Devrim Dalgası

Devrim Dalgası

Devrim Dalgası

Devrim Dalgası

Az önce biz iki devrimci yaklaştık seninle sahile. Sen dalgaların hırçınlığına öfkelenip bir bildiri hazırladın damla yığınları için. Bekledin bir süre. Her şey yolunda göründüğü derecede çıkmıştı çığırından.

Kılıç balığının narası duyuldu önce. Ardından bilcümle balık takımı, üç saniyeden fazla hatırlamaya başladı! Malum oldu… Sonra karaya vurmaya başladı birer birer köpek balıkları. Derken ağzı mantarlı eski bir şişe bulduk… Deniz’den geliyordu: “Pusulanızı kaybetmiş olabilirsiniz. Ama kuzeyi görebiliyorsunuz artık!”

Derken kapı çaldı, babam girdi içeriye. Elinde Berkin’in kayıp ekmeği… Ben babama anlatmadım az önce olanları ya, o da renk vermedi o kadar… Ve sen ve öteki ve bilcümle insanlık kapattınız gece yarısı lambalarınızı. Velhasıl beklemeye koyulduk denizden gelecek şişeyi. Kör değildik, hele ki sağır hiç! Marx vergisiydi belki de. Hissedebiliyorduk yaklaşan dalgayı!

 

Günay Aktürk

Read more

Her Zihin Kendi Tutsağını Yaratır

Her Zihin Kendi Tutsağını Yaratır

Her Zihin Kendi Tutsağını Yaratır

Her Zihin Kendi Tutsağını Yaratır

Esaslı esaret dört duvar arasında yaşamak değil elbette. Marx: “Zincirlerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok!” diye boşuna demedi. Anadolu halkı sefaletten başka bir hayat sürmediği için mücadele etti. Amerika kıtasının asıl yerlileri olan Kızılderililerin muslukları yoktu. Ama bizim medeniyetimizin televizyonu var. Barları, maaşı, emekliliği, elektriği, seksi, telefonu var. Asıl tutsaklık da bunlara olan bağımlılıklarımızdır zaten. Rahat bir yaşama olan engellenemez tutkular tutsaklığın daniskasıdır ve bu hayal dünyasında kaybedeceği çok şeyi olduğunu düşünür.

Bunca vahşet karşısında kaybedilecek tek şey tembelliktir oysa. Bunca eziliyor olmasına rağmen sefalete göz yumar. Tecavüze de. Yobazlığa da. Boğazına kadar boka batmıştır ama musluğu açtığında akacak suyun onu temizleyeceğini zanneder. Tutsaklık aynı zamanda kulakları tıkamak demektir. Yavaş yavaş kendisini zehirleyen şeye dönüşmektir. Özgürlük zahmetlidir. Çoğu zaman kanlı bir bedel karşılığında alınır. Parasız, kir pas içinde ve belki de bir kaya kovuğunda ölmeyi gerektirebilir.

Kurşungeçirmez sandığı güvenli (!) damların altında yaşarken bir gramlık rahatını terk edememek: işte asıl tutsaklık budur. Dört duvar arasında işkence altında yaşayan bir insanın tutsaklığı direnci doğurabilir ve bu vaziyette yaşayanların isyan etme potansiyelleri her zaman vardır. Tutsaklık, tembelliğe alışmaktır. Böyle bir düzen içinde doğan bir kimse için anarşizm/başkaldırı şeytani bir iştir. Devlet ve din tarafından yasaklanmış, cehennemle ve hainlikle cezalandırılacağı söylenmiştir. Bütün milliyetçi ve dindar kesimlerin bunca suspus ve zulüm karşısında uyuşmuş olmaları da bundandır.

 

Günay Aktürk

Read more

Ya Sev Ya Terk Et Mi

Ya Sev Ya Terk Et Mi

Ya Sev Ya Terk Et Mi?

