İnsanın Penislisi – Çürümenin Anatomisi: Kara Mizahi Erotik Hikâye

Yasak Aşk Günay Aktürk

Tanıtım Metni

İnsanın PenislisiKara Mizahi Bir Erotik Hikâye”, çürümüş ilişkilerin, absürd tesadüflerin ve tutkuyla harmanlanmış karanlık mizahın iç içe geçtiği bir insanlık panoraması sunuyor. Ensar’ın sürükleyici talihsizlikleri, bodrum katlardan kapıcı dairelerine uzanan gerilimli bir hikâyede, arzu, pişmanlık ve kaosla örülü bir dünyanın kapılarını açıyor.

“Ensar, ortalama bir insanın ortalama zekâ kapasitesinden biraz daha düşük seviyede çalışan beyniyle az düşünen, çok sevişen; sevişmese bile çokça kötülüğe, sübyancılığa ve gericiliğe meyilli mayasıyla insanın en alt tabakasına tekâmül ediyordu. Bu özelliğiyle dünyanın en zeki insanıydı da. Çünkü cehalet, kendini tek alternatif olarak gören ve gösteren karanlık gibiydi.

İnsanın penislisi - Günay Aktürk

Aslında o, aklı acı çekmeyen sıradan bir zavallıydı. Aldığı sorumluluklar bile kendini korumaya yönelikti çünkü. Cinsiyetini sorarsanız, her iki cinsten de çıkabilen ve aslında bunu usta bir başarıyla sıkça tekrarlayıp aymaz bir alışkanlığa dönüştürmüş insanlığın yüz karasıydı… Sadece seks yaptığı için değil, desem olmaz! Evet, sadece öyle yaptığı ve başka hiçbir şey düşünmediği için. Bundan üremeye ve fanteziye karşı olduğum sonucu çıkartılmasın. Ama öncelikli olarak beynine giden kanın tamamını aşağı mahalledeki toplu üretim fabrikasına yönlendirdiği için. Daha erdemli, daha akılcı ve daha başka dahalara akıl yormayıp aklını yozlaştırdığı için.

Aslında ona tüm benliğini salt cinsel organıyla kaybettiren şey, kapalı bilincine bulaşan bir yozlaşmanın larvalarıdır. Dünya bir yangın yeriyken Ensargillere bir dost olarak ateşten bahsederseniz, bu küçücük kelime onun daracık dünyasında yine seks ile karşılık bulacaktır. Ensar her yerde. O tek bir kanserli hücre değil, kanserin yayıldığı bir beden. Gerilere itilmiş bir toplum. Bozulmuş bir ideoloji…”

İnsanın Penislisi

Arpacı kumruları gibi başını yere yıkmış gayet düşünceli yürüyordu Ensar. Gözleri kıpırtısız, seğirtmeden bakıyordu. Hani uzaktan bir gören olsa, bedenini tabuttan sokağa salmış bir ölüye benzetebilirdi onu. Oysa bu onun düşünürken suratına çöreklenmiş en masumane yansımasıydı. Masumane sözcüğü acıma hissi uyandırmasın içinizde. İçinde kopan yaramaz bir fırtına böyle aksederdi yüzüne.

Tip olarak fazla kurtarır bir yanı olmayan bu hergelenin çenesi de düşüktü. Eğer güzel bir kadını ikna edebilmişse, bunu sürekli övünüp durduğu çenesi sayesinde başarmış demekti. Saçları yanlardan açık, gözleri çakır (güneş gördükçe sıkça değişirdi) boyu bir yetmiş yedi, huyu pis, suyuna gideni menfaatiyle boğazlayan Allah’ın belası bir adam…

İnsanın Ensar'ı Günay Aktürk

Parmak uçlarına basarak yürüyordu. Hani o ilk kez topuklu ayakkabı giyen bir travestinin acemi yürüyüşü gibi… Öyle bir yürüyüş ki az sonra uçacak sanısına kapılırdı onu gören.

Telefonunu çıkarıp ezberinden bir numara çevirdi. Bir süre bekledi. Beklerken bir yandan yürüyor, bir yandan da iki gramlık sabrını tüketiyordu. Tam okkalı bir küfür savuracaktı ki açıldı telefon. Bu kadar erken açılmasına rağmen yine de uzun gelmişti bu ona. “Efendim Ensar kardeşim.” diyordu telefondaki ses. Gür ve candandı. Ensar bu cevabı duysa da alo demeden edemedi. Alosu ana avrat sövecek tondaydı. Hal hatır sormaya gerek bile duymadan konuştu:

“Bana acilen boş bir ev gerek Muammer.”
“Sana da Aleykümselâm Ensar’ım. Nasılsın, iyisin inşallah?”
“İnşallah inşallah. Hadi acelem var yoldayım, geliyorum.”
“Dur be kardeşim nereye geliyorsun… Ne evi, ne işi? Açıkça anlat hele şu meseleyi.”
“İnce mesele işte anla, ev lazım.”
“Ev boş değil Ensar, ben varım.”
“İyi ya birkaç saatliğine boşaltıver, insanlık öldü mü?”
“Ölmediyse de can çekişiyor. Hem sen ne yapacaksın evle? Yine bir hatun mu düşürdün?”
“Onun gibi bir şey. Boşaltacak mısın evi?”
“Açık ol bacanak. Korkma, bulaşacak değiliz.”

