz Türkiyesi’nde makbul kız modeli nedir?

Okuması yazması olsun, yeterli.

Az buçuk hesap bilsin..

Ev işlerini öğrensin..

Erkeğe saygı ve itaat şart..

Örtünecek!.. Tesettür, çarşaf ya da türban geçerli..

Kız olacak..

Sonuncu koşul özellikle önemlidir; bakire çıkmayan kıza töreyi uygulamak haktır!..

*

Vaktiyle Köy Enstitüleri’nin kapısına kilit vuran karşıdevrim, dinciliğin körü körüne siyasetini Anadolu’da yoğunlaştırıyor…

Töre cinayetlerinden de gazetelerde geçilmiyor…

Zenne düşmanlığının mirasıyla dinciliğin çarpık softalığını içeren alt kültürde zavallı kızları alım-satım metaına dönüştüren ilkelliğin ürünüdür töre cinayetleri…

Günahı vebali Aydınlanma’nın karşısına çıkarak dinciliği iktidarlaştıran politikacının sırtındadır.

(17 Kasım 2006 tarihli yazısı)

Read more

Haydar Ergülen – Mavi Üstüne Siyah

Haydar Ergülen - Mavi Üstüne Siyah

Haydar Ergülen | Haziran - Tekrar

Bu sesli şiir dinletisinde “Haydar Ergülen“in “Haziran Tekrar” adlı kitabından “Mavi üstüne siyah” adlı yazısını Günay Aktürk yorumuyla dinleyeceksiniz. Sözleri gerçekten çok güzel.

“Cumartesi mavidir, alçaklık siyah. Mart mavidir, şehir mavidir. Tezgahtar kızlar mavidir, ümitleri düşleri mavidir. Sesleri biraz yorgundur ama mavidir. Bedenleri ağrısa da mavidir. Cumartesi gecesi ateşi, bir deyimdir. bir filmin adıdır. Onlar yaşayabilselerdi cumartesi geceleri de mavi olacaktı. Bir cumartesiyi daha özleyecekler, akşamı iple çekeceklerdi.”

 

Haydar Ergülen

haydar ergülen - sözleri
Haydar Ergülen - Mavi Üstüne Siyah
Read more

Francis Bacon’un Bilim Felsefesi

francis bacon ve bilim felsefesi

Francis Bacon - Bilim Felsefesi Ve İdoller

francis bacon ve bilim felsefesi

Platon ve Aristoteles‘ten başlayarak “Evreni anlama ve bilgiye ulaşma konusunda kullanılan yöntem, tümdengelimci Aristoteles mantığı idi. Fakat bu mantığa aykırı olduğu apaçık belli olan birçok gözlem mevcutken, bilginin nasıl analiz edileceği konusunda ortada bir çıkmaz söz konusuydu. Bu durum en nihayetinde “Aristoteles nerede hata yaptı?” sorusunu akıllara getirdi.

Bu çıkmaz, Descartes ve Bacon ile yavaş yavaş değişmeye başladı. Descartes, şöyle bir açıklama geliştirir: “Pek yavaş yürüyenler de, eğer daima doğru yolu izliyorlarsa, koşup da doğru yoldan uzaklaşanlardan daha çok ilerleyebiliyorlar.” “Yöntemli bilme” mantığına bir taş da Bacon ekleyerek şu ifadeyi kullanır: “Doğru yolda giden bir topal, yoldan çıkan süratli bir kişiyi yarışta geçer ve doğru yolda koşmayan birinin ustalığı ve hızı da onun hatasını arttırmaktan başka bir işe yaramaz.” Aslında bu iki ifade de, yeni bir bilim anlayışının ilk sinyalleridir. Başat mesele, sorulan soruya doğru yanıt vermemizi sağlayacak hakiki yöntemi bulabilme çabasıdır diyebiliriz.