Ya Sev Ya Terk Et Mi

Bir kadını düşlerken onun gülen gözleri hâlâ yanaklarının yumuşaklığını hatırlatabiliyorsa, kusura bakma ama narkozluk hastasın sen. Çünkü bilirsin ki onun o gamzeli yanakları yabancı dudaklara emanettir artık. Yabancı fısıltılara, yabancı dokunuşlara… Hadi acı çektir kendine, daha fazlasını hayalle ve bir de yabancı bir penis ekle buna. Ne olacaktı ki başka? Hangi hayatı yaşıyor zannediyorsun elini bırakıp da gidenlerin? Elini tutanları bırakıp gittiğin hayat, işte o hayat…

“Ya sev ya terk et” in ortası yok mu? Ya idam ya da af mı olmalı her suçun cezası? Bir fikir uçlarda gezinmeye başladığında neden kesiliverir kafası? Göçebe hayat yaşayan bugünün ahlaksızlığı yarın yerleşik hayatta neden evrenselleşiverir bir anda? Bugün çağdaş diye anılan yarın neden gerisinde kalır çağın? Hangi çağdan geçerse geçsin, gerçekliği bozulmayacak en realist fikir nedir?

Yeni bir yeraltı dehlizinin tam önünde durmaktayım. Gerçekliğinden kuşku duyduğum anda tanrıyı bile hiç çekinmeden reddeden ben, zihni uyandırıp duyguları Sibirya soğuğuna sürgün etmeyi nasıl başaracağım? Gerçeğin peşinden gitmekten başka gayesi olmayan bu sözde zekâ kırıntısının hâlâ savunmakta ısrar ettiği bu yobaz ve ahlaksız fikirler ne utanç verici! Veysel’i boşuna sahiplenmeyelim öyleyse. Bizdeki tohum onun yüreğindeki sevgi tohumuna oldukça yabancı!

 

Günay Aktürk

Read more

Günde On Sayfa Okumak Mı?

Günde On Sayfa Okumak Mı

Günde On Sayfa Okumak Mı?

Günde On Sayfa Okumak Mı

Günde on sayfa biraz iyi niyetle söylenmiş bir söz. Okumayan bir kimseyi kitaba alıştırmak için. Gel yavrum gel ısırmaz seni. Bir şey biliyoruz da konuşuyoruz geniş geniş. Senin bilmediğin bir şey. Yabancısı olduğun… Gözelcene ciltlenmiş mis kokulu kitapları seninle tanıştırmayı istiyoruz. Flört etmenizi… Başbaşa çok kahve içersiniz artık. Seni domuzun dölü seni… Beraber ağlayıp beraber… Ulan iş sağda solda sürtmeye, sürtük it gibi gezmeye gelince ön saflarda gidiyorsun maşallah. Starbucklarda poz vermeyi biliyorsun. Efendime şey yapayım, boş boş gevezelik etmeyi, yeri geldiğinde de mürekkep yalamış görünmeyi…

Yine gez toz ama gel otur da iki lokma bir şey girsin kafana. Sen bizden bağımsız mısın? Ülke ne hale geldi bak senin yüzünden. İki cüz Kur’an okuyanın düşüyorsun peşine. Yine düş. Ama aç kafayla yola düşme! Yollarda “başıboş” görünce avlayıveriyor namussuzlar. Hadi canım, hadi bebeğim. Cin Ali’nin at arabası var elimde. Falangiller yayınlarından çıkmış. Taze taze ve dahi çıtır çıtır.

Geel gevrekçene bunlar. Ne! Nietzsche mi dedin? Haddini bil ulan. Bu kadar da ukalasın. Mürekkep yalamışsın ya hani. Biz de neler neler yaladık bir zamanlar. Eee biz de embesildik vaktiyle. Andavallının önde gideniydik. Ara sıra bizim de salaklığımız tutuyor ya hâlâ, yine de öğrendik öncü keşifliğini. Hadi gel. Hadi çocuğum. Soğutma cümlelerini…

 

Günay Aktürk

Read more

Nazara İnanır mısınız?

Nazara İnanır mısınız

Nazara İnanır mısınız?

Nazara İnanır mısınız

Bakın ne anlatacağım size. Bir saat kadar önce sabah yürüyüşünden geldim. Annemin salondan sesi geliyordu. Çiçeklerinden biri solmuş, bu durumu da geçenlerde misafirliğe gelen bir komşumuzun bakışlarındaki nazara yoruyordu. “Yeteer çiçeklerin ne güzelmiş, dedi soldurdu çiçeğimi. Yapraklarına bak, köpek kulakları gibi sarktılar. Adam bir maşallah der.” dedi. “Yahu inanma artık şöyle şeylere.” dedim. Benden yana dik dik bakıp: “Buna da mı inanmıyorsun?” dedi. “Pek değer çiçeklere nazar. İnanma sen.” diye söylenmeye devam etti. O sırada içeri giren kardeşim: “Bilimsel olarak kanıtlanmış duymadın mı?” dedi. Kazmayı vuracağı yeri iyi biliyor. Kanıtlanmış olsa önce ben bilirdim yahu, işimiz bilim işçiliği.

