Yaşamın Fazlalıkları

Yaşamın Fazlalıkları

Yaşamın Fazlalıkları

Yaşamın Fazlalıkları

30’lu yaşlardayken kol saatim 5000 liraydı. Bugün 52 yaşımdayım ve babamın 80 yıllık saatini kullanıyorum, 10 liraya almış. İkisi de aynı zamanı gösteriyor.

Yine 30’lu yaşlarımdayken ceylan derisinden cüzdanım vardı, 400 Dolara almıştım. Bugün 52 yaşımdayım, cüzdanım sıradan 30 liralık yapay deriden. İçine ne kadar para koyarsam koyayım bir fark yok, pazarda kimse cüzdana bakmıyor.
30’lu yaşlarımda tripleks bir villada oturuyordum. Bugün 1 oda 1 salonda yaşıyorum. Ve aynı yalnızlık var evin her köşesinde, tıpkı koca villada olduğu gibi.

30’lu yaşlarımda BMW arabam, motorsikletim vardı. Şimdi 52 yaşımdayken, onlarla gittiğim aynı yerlere otobüsle gidiyorum, hemen hemen aynı sürede ve yine hemen hemen aynı konforda.

Ve gençken pahallı içkiler içerdim, şimdi 30 liralık şarap içiyorum. 4. Kadehten sonra aynı sarhoşluk var. Sadece pahallının farkı cebimde kalıyor.

Mutluluğu lükste, markada, pahallı tatminlerde yaşadığımı zannederdim. Şimdi mütevazi bir hayatta daha sakin ama huzurlu olduğumu fark ettim. Seçimleri 30’lu yaşlarımdakileri ölçü alarak yapanlarla, 52 yaşımdakileri ölçü alanlar arasında tek fark var; “son virajda hafızada kalacak olan, nefes mesafesi yaşanan sevgi ve tutku olacak. Elimi tuttuğunda kolumdaki saatin fiyatı ya da markası değil, hissettiğin güven, sıcaklık ve kalbindeki mutluluk kalacak.” Zaten yaşlanıyorum, anılarımda markalara değil, duygulara yetecek kadar enerji var.

Keşke aynı pencereden bakabilseydik…

Hakan Denker

Read more

DUYGUSAL AVANTAJLAR VE BEKÂRET VERME EKSİLERİ

DUYGUSAL-AVANTAJLAR-VE-BEKÂRET-VERME-EKSİLERİ

Ergenler için ilk kez seks yapmak hem riskli hem de ödüllendiricidir.

DUYGUSAL-AVANTAJLAR-VE-BEKÂRET-VERME-EKSİLERİ

İlk kez cinsel ilişkiye girmek (cinsel başlangıç) birçok kişi tarafından cinsel ve ilişki geliştirme sürecinde bir basamak taşı olarak kabul edilir. Aynı zamanda, yetişkinliğe gelişimsel geçiş boyunca bir kilometre taşıdır (Wight vd., 2008). Bu olayın önemine rağmen, cinsel başlangıcın riskleri ve getirileri hakkında öğrenilecek çok şey var.

Araştırmacılar, bireylerin cinsel başlangıç ​​ile yaşadıkları değişiklikleri henüz tam olarak anlamadılar. Bu kısmen insanların inançlarının ve deneyimlerinin cinsel başlangıçtan sonra nasıl değiştiğini inceleyen çalışmaların bulunmamasından kaynaklanmaktadır. Aynı zamanda, bu sonuçları araştıran uzun vadeli çalışmaların eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Bazı araştırmalar bize daha iyi bir anlayış kazandırmaya başlamıştır (Golden, Furman ve Collibee, 2016)

Bu çalışma , cinsel ilişkilerin sağlıklı olmasının gelişimsel olarak ne kadar sağlıklı olabileceğini ve ergenlerin bu risklere rağmen ödüllendirici olabileceğini araştırmak için “cinsiyete dayalı” bir çerçeve kullandı (Harden, 2014). 174 katılımcıdan yediden fazla veri toplama dalgası, davranışları (içme ve madde kullanımı ve suçlu ve saldırgan davranışlar) ve inançları (cinsel memnuniyet, kendine değer ve romantik çekicilik) karşılaştırmak için katılımcılar için cinsel bir başlangıçtan önce ve sonra kullanıldı. cinsel ilk 15 yaşından sonra veya sonra oldu.

BEKÂRET

Analizler, cinsel bir başlangıçtan sonra katılımcıların romantik çekicilik ve cinsel doyumda artışlar yaşadığını ortaya koydu. Buna ek olarak, cinsel bir başlangıçtan sonra katılımcılar daha az depresif ve endişeli hissettiler ve alkol ve uyuşturucuları daha az kullandılar.

15 yaşından daha erken, 15-19 yaş arası veya 19 yaşından sonra (bazen “erken” “normatif” veya “geç” ilk denilen katılımcılar arasında farklılıklar ölçüldü (Harden, 2012). Çalışma (Golden ve ark., 2016), “erken” bir cinsel başlangıcının, daha fazla madde kullanımı, daha fazla depresyon ve endişe, daha sık sıkıntıya girme ve daha düşük küresel öz-değer gibi risklerle ilgili olduğunu göstermiştir . “Erken” cinsel başlangıç, romantik çekiciliğin artması, buluşma memnuniyeti (sadece erkekler) ve cinsel doyum (sadece erkekler) ile de ilgilidir.

Bu araştırma, bilimsel, eğitimsel ve tıbbi toplulukların ilk kez seks yapmanın karmaşık gerçekliğini daha iyi anlamalarına yardımcı olur. Bu çalışmanın sonuçları, cinsel aktivite ile ilgili bazı doğal riskler olmasına rağmen, cinsel başlangıç ​​deneyiminin karmaşık olduğunu ve bazı sonuçların yaşa bağlı olduğunu göstermektedir. Yani, normatif veya geç bir yaştaki cinsel başlangıç, bazı risklerdeki düşüş ve bazı ödüllerde artış ile ilişkilidir.

DUYGUSAL-AVANTAJLAR

Tabii ki, bu araştırmanın kısıtlamaları var; örneğin, sadece ilk çıkışlarında heteroseksüel olarak tanımlanan bireylerden gelen veriler kullanıldı. Ek olarak, daha küçük bir örneklem büyüklüğü cinsiyetle ilgili etkileri veya normatif ve geç gruplar arasındaki farkları tespit etme yeteneğini de etkilemiş olabilir. Cinsiyetçi inançların (biyolojik cinsiyete karşı) farklılaşma sonuçlarındaki rolünü incelemek önemlidir. Ancak, bu çalışma bu inançları keşfedemedi. Ek olarak, cinsel bir başlangıcın etkilerinin eşle ilişkinin niteliğine göre (Harden, 2014) veya ilk başlangıcın doğasına bağlı olarak değişmesi mümkündür. Bu da ölçülemedi.

 

Rachel Lynn Golden

Read more

NARSİSTİK KİŞİLİK BOZUKLUĞU

narsistik bozukluk

NARSİSTİK ARGO TERİMLER SÖZLÜĞÜ | NARSİST DAVRANIŞLAR

Elinor Greenberg

Narsistik kişilik bozukluğu ile ilgili çevrimiçi sohbete ilk girdiğimde, akademik yazımda hiç karşılaşmadığım narsistik davranışları tanımlamak için bir takım argo terimlerinin kullanıldığını keşfettim. Sonunda anlamlarını deşifre ettim.

Bu terimlerden bazıları aslında oldukça zekicedir ve narsistik kişilik bozukluğu olan birini sevme deneyiminin önemli yönlerini ele alır. Bunlar aydınlatıcı, korkutucu ve uçan maymunlar gibi. Bununla birlikte bu terimlerin çoğu, zihinsel sağlık uzmanlarının bu tanı ile ne demek istediklerini anlamadan gerçek anlamda narsist olarak nitelendirdikleri, bilgisiz kişilerin rastlantı olarak insanları narsist olarak etiketledikleri şekilde kötüye kullanılmaktadır.

Bu yüzden açıklık için, en sık karşılaşılan narsistik argo terimlerini, hem narsistik kişilik bozukluğu konusundaki profesyonel bilgim hem de bu terimlerin şu anda nasıl kullanılmakta olduğu ile tutarlı şekilde tanımladığım bir sözlük oluşturmaya başladım. Bloglarda ve zihinsel olmayan sağlık uzmanlarının çevrimiçi makalelerinde. Ayrıca, mümkün olduğunda, bu terimler için kaynak sağlamaya çalışıyorum, çünkü orijinal bağlamı bilmek çoğu zaman anlamı açıklığa kavuşturuyor.

Gaslighting

Kaynak: Bu terim “Gaslight” adında 1938 tarihli bir oyundan geliyor. Oyun ve filmler, 19. yüzyılın sonlarında gaz ışıklarının iç mekân aydınlatması için kullanıldığı zaman ayarlanır. Temel komplo, yeni karısı Paula’yı delirdiği konusunda ikna etmeye çalışan kocası Gregory’le ilgilidir.

Gregory bir usta manipülatördür ve Paula’nın kendisinden şüphe duymasını sağlamak için elinden geleni yapar. Evin geri kalan kısmındaki gaz ışıklarının kararmasına neden olan tavan aramasını yapıyor, ancak Paula karartma ışıkları hakkında yorumda bulunduğunda, Gregory bunun olduğunu reddediyor ve ona bir şeyler hayal ettiğini söylüyor. Paula’yı hafızasına güvenmemesi konusunda ikna etmeye çalışır.

NARSİSTİK-ARGO-TERİMLER-SÖZLÜĞÜ-NARSİSTİK-KİŞİLİK-BOZUKLUĞU

NPD

Anlamı: Narsisistik gaslighting, narsistik kişilik bozukluğu olan insanlar yanıldıklarını kabul etmeyi reddettiklerinde veya eşlerine kötü bir şey yaptıklarında ortaya çıkar. Kanuna yakalandıklarında bile, diğer kişiyi paranoyak olduğu ve her şeyi hayal ettiği konusunda ikna etmeye çalışacaklar.

Örnek — Betty ve Metin

Betty, kocası Dan’in bir ilişkisi olabileceğinden şüpheleniyordu ancak gerçek bir kanıtı yoktu. İşyerine geç kalmaya başlamış ve birkaç kez eve sarhoş gelmişti. Dan’in duşta olduğu bir gün telefonuna baktı ve bazı kadınlardan gelen bir dizi seksi metin mesajı gördü.

Betty, Dan’le yüzleşti ve ona bu kadının kim olduğunu, ona bir ilişki yaşadığına dair şüpheleri hakkında bilgi vermesini istedi. Eşine gerçeği söylemek yerine şöyle der: “Deli olmalısın. Neden birdenbire paranoyak davranıyorsun? Bana kimin mesaj attığı, kimin olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Yanlış numara olmalı. ”

Dan başka bir kadının varlığını kabul etmeyi reddediyor ve Betty’ye paranoyak olduğunu söyleyip duruyor. Betty, iki arkadaşının kısa kırmızı bir elbiseyle seksi bir sarışınla yemeğe çıktığını söylese bile, her şeyi inkâr etmeye devam ediyor. Bu narsisistik gaslighting’in klasik bir örneğidir.