Muammer de az seksomanyak değildi hani. Ne demiş eskiler: ”ikisinin de bıçağı aynı demirden!” Uçkur işlerinde kara gün dostu, o hesap yani. Hâlbuki şunun şurasında tanışalı birkaç ay ya olmuş ya olmamış, hemen de bacanak tutmuşlardı birbirlerini.

“Yengen yanımda şimdi, yarım saate damlarız.”
“Tamam tamam. Bugün sana yarın bana. De hadi gelin.”
“Taksi durağının yanındaki apartmandı değil mi? Yanlış olmasın.”
“Evet orası. Yalnız ev müsait değil, babam evde. Ama bodrum katta küçük bir oda var. Bir de yatak attım içine, zaman zaman kullanıyorum. Bugünlük idare edersiniz.”
“Bana fark etmez, çok bile. Sen neredesin şimdi?”
“Tam çıkmak üzereydim. Ulusta işlerim var. Şimdi aşağı iniyorum, anahtarı verir giderim. Ama yok yardım lazım dersen başka bir gün de halledebilirim, sorun değil.”
“Hadi oradan çakal.”

Hikâye illüstrasyonu

Daha başka şeyler de konuştular. Ensar, kadının yanında açık seçik konuşamıyordu. Bu yüzden Muammer’in grup seks teklifini üstü kapalı reddetmek zorunda kaldı. Aslında öyle şeylere karşı değildi ama kadının huyunu suyunu bilmediğinden, olası bir ihtimale karşı elindekinden de olmak istemiyordu.

Telefon kapanınca meraklı gözlerle baktı kadın. Merakı zevkinin geleceğiyle alakalıydı. Ensar gülerek elinden tuttu kadının: “Kaçar mı bizden hayatım! Hallettim.” Kadın telaşla kurtardı elini. “Ne yapıyorsun be, bir gören olacak.” Haklıydı kadın. Bir gören olsa kime nasıl açıklayacaktı bu rezaleti. Sevgili olsalar neyse, hadi buyur öpüp koklaş. Ama bugün durum biraz ciddiydi. El ele tutuşmadan sadece yürüseler, kocası bile görse pekâlâ mantıklı bir açıklama yapabilirdi.

Bu yüzden diken üstündeydi. Taksiye binmedikleri için ha bire hayıflanıp duruyordu. Başındaki örtüyü düzeltip adımlarını hızlandırdı. Otuz yaşında olsa gerekti kadın. Öyle gösteriyordu. Bir atmış beş boylarında esmer, ne fazla güzel ne fazla çirkin, boyuna oranla ideal bir kiloda, fiziği düzgün bir kadındı. Bir hafta kadar önce bir televizyon kanalında Ensar’ın numarasını görüp aramıştı.

Ensar M. Ankara da evli ya da dul bayanlar arıyorum.” diye yazıyordu kısaca. Bir hafta boyunca konuşup iyice tanışmışlar (!) ve henüz birbirlerinin suratlarını bile görmeden, birbirlerinden etkilendiklerine ikna olmuşlardı! Yani anlaşılacağı üzere kadın Ensar’ın, Ensar da kadının yüzünü az önce görmüştü. Doğal olarak sevgi yoktu aralarında. Sadece gidecek ve hayvanlar gibi çiftleşeceklerdi.

Psikolojik hikaye

Muammer kapıda karşıladı onları. Orta boylarda, en fazla otuz beşinde şişmanca bir adamdı. Vücudunun her karışından uykuya yatmış sapık bir ihtiras yayılıyordu. Ensar’la tokalaşıp kadının elini sıktı. Bodrum kattaki odayı tarif edip birkaç talimat verdi Ensar’a. Bunu yaparken de laf aralarında kadının dudaklarını, göğsünü ve vücut hatlarını süzmüştü.

Gelgelelim Kadının Ensar’a yaklaşımı nasılsa, Muammer’e de aynen öyle oldu. Seçici olmayı gerektirecek bir durum yoktu. Çünkü karşısındaki kendini ağırdan satacak erdemli bir adam değildi. Bununla beraber Muammer, olur da standart becerilerine ihtiyaç duyulur, ikili seks grup seksine evrilir umuduyla bir süre bekledi. Ama Muammer’in kadını gözleriyle soyup daha da ilerisini hayal etmesi Ensar’ın gözünden kaçmadı. Hayır, söz konusu bile olamazdı bu. Önce kadının fikrini almalıydı. Belki mola verdiklerinde gündeme getirebilirdi. Sonraki işti bu, şimdi değil.

Yasak Aşk Günay Aktürk

Muammer’i güç bela gönderip bodrumdaki odaya geçtiler. Yerdeki eskimeye yüz tutmuş siyah halıyla kıçı kırık somyayı saymazsak tamtakırdı oda. Havada ağır bir badana kokusu vardı. Muammer, duvarlar yeni boyandığından fantezilerini duvardan uzakta yapmalarını söylemişti Ensar’a. Kilidin yuvada dönme sesiyle kadına sarılmasının arasında üç saniye vardı. Ama sarılmadan çok saldırıyor gibiydi. Dudaklarını uzun uzadıya öyle bir emişi vardı ki gören de hortumla arabadan mazot çalıyor zannederdi. Ellerini kalçalarında gezdirip hızlıca çekti kendine. Kadın da içindeki şeytanı salıvermiş tüm marifetini sergilemeye başlamıştı. Elleriyle ensesinden yakalayıp olanca gücüyle kendine çekti. Levyeyle bile zor ayırırlardı artık.

