Çocuk Gelinler – Cemîl Sıdkî ez-Zehâvî

Zengin bir adamla evlendirilen küçük bir kızın mutsuzluğunu ve zorla evliliğin yarattığı şiddeti anlatan illüstratif sahne

İstismar Değil Tecavüz

Çocuk gelinler Cemîl Sıdkî ez-Zehâvî’nin kadın bedenine yönelik şiddeti ve zorla evliliği sert biçimde ele aldığı çarpıcı şiiridir. Şiirin asıl adı ‘Zengin Adamla Evlendirilen Kızın Dramı‘dır. Günay Aktürk yorumu ile.

Cemîl Sıdkî ez-Zehâvî Ilımlı bir sosyalist şiirdir. Araştırma ve makalelerinde sosyal hayatın sorunlarını, İslâm toplumunun geri kalmışlığını, kadın haklarını, çok evlilik ve boşanma problemlerini, sosyal adaleti, toplumdaki sınıf farklılıklarını, sınıflar arasındaki hak ve ödev dengesizliğini ele almış, bu yazılarını el-Mücmel mimmâ erâ adlı eserinde toplamıştır. Şiirlerinde din felsefesi, tabiat felsefesi, riyâzî ve amelî felsefe bağlamında çeşitli konulara dair fikirlerini açıkladığı için filozof şair olarak da anılmıştır.

Zengin Adamla Evlendirilen Kızın Dramı

Evlenirken nice altmışlık adam gencecik kızla,
Parlamakta başındaki beyazlar ateş gibi.
Gerçekleştirir amacını onunla bir süre.
Kısa olur bazen de bu süre.
Sonrasında ise bakmaz adam sevgi bağına
Bağlı mıdır yoksa kopuk mudur diye.
Evlenir kızcağız bilmeksizin mutsuzluktan,
Kocasının bir yamyam mı
yoksa bir adam mı olduğunu.

Kötüler onu günahsız.
Sonra da tekmeler onu ayakla hakaret ederek.
O ise katlanmakta buna.
Dört kadın bile doyuramaz iştahını altmışlığın.
Kurdun bile açlığını bir kuzu giderirken
Evlendirdiler kızcağızı istemediği halde
Gözü doymaz yaşlı büyük zengin adamla.

Zengin bir adamla evlendirilen küçük bir kızın mutsuzluğunu ve zorla evliliğin yarattığı şiddeti anlatan illüstratif sahne

Oysa bundan başka karıları da evde onun.
Üç tane. İhtiyarsa arzulamakta dört olmasını.
Yatmakta kızcağız kucağında.
Oysa adamı babası sanırsın.

Söyle bakalım ne yapsın kızcağız?
Böylece ya mutsuzluğa katlanacak
ya da ölecek kederden.
Kaldı ki üzüntü halinde,
ölmesi daha yararlıdır kişinin.
Çıkacak ümitsizlik,
sefalet ve üzüntü bu evde karşısına.
ve gelecek başına bütün musibetler.

Cemîl Sıdkî ez-Zehâvî

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Mahsa Amini: İran “Ahlak Polisi”nin Başörtüsü Cinayeti

Mahsa Amini’nin İran’da başörtüsü yasası nedeniyle gözaltına alınmadan önce çekilmiş fotoğrafı

Mahsa Amini Cinayeti

Mahsa Amini’nin İran’da başörtüsü yasası nedeniyle gözaltına alınmadan önce çekilmiş fotoğrafı

Mahsa Amini (Kürtçe adıyla Jina Amini) İran İslam Cumhuriyeti Kolluk Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı olan ve kamuda örtünme kurallarının uygulanmasını denetleyen Ahlak Polisi tarafından, örtüsünün hükümet standartlarına uygun olmadığı gerekçesiyle tutuklandı. Karakoldan yapılan açıklamada kadının karakolda aniden kalp yetmezliği geçirdiği, yere düştüğü ve iki gün komada kaldıktan sonra öldüğü söylendi. Olayın görgü tanıkları, kadının dövüldüğünü ve başının bir polis arabasının yan tarafına çarptığını, buna ek olarak sızdırılan tıbbi tetkikler sonucunda beyin kanaması ve inme teşhisi konulduğunu söyledi. (16 Eylül 2022)

Geçmişten Bugüne Başörtüsü Yasağı

Yıl, Milattan Önce 1600 yılları. Bir Asur kralının yaptığı kanunun kırkıncı maddesi kadınlarla ilgili. Bütün evli ve dul kadınların başlarını örtmeleri şart koşuluyor. Kızlar ve sokak fahişeleri ise örtünmeyecek. Ağır cezası var. Böylece, diyor Muazzez İlmiye Çığ, evli ve dul kadınlar da mabet fahişeleri gibi yasal seks yaptıklarından kutsallaştırılmışlardır.