NARSİSTİK-ARGO-TERİMLER-SÖZLÜĞÜ-NARSİSTİK-KİŞİLİK-BOZUKLUĞUu

Uçan Maymunlar

Kaynak: Bu terim, Frank Baum‘un Oz Büyücüsü adlı kitabından ve buna dayanan en popüler 1939 filminden geliyor.

NPD Anlamı: Uçan maymunlar, narsistin nefret ettiği birine zulmetmek için müttefik olarak katıldığı herhangi bir grup insan için argo bir terimdir. Onların desteğini kazanmak isteyen narsist, diğer kişiyi şeytan, narsisti gerçek kurban olarak gösteren yalanlar üretir.

Örnek — Jon ve Yalanlar

Jon’un karısı Lisa, narsistik kişilik bozukluğu biçimine sahip. Çok dramatik bir insan ve ilgi odağı olmayı seviyor. Jon’a kızdığında kendisini gizlice nasıl kötüye kullandığı hakkında hikayeler uydurur. Daha sonra bütün arkadaşlarını suiistimal iddiaları hakkında şikâyet etmeye çağırır. Lisa telefonda ağlıyordur ve çok inandırıcıdır. Konuştuğu kişilerin çoğu ona inanır. Sebepleri: “Evlilikte kapalı kapılar ardında neler olup bittiğini gerçekten kim biliyor?”

Jon, bazı ortak arkadaşlarıyla karşılaşıncaya kadar Lisa’nın kendisi hakkında söylediği şeyleri bilmiyordur ve onun için medeni bir insandır. Jon’un sözde iğrenç öfkesine dair abartılı öykülerle dolu söylentiler daha da kötüye gider. Lisa’nın uçan maymun grubu artık onu gördüklerinde Jon’a hakaret etme hakkına sahiptirler. Jon kendini savunmaya çalışır ancak Lisa’nın uçan maymunları söylediği her şeye indirim yapar. Dedikodular yayıldıkça söylemler daha da ağırlaşarak küfürlü bir koca olarak tasvir edilmeye başlar.

Bombalı Aşk

narsistik bozukluk

Kaynak: Wikipedia.org‘a göre, aşk bombalaması terimi , 1970’lerde Sun Myung Moon’un Birleşik Devletler Birleşme Kilisesi üyeleri tarafından icat edildi. Grubun yeni üyeleri, sıcaklık ve dikkat göstergeleriyle doluydu. Kilise üyeleri, aşk bombalamasının gerçek bir dostluk ve endişe ifadesi olduğunu söyledi. Uygulamanın eleştirmenleri bunu, yeni üyenin gruba olan bağlılığını sağlamlaştırmak için kültler tarafından kullanılan bir psikolojik manipülasyon şekli olarak gördü.

NPD Anlamı: Aşk bombalaması terimi, narsistlerin baştan çıkarmaya yönelik taktiklerini tanımlamak için kullanılmaktadır; baştan çıkarmaya veya aşık olmaya çalıştıkları birini kovalarken. Sürekli övgü, ölümsüz sevgi vaatleri, düşünceli küçük hediyeler, gece yarısı metinleri ve narsistin seçtiği kişinin sevgisini güvence altına alacağını düşündüğü her şeyi içeren çılgınca romantik bir davranış. Bu yoğun olumlu dikkat, hızlı bir taahhüt için genellikle baskıya eşlik eder. Ne yazık ki narsist aslında kişinin sevgisini güvence altına aldığında, sevgi bombalaması genellikle durur ve sonunda devalüasyon veya kayıtsızlık ile yer değiştirir.

Örnek — Patrick ve Çad

Teşhirci bir narsist olan Patrick, Çad ile bir arkadaşının partisinde tanıştı. Ertesi gün brunch’a Çad’ı kendisine katılmaya davet etti. Chad, Patrick ile bir ilişki sürdürmekle gerçekten ilgilenmediğini açıkça belirten belli belirsiz bir bahane ile onu geri çevirdi.

Vazgeçmek yerine, Patrick Çad’ı bombalamaya başladı. Çad’ın partinde ne kadar eğlendiğini ve Çad’ın ne kadar özel olduğunu söyleyerek gece geç saatlerde kısa mesajlar göndermeye başladı. Çad ona kısa ve kibar bir mesaj gönderdiğinde Patrick çabalarını iki katına çıkardı. Metinleri gittikçe cilveli ve cinsel oldu. Ayrıca Çad e-postalarını, ilgisini çekeceğini düşündüğü konularla ilgili göndermeye başladı. Sonunda, birkaç hafta boyunca mesaj attıktan sonra, Çad içki içmek için Patrick’le buluşmayı kabul etti.

İçki esnasında, Patrick Çad’la dikkatlice konuştu ve harika bir çift olacağını kanıtlama şansı istendi. Çad ikna olmadı ve gelecekte Patrick’den kaçınmaya karar verdi. Patrick, Çad’ın geri çekildiğini fark ettiğinde, aşk bombalamasını arttırdı.

Çad’in tiyatroyu sevdiğini biliyordu ancak bütçesinin çok sık gitmesine izin vermeyeceğini de biliyordu. Yine de Çad’ın görmek istediğini bildiği bir şov için harika bir bilet aldı. Patrick sonra Çad’ı aradı ve şöyle dedi: “Benimle gerçekten ilgilenmediğinizi biliyorum ama ikimiz de tiyatroyu seviyoruz ve sadece bahsettiğiniz şov için iki harika bilet aldım. Sadece arkadaş olarak gidemez miyiz? Başkaca beklentim yok.” (Yalanlara dikkat edin).

Bu böyle devam etti. Patrick Çad’a övgüler yağdırdı ve gelecekleri hakkında birçok söz verdi ve hediyelere boğdu: “Sizi her yaz kiraladığım sahil evine götürmek için sabırsızlanıyorum. Orayı seveceğinizi biliyorum. ”

Sonunda Çad zayıfladı ve Patrick’le gittikçe daha fazla zaman geçirmeye başladı. Çad: “Belki de bu ilişkiye gerçekten bir şans vermeliyim. Hiç kimse bana bu kadar iyi davranmadı ya da bu kadar çok istemedi.” Ne yazık ki Patrick Çad’ı bağladığının farkına vardığında ona olan ilgisini kaybetmeye başladı. Patrick için aşk kovalamacayla ilgiliydi, kişiyle değil.

Örnek: William ve Betty

Narsistik William, Betty ile ilk tanıştığında onu yetişkin hayatı boyunca aradığı özel kadın olarak gördü. Betty güzel, eğitimli ve William’dan daha yüksek bir sosyal sınıftandı. İlişkileri başladığında ona bir kraliçe gibi davrandı. William hızlı hareket etti, Betty’den işini bırakmasını, onunla evlenmesini ve onunla kimsenin tanımadığı başka bir ülkeye taşınmasını istedi.

Bir süre birlikte yaşadıktan sonra William sıkıldı ve Betty’ye olan ilgisini kaybetti. Daha fazla evlilik konuşması yoktu. William onu ​​değersizleştirmeye ve sürekli kavga etmeye başladı. Betty’nin sözde ilişkilerinin ölümü için bencilliğini bencilleştirdiği bir kısır kavgadan sonra William eşyalarını toplayıp taşındı.

Betty sersemlemiş, derin bir depresyona girmişti ve bir zamanlar harika ilişkilerine ne olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu. Bir yıl boyunca ağlayıp geri dönmesi için William’la iletişim kurmaya çalıştı ama mesajlarını, telefon konuşmalarını veya e-postalarını hiç cevaplamadı. Sonunda Betty, ailesinden yardım istedi ve terapiye girdi.

Aradan bir yıl geçti

Birdenbire Betty, doğum gününde William’dan “Seni düşünüyorum. Umarım güzel bir gün geçiriyorsundur.” şeklinde bir mesaj aldı. Betty, bu mesaja çok şaşırsa da en iyi eylem planının onu tamamen görmezden gelmek olduğuna karar verdi.

William kararlıdır. Betty’yle yeniden bir ilişki içine girmek için her gün sevimli flört mesajları göndermesinin yanı sıra, evine teslim ettiği en sevdiği çiçeklerden oluşan güzel bir buket… Betty hala onunla konuşmayı reddettiğinde William’ın sıradaki hamlesi klasik bir hoover tekniğidir: ona, içinde yaşadığı her şey için özür dileyen bir mektup gönderir:

“Seni delice seviyorum. Benden nefret etmen gerektiğini de biliyorum. Hakkımda düşündüğün o kötü şeyleri hak ediyorum. Bütün o yaptığım şeyler delilikti. Gitmene izin verdiğimde hayatımın en büyük hatasını yaptığımı anladım. (Ona “kaçmasına izin ver” olarak onun tükenme şeklini nasıl yeniden tanımladığına dikkat edin) Sen sevdiğim tek kadınsın. Lütfen değiştiğimi kanıtlamak için bana bir şans daha ver. Seni ne kadar sevdiğimi kanıtlamak için istediğin her şeyi yapacağım. Pişman olmayacaksın. Söz veriyorum.”

teşhirci narsist

NARSİSTİK MALZEMELER

Kaynak: Wikipedia.org‘a göre, narsistik arz terimi , 1938’de psikanalist Otto Fenichel tarafından, diğer insanlara özgüvenimizi arttırmak için kullandığımız çeşitli yolları tarif etmek için tanıtılan bir kavramdır .

NPD Anlamı: Narsistik arzlar veya kısaca arz terimi, narsistlerin özgüvenlerini düzenlemek için kullandıkları her şeyi ve herkesi tanımlar. Narsistik arzların amacı narsistin özel olma hissini arttırmaktır.

Örnek: Hayırsever Edward

Edward, “sosyal yanlısı” teşhirci narsist olarak adlandırdığım bir kişilik. O son derece zengindir ve servetini kamuoyunda imajını diğer insanlara derinden önem veren biri olarak desteklemek için kullanmayı seçer. Bu özellikle ironiktir çünkü Edward duygusal empatiden tamamen mahrumdur. Edward’ın halka gösterdiği yüz ile kendisine yakın olanlara nasıl davrandığı arasında büyük bir fark vardır. Evde bir zalimdir. Karısı ve çocukları onun için, çalışan insanlar gibi ondan korkarlar.

Edward’ın ana narsistik malzeme kaynağı, adını ve yüzünü gösteren yüksek profilli hayırsever nedenlere milyonlarca dolar vermektir. Yerel bir hastanenin pediatrik kanadını şimdiden adıyla almış ve aynı zamanda yerel bir kütüphaneyi desteklemiştir. En sevdiği hayır kurumu kamu televizyonudur. Birisi televizyonu her izlediğinde sponsorluğunu gösterdiğini, isminin ve yüzünün şovun verdiği paranın tanınması için ekranda açıkça göründüğünü bilmeyi seviyordur.