Ama ara vermeden daha bir hırsla sarıldı Ensar’a. Kadının eteğini indirip kemerini çözdü. Anlaşılan üst tarafını şimdilik önemsemiyordu. Kadını belinden yakalayıp somyaya attığında, alt tarafında sadece külot kalmıştı kadının.

Tutkulu yakınlaşma

Bir hışımla fermuarını indirip pantolondan ve külottan kurtuldu. Kadının üzerine abanıp gül desenli külotu çektiği gibi yırttı. Kadın bir şeyler söyledi o sıra. Ensar duymadı bile. Gerdek gecesinin acemi damatları gibi saniyede sanırım seksen kilometre bir hızla giriverdi içine. Partnerinin bağıracağını anlamış olacaktı ki sıkıca kapatmıştı ağzını. Kadının gözleri fal taşı gibi açılmış, yüz hatları bir tuhaf olmuştu. Ama halinden şikâyetçi olduğu da söylenemezdi. Ensar ise ritmi düşürmemiş, hücum borusunu çalmaya başlamıştı! Şimdi Muammer burada olsaydı küçük dilini yutardı. Keşke akıl etse de gizli bir kamera koysaydı şu köşeye. Böyle geçiriyordu içinden…

Üçüncü dakikanın ortalarında: “Sakın içime boşalma!” diye uyardı kadın. Ama Ensar’ı bir konuda uyarmak, ona izin vermek anlamına geliyordu ki kadın henüz sözünü bitirmeden olan oldu ve bütün zehrini boşaltıverdi içine. Bu, kadının bir anda telaşa kapılmasına neden oldu. Az önce ihtirasla seviştiği adamı, şimdi henüz şehvetin teri bile soğumadan gücü yetse un çuvalı gibi savurup atacaktı.Ne yaptın aptal, sana içime boşalma demedim mi?” gibi klasik olduğu kadar mühim olan bir sorunu dile getirdi.

Bir dizi ciddi sorunlardan başka bir şey getirmeyecek bu beraberlikle, hem de viraneyi andıran döküntü bir odada çimentosu atılan bu çocuk hiç de gelecek vaat etmiyordu. Hem duvarları da badana kokuyordu odanın. Fantezi düşleri bile yuvalanamazdı burada. Hayır, kesinlikle doğmamalıydı bu çocuk. Yılan gibi sıyrılıp çıktı Ensar’ın altından. Ne yapacağını bilmez bir telaşla cinsel organını inceledi. Elini soksa çıkartamazdı ya bu cehennem tohumunu! Git bana hemen su bul! diye bağırdı. Rica değil emirdi bu.

Ensar bu isteğin nedenini ilkin anlayamadı. Henüz olayın ciddiyetini kavrayamamış, suyla bebeğin ne alakası olduğunu soruyordu. Bıraksalar sabaha kadar tartışabilirdi bu meseleyi. Kadın sesinin tonunu daha da artırarak, cinsel organını yıkayacağını söyledi. Bu sayede risk kalkacakmış ortadan. Yeni bir şey daha öğrenmişti Ensar. Kalktı ve kapıya doğru yürüdü. Yürürken bir yandan da kendi kendine: “Boşaldığımı nasıl anladı acaba? Korkulur bu kadından!” diye söyleniyordu.

Bodrumda gerilim dolu hikâye sahnesi

Bodrum, kullanılmayan bir sürü malzemeyle doluydu. Gözüne uzunca bir hortum ilişti o sıra. Takip ederek musluğa ulaştı. “Buraya gel, burada bir musluk var.” diye bağırdı ve akıp akmadığını kontrol etti. Akıyordu. Kafasını çevirip tekrar seslenecekti ki yanı başında bitiverdi kadın. Bu kadar hızlı gelmesine şaşırdı. Kadın olay mahallini yıkarken arkalarından gelen bir gürültüyle ikisi birden sıçradılar. Ensar sesin geldiği yöne bakınca ne görsün! Odanın kapısıydı kapanan. Hem de açılmamacasına. Ensar kapının anahtarını alıp almadığını sorunca, kadın iyi saatlerde olsunlara karışmış gibi donup kaldı. Suyun sevinciyle anahtarı akıl etmemişti. Buyurun cenaze namazına, dedi Ensar. Çocuk doğsa bundan iyiydi. Öfkeyle verip veriştirdi. Ne ahmaklığını koydu ne alıklığını…

Gidip kontrol etti, açılmıyordu. Şöyle elinin tersiyle vurup iki dişini kırsa açılır mıydı, sanmıyordu. Üstüne üstlük bunca suçluyken bir de mazlum rolüne bürünmüş salya sümük ağlıyordu. Ama bu halini görünce acıdı kadına. Musluğun yanına çökmüş, “Bir çare ya Ensar!” der gibi boyası akmış gözleriyle acınası bakıyordu.

aldatma hikayesi

Ama Ensar derseniz, o alışıktı böyle aksiliklere. Daha geçen hafta yine evli bir kadının evindeyken aksilik bu ya, kadının kocası bir düşman obasını basar gibi kendi evini basmış, ikinci kattan atlayıp paçayı zor kurtarmıştı. Ama şimdi durumu her zamankinden çok daha farklı ve tehlikeliydi. İsteseler çekip gidebilirlerdi ama bu halde nereye? Yarı çıplak haldeydiler ve bu durumda değil dışarı çıkmak, bir kat yukarı bile çıkamazlardı. Üstelik ikisinin de cüzdan, telefon ve çantaları odada kalmıştı. İki yarı akıllı ve yarı çıplak avanak küçük bir bodrumda kapana kısılmış fareler gibi kalakalmışlardı.