O tarihten önce sadece tapınak fahişeleri örtünüyor. Buradaki fahişelik, anladığımız türden bir fahişelik değil. Kendini tanrıya adayan, sokakta değil sadece tapınakta ilişkiye giren (ve bunu da bedava yapan) kadınlar. Burada bereket kültü var. Ülkenin bereketi, tanrıları da memnun etmek vs Tanrı için bedenini bile feda ettiklerinden dolayı toplumda oldukça saygın durumdalar. Mabet fahişelerinin başlarını örtmeleri ise o saygınlığın bir göstergesi.

İsa’nın annesi Meryem doğmadan önce, Meryem’in annesi onu mabede adamış.” Kur’an’ın Âl-İmran Suresi 35-37 ayetleri bundan söz eder.

Örtünmeyi binlerce yıl önce de görüyoruz. Ama soylu kadınları halktan ayıran bir imaj sadece. İffet ile hiçbir alakası yok. Bu, ince bir şal da olabilir.

İslam’ın tarih sahnesine çıktığı dönemde Müslüman kadınlar için henüz örtünme yok. Bu Medine döneminde başlıyor. İlkin sadece peygamberin eşleri için ve kim oldukları bilinsin de bir fenalık yapılmasın diye.

Tüm bunların ışığında… Başörtüsü kimi dönemlerde soylu ve zengin kadınlarla halktan kadınları birbirinden ayıran bir imaj iken, kimi dönemlerde tapınaktaki kutsal fahişelerin soyluluklarını betimliyordu. İçinde bulunduğumuz Semavi dinler çağında ise dinsel bir imaja büründü. İslam ile başlamadığının altını şiddetle çizelim! Yanına bir de iffet eklendi.

Nasıl ki taç bir kralı adaletli, hırka bir dervişi bilge ve sakal da hocayı alim yapmaya yetmiyorsa örtü de kadını iffetli yapmaya yetmez. Ve sırf örtünmüyor diye bir kadını aşağılamak ve öldürmek, 5000 yıl önce yaşamış bir erkeğin şimdiki erkekten daha zeki, ahlaklı ve uygar olduğunu gösterir!

Read more

Kızlarınızı Mutlu ve Güçlü Yetiştirin

Kız çocuklarının erken evlilik ve toplumsal baskı altında birey olmadan kafese alınmasını anlatan Bosch tarzı alegorik sahne

Onları Öldürmeyin...

“Söz gelimi bir kızı düşeceği bütün tuzaklara hazırlayarak yetiştiriyor, sonra da tuzağa düştü diye cezalandırmaya kalkıyorsunuz.”

Aşkın Suçları
Marquis De Sade

Bağımlı köleler yetiştiriyorsunuz. Kendini bir gün “hayırlı” bir görücüye sunacak köleler. “Zamanı geldiğinde bembeyaz gelinliğin ile uçup gideceksin.” diyorsunuz kız çocuklarınıza. Ama sadece uçup gideceğini söylüyorsunuz. Gerisi sır. Gerisi muamma. Kanat bile takmadan diyorsunuz ki “haydi uç!” Akbabaların avlarını havada nasıl yakaladıklarının detaylarını anlatmıyorsunuz.

Siz avcının avına pençelerini nasıl geçirdiğini biliyor musunuz? Nasıl kanayacak, nasıl yanacak canları… Hazırlıksız yakalanacak onlar. Mutlu ve güçlü bir çocuk nasıl yetiştirilir bilmiyorsanız, doğurmayın artık.