Velhasıl aklımda yer etti bu durum. İnternete girip kısa bir araştırma yaptım. Gerçekten de “Nazarın varlığı bilimsel olarak ispatlandı.” şeklinde çokça haber çıktı karşıma. Sürekli takip ettiğim Halk tv de paylaşmıştı bunu. “Allahım sen koru yarebbim!” deyip sayfayı açıp başladım okumaya. “Leeds Üniversitesi Parapsikolji bölümü başkanı Arthur Gall…” diye bir satır çarptı gözüme. Bastım kahkahayı. “Yahu bu muydu sizin bilimsel kanıttan kastınız?” dedim. Biliyorum, ne kadar anlatsam boşunaydı ama yine de denedim şansımı. Her zaman ki gibi dinlediler, doludan alıp boşa koydular, dolunun başı eksildi derken en sonunda o nihai cümleyi ettiler: “Sen inanma, domuz gibi baktı da bir maşallah demedi.”

Günümüzün en acıklı olayı, insanların bilim değil de bilim dışı haber ya da çalışmalara kulak kabartmaları. Tabii ki metafizik alanı kast ediyorum. Parapisikoloji de bunlardan birisi. Eğer bilimsel kitaplar okumak istiyorsanız Sagan, Feynman gibi bilim insanlarını okuyun. Parapisikolojiyle ilgilenen insanlar yeni bir olguyla karşılaştıklarında, tek bir deneyle tüm bilim camiasını reddedip buluşlarının tek bilimsel kanıt olduğunu iddia ederler. Buldukları şeyin kusurlu yanları olsa bile bunu umursamazlar. Yıllar önce, ruhsal güçleri geliştirme teknikleri, yaşanmış esrarengiz olaylar, astral seyahat gibi kitapları okumuştum. Parapisikolojinin alanı olan kitaplar. Paranormal olayların fizik yasalarıyla açıklanamadığı durumların bütünüdür parapisikoloji.

Gözleriyle çatal bıçak büken sahtekarların da yakından ilgilendiği bir alan. Eğer gerçekten güvenilir bir alan olsaydı çoktan bilimsel bir statüye kavuşmuş olurdu. Deneysel analizler halka açık bir alandır. Bir teori ortaya atıldığında önce bilim insanlarınca sonra da insanlarca test edilmeleri gerekir. Ve zamana ihtiyacı vardır. Parapisikoloji, bir avuç insanın kendi kişisel görüşlerini bilimsel gerçeklermiş gibi sunmalarından başka bir şey değildir. Yarım yamalak bir taslaktan başka bir şey de değildir.

 

Günay Aktürk

Read more

Ben Çok Aptal Bir Kadın Mıyım Sevgilim

Çok Aptal Bir Kadın Mıyım Sevgilim

Ben Çok Aptal Bir Kadın Mıyım Sevgilim?

Çok Aptal Bir Kadın Mıyım Sevgilim

“Tanıdığım en zeki kadınlardan biriydi. Bir gün dalgın bir tonda: “Ben çok aptal bir kadı mıyım sevgilim?” diye sordu.

Düşündüm bir süre ve sonra dedim ki: “Bu kadar zeki bir kadın aptal olduğunu düşünüyorsa çok az yanılma payı vardır!” Ama ben aptaldım. O gün aklının bir yabancı tarafından istila edildiğini fark edemeyecek kadar aptaldım.”

Her şey yaşanır ve biter. Bazen de bitmez. Bazen biter gibi yapar, bazen de hiç bitmeyecekmiş gibi sürer gider. Yüreğin topallamasıdır yalnızlık.

Bazı ilişkiler sırf “ayağımı yerden kessin yeter!” diye başlar. Tutkuya dönüşmüşse, ihaneti bile özler olur insan. Aşka aşık olmaktır bu. Yüzünü bile anımsamadığın halde anıların yarattığı hoş bir duyguda dem tutmaktır.