Kadın ayağa kalkıp Ensar’a doğru yaklaştı. Yürüyüşündeki iffet en kanlı savaşları bile durduracak kadar dokunaklıydı! “Ben evli bir kadınım Ensar. Bu halde yakalanırsak kocam beni öldürür. Ne olur bir yolunu bul.” dedi. Ensar boydan boya süzdü kadını. Dışarıya yansıtmaya gerek bile duymadığı birkaç şey geçirdi içinden.

Kadın şimdi nedense hiç olmadığı kadar çekici görünüyordu. Üstelik bir de ağlarken! Ama hiç sırası değildi bunun. Derin bir of çekerek bodrumu taradı. O anda karşı duvarda asılı eski püskü bir pantolon çekti dikkatini. Bir külçe altın bulsa bu kadar sevinmezdi. Işıldayan gözlerinde bir umut, alıp giydi pantolonu.

Ama pantolon dizlerinin altına geliyordu ve iki Ensar daha sığardı içine. Anlaşılan hem kısa kem de şişmandı sahibi. Muammer’in babasına Gödek Abbas dediklerini duymuştu. Hem bu apartmanın kapıcısı oldukları da düşünülürse ondan başkasına ait olamazdı. Parçalar birbirini tamamlayınca yapması gereken şey kendiliğinden ortaya çıktı. Kadını bodrumun kuytu bir köşesine götürüp ışıkları kapattı. Kısa bir açıklama yapıp burada beklemesini ve sesini çıkartmamasını salık verdi. Kadın hiç olmadığı kadar söz dinliyordu. Aferindi ona!

Gizli kaçamaklar

Bodrumdan çıkıp kapıcı dairesine yöneldi. Ev apartmanın arka bahçesinde tek katlı, tavanı taştan bir yapıydı. Kapıyı çalıp bir süre bekledi. Adamı daha önce hiç görmemişti. Ne cevap vereceğini tam olarak kestiremiyordu ama ne zarar gelirdi denemekten. Biraz sonra kapı açıldı ve tam da hayalindeki gibi kısa boylu ve şişmanca; başı kel, yanakları domuz katmanlı, dudakları bodrumdaki kadının vajinasına benzeyen dolgun mu dolgun bir adam çıktı. Gülmemek için kendini zor tuttu. Adam Ensar’ı şüpheyle incelerken üzerindeki pantolon çekti dikkatini. Kuşkuya düşen bakışları zararlı bir niyet arıyordu kapısını çalan bu hadsiz dürzüde! Ne malumdu akıl yoksunu olmadığı?

Ensar, kadınla yediği haltı gizleyerek bir yalan uydurdu. Muammer’in arkadaşı olduğunu söylemeyi de ihmal etmedi. Güya sabah işten gelmiş de, kendi evleri kalabalık olduğundan Muammer ile konuşup bodrumdaki odaya kıvrılıvermiş sabahtan. Falan olmuş filan olmuş kilitlenivermiş kapı. Tüm bu yalanları arka arkaya sıralarken hayal dünyasının ne ara bu kadar geliştiğine şaşırmıştı.

gizli ilişkiler

Adam bunları duyunca alabildiğine iyi niyeti ve babacan tonuyla evde yedek anahtar olduğunu söyledi. Anahtarı kapıp vakit kaybetmeden bodruma indiler. Bıraktığı gibi karanlıktı bodrum. Kadını karanlıkta seçmeye çalıştı. Karşı köşede bir karartı görünüyordu ama emin değildi. Adam ışığı açtığında önce kadını fark etmedi. Elindeki anahtar balyasından doğru anahtarı bulmaya çalıyordu. Böyle böyle kapıya kadar yürüdüler. Anahtarı bulup tam kapıya açacaktı ki o da ne! Kedilerden ürkmüş bir güvercin gibi bodrumun bir köşesine sinmiş yarı çıplak bir kadın! Üstelik elleriyle de önünü tutuyordu. Adamda bet beniz kalmadı. Suratını ekşitip ağzının içinde bir iki bir şey yuvarladı. Ensar’ın yüzüne bile bakmadan: “Ben bu kapıyı açamam.” dedi ve yürüyüp gitti.

Toplumsal taşlama

Yine iki çıplak baş başa kaldılar. Yardımcıyken yoz olmuştu Ensar’lar! Fetva eyleye müftülerle kadılar!

Cenaze namazının rekâtı yoktur. Dört tekbir yeter. Kıyamımız kıyıma doğru sürükleniyor.” Diye söylendi Ensar. Kadın ilk kez başına gelecekleri sezer gibi oldu. Gözlerini korkuyla belertip yine başladı ağlamaya.