Narsisistik Aile Sistemi — Altın Çocuk ve Günah keçisi

narsist aile sistemi

Narsistik kişilik bozukluğuna sahip güçlü bir ebeveyn tarafından yönetilen ailelerde, ailedeki çocuklara bazen belirli roller verilir ve birbirlerinden oldukça farklı şekilde muamele görürler. Bunun nedeni narsistik kişilik bozukluğu olan kişilerin bütün nesne ilişkilerinden yoksun olmalarını ve çocuklarını gerçekçi bir şekilde hem iyi hem de kötü özelliklerin bir karışımı olarak görememeleridir. Bir çocuk narsistik ebeveyne ait iyi projeksiyon alıcısı olabilir ve mükemmel olarak görülürken, diğer çocukların bir veya daha fazlası kötü olarak görülebilir. Bazı ailelerde bu roller ebeveynlerin en sevdiği kişi olana göre yeniden atanır. Bu bazen çocuklar arasında ebeveynleri memnun etmek ve iyi biri olarak görülmek için rekabeti teşvik eder.

Altın Çocuk: Narsistik bir ebeveynin en sevdiği çocuğunun terimi. Bu çocuk mükemmel ve özel olarak idealleştirilmiştir. Ebeveyn, bu altın çocuğun tüm olumlu özelliklerini yansıtır ve dinleyen herkese harika başarıları için övünür.
Günah keçisi: Bu çocuk narsistik ebeveyne ait negatif projeksiyonların nesnesidir. Kendisi, açıkça başkalarının suçu olan şeyler de dâhil olmak üzere, yanlış giden her şey için suçlanan önemsiz bir ezik olarak değerlenir ve değerlendirilir.

Örnek — Günah keçisi Perry

Perry’nin ailesinde, erkek kardeşi David, sürekli günah keçisi ilan edilirken, görevlendirilmiş altın çocuktur. David, Perry’nin en sevdiği oyuncaklarından birini kötü niyetli bir şekilde kırarken elini incittiğinde, narsistik anneleri Perry’yi suçladı. “Ne yaptığını gör! Kardeşinin elini incitmesi senin suçun. Ona ne yaptın?”

D. ELİNOR GREENBERG

Read more

Bipolar Bozukluk Nedir? Belirtileri ve Tedavisi

Bipolar bozukluk türlerini aynı zihinsel mekânda, manik yükseliş, depresif çöküş ve tedaviyle dengelenme hâllerini birlikte gösteren alegorik sahne

Bipolar Bozukluk Nedir?

Bipolar bozukluk aynı zamanda dünyanın bazı bölgelerinde eski adıyla bilinen manik depresyon ciddi ve önemli ruh hali değişimleri ile karakterize edilen zihinsel bir hastalıktır. Bu durumu olan bir kişi alternatif “yüksekler” (klinisyenlerin “mania“ dediği şey ) ve “alçaklar” (depresyon olarak da bilinir) yaşar.

Hem manik hem de depresif dönemler yalnızca birkaç saatten birkaç güne kadar kısa olabilir. Veya döngüleri daha uzun olabilir, birkaç haftaya ve hatta aya kadar sürer. Mani ve depresyon dönemleri kişiden kişiye değişebilir – birçok kişi bu yoğun ruh hallerinin çok kısa dönemlerini yaşayabilir ve bu bozukluğa sahip olduklarının bile farkında olmayabilir.

Bipolar bozukluk türlerini aynı zihinsel mekânda, manik yükseliş, depresif çöküş ve tedaviyle dengelenme hâllerini birlikte gösteren alegorik sahne

Amerikan Psikiyatri Birliği’ne göre, dört ana bipolar bozukluk kategorisi vardır: bipolar I bozukluğu, bipolar II bozukluğu, siklotimik bozukluk ve başka bir tıbbi veya madde kötüye kullanımı bozukluğuna bağlı bipolar bozukluk (APA, 2013). Bipolar bozukluk tanısı konan herkese tanı konabilir ancak çocuklardaki bipolar bozukluğa rahatsız edici “duygudurum bozukluğu“ denir ve farklı belirtiler ortaya çıkar.

Tüm bipolar bozukluk tipleri genellikle tedaviye iyi yanıt verir, bu da uzun yıllar ilaç yönetimi ve bazılarında da psikoterapi içerir. Pek çok zihinsel bozukluk gibi profesyoneller de bu durumu “iyileştiren” bir insandan, onu iyi yönetmeyi öğrenmekten bahsetmez. İlaç ve psikoterapi bir kişinin bunu yapmasına yardımcı olur.

Bipolar Bozukluk Türleri

Bipolar bozukluğun teşhisi için, bir kişinin yaşamı boyunca en az bir manik (veya bipolar II, hipomanik) bölüm ve bir de depresif olay geçirmiş olması gerekir.

Bir manik atak (bipolar I) hızlı konuşmaya yol açabilir; aşırı mutluluk, aşırı sinirlilik, aşırı hareketlilik… Manik 1 bölümdeki insanlar her şeyi yapabildiklerini, tüm bunları denemek ve yapmak için planlar yaparak hiçbir şeyin onları durduramayacağına inandıklarını hissederler. Bipolar I’in teşhisi için, bu bölüm en az bir hafta sürmeli ve bir kişinin olağan davranışından fark edilebilir bir değişikliği temsil etmelidir.

Hipomanik dönem, ruh hâli döngüleri, genetik yatkınlık ve bipolar bozukluğun uzmanlar tarafından teşhis sürecini tek sahnede anlatan alegorik görsel

Bir hipomanik dönem (bipolar II bozukluk) semptomları en az dört (4) gün süre ile mevcut olması gerekir ve bunun dışında, manik bir epizod aynı semptomları ile karakterize edilmektedir. Bu rahatsızlığı olan biri mani veya depresyon dönemleri arasında üç yıla kadar normal bir ruh hali yaşayabilir.

Tedavi edilmediğinde, bölümlerin şiddeti değişebilir. Bu rahatsızlığı olan kişiler, semptomlarının ciddiyeti arttıkça yeni bir döngünün ne zaman başlayacağını tahmin edebilirler.

Bipolar Bozukluğun Nedenleri

Zihinsel bozuklukların çoğunda olduğu gibi, araştırmacılar bu duruma neyin sebep olduğunu hala kesin olarak bilmiyorlar. Bir kişiyi bipolar bozukluk için yüksek risk altında bırakan tek bir risk faktörü, gen veya başka yatkınlık yoktur. Bir kişinin riskini artıran faktörlerin bir araya gelmesi muhtemeldir. Araştırmaya göre, bu faktörler farklı bir beyin yapısını ve işleyiş şeklini, bir takım genetik faktörleri ve aile öyküsünü içerebilir (bu hastalık ailelerde yaşama eğiliminde olduğu için).

Bipolar bozukluk, çoğu ruhsal hastalık gibi en iyi şekilde psikolog, psikiyatrist veya klinik sosyal hizmet uzmanı gibi eğitimli bir akıl sağlığı uzmanı tarafından teşhis edilir. Bir aile hekimi veya pratisyen hekim ön tanı koyarken, sadece bir ruh sağlığı uzmanı bu durumu güvenilir bir şekilde teşhis etmek için gerekli deneyim ve becerileri sunar.

Bipolar Bozukluk Tedavisi

Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü‘ndeki (NIMH) araştırmacılara göre , bipolar bozukluğun kesin nedeni henüz bilinmemektedir – ancak yine de etkili bir şekilde tedavi edilebilir. En etkili tedavileri bulma konusunda araştırmalar devam etmektedir.

Çoğu ruhsal hastalık gibi, bugün de bu durum psikiyatrik ilaçlarla birleştirilen psikoterapi ile tedavi edilir (çoğu insan ikisinin birleştirilmesinden daha hızlı yarar sağlar.) Bu hastalığın tedavisi genellikle etkilidir ve çoğu insanın gün boyunca, ayın çoğu günü boyunca dengeli bir ruh hali sürdürmelerine yardımcı olur. Bir kişinin tedavinin tam ve faydalı etkisini hissetmeye başlaması bir ile iki ay sürebilir.

Bipolar bozuklukla yaşamayı, rutinler, destek, ilaç kullanımı ve zaman içinde dengelenme sürecini tek alegorik sahnede anlatan görsel

Bu durum için kendi kendine yardım stratejileri, kişiye ve hastalığın ciddiyetine bağlı olarak etkinliklerinde değişiklik gösterir. Bazı insanlar bir destek grubuna katılmayı, kendi kendine yardım stratejilerini açıklayan kitapları okumayı ya da günlük tutmayı (ya bir kâğıt ya da bir ruh hali ya da günlük uygulaması aracılığıyla) yararlı buluyorlar.

Bipolar bozukluğun tedavisindeki en büyük zorluklardan biri, uzun vadede bir kişi için en uygun tedavi rutini bulmak ve sürdürmektir. Bu rahatsızlığı olan çoğu insan, yaşamlarının büyük bir kısmı için ilaçlardan yararlanır ancak her şey yolunda çok iyi göründüğü zaman ilaçlara bağlı kalmak zor olabilir. Bu rahatsızlık için genel olarak reçete edilen ilaçlar, bir ruh hali dengeleyicisini (lityum gibi) içerir; bazı tedaviler ayrıca ilave ilaçların kullanımını da içerebilir (atipik bir antipsikotik veya bazı durumlarda bir antidepresan).

Bipolar ile Yaşamak ve Yönetmek

Günlük olarak bu durumla yaşamak için birçok zorluk var. İyi kalmak, tedaviye devam etmek ve dengeli bir ruh halini korumak için uzun vadeli, başarılı stratejilerden bazıları nelerdir? Bu şartla yaşamanın önemli bir bileşeni, ne olursa olsun rutinleri inşa etmeyi ve bunlara bağlı kalmayı öğrenmektir. Bir insanı manik ya da depresif bir bölüme sık sık sokabilecek şey, rutin işlerinin dışına çıkmakta ya da bir gün ruh hallerini düzenlemelerine yardımcı olan ruh dengeleyicisinin artık gerekli olmadığına karar vermektir.

Prognoz ve Uzun Vadeli Görünüm

Uygun tedavi ile, bipolar bozukluğu olan biri için görünüm olumludur. Çoğu insan bir ilaca ve / veya ilaç kombinasyonuna cevap verir. İnsanların yaklaşık yüzde 50’si sadece lityuma cevap verecektir. Ek bir yüzde 20 ile 30, başka bir ilaca veya ilaç kombinasyonuna cevap verecektir. Yüzde on ile 20, tedaviye rağmen kronik (çözülmemiş) ruh hali semptomlarına sahip olacak. Bipolar hastaların yaklaşık yüzde 10’unun tedavisi çok zor olacak ve tedaviye çok az yanıt vererek sık görülen bölümler olacak.

Ortalama olarak bir kişi, birinci ve ikinci bölümler arasında yaklaşık beş yıl boyunca semptomsuzdur. Zaman geçtikçe epizotlar arasındaki süre, özellikle tedavinin çok kısa bir sürede kesildiği durumlarda azalabilir. Bipolar bozukluğu olan bir kişinin yaşamı boyunca ortalama sekiz ile dokuz duygudurum dönemi geçireceği tahmin edilmektedir.