Kız çocuklarının erken evlilik ve toplumsal baskı altında birey olmadan kafese alınmasını anlatan Bosch tarzı alegorik sahne

Henüz çocuk yaşta evlendiriyorsunuz onları. Okutmadan, birey olmalarına izin vermeden, eğitmeden, kadınlaşmadan yapıyorsunuz bunu. Bir erkekle bir kız arkadaş olamaz, diyorsunuz. Ama iki yabancıyı devlet ya da imam nikahıyla aynı yatağa sokabiliyorsunuz! Kurallar dahilinde yapılınca mı kılıfına uyuyor bu iş ve ahlaksızlık örtüsü kalkıveriyor ortadan? Ahlak anlayışınızda ciddi bir sıkıntı var gibi görünüyor.

Bu iş burada bitiyor değil. Toplumca hepiniz köle yetiştiriyorsunuz. Sizler: “Gelinliğin ile çıktın, kefeninle geri dönersin!” sözünü söylemiş olan ataların torunları! Hepiniz değil. Ama çoğunluğunuz. Boşanmış kadınlara dul diyorsunuz. Nasıl olsa kaybetti kızlık zarını, yalnız seks için kullan! Karala, dedikodusunu yap. Düş peşine sokakta, iş yerinde askıntı ol. Dışla toplumdan. O kadar iki yüzlüsünüz ki bunları yalnız güçsüz ve arkasız kadınlara yapıyorsunuz. Dolgun bir maaşı ya da az çok serveti olan bir kadın gördüğünüzde ahlakınız ve namusunuz kayıplara karışıyor!

Bereket tanrısını bilir misiniz? Aslında bizzat ona tapıyorsunuz! Yani “erkeklik” sembolünden bahsediyorum. Erkek çocuklarınızı yetiştirme şeklinizden belli. Hepiniz değil. Ama çoğunluğunuz! Öldürülen her kadının kanı diyorum… Elleriniz kan bulaşığında!

 

Günay Aktürk

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Cehaletin En Büyük Düşmanı Kadındır

Cehaletin en büyük düşmanı kadındır temasını anlatan; elinde kitap tutan eğitimli bir kadın ve yanında geleceği temsil eden bir kız çocuğunu gösteren illüstrasyon

0–3 Yaş Dönemi ve Anne–Çocuk İlişkisinin Önemi

Cehaletin en büyük düşmanı kadındır çünkü bir toplumun bilinç düzeyi en çok anneler üzerinden şekillenir.

0-3 yaş dönemi anne ve çocuk ilişkisinde en kritik ve önemli dönemdir. Çocuğun bu dönemde dil becerisi tam olarak gelişmediğinden annesiyle kurduğu etkileşim çoğunlukla sözel olmaktan ziyade bakışlar ve duygulara yöneliktir. Yaşadığı dünyanın güvenli bir yer, kendisinin değerli ve sevilen bir varlık olup olmadığı bilgisini annesinin gözüne bakarak deneyimler. Dolayısıyla kendi benliğine ve yaşadığı dünyaya dair birçok bilinmezi annesini referans alarak öğrenir ve anlamlandırır.

Cehaletin en büyük düşmanı kadındır temasını anlatan; elinde kitap tutan eğitimli bir kadın ve yanında geleceği temsil eden bir kız çocuğunu gösteren illüstrasyon

Bu ilk yaşantılar çocuğun gelecekteki kişilik gelişimi üzerinde son derece önemli etkileri bünyesinde barındırır. Şöyle ki eğer bu dönemdeki bir anne kendine ve hayata dair güvensizlikleri, değersizlikleri, korku ve kaygıları benliğinde taşıyorsa, çocuğun ruhsal gelişimini aynı yönde etkiler ve etkisi belki de bir ömür boyu sürecek benzer duyguları bilinçdışı bir şekilde ona aktarmaktan kendini alı koyamaz.

Kadının Eğitimi ve Toplumsal Bilincin Oluşumu

Bu açıdan değerlendirdiğimizde kadının bir toplum ve gelecek nesiller üzerinde ne kadar etkili bir role sahip olduğu aşikârdır. Kadının ruhsal ve zihinsel olarak gelişmiş olması kendi duygu ve düşüncelerini fark edip yönetebilmesi açısından son derece önemlidir. Gerçek manada bir eğitim, bireyin ruhsal ve zihinsel gelişimi sağlayabilmek için en önemli araçlardan biridir. Eğitimli bir birey olmak hayata ve kendine dair bilinmezlikleri araştırmayı ve sorgulamayı beraberinde getirir, bu sayede kendine ve hayata dair hissedilen güvensizlik, değersizlik ve yetersizlik gibi hisler yerini tam tersi duygulara bırakabilir.