Bu kez sinirlenmişti Ensar. “Zırlayıp durma be! Ya Muammer’in gelmesini bekleyeceğiz ya da gidip tekrar konuşacağım adamla.

Ama kadının aklına parlak bir fikir geldi. Girmeye çalıştıkları oda dört yanı kapalı bir oda değildi. Bodrumun ortasına bir duvar örüp sonradan oda haline getirilmişti. Allahtan ki tavana kadar çıkmıyordu duvar. Bir kol boyu açıklık vardı yukarıda. Bir yolunu bulup içeriye atlanabilirdi. Ensar kadının bu önerisi karşısında daha da sinirlendi.

“Aklını mı kaçırdın kadın, öldürecek misin beni? Yukarıdan aşağıya en az üç metre var.”
“Ne yapacağız o zaman sen söyle. Şimdi bir gelen olsa ne cevap veririz? Belki de polisi ararlar.”

Ensar’ın deyimiyle yine zırlamaya başlamıştı kadın. Çaresi yoktu, gidip bir kez daha deneyecekti. Olmadı boğazına yapışıp: “Ulan namussuz” diye hırlar, “kadın evli olmasa neyse, biraz anlayışlı olmaktan ne zarar gelir? Yuvası yıkılsın mı istiyorsun?” diye adamı suçlamak hiç de mantıksız değildi. Ne zeki adamdı be! Işığı söndürüp çıktı. Çıkarken de belki moral olur diye, ben gelene kadar ayrılma buradan, diye espri yaptı. Karanlığa doğru belli belirsiz söylemişti bunu. Ama ses gelmedi karartıdan. Çıtı bile çıkmıyordu.

en güzel hikayeler

Gödek Abbas kapıyı açtığında öfkeyle üzerine yürüdü Ensar’ın. Saldıracak sanmıştı bizimkisi. Birkaç adım geri gidip sakin ol amca, demekten başka bir şey gelmedi aklına.

Ne var ulan, ne var? O kahpeyi getirdin değil mi odaya? Muammer olacak şerefsiz de bütün fahişeleri sıradan geçirmiş. Mahallede ne kadar orospu varsa akşama kadar apartmanın önünden gitmiyor. Çekil git kapımdan. Ne haliniz varsa görün. Ben açmam o kapıyı.”

Aynı hışımla kapattı kapıyı. Dayak yemediğine dua etmeliydi Ensar. Polise de gidebilirdi ayrıca. Gödek Abbas ne olacak, diye söylendi kendi kendine. Gerisin geriye bodrumda aldı soluğu. Nefes bile almadan bekliyordu içerideki. Kadını ikide bir de karşısında görmekten sıkılmıştı. Muammer hergelesinin de geleceği yoktu hani. Lazım olmuştu ya…

Bodrumun içinde eli arkasında birkaç tur attıktan sonra durdu. Kadını bir başına bırakıp gidemez miydi? Aslında giderdi. Benzer bir vakada gitmişliği bile vardı. Onu orada bir başına bırakmaya yetecek kadar kirliydi zihni. Sorumluluk hissetmez, empati kurmaz, değer vermezdi. En çok da kadına vermezdi. Hele ki evli bir kadının ihanetiyse bu. Kendini günahkar ya da suç ortağı olarak görmek bir yana, Tanrının cüppesini sırtına geçirip cehennem kazanını odunla besleyebilirdi. Yeter ki bu işten zararlı çıkan kendi olmasın. Ama ya işler büyür de başkaları görürse? Şahittir, telefon kayıtlarıdır tutar da kolundan getirirlerse karakola? Ama kim neyi ispatlayacaktı ki? Başarısız bir düzüşme suçundan hapse mi atacaklar? Ya kocası öğrenir de namusunu temizlemeye karar verirse ne olacak? “Bana geldiğinde zaten namusu kirlenmişti!” diyerek kurtulabilir miydi? Yoksa şeftaliyle portakallar en son kimin elinde bulunursa manav soygununda baş şüpheli o mu olurdu?

Ne olacaksa olsun, diyordu artık. Az önce gelirken arka bahçede uzunca bir merdiven görmüştü. Gidip getirdi. Duvara dayayıp kadının çaresiz bakışları altında tırmandı. Yukarıdan odanın içine göz atıp atlayıp atlayamayacağını kestirmeye çalıştı. En fazla ayağını kırardı. Ama kırılan kemik kaynamasını da bilirdi. Yuvası yıkılmamalıydı kadının!

Erotik Hikayeler

Duvarın tepesinden aşağıya doğru asıldı ilkin. Üç metrenin yarısını inmişti şimdiden. Nefesini tutup somyanın üzerine bıraktı kendini. Dengesini kaybedip yere düştü. Sıkıntılı bir düşüş değildi ama. Kapıyı açıp kadını içeriye aldı.