Ne demiş ozan: “Gelen gitti gelen gitti / Ağlayan gülen gitti / Yerle yeri toprak bozuk / gül ektim diken bitti.” Artık acı vermeyen anılar, yağmur sonrası toprak kokusuna benzer.

 

Günay Aktürk

Read more

Üşüyorum Ben Anlasanıza

Üşüyorum Ben Anlasanıza

Üşüyorum Ben Anlasanıza

Bugünlerde bir titreme var vicdanımda! Elleri buz kesmiş bir kadının çıplak bedenime dokunuşu kadar soğuk dışarısı. Ve ben azgın bir kasırga hortumuna yakalanmış bir Teksas dikeni kadar yalnızım.

Üşüyorum Ben Anlasanıza

Üşüyorum ben. Sıcak yataklara yatırın beni. Karşımda şömine, elimde sıcak bir kış kahvesi… Kış uykusuna yattı yatalı güzel düşler gören ayılara dair masallar anlatın bana. Ama önce şehirlere inen şu aç kurtların karınlarını doyuruverin. Sizler! Yeryüzünün istilacı barbarları! Ya bir an önce iyileşmeye bakın ya da sürün bütün avcıları kurt kapanlarına! Söyleyin o kırmızı başlıklı kıza, dikkat etsin kurt kılığında gezinen aşağılık insan ırkına!

Üşüyorum ben. Belki bugün bir barakada geçireceğim geceyi. Üstelik ayaklarım çıplak ve bu yüzden kimsenin yüzü bile kızarmıyor. Yoksa bu gezegen dört kitabın indiği o gezegen değil mi artık? Sefilliğime bakıyor da üç kuruşluk keyiflerine şükrediyorlar.

İnsan insana nasıl cehennem olmasın? Her nedense bütün nimetleri cennete istiflemişler. Oysa bu yeryüzü sofrasında taşa tutuyorlar beni ? İmanımı sorgulayıp içten içe yüzüme tüküren adam, kendi suretine altın varaklı aynalardan bakıyor.

Sadece Kendi Ocağınıza Düşen Ateşi Mi Tanırsınız?

Sanırım bir ucu dünyaya sıçramış olan bu cehennem ateşini gözleriniz görmüyor. İblisi uzaklarda, katranı öte geçelerde düşlüyorsunuz. Oysa gördünüz diri diri yakılan insanları. Sadece kendi ocağınıza düşen ateşi mi tanırsınız? “Evlerden ırak” dediğiniz ne varsa eşikten içeri girmiş. Buna dense dense insanlık helakı denir ve sizler kendi tufanınızda boğulalı çok olmuş.

Üşüyorum diyorum anlasanıza! Geçen yıl oğluma ayakkabı alamadım diye kendimi asmıştım, ne çabuk unuttunuz? On beş yaşında genç bir çocuktum ve kırk beş aşağılık şeytan tarafından tecavüze uğradım. Ve sizler hala insan diye mi anarsınız kendinizi? İnsan dediğin varlığın bir sesi soluğu olur. Yoksa sizler Habil’e değil de Kabil’e alkış tutanlardan mısınız?

“Oku!” diye başlamıştı her şey: oku! Sonra ne oldu da kesiliverdi yankısı dünyadan? Bakın şu havaya, bakın da utanın kendinizden! İnsan neden don tutar bu sıcak havalarda? Dışarıda hava o kadar melun ki, cennet bahçesinde ademin aklını çelen kâfir bir şeytan gibi kanunsuz düşler uyandırıyor içimde. Peki, beni bunca üşüten kim ola dersiniz?

 

Günay Aktürk

Read more

Dahav’ın Öbür Yüzü Filistin – Hasan Hüseyin Korkmazgil

Dahav'ın Öbür Yüzü Filistin

Hasan Hüseyin Korkmazgil - Dahav'ın Öbür Yüzü Filistin

Dahav'ın Öbür Yüzü Filistin - Sözleri

Ünlü dahav kampının yakınından geçtim
nazilerin/bir akşamüstü.
Bin dokuz yüz yetmiş dörttü.
Şubattı.
Dahav sis içindeydi.
Şubatta kar kalın olur bu karanlık kuzey ormanlarında.
Geyiklerin ardından kurtlar iner otobanlara.
Otobanlar son derece eğlencelidir.
Kumaş gibi dokurlar yerin yüzünü
Alman motor endüstrisinin telâşlı örümcekleri.