Bipolar bozuklukta tedaviye verilen farklı yanıtları, zaman içindeki ruh hâli döngülerini ve uzun vadeli görünümü tek alegorik sahnede anlatan görsel

Yardım almak

Bipolardan toparlanma yolculuğunuzda başlamanın birçok yolu vardır. Pek çok insan, gerçekten bu rahatsızlıktan muzdarip olup olmadıklarını görmek için doktorlarını veya aile doktorlarını görerek başlar. Bu iyi bir başlangıç ​​olsa da, aynı zamanda bir akıl sağlığı uzmanına da danışmanız önerilir. Uzmanlar – psikologlar ve psikiyatristler gibi – zihinsel bir bozukluğu aile hekiminden daha güvenilir şekilde teşhis edebilirler.

John M. GroholPsy.D.

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Kendini Arayan Adam

kendini-arayan-adam

Kendini Arayan Adam

kendini-arayan-adam

Kendini arayan adam sonunda bir çöplükte buldu onu. Onu orada bulacağını nereden bildiğini sormayın. Bilmiyordu. Bütün bir şehri dolaşan ve çıkarttığı gürültüyle kedisinden köpeğine, ağacından otuna kadar tüm yaşamı huzursuz eden bir çöp kamyonu tarafından atılmıştı oraya. Bir belediye kamyonuydu bu. Farkında olmadan hizmet götürürdü böylelerine.

Gözlerini açıp kendine geldiğinde kokudan burnunun direği kırıldı. Ne büyük bir çöp yığınıydı böyle! Üstüne üstlük bir şehrin bu kadar temiz görünüp bunca pis kokabileceğini hiç düşünmemişti. Geldiği yerde de düşünme yetisine sahipti ama genelde insanın kafası çöplükte daha iyi çalışırdı…

Bir zaman sonra koku alma duyusu ortama o kadar alışmıştı ki, hani çöplüğe takım elbiseli, bol esanslı bir ‘beyefendi’ girse anında fark ederdi onu. Kokusundan fark ederdi. Dış dünyadan gelen hiç kimse tek parça halinde ait olamazdı çünkü oraya. Pek az kişi kendini bin parçaya bölmeden tanıyamıyordu. Kendini bu çöplükte tek parça olarak bulmasını yadırgadı.

Kendini arayan adam boydan boya gezindi çöplüğü. Bir şehri tanımanın en iyi yolunun, o şehrin çöplüğünü karıştırmak olduğunu iyi biliyordu. Nereden biliyordu bunu? Malumluk işti doğrusu! Gezindi durdu, hallaç pamuğu gibi savurdu çöplüğü. Bir gören olsa yiyecek aradığını düşünebilirdi ama o sadece kendini arıyordu. Üç beş parçaya bölünmüş fotoğraflar, kanlı bir bıçak, mutlu bir aile albümü… Bir gelinin kayıp kırmızı kuşağı, kundak bebelerinin süt dişleri, kararmış kefenler… Uyuşturucu, kumar, tecavüz günlükleri… Yarı yarıya dolu bir kavanoz bal, iliği sömürülmüş kemik, tabanı çürümüş postallar… Mutlu mu yoksa üzgün müydü bu şehir? Aç mı yoksa tok muydu? Tümden mi çürümüştü, bir yanı sağlam mıydı hala? Parçaları birleştirmekte zorlanıyordu. Bir de sigara bulsa daha sağlıklı düşünürdü belki! Kırıntısını bile bulamadı. Şaşılacak işti doğrusu. Son nefesine kadar somuruyor olmalıydılar. Kararmış otopsi raporlarını buldu kentin… Kesinlikle acı çekiyordu bu şehir.

Yürüdü. Soğuktu hava, üşüyordu. Yakaları sökülmüş ama hala taze görünen bir cüppe ilişti gözüne. Hâkim cüppesine benziyordu. Terzi avanağı bir hayli şaşırmış olacaktı ki düğme dikmişti önüne. Sanık sandalyesinde kimler oturuyorduysa artık, öfkeyle hüküm verirken yakası bağrı açılmış olmalıydı adaletin. Belli ki sonunda bir terzi avlusunda bulmuştu kendini. “Bu şehrin adalet anlayışında bir sakatlık var!” diye düşündü. Cüppesi düğmeli bu şehrin doğruluğundan sakındı.

Yakılmış Kitaplar

Yakılmış kitaplar da vardı çöplükte. Bunca gördüklerinden sonra onlara da rastlamak şaşırtmamıştı adamı. Düşündü adam! İyi bir fikir yakaladı: “Yakılmış bir kitap bulmak, hiç kitap bulamamaktan daha iyidir! Demek ki hala dönüşümün sancısıyla kıvranıyor dışarısı. Hiç sancı çekmemekten daha iyidir.” Kırmızı bir kurşun kalem buldu adam. Tepesindeki silgi lekesizdi. Adamın bir kaleme ihtiyaç olduğu malum mu olmuştu acaba çöplüğe? Her şey beklenirdi bu çöplükten.

İlk kez bir kalemi olduğu için mutluydu adam. Aramaya ve araştırmaya bir son verip çöplüğün en manzaralı köşesine uzandı. Burasını artık deniz kıyılarına bile değişmezdi. Bunca yıllık huzursuzluğuna aradığı anlamı verebilmişti artık. Tabii ya! Başını çöplüğe koyduğunda şehirle bütünleştiğini hissetti. Bir kez daha düşündü: “Yerini yadırgayan pire, yoksa bir köpek sıcaklığına mı hasretti bunca yıl? Acaba insan ömrü boyunca kaç kez ayak basmayı başarır ait olduğu yere?” Bu fikir eşelemeleri, kendini bulamamışlar için hiçbir cevabın sorusu değildi. Aklındaki soruları def etmiş olmanın huzuruyla sıkı sıkıya kavradı kalemini.

Sabaha karşıydı. Güneş henüz kıçını kaldırmamış, göz kırpmamıştı çöplüğe. Huzurlu bir dünya düşüyle uyuyakalmıştı geceden. Aniden sıçradı! Kan ter içindeydi. Kâbusların en beterini görmüş, gözleri tam anlamıyla yuvasından fırlamıştı. Yanaklarından çenesine doğru inen ter gözyaşlarına karışıyor, zar zor nefes alıyordu. İliklerine kadar işlemiş bir korkuyla boğazını tuttu.

Gencecik çocukları asıyorlardı rüyasında. Alabildiğine ilkel bir vahşetle yapıyorlardı bunu. Gülmüyorlardı. Unutmuşlardı gülmeyi. Yalnız çocuklara değil, büyüklere de kötülük ediyorlardı. Kadınlara, yaşlılara, doğaya, hayvana ve yaşama kıyıyorlardı. Acıma hissini unutmuşlardı. Zar zor kalkabildi. Kendine geldiğinde avucundaki kalemin ortadan kırılmış olduğunu fark etti. Rüyasında asılan çocukların kalemini nasıl kırdıklarını görmüştü. Şimdi o kalemi kimin kırdığını daha iyi görebiliyordu: sessizliğini, görmezden ve duymazdan gelişini… Hissettiği acının tarifi yoktu. Evladını kaybetmiş bir annenin acısına erişti hisleri. Ellerini kanayan yerine, zihnine bastırdı. Gözleri, yıkılmış bir bendin suları gibi çağlayıp boşalıyordu çöplüğe.

Günlerce kayıp dolaştı. Ne açlık ne susuzluk, eksikliğini hissettiği şey bedensel yoksulluğu değildi. Bedeni yoktu. Gözleriyle görmüyor, kulaklarıyla işitmiyordu artık. O, bu dünyaya ait olan organlarıyla, dokunmaya çalıştığı her şeyi tuzla buz etmişti bu güne kadar. Acı, bir bütün halinde görmeyi öğretmişti ona. Şimdi gözlerini kapatarak da aşabilirdi okyanusları…

Adam, “Bilen bilgisini bilmeyenle paylaşsın” dedi. “Bir buz parçası ne kadar güneş yüzü görürse o kadar hızlı erir.” Yüzlerce kez görülmüş ve test edilmişti… Uyanmıştı adam. Saatlerce baktığı nokta ezberindeydi, unutmazdı artık. Ceplerini boşaltmanın vakti gelmişti. Kırılmış kalemini cebine koyup ufka baktı. Kendinden evvel binlerce kez bakılmıştı oraya. Ve onların tuttuğu yoldan yürüdü şehre doğru.

Günay Aktürk

Read more

İç Savaş Hikayesi – Günay Aktürk | 1980’lerin Karanlığında Bir Öykü

“Günay Aktürk’ün İç Savaş adlı öyküsünün final sahnesini betimleyen çizim: Yorgun bir adam ve eşi, karanlık bir gecede birbirlerine sarılmış şekilde yerde uzanıyor; arka planda pencere ve masanın üzerinde bir tabanca görülüyor.”

İç Savaş Hikayesi: Barikatlar, Karanlık ve İnsan Kalbinin Çöküşü

İç Savaş Hikayesi, 1980’lerin karanlık günlerinde geçen, insanın karanlığıyla yüzleştiği sarsıcı bir öykü. Bu yazıda barikatları, kayıpları ve bir adamın iç savaşın ortasında yaşadığı derin çatışmayı anlatıyorum.

İç savaş atmosferinin gölgesinde her sokak başka bir hikâye taşır; kimi zaman bir taksinin içindeki sessizlik, kimi zaman kapı aralığından sızan bir nefes… Bu öykü, sadece çatışmanın değil, insanın kendi içindeki karanlıkla hesaplaşmasının da hikâyesidir.

İç savaş hikayesi için barikatlar, karanlık bir gece ve silahlı gerilimi betimleyen dramatik illüstrasyon.

İç savaş tüm ülkeyi kasıp kavuruyordu. İnsanlar; sağcı, solcu, Alevi, Sünni diye ayrıştırılmış, her mahallede bir barikat, her barikatta yüzlerce genç kurşun sıkmaktaydı birbirlerine. Kimi şehirlerde soykırıma varan katliamlar yapılıyor, yaşlarına ve de cinsiyetlerine bakılmaksızın bin bir yollu işkencelerle öldürülüyordu insanlar. Ölümün belli bir adresi yoktu. Bazen güpegündüz sokak ortasından, bazen de işkence hanelerinden yükseliyordu çığlıklar. Sanki gizli bir el durdurulması imkânsız bir hızla öfke ve kinin hâkim olduğu keşmekeş bir ortam yaratmıştı.

İki karşıt halkın yaşamadığı kimi şehirler sessizdi. İşte öykümüze konu olan bu şehir de onlardan biridir. Muhafazakârdır insanları. Karşıt fikirlerin olmaması kuşkusuz her zaman iyiye işaret sayılmaz. Tek taraflı öfkeyi biraz daha arttırır o kadar. Bugün bu kadar sessiz olan bu şehir de bir zamanlar kanlı çatışmalara şahit olmuştu.