Gelişmiş toplumlara baktığımıza kadınların çoğunlukla eğitimli, yaşadığı dünyayı ve hayatı sorgulayabilen, kendilerini güvende, yeterli ve değerli hissedebilen bireyler oldukları gözlenmektedir. Dolayısıyla bu kadınların yetiştirdiği çocuklar da daha kendinden emin, korkuları ve kaygıları ile yüzleşebilen, bilinmezi sorgulamaktan çekinmeyen, araştıran kişiler olmaktadır.

Gelişmemiş ve de özellikle yoğun bir din ya da farklı inançların baskısı altında olan ülkelere baktığımızda ise tam tersi bir tablonun hâkim olduğu söylenebilir. Erkek egemenliğinin olduğu bu ülkelerdeki kadınların, hayata dair hiç bir konuyu sorgulamalarına ve araştırmalarına olanak sağlamadan özellikle eğitimsiz bırakıldığı, kendilerini değersiz, güvensiz ve yetersiz hissettirilerek kimlik ve kişiliklerinin adeta yok edildiği gözlenmektedir. Hal böyle olunca, bu kadınların yetiştirdiği çocuklar da annelerinden aldığı benzer duyguları daha en baştan kendi benliklerine dâhil ederek büyümekte ve ileride birer yetişkin olduklarında –kız olsun erkek olsun- az sorgulayan ancak çokça inanan ya da başkalarına kolayca bağlanan bir topluluk haline dönüşmektedir.

Cehaletin Bilinçli Bir Politika Hâline Getirilmesi

Bilinçli bir politika ile sistematik bir şekilde uygulandığını düşündüğüm bu yöntem sayesinde, kadınlar cehaletin karanlıklarına sürüklenmekte ve süreç içerisinde bir topluluğun top yekûn kimyası bozulabilmektedir. İzlenen bu sinsi politikanın bir sonucu olarak bunu planlayan egemen güçler kendi emellerine ulaşabilmekte, toplulukları ve ülkeleri diledikleri gibi yönlendirebilmektedir.

Sonuç olarak, kadının cehaletten kurtulup, eğitimli bir birey olması gelecek nesillerinin hem ruhsal hem de zihinsel olarak sağlıklı bir şekilde yetişebilmesi için olmazsa olmazlardandır. Toplumlar kadına verdiği değer ölçüsünde gelişir ve dış güçlerinin birer kuklası olmaktan kendilerini kurtarabilirler.

“Bir erkeği eğitirseniz bir adamı eğitirsiniz; Bir kadını eğitirseniz, bir kuşağı eğitirsiniz.” Brigham Young

 

Uzm. Psk. Ümit AKÇAKAYA

Uzm. Psk. Ümit Akçakaya’nın kaleme aldığı diğer makalelere web sitesi üzerinden ulaşabilirsiniz.

Read more

Türkiye’de Kadının Toplumsal Konumu

Türkiye’de Kadının Toplumsal Konumu

Türkiye’de Kadının Toplumsal Konumu

Türkiye’de Kadının Toplumsal Konumu

İkinci Meşrutiyet dönemin en etkili kadın hakları savunucuları Ziya Gökalp ve Celal Nuri idi. Celal Nuri, 1915 yılında yazdığı Kadınlarımız adlı kitabında, kadınların içinde bulunduğu durumu Osmanlı Devleti’nin zayıflamasının temel nedeni olarak tanımlamakta ve yarısı tutsaklık altında yaşayan bir ulusa özgür denemeyeceğine dikkat çekmektedir. Ziya Gökalp ise, İslâm dininin kadınlarla ilgili olumsuz yaklaşımını, müfessirlerin yorum hatası olarak görmekte ve “kadın yükselmezse alçalır vatan” dizeleriyle konunun önemine dikkat çekmektedir. Döneme ait yazılarda kadın haklarıyla ilgili ön plana çıkan başlıca sorunlar şu noktalarda toplanıyordu.