Kalın karın altındaki kara toprakta
sarı saçlı
mavi gözlü
bir güzel uyur.
Bu güzele bahar derler bizim bozkırda.
Buralarda belki de masallar tanrıçası
kim bilir
Dahav’ın öbür yüzü filistin.

Sülünleri tavşanları kurtları geyikleriyle
karanlık sıradağlar gibi ormanların ardında
Dahav, sis içindeydi.
Birdenbire bir koku!
fırınlanmış insan eti kokusu.
Birdenbire bir yanık,
çığlık yanığı.
Birdenbire seni andım Yahudi.
Soluyan bir kara dağdı dahav’la aramızda
Dahav’la aramızda/ yâni seninle,
senin etin,
senin acın,
ve senin çığlığınla
aramızda bu karanlık ormanlar.
Dahav’ın öbür yüzü filistin

Birdenbire seni andım Yahudi.
Kızarıp tutuşması çıplak derinin,
yağın cızırdaması,
cızırdayıp parlaması bir anda,
patlaması pıtır pıtır gözlerin.
Yâni senin gözlerinin Yahudi.
Ve kanın çıldırması
zincirini dişlemesi yüreğin
yâni senin yüreğinin Yahudi.
Deri kemik saç tırnak
sevgi nefret umut özlem düş gerçek.
Yâni nesi varsa insanoğlunun
çığlık çığlık yanması tutuşarak.
Yâni yanıp kül olması çığlığın

Birdenbire seni andım Yahudi.
Seni andım birdenbire
ve kanayan filistin’i
Dahav’ın öbür yüzü filistin.

Saçlarıma ak düştü.
Uygun bir ad bulamadım şu benim hallerime.
Ağlayınca çocuklaşan,
kızınca kaplanlaşanım.
Okşanınca kedileşen
vurulunca itleşenim.
Su görsem balık olur deryâlaşırım.
Yel estikçe domur domur domurur kanatlarım
turnalaşırım.
Altmış bin lik sözcüklerle düşünür
beş yüz binlik sözlüklerle renkli düşler kurarım.
Yıldızlar arasında
atlastan hamaklarda uyurum da geceleri.
Güneşli dağ göllerinden çıkar gibi açarım
gözlerimi ak sabahlara.

Oh şu benim hallerim!
Oh şu benim hallerim!
Kar yağdı da genç yaşımda başıma.
Uygun bir ad bulamadım şu benim hallerime.
Şu benim hallerime…
Geceler yarım olur
uyku tutmaz gözlerim.
Kar yağarsa güvendiğim dağlara
ben kime güvenirim?

Birdenbire seni andım Yahudi.
Karla kaplı o karanlık ormanların ardında
Dahav sis içindeydi.
Belki de hâlâ sıcak
belki de hâlâ tüten
fırınlar sis içinde
ürperdim bakamadım o kanlı kampa.
Çevirdim gözlerimi sıcak mavi sularına güneşli kıyıların
Dahav’ın öbür yüzü filistin

Sen bir nazi kurbanıydın Yahudi.
Fırınlanmış çığlıktın.
Sardı acın dünyamızı yıllarca.
Kara bir duman gibi
acı çektim seninle Yahudi.
Başkaldardım senin için Nazi kasaplarına.
Tükürdüm suratlarına Nazi kasaplarının.
Savundum seni
savundum insan yüzünün güzelliğini.
Savundum insan sesinin güzelliğini.
Savundum insan yüzlü dünyamızın güzelliğini.
İnsan sesli dünyamızın güzelliğini.
Savundum sende beni Yahudi
bende dünyamızın güzel geleceğini.

Şimdi artık hepsi boş.
Bir filistin cellâdısın şimdi sen Yahudi.
Bir azgın emperyalizmin kanlı elisin.
Savunamam seni artık Yahudi.
Sevemem seni artık
Çirkinsin sen
Kötüsün sen
Pissin sen.
Sırtlana dişlettiği etini
güvercinden kopartmak isteyensin.
Andıkça şimdi seni
öğüresim geliyor

Dahav’ın öbür yüzü filistin.