1980 yılının Temmuz sonları… On yedi kişilik yolcusuyla otogarın önünde durdu otobüs. Gece yarısını çoktan geçmişti. Çevrede, otogarın önündeki bankta oturan biri kadın üç kişinin dışında kimsecikler yoktu. Otobüsten inen yolcular ellerinde bavullarla teker teker kaybolmaya başladılar karanlıkta. Yalnız kırk beş yaşlarındaki adam bir süre bekledi. Elinde bavul yoktu. Siyah ve uzun paltosunun cebinden sigara paketini çıkartıp yaktı. Otogarın yan tarafında bir taksi durağı vardı. Oraya doğru yürüdü. Ayağındaki kunduradan çıkan sesler gecenin sessizliğini bozuyordu. Tepeden tırnağa simsiyah giyinmişti. Yürüyüşü kendinden emin, adımları telaşsız, bakışları korkusuzdu. Durağın önünde oturan dört şoförü bir süre süzdükten sonra selam bile vermeden sordu:

1980’ler kısa öykü atmosferini yansıtan, otogarda taksiye binen baş karakter ve onu şüpheyle izleyen şoförlerin yer aldığı dramatik sahne.

– Kayalı kasabasına gideceğim. Sabit bir tarifeniz var mı?

Kasabanın adını duyan şoförler şüpheyle birbirlerinin gözlerine baktılar. Çünkü Kayalı, bir Alevi kasabasıydı. Ülkenin bu kadar karışık olduğu bir dönemde, hem de gecenin bu saatinde canına mı susamıştı bu adam? Şoförlerin huzursuz edici bakışlarına aldırmadan yineledi sorusunu. Otuz yaşlarındaki bir şoför ayağa kalkarak ücreti söyledi. Adam kabul ederek şoförün gösterdiği taksiye yönelip arabaya bindi. Taksi otogardan çıkıp gözden kaybolduğunda bile duraktaki adamlar hâlâ birbirlerine bakıyorlardı.

Beş kilometre kadar gittiler. Arka koltukta oturan adam pencereden karanlığı seyrediyordu. Taksicinin dikiz aynasından kendisini izlediğini fark etmemişti henüz. Taksicinin bakışları nefret doluydu. Kim bilir neler geçiyordu aklından! Belki de adamın bu deli cesaretini çözememişti hâlâ. Belki de bu ülkede yaşamıyordu adam. Yurt dışından gelmiş olamaz mıydı? Bu aylar tatil aylarıydı. Ülkedeki kargaşadan haberdar olsa da durumun vahametini kavrayamamış olabilirdi. Sinsice sırıtmaya başladı.

Alevi Sünni çatışması hikaye sahnesi; 1980’lerde geçen kısa öyküde baş karakter taksinin içinde otururken, benzinlikte iki adamla gerilimli gece atmosferi.

Taksi henüz çok fazla bir yol gitmemişti ki koyu bir sohbete daldı iki arkadaş. Havadan sudan derken memleket meselesine geldi konu. Benzinci, bir hafta önce falanca mahallede yapılan katliamı anlatıyor, bir taraftan da, yazık memlekete, diyordu.

Taksici: Duydum o olayı. Altı kişiyi öldürmüşler. Pardon pardon! Dokuz kişilermiş. Aralarında çocuklar da varmış!
Benzinci: Üçü çocuk diyorlardı.
Taksici: Neden katlettiler acaba? Ben ömrü hayatım boyunca böyle bir şey ne gördüm ne duydum. Demek buralara kadar yayılmış olaylar?
Benzinci: Alevi Mahallesi diyorlardı. Sebebi belli işte!

Bu sözle beraber dikiz aynasından arka koltuktaki adama baktı şoför. Adam hâlâ pencereden dışarıyı seyrediyordu. Suratında ne bir değişim, ne öfke, ne de bir kıpırtı vardı. Sanki konuşulanları hiç duymamış gibiydi.

Biraz sonra bir sigara yakıp pencereyi araladı arkadaki adam. İlk dumanı içine çekerken göz göze geldiler şoförle. Ancak bu o kadar kısa sürede olmuştu ki şoför, adamın bakıp bakmadığını tam olarak kestirememişti. Bir ara kuşkulandı adamdan! Neden hiç renk vermemişti? Üçü çocuk olmak üzere dokuz kişiyi katlettiklerini az önce anlatmamış mıydı? O anda arka koltukta oturan bu garip adamın korkuyla karışık bir ürperti uyandırdığını hissetti içinde! Tam arkalarında oturuyordu sonuçta, ne olur ne olmazdı! Dudaklarını ıslatıp yan gözle arkadaşını kesti. Bir gözü arkadaşında, bir gözü torpido gözündeydi artık.

Karanlık öyküler temalı bu sahnede, eski bir taksinin içinde üç adam görünür. Arka koltuktaki baş karakter ciddi bir ifadeyle öne bakarken, şoför ve benzinci gergin bir atmosfer yaratır. 1980’ler Türkiye’sinin toplumsal çatışmalarını yansıtan öykü sahnesi.

– Arkadaş! Daha çok var mı Kayalı kasabasına?

Duyduğu soru karşısında afallamıştı şoför!

– Anlamadım ağabey? Sen Kayalı kasabasından değil misin?
– Hayır! On dakikalık bir işim var o kasabada. Siz beni kuytu bir köşede bekleyeceksiniz, ben de işimi bitirip hemen döneceğim.

İki adam da ön koltukta soğuk terler döküyordu artık. Ne yutkunabiliyorlar, ne de tek bir kelime edebiliyorlardı. Gözlerini farın aydınlattığı yoldan alamıyorlardı. Bir zaman sürdü bu sessizlik. İlk ışıklar görünmeye başladığında arka koltuktaki adam hareket eder gibi oldu. Bir kez daha soğuk terler döktü şoför!

– Evli misin şoför edendi?
– Evliyim ağabey.
– Çocuğun var mı?
– Ellerinden öperler, iki kızım var.
– Allah analı babalı büyütsün arkadaş! Allah analı babalı büyütsün!
– Allah razı olsun ağabey!
– Ölümden korkuyor musun?
– Kim korkmaz ki ağabey?
– Normal ölümden bahsetmiyorum. Öldürülmekten korkuyor musun?

Dikiz aynasından yalvaran gözlerle bakıyordu şoför. Ne denirdi ki? Kulağına kadar gelen katliam haberlerinin şu an burada, bu taksinin içinde de yaşanmayacağını kim garanti edebilirdi? Cevabını bulamadı sorunun. Kısa aralıklarla yutkunuyordu sadece.

– Suçlu ya da suçsuz, inançlı ya da inançsız, insanlar öldürülüyor. Onlar sekiz, on gibi basit sayılardan ibaret değiller. Onlar insan. Değillermiş gibi davranma. Hatta öldüren sen bile olsan! Ne kadar kötü olursan ol, ne derece vahşi bir katil olursam olayım, belki gün gelir biz de insan olduğumuzu hatırlayabiliriz.

İnsan olduğunun farkına varmış gibiydi şoför. Belli olur muydu hiç? En büyük dönüşümler büyük olaylarla yaşanmıyor muydu zaten? Vahşet gören gözler kötülüğe övgü dizebilir miydi hiç? Bu şoför daha pek çok kez yolcu alırdı da, böylesi bir yolcuyu bir daha unutabilir miydi?

Adam dişlerini gıcırdatarak boğazını temizledi. Taksiciye uzun uzadıya, ses etmeden, öfkeyle baktı. Sonunda başını kaldırıp konuştu:

Gerilim öyküsü sahnesi; baş karakter karanlık yolda taksiden inmişken, taksi hızla uzaklaşıp tozu dumana katarak geride bırakıyor.

Adam elinde tabanca, kasabanın içinde temkinli adımlarla yürüyordu. Evlerin ışıkları sönmüştü. Ne tek bir çıtırtı, ne köpek sesi… Gecenin karanlığında görülen tek şey, yeryüzüne çöreklenmiş zifir karası bir geceydi…

Adam bir süre daha yürüyüp iki katlı bir evin önünde durdu. Ne çok virane ne de çok gösterişli bir görünümü vardı. Evin önündeki bahçeden geçip merdivenleri çıktı. Oldukça heyecanlıydı! Aklından her ne geçiyorsa aksini düşündüğü belliydi. Yoksa bunca soğukkanlıyken neden heyecanlansındı ki birden bire? Kapının önünde dikilirken, kuş kafesini andıran pencerenin perdesi oynar gibi oldu. Daha bir dikkat kesti adam. Yutkundu, gözleri kapıya kilitlendi. Neden sonra belli belirsiz bir tıkırtı işitti içeriden. Kapıyı boydan boya süzdü. Önce bir anahtar sesi duyuldu, sonra bir ikincisi… Ağır ağır açıldı kapı. Karanlığın içinden güneş gibi parlayan bir çift göz, hasretle bakıyordu karşısındaki adama. Bir süre öylece bakıştılar. Gözleri dolmuştu kadının. Sonra aniden, engellenemez bir tutkuyla sarıldılar birbirlerine. Bir yağmur damlası nasıl düşerdi toprağa? Sevgi nasıl kokardı yağmur sonrası? Hissedebiliyordu ikisi de. Adam bir çırpıda baktı karısının gözlerine, kadın işitti kocasının sustuklarını! Kadın, kafasını yere yıkıp adamın koluna girdi. Sessizce süzülüp girdiler içeriye.

Kadın masanın üstündeki gaz lambasını yakarken adam da paltosunu çıkartıyordu. Lambanın ışığı kısa bir anlığına parladı, daha bir net gördü kocasını. O anda kendini tutmasa çığlığı basabilirdi. Az kalsın yere düşürüyordu elindekini. Ağlamaklı ve titreyen sesiyle “Yaralısın sen!” diye bağırdı. Adamın gömleği boydan boya kana bulanmıştı. Bununla beraber karısının şaşkın ve korku dolu bakışlarını yatıştırmak için uzandı ve usulca oturttu sandalyeye. Gözlerindeki o sönük ifadeyle gömleğini süzdü ve “Sakin ol!”, dedi, “Sakin ol önce. Yaralı filan değilim.”

Psikolojik kısa hikaye sahnesi: 1980’lerin karanlık ortamında, evin içinde gerilim ve korku içinde konuşan bir çift, pencereden dışarıyı kontrol eden adam ve ağlayan kadın.

Kulağına bir çıtırtı çalınmış gibi pencereye doğru yürüdü adam. Perdeyi aralayıp bir süre dışarıyı süzdü. Kimsecikler yoktu dışarıda. Tekrar gelip oturdu karısının yanına. Meraklı ve endişeliydi bakışları.

– Bugün de geldiler mi?

Kadın, yanaklarına doğru süzülen yaşları silmeden evet anlamında başını salladı. Dişlerini sıktı adam.

– Saat beşe doğru geldiler. Yine karşı köydekilerdi. Kasabanın tüm erkekleri zaten ayrım yolda barikat kurmuşlardı. Birkaç saat boyunca silah sesleri hiç susmadı. Dursun amcanın oğlu Rıza var ya, o yaralandı bir tek. Ama korkulacak bir şey yok, durumu iyi.

Adam daha bir öfkeyle sıktı dişlerini. Kafasını yere yıkıp elleriyle yüzünü kapattı. Bir süre öylece kaldı. Kadın devam etti konuşmasına.

– Karanlık çöktüğünde üç araba jandarma geldi. Bütün evleri teker teker arayıp ne kadar silah varsa topladılar. Giderken de birkaç kişiyi yanlarında götürdüler.