– Tesettür (örtünme) konusu, – Evlenme – boşanmada kadına söz hakkı tanınmaması ve birden çok kadınla evlilik, – Miras hakkında ve mahkemedeki tanıklıkta kadının erkekle eşdeğer tutulmaması, – Kadının çalışma yaşamına yeterince katılamaması, – Kadının siyasal alanda erkeklerle eşit haklara sahip olmaması.

Birinci Dünya Savaşı, erkek nüfusun seferberlik nedeniyle çalışma yaşamından çekilmek zorunda kalmasına yol açınca, ister istemez onların boşluğunun kadınlarla doldurulması gerekti. Böylece kadının sanayi, ticaret ve hizmetler sektöründe yaygın olarak çalışmasının yolu açılmış oldu. Adana’da pamuk, Karadeniz’de tütün, İzmir’de üzüm ve incir üretimi yapılan tarımsal işletmeler; PTT, Maliye Bakanlığı gibi kamu kuruluşları kadın çalışanlara kapılarını açtı. Hatta geri hizmetlerde çalıştırılmak üzere kadınlar askeri görevlere bile alındılar. Bu amaçla Kadın Amele Taburu adı altında kadın birlikleri kuruldu.

22 Kadının bu şekilde adım adım toplumsal yaşamın içine girmeye başlaması, muhafazakâr çevreleri rahatsız etti. Çünkü bu, onların egemenliğine dayanan düzenin yıkılması demekti. Onlar, kadının statüsünün yükseltilmesine dönük reformların ailenin temelini sarstığını, şeriata aykırı olduğunu ileri sürdükleri bu durumun aileye ve topluma kötülük getireceğini savunuyorlardı. Onlara göre çok karılılık kadını koruyan ve kadın açısından yaşamı kolaylaştıran bir olguydu. Kadının çarşaf giymesi, yasal zorunluluk haline getirilmeli idi. Kadın kaprisli ve güvenilmez olduğundan ona evlenme–boşanma hakkı verilemezdi. Kadın–erkek eşitliğinin sağlanması aileyi ve toplumu uçuruma sürüklerdi. Bu görüşlerin sahipleri, ne yazık ki toplumda önemli bir çoğunluğu oluşturuyordu. Bu nedenle yapılan iyileştirici düzenlemeler sınırlı düzeyde kaldı.

1917 yılında Aile Hukuku Kararnamesi adıyla bir kanun gücünde kararname çıkarıldı. Bu kararname, çok evliliği yasaklamıyor, ama kadına, evlenme sırasında bir sözleşme ile tek eşliliği şart koşma hakkını ve erkeğin ikinci kadınla evlenmek istemesi halinde boşanma hakkını tanıyordu. Bu çok yetersiz hükümler içeren kararname bile fazla bulundu ve 1918 yılında işgal güçleri İstanbul’a yerleşir yerleşmez yönetime ağırlığını koyan işbirlikçi – muhafazakâr unsurlar tarafından yürürlükten kaldırılması sağlandı.

Türkiye’de kadınların haklarını elde etmeleri sürecinde asıl önemli dönüm noktası Kurtuluş Savaşı’dır. Çünkü savaşın kazanılmasında kadının rolü yadsınamayacak ölçüde büyüktür. Türk kadını, emperyalizme karşı verilen bağımsızlık mücadelesinde erkekle yan yana, omuz omuza savaşmıştır.

Kurtuluş Savaşı’nda yaşananlardan, Türk kadınının bu savaşta sergilediği kahramanlıktan ve savaşın kazanılmasına yaptığı katkıdan sonra, artık hiçbir şey önceki gibi olamazdı. Ama dar kafalı muhafazakâr çevrelere bu gerçeği anlatmak yine de zaman alacaktı. Birinci ve İkinci Meclislerde hâlâ İslâm dinine aykırı olduğu gerekçesiyle okullarda resim derslerinin kaldırılması, kadının doktora görünmesinin dinen uygun olup olmadığı, kadının yüzünü açmasının ve dışarı çıkmasının toplum ahlâkına uygun olup olmadığı tartışılıyordu. Savaştan önceki yasal düzenlemeler 50 bin erkek nüfus için bir milletvekili seçilmesini öngörüyordu.