 

Hasan Hüseyin Korkmazgil

Read more

Neden İnsanlık Bende Kalıyor

Neden İnsanlık Bende Kalıyor

İnsansız Bir İnsanlık Cehennemi

Neden İnsanlık Bende Kalıyor

“Neden insanlık hep bende kalıyor, gidecek kimsesi yok mu?”

R. Sharma

 

Yokmuş demek ki. Evden atmış ev sahibi olacak dürzü. Sokakta geçirmiş geceyi. Tinercilerin, ekbercilerin tecavüzüne uğramış. Yüzlerce kez bıçaklanmış karnından.

Yine de suçlu bulmuş cübbesi ilikli, gün akşama varmadan hapsi boylamış. Mahkûmların saldırısına uğramış içeride. Onca yıl yatmış da bir Allah’ın kulu don fanila getirmemiş.

Katillikten yatan Osman, diyordu Nazım baba. Bir adı da Osman’mış. Yaa, Osman’lar da yer sopayı. Daha çok Ali’yi şamar oğlanına çeviriyorlar ama derin bir mevzu var burada. Derken tahliye edilmiş. Dışarısı hepten bok. Ne yapacaktı başka?

Dur ulan demiş kendi kendine, bir de çatır çatır direneyim. Direnmiş de. De… Eylül ayının üçüncü haftasının manalı bir cuma sabahında suç üstü… Anayasayı tağyir, tebdil ve ilgaya teşebbüs ederken yakalanmış. Görenler de sanmış ki tecavüz ediyor. Yok benim babam, yok öyle bir şey. Bunların hepsi şerif olacak namussuzun uydurması.

Şimdi diyorsun ki gidecek kimsesi yok mu insanlığın? Sen söyle bakalım efendi bilge! Var mı kimsesi senden başka?

 

Günay Aktürk

Read more

İki Şehrin Hikayesi | Charles Dickens

İki Şehrin Hikayesi – Charles Dickens romanını temsil eden Londra ve Paris manzaralı illüstrasyon

İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ | TAVSİYE KİTAP

İki Şehrin HikayesiOrijinal Adı: A Tale Of Two Cities
Yazarın Adı: Charles Dickens
Çevirmen: Meram Arvas
Türü: Roman
Yayınevi: Can Yayınları
Basım Tarihi: 2011 (1859 yılında yazılmıştır)
Sayfa Sayısı: 462

İki Şehrin Hikayesi – Charles Dickens romanını temsil eden Londra ve Paris manzaralı illüstrasyon

İNCELEMEYE BAŞLARKEN…

Kitap özetleri serisine İki şehrin hikayesi ile başlamak ne kadar doğru bilmiyorum zira gerçekten de çetin ceviz. Öncelikle geçmişine bakalım. Bu kitap tüm zamanların en çok satış yapmış olan bir kitap olma özelliğini taşıyor. 200 milyonun üzerinde bir satıştan bahsediyoruz. İlk kez 1859 yılında gazetelerde tefrika edilmek üzere yazılmış, daha sonra kitaplaştırılarak dünya edebiyatının en meşhur kitapları arasındaki yerini almıştır. Yazarımız Charles Dickens bu eseri: “Yazdığım en iyi hikaye.” diye tanımlar. Bir başka özelliği ise onun gelmiş geçmiş en iyi giriş paragraflarından birine sahip olması. Aslında kitaba duyduğum ilginin nedeni de tam olarak buydu. Şimdi 160 sene öncesinden dünyayı nasıl tanımladığına bir bakın:

Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu…”

İki Şehrin Hikayesi romanını simgeleyen, 18. yüzyıl Londra ve Paris manzaralarını karşılaştıran illüstrasyon

Yeniden Dirilen

Her insanın bir diğeri için engin bir muamma oluşu , üzerine kafa yorulması gereken şaşırtıcı bir gerçektir.”

Kurgu, 1775 senesinde, kasım ayının sonlarında bir cuma gecesi başlar. Fransız ihtilali arifesinde Dr. Alexandre Manatte, aristokratlar tarafından haksız yere on sekiz yıl hapis yattıktan sonra akli dengesini kaybetmiş olarak çıkar. Babasının yaşadığından bile haberi olmayan Lucie Manatte, eski aile dostu Jarvis Lorry tarafından Paris‘e çağrılır. Burada bir şarap dükkanı sahibi olan Defarge çiftinin kiralık dairesinde olaylar gelişmeye başlar.