Adam, başını ellerinin arasına alıp canını acıta acıta saçlarını çekti. Gözleri kapalıydı. Öfkeye kapılmış titreyen tok sesiyle: “Silahsız bir halk kendini nasıl korur?” dedi.

Kadın bir eliyle kocasının ellerinden tutup olanca sevgisiyle sıkarken bir eliyle de başını kendinden yana çevirip gülümsemeye çalıştı. Hareketleri zorakiydi. Onu, düştüğü bataklıktan çıkartmaya çalışır gibi umutla konuştu:

– Bir çaresi bulunur elbet. Bulunur değil mi?

“Bulunur.”, dedi adam, “Mutlaka bulunur.” Gözyaşlarını sildi kadının. Sonra hislerindeki o donuk umutsuzluk yine geldi oturdu adamın gözlerine. Gömleğindeki kana baktı. Gözleri doldu. Utanmasa oracıkta ağlayacaktı.

“Köy katliamı hikayesi sahnesi — Adamın kardeşinin yaşadığı kasabaya gelişi, barikatlı sokaklar, tedirgin kadınlar ve kapıda karşılayan kız kardeş Seval.”

Kadını daha fazla meraklandırmamak için anlatmaya başladı olanları. Adamın kız kardeşi Seval Çorum’da yaşıyordu. Çorum’dan gelen haberler o kadar ürkütücüydü ki âdeta kan gövdeyi götürüyordu. Meraktan deliye dönmüştü adam. Daha fazla dayanamayarak bir hafta öncesinden yola çıkmıştı. Çorum’a ulaştığında gördüğü ilk şey her mahallenin her köşe başında kurulan barikatlar oldu. İnsanlar tedirgindi. Halkın korkusu ve de her geçen gün tırmanan gerilim, yetmiş dokuz yılı aralığında Kahramanmaraş’ta yaşanan katliamı anımsatmıştı. Çünkü orada yüz elliden fazla Alevi katledilmişti.

Kardeşinin evine ulaştığında kapıyı çaldı. Bir süre bekledi. İçeriden ses gelmeyince birkaç kez daha çaldı. Sokakta barikatlara yemek götüren kadınları gördü. Biriyle göz göze geldi. Gözlerindeki umudu ve kaygıyı fark etti adam. Ardı sıra baktı bir süre. Evde kimse yoktu galiba. Tam dönüyordu ki bir fısıltı duydu içeriden. Dönüp seslendi, kendini tanıttı. Kapıyı açan Seval abisini karşısında görünce ağlayarak boynuna sarıldı. Bu hem bir özlemin hem de yardım isteğinin sessiz bir çığlığıydı.

İçeri girdiler. Evde ihtiyar bir adamla kırkında bir kadın, iki de genç kız vardı. Komşuları olduklarını söyledi. Adam kocasının nerede olduğunu sordu kız kardeşine. Kadın o anda yeniden ağlamaya başladı. “Geçen cuma, dedi, Alâeddin Camiinin oradan geçerken yakalamışlar. Saatlerce işkence edip bir traktörün altına bağlamış, sonra da yakmışlar.” Daha fazlasını anlatamadan kendini kaybetti kadın. Abisinin boynuna sarılarak nefesi kesilene kadar ağladı. Gözleri davul gibi şişmiş, bin perişan olmuştu. Sıkı sıkıya sarıldı adam. Artık onun durumu da kardeşinden pek farklı sayılmazdı. Bir yandan saçlarını okşuyor bir yandan da ağlıyordu. Güç bela kaldırıp elini yüzünü yıkadı kardeşinin. Kendine getirmesi bir hayli zaman aldı.

Aradan birkaç saat geçti. Bir ara komşularının halini hatırı sordu adam. Kırk sekiz yaşında bir oğlu varmış ihtiyarın. Bir hafta önce koyun otlatırken vurmuşlar. Ölüsünü bile ancak iki gün sonra gidip alabilmişler. Adam duydukları karşısında büyük bir üzüntü ve öfkeye kapılmıştı. Neler anlatmıyordu ki ihtiyar!

Toplumsal çatışma öyküsü sahnesinde yaşlı bir adam, köyde yaşanan katliamı anlatırken gözyaşlarına boğulmuş; etrafında acı içindeki aile üyeleriyle dramatik bir atmosfer oluşturulmuş.

– Olayı sağcı solcudan Alevi Sünni çatışmasına çevirdiler. Polis barikatı yıkmaya çalışırken sivil adamlar da arkalarından silahla ateş ediyorlar. Milliyetçilermiş. Böyle milliyetçilik mi olurmuş? Milliyetçilik dediğin kendi halkına kıymak mıdır oğlum?

Ağlıyordu seksen yaşındaki adam. Çizgi çizgi buruşmuş suratı, sönük bakışları ve bir de öldürülen oğlunun acısı… Gözlerindeki yaşı silmeden devam etti:

– Camiden çıkan sakallı adamlar sokak sokak bağırıyorlar: “Aleviler dinsizdir, kestikleri yenmez, aleviler ana bacı bilmez… Kim bir Kızılbaş öldürürse cennete gidecektir!” Asırlardır böyle kandırdılar bu insanları. Kafalarında bu var bu canilerin. Kerbela’da Hüseyin’i kesenlerle ne fark var aralarında? Geldin kendi gözlerinle gördün. Bu yaşananlar da bir Kerbela değilse ne?

Aradan birkaç gün daha geçti Kendi gözleriyle gördü yaşananları. Az bile anlatmıştı ihtiyar. Eksik bir nokta vardı bu işte. Bu işi düpedüz planlayan ne Sünniler, ne dindarlar ne de milliyetçilerdi. Sonunda herkes şahit olacaktı ki Sünni’yi vuran tabancayla Alevi’yi vuran tabanca aynı tabancaydı. Adam belki şimdi değil ama çok sonraları farkına varacaktı ki tüm bu katliamlar, bir ay sonra yaşanacak olan seksen darbesine yol açmak için bir ön hazırlıktı sadece. Kimsenin durdurmaya gücü yetmeyecekti. Ama alınacak bir ders vardı bu yaşananlardan.

Çorum Olayları sırasında barikatta direnen halk, karşıdan yaklaşan silahlı gruplar ve ortamda yükselen gerginliği anlatan detaylı bir sahne; gençlerin barikat savunması ve karanlık mahalle atmosferi.

Ertesi günlerde Çorum’un Alaca ilçesinde bin kişilik bir grup yeni bir saldırıyla elli atmış iş yerini tahrip ettiler. Onlarca insanı yaraladılar. Halk geceleri evde yatmaya korkar olmuştu. Bir hafta sonra olayların durulduğunu düşünen adam bu gece evde kalabileceğini söyledi kardeşi Seval’e. Bir nebze de olsa hâlâ korkuyordu genç kadın. Bu yüzden komşusunun kapısını çalıp eve çağırdı. İhtiyar adam, kızı ve iki torunuyla birlikte Seval’in evinde kaldılar o gece.

Sabaha doğru saat beş suları… Barikattaki çatışma yeni bitmiş, eve dönüyordu adam. Kulağına çığlık sesleri çalındı. Sesler kardeşinin evinden geliyordu. Yol kenarında bulduğu demir çubuğu kavradığı gibi koştu. Evin kapısı açıktı. İçeri girdiğinde yerdeki cesetleri gördü.

Elinde demir çubuk tutan bir adamın, karanlığa gömülmüş evin kapısına dehşet ve endişe içinde baktığı dramatik sahne. Türkiye iç savaş temalı öykü için hazırlanmış duygusal illüstrasyon.

Çıldırmış gibiydi o an. Salonun ortasında eli baltalı iki adamın üzerine saldırdı. Bir tanesi baltayı kaldırıp savurana kadar kafasını parçaladı adamın. Öteki adam saldırıp saldırmamada tereddüt ederken onu da yıktı yere. Öfkeden tüm bedeni zangır zangır titriyordu. Hıncını alamayıp defalarca vurdu yerde yatan cesede. Perişan, kendini kaybetmiş bir haldeydi. Mutfağın girişindeki kız kardeşinin cansız bedenini fark etti. Elindeki demir çubuğu istemsizce düşürdü yere. O anda kanının çekildiğini hissetti! Tüm dünyası başına yıkılmıştı. Yürüdüğünden bile habersiz birkaç adım attı. Dizlerinin üstüne çöküp başını kaldırdı kardeşinin. Kadının kafasından sızan kan tüm vücuduna yayılmıştı. Bağrına bastı cansız bedeni. Bir yandan sessizce ama canı sökülürcesine ağlıyor, bir yandan da biraz ötede cansız yatan ihtiyar adama bakıyordu. İhtiyarın kızıyla torunları yan yana serilmiş, solan âdeta kan gölüne dönmüştü. Göz pınarları kuruyana kadar ağladı. Birkaç saat sonra ne hissettiğini kendisi bile bilmiyordu artık.

“Günay Aktürk’ün İç Savaş adlı öyküsünün final sahnesini betimleyen çizim: Yorgun bir adam ve eşi, karanlık bir gecede birbirlerine sarılmış şekilde yerde uzanıyor; arka planda pencere ve masanın üzerinde bir tabanca görülüyor.”

Kafasını kaldırıp karısına baktı. Doğrusu ne karısında ne de adamda bir dirhem can kalmıştı. Cehennemin içinden çıkıp gelmişti zira. Artık birbirlerinden başka sarılacak kimseleri yoktu. Halk vardı bir de, halkın ortak gücü vardı. “Benim acım yüzlercesinden sadece biri.” dedi adam. “Ama eğer o barikatlardaki halkın gücü olmasaydı koca bir mahalleyi katledeceklerdi.” İçten içe kavurucu bir ateş gelip çöktü yüreğine. “Başım çatlayacak gibi ağrıyor.” dedi. Olduğu yere uzandı. Yanı başına uzanan karısına sarılıp kafasını göğsüne koydu. Saçlarını okşadı. Tabancasını çıkartıp masanın üzerine koydu. Öylece sarıldılar birbirlerine. Bir taraftan sıkı sıkıya sarılıyor bir taraftan da pencereden gökyüzüne bakıyordu adam…

Günay Aktürk 25.12.2014

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Kısa Makaleler (Kısa Ama İşlevsel)

Uzun Makaleler (Uzun Ama Keyifli)

Read more

Rezil Uyku – Kısa Makale

rezil uyku kısa makale

Rezil Uyku

rezil uyku kısa makale

Mevsim kış. Sefaletin, cehaletin ve yabanıllığın hüküm sürdüğü sıradan ve ilkel bir akşam vakti… Küçük bir çocuğun bir köşede kendi halinde misket yuvarlaması gibi ağır ağır yanmakta soba. Üstünde güğüm, içinde su, o da kendi halinde fokurdamakta. Yükselen buğunun altında ıslık çalar gibi ninni tonunda bir ses duyulmakta. Evin yaşlı ninesi her zaman ki köşesinde, adına “rezil uyku” dedikleri doyumsuz bir horultunun kucağında uyuklamakta… Bastonlu dede köy odasına gitmiş. Saat henüz akşamın sekiz buçuğu.