Kadın tam üzerini giymeye yelteniyordu ki bırakmadı Ensar. Kapıyı içeriden kilitleyip sarıldı kadına. Belli ki henüz doymamıştı domuz. Ses çıkartmadı kadın. Usulca uzandılar somyaya. Gözleri hala ıslaktı. Odanın içinde bir hayalet gibi gezinmeye başladı iniltiler. Sevgi yoktu aralarında. Salt hayvan gibi çiftleşiyorlardı. Bir aile yıkımdan kurtarılmıştı son anda! Kadın sık sık, içime boşalma, diye fısıldıyordu…

 

Günay Aktürk
İnsanın Penislisi
15.8.2016

Bu Öyküyü de Okuyabilirsiniz

Read more

İç Savaş Hikayesi – Günay Aktürk | 1980’lerin Karanlığında Bir Öykü

“Günay Aktürk’ün İç Savaş adlı öyküsünün final sahnesini betimleyen çizim: Yorgun bir adam ve eşi, karanlık bir gecede birbirlerine sarılmış şekilde yerde uzanıyor; arka planda pencere ve masanın üzerinde bir tabanca görülüyor.”

İç Savaş Hikayesi: Barikatlar, Karanlık ve İnsan Kalbinin Çöküşü

İç Savaş Hikayesi, 1980’lerin karanlık günlerinde geçen, insanın karanlığıyla yüzleştiği sarsıcı bir öykü. Bu yazıda barikatları, kayıpları ve bir adamın iç savaşın ortasında yaşadığı derin çatışmayı anlatıyorum.

İç savaş atmosferinin gölgesinde her sokak başka bir hikâye taşır; kimi zaman bir taksinin içindeki sessizlik, kimi zaman kapı aralığından sızan bir nefes… Bu öykü, sadece çatışmanın değil, insanın kendi içindeki karanlıkla hesaplaşmasının da hikâyesidir.

İç savaş hikayesi için barikatlar, karanlık bir gece ve silahlı gerilimi betimleyen dramatik illüstrasyon.

İç savaş tüm ülkeyi kasıp kavuruyordu. İnsanlar; sağcı, solcu, Alevi, Sünni diye ayrıştırılmış, her mahallede bir barikat, her barikatta yüzlerce genç kurşun sıkmaktaydı birbirlerine. Kimi şehirlerde soykırıma varan katliamlar yapılıyor, yaşlarına ve de cinsiyetlerine bakılmaksızın bin bir yollu işkencelerle öldürülüyordu insanlar. Ölümün belli bir adresi yoktu. Bazen güpegündüz sokak ortasından, bazen de işkence hanelerinden yükseliyordu çığlıklar. Sanki gizli bir el durdurulması imkânsız bir hızla öfke ve kinin hâkim olduğu keşmekeş bir ortam yaratmıştı.

İki karşıt halkın yaşamadığı kimi şehirler sessizdi. İşte öykümüze konu olan bu şehir de onlardan biridir. Muhafazakârdır insanları. Karşıt fikirlerin olmaması kuşkusuz her zaman iyiye işaret sayılmaz. Tek taraflı öfkeyi biraz daha arttırır o kadar. Bugün bu kadar sessiz olan bu şehir de bir zamanlar kanlı çatışmalara şahit olmuştu.

1980 yılının Temmuz sonları… On yedi kişilik yolcusuyla otogarın önünde durdu otobüs. Gece yarısını çoktan geçmişti. Çevrede, otogarın önündeki bankta oturan biri kadın üç kişinin dışında kimsecikler yoktu. Otobüsten inen yolcular ellerinde bavullarla teker teker kaybolmaya başladılar karanlıkta. Yalnız kırk beş yaşlarındaki adam bir süre bekledi. Elinde bavul yoktu. Siyah ve uzun paltosunun cebinden sigara paketini çıkartıp yaktı. Otogarın yan tarafında bir taksi durağı vardı. Oraya doğru yürüdü. Ayağındaki kunduradan çıkan sesler gecenin sessizliğini bozuyordu. Tepeden tırnağa simsiyah giyinmişti. Yürüyüşü kendinden emin, adımları telaşsız, bakışları korkusuzdu. Durağın önünde oturan dört şoförü bir süre süzdükten sonra selam bile vermeden sordu:

1980’ler kısa öykü atmosferini yansıtan, otogarda taksiye binen baş karakter ve onu şüpheyle izleyen şoförlerin yer aldığı dramatik sahne.

– Kayalı kasabasına gideceğim. Sabit bir tarifeniz var mı?

Kasabanın adını duyan şoförler şüpheyle birbirlerinin gözlerine baktılar. Çünkü Kayalı, bir Alevi kasabasıydı. Ülkenin bu kadar karışık olduğu bir dönemde, hem de gecenin bu saatinde canına mı susamıştı bu adam? Şoförlerin huzursuz edici bakışlarına aldırmadan yineledi sorusunu. Otuz yaşlarındaki bir şoför ayağa kalkarak ücreti söyledi. Adam kabul ederek şoförün gösterdiği taksiye yönelip arabaya bindi. Taksi otogardan çıkıp gözden kaybolduğunda bile duraktaki adamlar hâlâ birbirlerine bakıyorlardı.

Beş kilometre kadar gittiler. Arka koltukta oturan adam pencereden karanlığı seyrediyordu. Taksicinin dikiz aynasından kendisini izlediğini fark etmemişti henüz. Taksicinin bakışları nefret doluydu. Kim bilir neler geçiyordu aklından! Belki de adamın bu deli cesaretini çözememişti hâlâ. Belki de bu ülkede yaşamıyordu adam. Yurt dışından gelmiş olamaz mıydı? Bu aylar tatil aylarıydı. Ülkedeki kargaşadan haberdar olsa da durumun vahametini kavrayamamış olabilirdi. Sinsice sırıtmaya başladı.