Francis Bacon‘un “Büyük Yenilenme” diye de bilinen ve onun bir parçası olan “Novum Organum” isimli çalışması, Aristoteles mantığının yerini almasını amaçlamıştır. Bacon, bu eserinde doğanın anlaşılabilir olduğunu savunmuştur. Ona göre insan, tabiatın hakimi ve yorumlayıcısıdır. Eğer tabiat yeterince iyi gözlemlenirse kaçınılmaz olarak onu anlayabilir ve doğal olarak da onunla başa çıkılabilir. Bacon’a göre bilimin asıl hedefi, yeni keşiflerle gelen zenginliklerin insan yaşamını besleyip büyütmesidir. “Tabiat, sadece yine tabiatın kurallarına uyularak kontrol altına alınabilir.”

Bacon, bilgiye giden yolda öncelikli yaklaşımın “kuram“lar yaratmak olduğunu savunur. Ona göre kuram olmadan olgular yeterince görünür değillerdir.

Bacon’a göre insan zihninde dört tane idol vardır.

1- Soy İdolleri
2- Mağara İdolleri
3- Çarşı İdolleri
4- Tiyatro İdolleri

Soy idolleri, insan doğasında bulunan ve “şey”lerin ölçüsü olduğunu iddia eden kavrayıştır. Bu idole göre bilgi dışarıda değil insan zihninde olduğu için gerçeğin bilinemez olduğu zannına kapılır.

Mağalara idolleri daha çok kişiseldir. Ama bilgi akışı dışarıdan gelir. Eğitimin öğretileri ya da hayranı olduğumuz insanların görüşleri, bu idolü besleyen başlıca etkenlerdir.

Çarşı idolü ise dil kullanımında yatar. Bozuk, tanımı belirsiz ve amacını isabet ettirememiş muğlak cümleler insanı yanlış anlama ve yönlendirme yoluna sürükler. Bacon’a göre bu nedenle bilim dili temizlenmelidir.

Tiyatro idolleri ise ideojilerden edinilmiş yöntemlerdir. Bu yöntemler bizleri “gerçek”lerden uzaklaştırır. Aslında Bacon’un tarif ettiği Tiyatro idolü Aristoteles felsefesinden başka bir şey değildir.

Tüm bu bilgilerin ışığında anlıyoruz ki Bacon, toplumun yaşadığı sıkıntıların ancak deneysel bilgi yoluyla giderilebileceğini savunmuştur. Tecrübeye dayalı bilgi edinme biçimi!

Read more

Oscar Wilde İle İnsan Portresi

Oscar Wilde İle İnsan Portresi

Oscar Wilde İle İnsan Portresi

Oscar Wilde İle İnsan Portresi

Oscar Wilde demiş ki: “Hayatınızı cahillere, sıradan insanlara ayırarak heba etmeyin.”

Hele kırbacı yesinler de ondan sonra Wilde gardaşım. İnsan figürü bu, uzak durmak için önce ona maruz kalmak gerek. Bekle ki şişe geçirilip ateşte yansınlar hele. Suda boğularak dipteki çamura batmadan olmaz o dediğin. Önce bedenleri istila edilsin. Hamam böcekleri gibi ezilsin gurur denilen soytarı, anladın mı?

Bekle canım ne acelen var! Geçip gitsin ilk gençlik dönemi en güçlü darbelerle. Bekle ki fırtınaya kapılsınlar. Denize düşen yılana sarılsın. Belki içlerinden bazıları yılan olmaya heveslidir, ne malum? Öğüt denilen şeyi kulaklar işitmez Oscarcığım. Deneyim gerek onlara. Denesinler de görsünler karadeliği tersinden!

Zerrelerine kadar parçalanmadan akıllanmaz bunlar. Termodinamiğin ikinci yasasını hiç duymadın mı şekerim! Her şey bir gün bozulmaya mahkumdur. Ama sen ne yapıyorsun? Yamalı bohçadan fistan dikmeye çalışıyorsun. Gözünün çapağını yerim senin. Onların gözlerine gençlik perdesi inmiş. Kanları deli akıyordur şimdi. İlle de o uçurumdan aşağıya atlayacaklar. Tutabildiğimize yetiştik. Hem bu dünyada kim kimin kurtarıcısıdır, orası belli olur mu hiç? Düşünsene bir kere! “Akıl veren akılsızlığından haberdar değil bu dünyada.