Evin büyük kızının adı Hatice. On altısına yeni basmış. Odasına kapanalı beri Hasan’ı düşünüyor. Birkaç hafta önce çeşmede gördü ya bakalım bir daha görebilecek mi. Hatice’nin içi maden ocağı. Boyuna demir dövüyor küçük yüreciği. Derinlerde henüz adını koyamadığı ateşli bir hakikat yanıyor! Hormonlarının varlığından bihaber. Saf ve kutsal bir tonda algıladığı duygularıyla Hasan’a ait olmak geçiyor içinden. Geçiyor ama geçip gitmek bilmiyor. Ellerinden tutabilir mi? Ne ayıp şey ama! Göz göze geldiklerinde yüzü kızarmış da, suç işlemiş gibi nasıl da utanmıştı! Hasan’ın da ondan kalır yanı yok hani. Bıyıkları daha yeni terlemiş bir delikanlı. Konuşmak şöyle dursun, tek bir adımda bile aralarına binlerce kilometre girecek korkusuyla, ürkerek bakmıştı Hatice’ye. Şaşılacak bir durum ama doğru, Hasan’lar henüz kirlenmemişler! Tastamam temiz bir çağ olmasa da, iyiyi de kötüyü de herkes biliyor!

Odalarında yapayalnız, acılarından demleniyorlar. Demlendikçe de şenleniyorlar. Çağ elektrik çağı değil, sefillik çağı! Sevenin sevdiğinden başkasını da görmüyor gözü. Yüzüne kısa bir anlığına baktığı o muhteşem günden bu yana haftalar geçmiş aradan… Özlemin ezgisi sobanın üstünde kaynayan suyla sarmaş dolaş…

Peki ya şimdi öyle mi? Öyle olduğu pek söylenemez. Sis kalktı ve göz gözü görmeye başladı! Gir internete bak yüzüne. İster uzun uzun, ister kısa aralıklarla… Dün şurada şunu yemiş, evvelsi gün bilmem nerede çekilmiş cüretkâr pozlar, bugün hiç tadı tuzu yok… Haticeler ve Hasanlar birbirlerine yazgılı değiller artık. Çünkü yabancı sesler çalındı kulaklara ve bu sayede başkalarının da varlığı fark edilmiş oldu. Ali biraz boydan kaybediyor ama kaslarına diyecek yok. Hasan için Hatice olmazsa Elif var. Burcu’yu da unutmamalı ha, görmeyeli dilli dişli bir kadın olmuş. Herkes için değişmiş devir, bir selam, iş tamam. Bir kıvılcımla tescilli teşhis emre amade, olsa olsa aşktır adı. Bunalım dolanmalar…

Ateşli bir aşkın ortalama ömrü 76 saat. Ne suçu var insan doğasının? Kıtlıkta kısır döngü, bollukta bunca ganimet… Ayağını yorganına göre misali. İnsanın insana ulaşması kolaylaştıkça emek de ortadan kayboluverdi. Eskiden kış uykusundaki uysallığıyla gitgide saygınlaşan ihtiras, şimdilerde ele geçirdiği avını boğazlayıp atıveriyor bir köşeye. Salkım saçak indiği yabancı bir duraktan, çok daha yabancı bir durağa doğru bin perişan bir halde ayrılıyor. Beden dediğin nedir ki? Pisliğe bulanmış bir çöplükte bile çul bulabilir kendine. Fakat duygularımız her zaman yadırgamıştır yerini. Emeğin inşa ettiği asil köşklere layıktır o. Güçlü bir zelzele medeniyetimizi yerle bir edip tüm izlerini silmiş insanlığın. Sonra da her tutku kendi tutsağını yaratmış. Bugünlerde kimse kimseye sarılmak istemiyor.

Günay Aktürk
24.02.2019
Ankara

Read more

Shakespeare Hamlet Seslendirmesi | Günay Aktürk

Shakespeare Hamlet seslendirmesi için hazırlanmış Bosch tarzı alegorik sahne; verilen sözlerin unutulması, kader ve düşünce çatışmasını betimleyen çok katmanlı kompozisyon.

Hamlet’ten Bir Ses, Gecenin İçinden

William Shakespeare Hamlet ile insanın kendi kendine verdiği sözleri ne kadar kolay bozabildiğini yüzümüze çarpar. Hamlet konuşurken aslında bir krala değil, zamana değil, doğrudan insana seslenir. Yüzyıllar geçmesine rağmen bu yüzden hâlâ günceldir.

Seslendirme, bir arşiv çalışması olarak hazırlanmış olsa da aynı zamanda kişisel bir üretim notu niteliği taşır. Yazmak, okumak ve düşünmek; sanatla uğraşan biri için bir mazeret değil, sorumluluktur. Bu kayıt da o sorumluluğun küçük ama samimi bir parçası olarak burada yerini aldı.

Hamlet: Verilen Sözlerin Çabuk Unutulması Üzerine

İnanıyorum söylediğini candan söylediğine
Ama bugünkü verilen karar yarın bozulur çok kez.
Hafızanın kulu olmaz kararımız
Çabuk doğduğu için büyümeden ölür.
Nasıl ki ham meyve dalında durur da
oldu mu kendiliğinden düşüverir yere:
Kendi kendimize verdiğimiz sözü tutmak
En çabuk unuttuğumuz şeydir ne yapsak.

Tutku bitti mi istem de biter gider.
Ateşli sevinçler de kederler de
yeminleri yakarlar kendileriyle birlikte.
Sevincin en coştuğu yerde dert en çok yerinir.
Bir dokunmada dert sevince döner sevinç dertlenir.
Madem ki bu dünya bile yok olacak günün birinde
Sevginin bitmesine insan neden üzülsün?
Aşk mı kaderi kovalar kader mi aşkı
Daha kimseler çözmedi bu bilmeceyi…

Düşen büyük adamı en sevdiği unutur.
Yükselen züğürde düşmanları dost olur.
Sevgi talihin peşindedir diyecek insan,
Bunca dost görünce büyüklere kul kurban!
Başı darda olan dayanak aramaya görsün,
Sözde dost düşman kesilir bütün.

Ama ilk düşünceme döneyim yine.
İsteklerimiz öyle çatışır ki kaderimizle
Bütün kurduklarımız yıkılır gider.
Düşünceler bizim, olaylar bizim değildir.

Sen yine bir daha evlenmeyeceğine inan!
İnancın değişir kocan öldüğü zaman…

Shakespeare

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Kimi Benden Çok Seversen Onu Senden Alırım

Yüzsüz kalabalıkların ellerinde kanlı taş kalpler taşıdığı, arkadan iplerle yönetilen bir topluluğun vicdan yoksunluğunu anlatan karanlık ve alegorik bir sahne.

Kimi Benden Çok Seversen Sözü Nedir?

Sosyal medyada sıklıkla paylaşılan sözün tamamı şöyle:

Allah der ki : “Kimi benden çok seversen onu senden alırım. ”Ve ekler: “Onsuz yaşayamam deme. Seni onsuz da yaşatırım. ”Ve mevsim geçer; gölge veren ağaçların dalları kurur, sabır taşar, canından saydığın yar bile bir gün el olur, aklın şaşar. Dostun düşmana dönüşür, düşman kalkar dost olur, öyle garip bir dünya. Olmaz dediğin ne varsa hepsi olur. Düşmem dersin düşersin. Şaşmam dersin şaşarsın. En garibi de budur ya “Öldüm” der, yine de yaşarsın.”

Mevlâna

Sisli bir manzarada başını ellerine almış bir adam, elinde solmuş sarı bir gül ve uzaklaşan siluet eşliğinde kayıp ve ayrılık duygusunu temsil ediyor.

“Allah Der Ki” İfadesi Ne Kadar Gerçek?

Dizelerin başındaki “Allah der ki” cümlesine odaklanalım. Sizce Mevlâna, Allah’ın böyle bir sözü olduğunu nereden biliyor? Biraz araştırma yaptım. Hiçbir ayette ya da hadiste izine rastlayamadım. Öyleyse kendini peygamber mi ilan etmiş? Vahiy mi çalınmış kulaklarına? Belki birkaç hadisi kendince yorumlamıştır. Okuduğu ayetin öyle bir anlam taşıdığına kanaat getirmiştir. Bence “Ve mevsim geçer…” cümlesinden başlayarak yazının hakkını fazlasıyla vermiş. Keşke sadece onları yazmış olsaydı ve orada dursaydı.

Her ne kadar İnternet çöplüğünde Mevlana diye alıntılansa da, Mesnevi ya da Divan-ı Kebir kitaplarının pdf dosyalarını tarattım fakat bu dizeleri bulamadım. Belki de ona ait değildir. Mesela sıklıkla Mevlana’ya ait olduğu ileri sürülen bir söz daha var. Denk gelmişsinizdir: “Suskunluğum asaletimdendir. Her lafa verecek bir cevabım var. Lakin bir lafa bakarım laf mı diye, bir de söyleyene bakarım adam mı diye.

Aynaya bakarak kendisiyle tartışan bir adam, çevresinde dinî figürler, bilim insanları, kitaplar ve karanlık sembollerle korku, kibir ve sorgulama temasını yansıtan çok katmanlı bir sahne.

Ne olursan ol gel” diyen birinin bu sözleri söylemesi sizce mantıklı mı? Bence daha çok kibirli birinin ağzından çıkmışa benziyor. Sanki aynanın karşısına geçmiş de nutuk atıyor kendi suretine. Asaletin kimin umurunda? Beni yönlendirme kralım, kendi çabalarımla anlayayım seni. Dedikodulara kulak asmadan yalnızca kitaplardan beslenmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kulağımıza çalınan bütün bu bilgi yığınlarını sorgulamaksızın sindirmek, insan medeniyetinin önündeki en büyük engel. Kanıta dayalı bilgi şimdilik en güvenilir bilgi türüdür.

Bazı söylemler tarih sahnesine bir masal olarak çıkarlar ve bir süre sonra masallıktan uzaklaşarak gerçeğin doğası gibi görünürler. Tam da burada Anatole France’ı anmak isterim. “Aptal bir şeyi elli milyon kişi de söylese, o hala aptal bir şeydir.” demiş. Şimdi, hiçbir dayanağı olmayan o “Kimi benden daha çok seversen onu senden alırım.” sözünün bir toplumu nasıl tahrip edebileceğine bakalım. Ama nasıl ortaya çıkmış olabileceğini hala önemsiyorum.

Sevgi Üzerinden Korku Üretmek

Olası seçenekler arasında en akla yatkını, birilerinin yeterince derin düşünmedikleri ya da kendi menfaatleri için uydurdukları gibi görünüyor. Biz olayı ciddiye alarak menfaat seçeneğinden gidelim.

Hangi hasta ruhlu insan bir insanı sevmek için bahane uydurabilir? Hem de kıskanç bir yaratıcı modeli yaratarak. “Bir insanı sevmekle başlar her şey.” demiş Sait Faik. Az sevsin çok sevsin, sevgiye limit mi koymalıyız? Asıl bir yarasa gölgesi gibi üzerimizde dolanan kara bulutlar sevgisizlikten doğmaz mı? Sevmeyi bilmeyen karanlık kalpler değil midir o katliam yapmaktan haz duyanlar?