Alevi Sünni çatışması hikaye sahnesi; 1980’lerde geçen kısa öyküde baş karakter taksinin içinde otururken, benzinlikte iki adamla gerilimli gece atmosferi.

Taksi henüz çok fazla bir yol gitmemişti ki koyu bir sohbete daldı iki arkadaş. Havadan sudan derken memleket meselesine geldi konu. Benzinci, bir hafta önce falanca mahallede yapılan katliamı anlatıyor, bir taraftan da, yazık memlekete, diyordu.

Taksici: Duydum o olayı. Altı kişiyi öldürmüşler. Pardon pardon! Dokuz kişilermiş. Aralarında çocuklar da varmış!
Benzinci: Üçü çocuk diyorlardı.
Taksici: Neden katlettiler acaba? Ben ömrü hayatım boyunca böyle bir şey ne gördüm ne duydum. Demek buralara kadar yayılmış olaylar?
Benzinci: Alevi Mahallesi diyorlardı. Sebebi belli işte!

Bu sözle beraber dikiz aynasından arka koltuktaki adama baktı şoför. Adam hâlâ pencereden dışarıyı seyrediyordu. Suratında ne bir değişim, ne öfke, ne de bir kıpırtı vardı. Sanki konuşulanları hiç duymamış gibiydi.

Biraz sonra bir sigara yakıp pencereyi araladı arkadaki adam. İlk dumanı içine çekerken göz göze geldiler şoförle. Ancak bu o kadar kısa sürede olmuştu ki şoför, adamın bakıp bakmadığını tam olarak kestirememişti. Bir ara kuşkulandı adamdan! Neden hiç renk vermemişti? Üçü çocuk olmak üzere dokuz kişiyi katlettiklerini az önce anlatmamış mıydı? O anda arka koltukta oturan bu garip adamın korkuyla karışık bir ürperti uyandırdığını hissetti içinde! Tam arkalarında oturuyordu sonuçta, ne olur ne olmazdı! Dudaklarını ıslatıp yan gözle arkadaşını kesti. Bir gözü arkadaşında, bir gözü torpido gözündeydi artık.

Karanlık öyküler temalı bu sahnede, eski bir taksinin içinde üç adam görünür. Arka koltuktaki baş karakter ciddi bir ifadeyle öne bakarken, şoför ve benzinci gergin bir atmosfer yaratır. 1980’ler Türkiye’sinin toplumsal çatışmalarını yansıtan öykü sahnesi.

– Arkadaş! Daha çok var mı Kayalı kasabasına?

Duyduğu soru karşısında afallamıştı şoför!

– Anlamadım ağabey? Sen Kayalı kasabasından değil misin?
– Hayır! On dakikalık bir işim var o kasabada. Siz beni kuytu bir köşede bekleyeceksiniz, ben de işimi bitirip hemen döneceğim.

İki adam da ön koltukta soğuk terler döküyordu artık. Ne yutkunabiliyorlar, ne de tek bir kelime edebiliyorlardı. Gözlerini farın aydınlattığı yoldan alamıyorlardı. Bir zaman sürdü bu sessizlik. İlk ışıklar görünmeye başladığında arka koltuktaki adam hareket eder gibi oldu. Bir kez daha soğuk terler döktü şoför!

– Evli misin şoför edendi?
– Evliyim ağabey.
– Çocuğun var mı?
– Ellerinden öperler, iki kızım var.
– Allah analı babalı büyütsün arkadaş! Allah analı babalı büyütsün!
– Allah razı olsun ağabey!
– Ölümden korkuyor musun?
– Kim korkmaz ki ağabey?
– Normal ölümden bahsetmiyorum. Öldürülmekten korkuyor musun?

Dikiz aynasından yalvaran gözlerle bakıyordu şoför. Ne denirdi ki? Kulağına kadar gelen katliam haberlerinin şu an burada, bu taksinin içinde de yaşanmayacağını kim garanti edebilirdi? Cevabını bulamadı sorunun. Kısa aralıklarla yutkunuyordu sadece.

– Suçlu ya da suçsuz, inançlı ya da inançsız, insanlar öldürülüyor. Onlar sekiz, on gibi basit sayılardan ibaret değiller. Onlar insan. Değillermiş gibi davranma. Hatta öldüren sen bile olsan! Ne kadar kötü olursan ol, ne derece vahşi bir katil olursam olayım, belki gün gelir biz de insan olduğumuzu hatırlayabiliriz.

İnsan olduğunun farkına varmış gibiydi şoför. Belli olur muydu hiç? En büyük dönüşümler büyük olaylarla yaşanmıyor muydu zaten? Vahşet gören gözler kötülüğe övgü dizebilir miydi hiç? Bu şoför daha pek çok kez yolcu alırdı da, böylesi bir yolcuyu bir daha unutabilir miydi?

Adam dişlerini gıcırdatarak boğazını temizledi. Taksiciye uzun uzadıya, ses etmeden, öfkeyle baktı. Sonunda başını kaldırıp konuştu:

Gerilim öyküsü sahnesi; baş karakter karanlık yolda taksiden inmişken, taksi hızla uzaklaşıp tozu dumana katarak geride bırakıyor.