Ancak savaşlar sonunda uğranılan insan ve toprak kayıpları nüfusun önemli ölçüde azalmasına yol açtığından, bu sayının 20 bine düşürülmesi gündeme gelmişti. 1923 yılında bu konuda TBMM’nde yapılan görüşmeler sırasında Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey, bir önerge vererek, kadınların da hesaplamaya dâhil edilmesini önerdi. İstenen kadına seçme ve seçilme hakkının verilmesi değildi. Yalnızca seçilecek milletvekili sayısının belirlenmesinde kadın nüfusun da hesaba dâhil edilmesiydi. Fakat bu öylesine büyük bir tepkiye neden oldu ki, Meclis’te adeta kıyamet koptu. Bunun üzerine Meclis Başkanı oturumu tatil etmek zorunda kaldı ve öneri de geri çekildi. TBMM’ni dolduran ve tümü erkeklerden oluşan milletvekilleri, Kurtuluş Savaşı’nda ne yapmış olurlarsa olsunlar, kadınlara, insan olmaktan kaynaklanan haklarını tanımaya henüz hazır değillerdi.

Bu koşullarda, 1924 yılında hazırlanan bir yasa tasarısının, içeriği bakımından 1917 tarihli Aile Hukuku Kararnamesi’nden daha ileri bir nitelik taşımamasına şaşmamak gerekir.

Doç. Dr. İhsan Şerif Kaymaz
FacebookTwitterEmailPaylaş

Read more

Anneannemin Anısına

anneannemin anısına

Nihayete Ermiş Bir Ömrün Anatomisi

anneannemin anısına

 “Bugün, bir kadının davul zurnayla çıktığı eve yas ve matem havasıyla girmesinin ne anlama geldiğini gördüm. Mezara indirilen bir ölünün, insanda yaratabileceği en derin duyguları gördüm. Akşam olup da taziyecilerin evlerine çekildiğinde gecenin sessizliğini ve o sessizlikte insanın neler düşünebileceğini gördüm. Toprağın altında uyuyan bir bedenin hiç de tek başına uyumadığını gördüm ilk defa. Kırkını aşmış kız çocukları gördüm; hala eksik, hala yetim ve hala çocuk gördüm onları. Bir torundum onların yanında ben. Kırk yerinden bölünmüş teyzelerimi gördüm. Annemi gördüm, anneannemi gördüm. Ve ben ölümü hiç bu kadar yakından görmemiştim…“

Dünyaya geldiğinde yoksuldu, kimsesizdi. Sonra evlendi henüz küçük bir çocukken. Yedi çocuğu oldu. Tam takır bir ülkenin yoksul insanlarından yalnızca biriydi o. Bilirim, yağ bulunsa tuz bulunmazdı o yıllarda. İki yama eksikse giydiğin o eski şalvarda, kim ne diyebilirdi saltanatına… Hani bir de şu tüm kadınların ortak çilesi vardır. “Bir o eksikti” diyemeyecek kadar beni öfkelendiren o melanet! Erkek olan da bilir amma kadın olan iki kat daha fazla bilir bunu. Yani kadınlarını döven o asalak erkek zihniyetin kurbanlarından bahsediyorum! Sanırım kadınımız erkek, erkeğimiz de kadın değildi o yıllar! Bugün suçluluk hisseden her kimse hemen asmalı kendini soğuk odalarda.

Velhasıl uçurdu yedi çocuğunu da yuvasından. Çocuklar uçtular uçmasına ya, hangi kuş kartal kanadına sahipti ki? Yaşamın çetin olması karşısında bocalayan kuşların derdi yine geldi vurdu analarını! Çocuklar kendi başlarının çaresine bakacak kadar büyümüşlerdi oysa. Ben çok iyi biliyorum ki şayet anneannem bu yaşına kadar yaşamışsa, çocukları tek dayanağı olduğu içindi. Eskinin kadını en çok nerede delirir bilir misiniz? Ben bilirim. Ya ahırda delirir ya tandırda! Bu yüzden birçok Anadolu kadını kendini ya ahırda asmıştır ya da tandırda. Yakınlarım pek ihtimal vermezler ama aslında ben çok duygusal ve derin düşünen bir insanım. Hiçbir söz ya da iz olmamasına karşın ben anneannemin en azından sekiz on kez bu kendi canına kıyma eylemini tasarladığı inancındayım. Bu konuda onun ruhsal dünyasına inebildiğimi düşünüyorum.