Yüzsüz kalabalıkların ellerinde kanlı taş kalpler taşıdığı, arkadan iplerle yönetilen bir topluluğun vicdan yoksunluğunu anlatan karanlık ve alegorik bir sahne.

Bunun nasıl bir ruh hastalığına dönüşeceğinin örneğini yakın zamanda yaşadık. Ceren Özdemir’i bıçaklayarak öldüren cani Özgür Arduç bakın ne demiş ifadesinde: “Başka bir kadın daha vardı ve yakalanmasaydım onu da öldürecektim. Ceren Özdemir’in ölmesi nedeniyle pişman değilim, üzülemiyorum, elimde olmadan öldürüyorum ve mutlu oluyorum. Ben İstanbul’dayken sevdiğim kedilerin başını taşla eziyordum, hatta bir tanesinin kalbini çıkarmıştım.

Uç bir örnek midir şimdi bu? Sürüngen beyninin hizmetinde ete kemiğe bürünmüş bir şeytan. Bu zebani tabiatlı yaratık anlar mı sevmekten? Bir tanrısı olmadığı da ortada. Demek ki tanrıyla alakası yok. Bunların hepsi vicdan yetmezliğinden… Sevgi ancak vicdanın kundağında büyüyebilir. Belki de bu yüzden sevmenin neden gerekli olduğu, nasıl yapılacağı ve ne tür biçimlerde suret kazanacağını bir türlü öğretemedik. Çünkü bizi de mahrum bırakmışlardı bu bilgiden. Verebildiğimiz tek bilgi: “Seni benden alamazlar, ya benimsin ya toprağın.” Canavarın karnını doyurma biçimidir bu. Bazı toplumların neden bu kadar canavarlaşabildiği gerçekten anlaşılmaz bir şey midir?

Yarı insan yarı canavar bir figürün merkezde yer aldığı, çevresinde korku, şiddet ve vicdan kaybını simgeleyen sahnelerle dolu karanlık ve alegorik bir kompozisyon.

Yukarıda sevme yeteneğinden mahrum bırakıldığımızı söylemiştim. Korkuyu sevgiden üstün tuttukları için yaratılmıştır belki de o söz. Arap toplumuna hâkim olan fikir nedir? Allah’a inanmak için ondan korkmak gerektiği. Bir tasavvuf ehlinde aşk ile bağlanmak için koşulsuz itaat vardır ama korku var mıdır? İnsan korktuğu bir yaratıcıya gerçekten aşk ile bağlanabilir mi? Kalbinin derinliklerinde kötülük varsa korkman gerekir. Diğer türlü ancak kendini aldatırsın.

Eğer inandığın halde korkuyorsan kötü bir insan olmalısın. Onun cennet bahçesine ulaşmak için iyi insan rolü yapan bir cani! Böyle bir kimse korkmakta haklıdır. Diğer yandan kimse kendini cehenneme yakıştırmaz. “En fazla biraz yanarım ama eninde sonunda cennetine alır beni!” Geleceğini berrak bir kâsede açık ve net görebiliyorsan hangi unvanla anmalı seni? Öyleyse affedileceğini düşündüğün kötülükleri yapmakta serbest olmalısın! Nasıl olsa şeytan bunun için var değil mi? Suçun kılıfı. Sen kalbinin içini görebiliyorsun ve tüm dünya da senin gözlerini görebiliyor.

Sevgi mi Şirk mi?

Şimdi vurucu cümlemizi hazırlayalım. “Kimi Benden Çok Seversen Onu Senden Alırım!” Belki de birileri sırf kendi menfaatleri için uydurmamıştır bu sözü. Belki de bir insanı çok fazla sevmeyi, tanrıya şirk koşmak gibi algılamışlardır. Bu da tanrıdan ne kadar korktuklarını gösteriyor. Bu da en azından yukarıdaki örnekte olduğu üzere, ne kadar zalim olduklarını…

Fani birine aşk ile bağlanacağına tanrıya bağlan!” Böyle derler. Sanki insana duyulan sevgi tanrıya duyulan sevgiyi unutturacakmış gibi! Yeryüzünde o’na inanan kimse kalmayacak endişesi! Hâlbuki… “Bir insanı sevmekle başlar her şey…

Korku ve sevgi arasında ikiye bölünmüş alegorik bir sahnede, alevler içindeki karanlık figürler ile huzur dolu bir çift karşı karşıya dururken, terazide “sevgi mi” ve “şirk mi” sorusu tartılıyor.

İbadet ettin, sadaka verdin ve adını andın yaratıcının… Bütün bunlar emirlerini yerine getirip kendini kurtarmak içindi. Peki, onun için ne yaptın?
Ey insan yığınları… İster bir dininiz olsun, isterse de dinsiz diye tanımlayın kendinizi, “sevmek” insan olabilmenin ilk koşuludur. Hele kendinden vererek sevmek…

Tolstoy, İnsan Ne ile Yaşar adlı kitabında Yuhanna İncil’inden güzel bir alıntı yapmış. Her ne kadar bütün dinlere eşit mesafede dursam da, doğruyu gizlemek gibi bir tabiatım yoktur. Diyor ki: “Tanrı’yı seviyorum, deyip de kardeşinden nefret eden yalancıdır. Çünkü gördüğü kardeşini sevmeyen, görmediği Tanrı’yı sevemez.

 

Günay Aktürk

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Deizm Makaleleri serisi

deizm makalesi

Din, Toplum ve Doğa

deizm makalesi

“Açıkça söylemek isterim ki insanların dinsizleşmesi onların suçu değil, hurafeyi din yapan ve ahkâm haline getiren yoğun çabalarıdır.”

Yaşar Nuri Öztürk

Bugün Victor Hugo’nun şu sözüne denk geldim: “Din, toplum ve doğa, insanoğlunun üç büyük mücadelesidir.Deizm makaleleri başlığı altında bu sözü ana ilke olarak kabul edelim. Din ile toplumu aynı kategoriye koymalıyız. Çünkü bunlar birbirlerini besleyen ve şekillendiren olgular. Din, gerçeğin doğasına hizmet edebildiği kadar huzurlu bir toplum yaratacaktır. Bu olmadığı zaman toplumun yeni yol arayışlarına kayması kaçınılmaz.

Doğayla mücadele ediyoruz çünkü hayatta kalmamızın başka çaresi yok. Fakat bu mücadele, onu alt etme şeklinde algılanmamalı. Zaten bunu istesek de başaramayız. Hastalıklarla ve doğal felaketlerle başa çıkmanın yolları mutlaka aranmalı. Fakat bunun yolu bilimsel yöntemlerdir. Bunun için de bilimin önü açılmalı, halk tarafından da ayrıca desteklenmeli. Ama geldiğimiz noktada görüyoruz ki insanlığın baş düşmanı ne doğa ne de doğal felaketler. Esaslı düşman toplumun bizzat kendisi.

deizm-ve-toplumsal-baskı

Her şeye sahip olabiliriz ya da hiçbir şeyimiz yoktur. Bu bizleri bir şekilde ayakta tutar ama ruh sağlığının bozulması daha büyük bir tehlike. Kendini güvende hissedemeyen kafası karışık bir toplum nasıl huzurlu olabilir? Hem toplumsal baskı, hem de dayatılan tuhaf inançlar bir araya gelince kendine yeni kaçış yolları arıyor insan. Üstelik bu ruhsal baskılar sadece toplumdan, dini yapılardan ya da devlet kurumlarından gelmiyor. İnsanın ilahi düzlemdeki anlam arayışında ortaya çıkan huzursuzluklar da bunun başlıca sebeplerinden biri. Deizm nedir sorusuna cevap ararken önce bunları görmeliyiz. O kaçış kapısına Deizm demek yanlış bir tahlil olmayacaktır.

Deizm Yayılıyor

Allah her şeyi bildiği halde bizi neden yarattı?” sorusu insanı deizme götüren sorulardan biridir. Yani kısmen ve belki de topyekun, göreceğiz. Deizm makaleleri serisini yazarken buna ayrıca değineceğiz. Bütün bunlar ön sözümüz olsun. İnternette Deizm başlığı altında yapılan yorumları inceledim. Mesela “Deizm Küfürdür” “Deizm Tuzağı” ve “İki büyük tehlike: Deizm ve ateizm dalgası” gibi ilginç başlıklar gördüm. Yeni bir dalga değil aslında. Bunu evrim kuramına yapıyorlardı ve hâlâ da sürüyor. Sıra bunda demek ki.

Egemen güçlerin çatlak seslere tahammülü yok. Kendi tabanlarına aba altından sopa gösteriyorlar. Her sesi susturma çabasındalar. Buna dense dense dini algının radikalleşmesi denir. Devlet aygıtının her inanca eşit mesafede durması gerekirken her şeyi kendi sistemine göre yorumluyor. Bırak yahu, kim nereden giderse gitsin. Ama olmaz değil mi?

Neden olmadığını söyleyeyim. Deizmin dalga dalga büyümesi de aslında radikal yobazlığın bir sonucu. Din kisvesi altında yapılan kötülükler insanları kendi dinlerini sorgulamaya götürüyor. Bunu ateistler yapmadı. Bu, dine hakim olmayan sokak ağızlarının bir takım mevki ve makamlara oturmasıyla gerçekleşti. Örnek mi lazım? Peki.

2016 yılında Diyanet’in fetva sitesinde şöyle bir soru soruluyor: “Bir babanın öz kızına duyduğu şehvet, karısıyla olan nikâhını düşürür mü?” Sorudaki alçaklığa bakın hele! Haram olup olmadığını değil de karısıyla olan nikahının akıbetini soruyor! Cevap içler acısı: “Babanın kızını kalın elbiselerden tutarak ya da vücuduna bakıp düşünerek, şehvet duyması, bu tür bir haramlık oluşturmaz.

diyanetten fetva babanın oz-kizina-sehvet-duymasi-haram-degil

Böyle şeylerle karşılaşan bir toplum dinini sorgulamaz mı? Koskoca diyanet bu açıklamayı yaparken kafasından uydurmuyor ki. Onun da elinde İslami kaynakları var. Mesela az önceki haberin devamında: “Hanefilere göre ise; babanın, kızını şehvetle öpmesi, kızına şehvetle sarılması durumunda kızın annesi bu babaya haram olur.” diye sürdürüyor açıklamasını.

Bütün bu fetvalar karşısında afallayan birey, bu sorunun din tarafından mı, hadisler tarafından mı yoksa tanrı tarafından mı kaynaklandığını bilmek istiyor. Eğer dinde ve hadislerde bir sorun olduğuna karar verirse, deizmin kapıları sonuna kadar açılmış oluyor. Toplum tarafından yaratılan inancı reddedip sadece tanrı fikrini sahipleniyor.

Peki, size soruyorum, hangisi iyidir? Egemen güçlerin kendi menfaatleri için uydurma bir din yarattıklarına inanıp deist olmak mı, yoksa akılcılığı dinlerde değil de bilimsel analizlerde aramak mı?

Deizm makaleleri serisinde görüşürüz.

Günay Aktürk

Read more