Lucie, ilerleyen bölümlerde Aristokrat bir aileye mensup olan Charles Darnay ile tanışır. Darnay, bu aileden ve ailenin mensup olduğu asil sınıftan nefret ediyordur. Tüm haklarından feragat ederek bir süre İngiltere’ye dönüp öğretmenlik yapar. Daha sonra Lucie’ye aşık olup evlenirler.

Kızları henüz altı yaşındayken Fransa’da ihtilal olur ve soylu sınıfına mensup olan aile ihtilalciler tarafından infaz edilir. Ailenin hayatta kalan son ismi Darnay’i de suçlu ilan ederek tutuklarlar. Kendisi taşıdığı soyisimden nefret etse de ihtilalciler onu da aristokrat sınıfından sayarak yıllarca hapiste bırakırlar. Bununla beraber ihtilalcilerin gözünde büyük bir insanlık abidesi olan Dr Manatte, damadı lehine tanıklık yaparak serbest bırakılmasını sağlar. Ama daha sonra yeniden tutuklanacaktır.

İki Şehrin Hikayesi ve Alt Katman

İki Şehrin Hikayesi romanında Fransız İhtilali sırasında halkın yoksulluğu ve soyluların ayrıcalığını gösteren sahne

Kurgu kısaca böyle. Kitap özetleri başlığı altında bile olsa daha fazla detay vermeyeyim. İki şehrin hikayesi romanına dair internette birçok inceleme okudum. Şahsi fikrim eğer kitabı okumadıysanız hiçbirine bakmayın çünkü öğrenmek istemeyeceğiniz birkaç bilgi verdiklerini fark ettim.

Kitabın üst katmanında bunlar var. Ama sizin bakmanız gereken yer alt katmanlar. Birçok okur maalesef ki bu katmandan haberdar bile değil. Kitapların asıl besini derinlere yerleştirilmiş dip dalgalarındadır. Benim yakaladığım “öz” ise, Fransız İhtilalinin belki de üzerinde durulmayan öteki yüzüydü. Dickens, halkların küçük bir soylu sınıf tarafından açlık ve sefalete nasıl mahkum edildiğini çarpıcı bir akışla gözler önüne seriyor. Bu tabloya bakarak on sekizinci yüzyıl Avrupa’sını gözünüzde canlandırabiliyorsunuz.

İki Şehrin Hikayesi romanında 18. yüzyıl Avrupa’sında halkın yoksulluğu ve soyluların baskısını gösteren sahne

Bakın size kitaptan da alıntı yaparak 18. Yüzyıl Avrupa’sını betimleyeyim. Bu sayede bir yazarın neden kendi çağının tanıklığını yapması gerektiğini daha iyi anlamış olursunuz.

“İşte bizi şurada dikilen adam soydu. Ne de olsa onlar üstün yaratıklar. Biz ise yanlarındaki köpekleriz. Bizden insafsız vergiler toplar, bizi hiçbir ücret ödemeden yanında çalıştırır, buğdayımızı kendi değirmeninde öğütmeye zorlar… Soygunculuk ve yağmacılık öyle başını almış yürümüştü ki azıcık bir et bulsak, korku içinde, adamları bunu görüp de elimizden almasın diye kapalı kapılar ardında yiyorduk.

Ablam daha evleneli birkaç hafta olmuştu ki şu adamın kardeşi onu görüp beğenmiş ve kocasından onu kendisine ödünç vermesini istemiş.

Biliyorsunuz doktor, bizim gibi köpekleri arabalarının önüne koşmak ve sürmek bu soyluların hakları arasındadır. Ablamın kocasını arabaya koşup sürdüler.

FRANSIZ İHTİLALİ VE MONSENYÖR

İki Şehrin Hikayesi romanında monarşi döneminde soyluların halk üzerindeki baskısını simgeleyen sahne

Aslında Fransız İhtilalini yaratan koşullar da bunlardı. Kitap ihtilal öncesindeki monarşiye odaklanıyor. Bir avuç kibirli zengin tarafından halkın nasıl üzüm gibi ezildiği… Onların emeğini, ekmeğini, namusunu ve yaşamını zapturapt altına alışını iliklerinizde hissediyorsunuz.