Albert Camus der ki: “Yaşama nedeni denilen şey aynı zamanda iyi bir ölme nedenidir de!” Yani hep çocuklarını düşünmesi, onların dertleriyle kendini yiyip bitirmesi, bazı şeyleri daha da hızlandırdı. (Bu arada çocuklarının durumunda abartılacak bir durum da yoktu.)

Onun yaşamı kadar insana ilham olacak birçok yaşantı var biliyorum. Bu da onlardan bir tanesi işte! Zorluk ve yokluk içinde geçen gençlik yıllarından feraha çıkan bir yaşamın, böyle hazin bir sona ulaşması yaşamın laneti olsa gerek. Yaşlılık tam manasıyla üzerine her türlü hastalığı çeken yapışkan bir madde değil! Hastalık denen o virüsü gençliğinde alıyor insan. Bunu bilmeyen yok. Anneannem de o kadar biriktirmişti ki bu hastalığı elbet çıkacaktı bir tarafından. Yer altındaki magmaya benzer keder. Günü geldiğinde patlayıverir ve taşıdığı yaşamı hiç acımadan yok eder.

Bir gün ansızın düşüp bayıldı! Kalktı, bir zaman yürüdü ve sonra tekrar düştü! Bu son düşüşü olmuştu onun. Sekiz sene boyunca dünyanın tüm renklerinden uzak yaşayacağı günün başlangıcıydı o gün. Artık görmeyen gözleri ve tutmayan ayaklarıyla bir yatakta tam sekiz sene geçirdi!

Anımsıyorum da bir gün kız arkadaşımla apansız gidip çalmıştım kapılarını. İki gün sonra biz dönerken, “ben bu kızı çok sevdim, bak anneanne bile diyor” demişti. Yüzünü hiç görmeden sırf parmaklarını suratında gezdirerek kendince tanıyıp sevmiş, belki bir de evlat sıcaklığını hissetmiş, evlenmemizi dilemişti. Ne bilirdi ki torunu daha kendini bile bulamamış bir ışık işçisinden ibaretti…

Bir hafta sonra üç ay olacak onu kaybedeli. O şimdi beş katlı görkemli bir okulun üstündeki bir mezarlıkta, çocuk seslerinin hemen yanı başında uyuyor. Oysaki mezarlıklar, sadece bizim için mezarlıklar! Onun içinse artık dünyanın içinde herhangi bir toprak parçası…

Bir daha asla canı yanmayacak onun. Mesela ülkenin gidişatına bakıp sıkmayacak dişlerini. Ekmeğe zam gelmiş, fırtına bastırmış, kömür bitmiş ona ne! Ölüm bizim için korkutucu yalnız, onun için lafü güzaf. Biz canlı organizmalar da hala ağızda kuyruk boğazda bıçak debelenirken o bir daha hastalanmayacak; üzülmeyecek, düşmeyecek, özlemeyecek… Özlenecek kuşkusuz. Toprağındaki yabani otlar temizlenecek, sulanacak… Ama onun bizim tarafımızdan özlenmesi bile, biz buralarda ayağımızı topraktan kesene kadar sürecek yalnız.

Şimdi dileyen dilediğince konuşabilir. İsteyen susar, isteyeninse aklı başına gelir. Tüm bunlar yaşamın bu tarafında artık ne işe yarar bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki toprak tüm bu gürültüleri artık iletmeyecek altında yatıyor olana! Bilinciyle beraber o eski defterler de kapandı. Yaşamına tanıklık eden son kişi de öldüğünde sessizliğe bürünecek her şey. Ama o güne kadar bütün bir ömrün çırılçıplak yaşanmışlığıyla apaçık, o hep doludizgin konuşan, lafını esirgemeyen, açık sözlü ve güçlü bir kadın olarak anımsanacak!

Günay Aktürk
8 Kasım 2016 / Ankara

Read more