Son bir söz etmesem eksik kalırdı cümleler. Ne demiş Mevlana: “Cahille girme münakaşaya; Ya sinirini zıplatır tavana ya da yazık olur adabına.” Ah bu sözler yok mu, at izini it izine karıştırıyorlar. Mevlana’nın bu sözünü cahiller de okuyor. Üstüne alan bir tek cahil var mı şu memlekette? “Bilenle bilmeyen hiç bir olur mu?” İşte bu söz ağızlara pelesenk olmuş. En çok da cahil ehlinin ağzında. Neyi biliyorsun? Kendinden haberdar mısın mesela? Hani derler ya, beyinden kalbe giden yol, en uzun yoldur. O mesafeyi kat etmeyi başarabildin mi? Kendini bilmeden neyini bileceksin bir başkasının?

İnsan figürü Oscar’ım, bizler de o portreye dahiliz. Bizler bilge insanlar mıyız peki? Aşabildik mi o en uzun mesafeyi? Hiç sanmıyorum. “Hayatınızı cahillere, sıradan insanlara ayırarak heba etmeyin.” diyorsun. Doğru diyorsun. Peki, sorarım sana, kimdir cahil? Sıradan insan kimdir? Aslında değişir kişiden kişiye. Kendimden misal vereyim. Dindar insanlar nazarında cahilin önde gideni olduğum açık. “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” meselesi. Aslında çatışma buradan başlıyor: Bilgiyi yorumlama şekli!

Sezgi Mi Akıl Mı Oscarcığım?

Bir kimse savunduğumuz bir inanışı/gerçekliği reddediyorsa, o kimse cahil donunda görünüyor gözümüze. Benim cahil tanımım ise şu şekildedir: Bir bilgiyi deney yoluyla kanıtlayamadığı halde ona körü körüne inanan insan, düşünebilme kabiliyetine rağmen cahildir. İki tanım arasındaki çelişkiye bakın hele. “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” Bilmekten kasıt nedir burada? Dini ya da bilimsel bilgilerin söyledikleri mi? Öyleyse size şöyle sorayım: Mantığın peşinden mi gidiyorsunuz yoksa sezginin peşinden mi?

Müsaadenle küçük bir farkı daha beyan edeyim Oscarcığım. Bir şeyin gerçek olduğundan kuşkulanmak başka, emin olmak bambaşkadır. Sana şu anda kapının arkasında, karanlığın içinde pusuya yatmış iri bir kurdun beklediğini söylesem bana inanır mıydın? Bence sadece bir anlığına ürperirdin ama inanmak için bakıp test ederdin. Bununla beraber…

Bu bilgiyi (kurdun varlığını) sana çok güvendiğin insanlar söyleseydi ve bunu yaparken suratları kaskatı kesilseydi? Ülkede herkes kendi karanlıklarında kocaman bir kurdun yaşadığına inansaydı? Okullarda ders olarak öğretilse ve nesilden nesle aktarılsa ve bu konuda kutsal kitaplar yazılsaydı? O zaman inanırdın. Bu kurt örneğini Bertrand Russell‘ın kutsal demlik benzetmesinden uyarladım. Kısaca metafiziğin iddia ettiği bilgilerin ispatlanması bilimin değil, dinin sorumluluğu altında demek istiyor.

Derinlerde bir şeylerin var olduğuna inanmak sizi tek başına cahil yapmaz. Ara sıra kuşkulanmayı öğrenmek kaydıyla… Ama bana öyle geliyor ki kapının arkasındaki karanlığa bakmadan orada bir kurdun yaşadığına inanmak, ürpermek, ondan korkmak ve tüm bunlara rağmen onu sevmek akıl ve ruh sağlığı için pek de yararlı bir şey değil.

 

Günay Aktürk

Read more