At arabasının altında can veren bir çocuk sahnesi var. Arabada monsenyör oturuyor. Adam duygularını o denli yitirmiş ki acı namına hiçbir şey hissettiği yok. Çocuğun babasına bir tane altın fırlatırken aşağılayıcı sözlerle: “Çocuklarınıza niye sahip çıkmıyorsunuz? Bakın, arabama zarar verdi.” diyebiliyor. Bunu aklınızın bir köşesine not edin. Daha sonra ihtilalciler hakkında yorum yaparken işinize yarayacak.

Dickens bizlere on dokuzuncu yüzyıldan sesleniyor ama siz bunu günümüze de uyarlayın. Toplumun yağlı tabakasını oluşturan küçük azınlık ve onların kibirli tabiatları sona ermiş değil. Yazar kitapta monsenyörü şöyle betimlemektedir:

Monsenyör’ün bu güzel çikolatayı ağzına götürebilmesi için… en az iki altın saati olmadan nefes alamayan şeflerinin yardımı gerekiyordu. Adamlardan biri çikolata kabını onun yüksek huzuruna getirir, ikincisi bu iş için yapılmış küçük bir aletle bunu karıştırıp köpürtür, üçüncüsü monsenyörün özel peçetesini uzatır, dördüncüsü (iki altın saati olan) çikolatayı ağzına götürürdü. Bu adamların biri bile olmadan monsenyörün çikolatasını içmesi ve yüce onurunu koruması mümkün değildi. Çikolatası yalnızca üç kişi tarafından servis edilecek olsa şerefi lekelenir, iki kişi tarafından edilecek olsa ölürdü.“

Halkın Öteki Yüzü

İki Şehrin Hikayesi romanında Fransız İhtilali sırasında kalabalığın öfke ve coşku içinde adaleti yitirdiği sahne

Devrim gelip çattığında halkın öfkesi, önüne çıkan bütün engelleri acımadan söküp atar. Sözüm ona o mutlu azınlık korunaklı sandıkları şatolarında boğazlanırlar. Burada bazı karakterler bu durumu yadırgasalar da, zengin tabakanın halka karşı yaptıkları ağır zulüm hatırlatılır. İhbar edilenlerin ya da direk tutuklananların pek de adalet gözetmeden giyotine gönderilmeleri de ayrıca eleştirilir. Zira onların suçlu bulunmaları için soylu sınıfına ait olmaları ya da ihbar edilmeleri yeterlidir.

Kendini devrimin coşkusuna kaptırmış olan halk da iyi analiz edilmiş. Günde yüzlerce insan giyotinle öldürülüyor ama halka göre bu sayı çok az. Yarın daha fazlasını getirin buraya diyorlar. Bu halkın bir başka yapısı da, içinde taşıdığı coşkunun çok çabuk şekil değiştirebildiği. On dakika öncesinde gözyaşlarına boğularak ayakta alkışladıkları birini, on dakika sonra acımasızca boğazlayarak parçalarına ayırıyorlar. Burada yapılan tespite dikkat etmeli. Bir kere hedef gösterilmesin kitlelere, ne kadar ileri gidebileceklerini hak getire!

Son Sözler

Madam Defarge ile Sydney Carton karakterlerinden gözünüzü ayırmayın. Çok şey söyleyecekler sizlere. Kitap bitince ne demek istediğimi iyi anlayacaksınız.

Kitap özetleri ve önerileri serimizin bu ilk bölümünün sonuna geldik. Uzunca ama iyi bir inceleme oldu diye düşünüyorum.

İki Şehrin Hikayesi romanında Fransız İhtilali ile bir çağın kapanıp yeni bir çağın açılışını simgeleyen sahne

İki şehrin hikayesi bir çağı kapatıp bir çağı açan Fransız İhtilalinin romanıdır. Dönem, ihtilal öncesi, sonrası ve olayın yaşandığı dönemdir. İsminin bu kadar bilinir olmasını da iki yüz milyon satmasını da hak ettiği kanısındayım.

 

Günay Aktürk

İki Şehrin Hikayesi kitabına ait seçme alıntıları ya aşağıdaki videodan ya da bu buradan dinleyebilirsiniz.

Read more