Adam elinde tabanca, kasabanın içinde temkinli adımlarla yürüyordu. Evlerin ışıkları sönmüştü. Ne tek bir çıtırtı, ne köpek sesi… Gecenin karanlığında görülen tek şey, yeryüzüne çöreklenmiş zifir karası bir geceydi…

Adam bir süre daha yürüyüp iki katlı bir evin önünde durdu. Ne çok virane ne de çok gösterişli bir görünümü vardı. Evin önündeki bahçeden geçip merdivenleri çıktı. Oldukça heyecanlıydı! Aklından her ne geçiyorsa aksini düşündüğü belliydi. Yoksa bunca soğukkanlıyken neden heyecanlansındı ki birden bire? Kapının önünde dikilirken, kuş kafesini andıran pencerenin perdesi oynar gibi oldu. Daha bir dikkat kesti adam. Yutkundu, gözleri kapıya kilitlendi. Neden sonra belli belirsiz bir tıkırtı işitti içeriden. Kapıyı boydan boya süzdü. Önce bir anahtar sesi duyuldu, sonra bir ikincisi… Ağır ağır açıldı kapı. Karanlığın içinden güneş gibi parlayan bir çift göz, hasretle bakıyordu karşısındaki adama. Bir süre öylece bakıştılar. Gözleri dolmuştu kadının. Sonra aniden, engellenemez bir tutkuyla sarıldılar birbirlerine. Bir yağmur damlası nasıl düşerdi toprağa? Sevgi nasıl kokardı yağmur sonrası? Hissedebiliyordu ikisi de. Adam bir çırpıda baktı karısının gözlerine, kadın işitti kocasının sustuklarını! Kadın, kafasını yere yıkıp adamın koluna girdi. Sessizce süzülüp girdiler içeriye.

Kadın masanın üstündeki gaz lambasını yakarken adam da paltosunu çıkartıyordu. Lambanın ışığı kısa bir anlığına parladı, daha bir net gördü kocasını. O anda kendini tutmasa çığlığı basabilirdi. Az kalsın yere düşürüyordu elindekini. Ağlamaklı ve titreyen sesiyle “Yaralısın sen!” diye bağırdı. Adamın gömleği boydan boya kana bulanmıştı. Bununla beraber karısının şaşkın ve korku dolu bakışlarını yatıştırmak için uzandı ve usulca oturttu sandalyeye. Gözlerindeki o sönük ifadeyle gömleğini süzdü ve “Sakin ol!”, dedi, “Sakin ol önce. Yaralı filan değilim.”

Psikolojik kısa hikaye sahnesi: 1980’lerin karanlık ortamında, evin içinde gerilim ve korku içinde konuşan bir çift, pencereden dışarıyı kontrol eden adam ve ağlayan kadın.

Kulağına bir çıtırtı çalınmış gibi pencereye doğru yürüdü adam. Perdeyi aralayıp bir süre dışarıyı süzdü. Kimsecikler yoktu dışarıda. Tekrar gelip oturdu karısının yanına. Meraklı ve endişeliydi bakışları.

– Bugün de geldiler mi?

Kadın, yanaklarına doğru süzülen yaşları silmeden evet anlamında başını salladı. Dişlerini sıktı adam.

– Saat beşe doğru geldiler. Yine karşı köydekilerdi. Kasabanın tüm erkekleri zaten ayrım yolda barikat kurmuşlardı. Birkaç saat boyunca silah sesleri hiç susmadı. Dursun amcanın oğlu Rıza var ya, o yaralandı bir tek. Ama korkulacak bir şey yok, durumu iyi.

Adam daha bir öfkeyle sıktı dişlerini. Kafasını yere yıkıp elleriyle yüzünü kapattı. Bir süre öylece kaldı. Kadın devam etti konuşmasına.

– Karanlık çöktüğünde üç araba jandarma geldi. Bütün evleri teker teker arayıp ne kadar silah varsa topladılar. Giderken de birkaç kişiyi yanlarında götürdüler.

Adam, başını ellerinin arasına alıp canını acıta acıta saçlarını çekti. Gözleri kapalıydı. Öfkeye kapılmış titreyen tok sesiyle: “Silahsız bir halk kendini nasıl korur?” dedi.

Kadın bir eliyle kocasının ellerinden tutup olanca sevgisiyle sıkarken bir eliyle de başını kendinden yana çevirip gülümsemeye çalıştı. Hareketleri zorakiydi. Onu, düştüğü bataklıktan çıkartmaya çalışır gibi umutla konuştu:

– Bir çaresi bulunur elbet. Bulunur değil mi?

“Bulunur.”, dedi adam, “Mutlaka bulunur.” Gözyaşlarını sildi kadının. Sonra hislerindeki o donuk umutsuzluk yine geldi oturdu adamın gözlerine. Gömleğindeki kana baktı. Gözleri doldu. Utanmasa oracıkta ağlayacaktı.

“Köy katliamı hikayesi sahnesi — Adamın kardeşinin yaşadığı kasabaya gelişi, barikatlı sokaklar, tedirgin kadınlar ve kapıda karşılayan kız kardeş Seval.”

Kadını daha fazla meraklandırmamak için anlatmaya başladı olanları. Adamın kız kardeşi Seval Çorum’da yaşıyordu. Çorum’dan gelen haberler o kadar ürkütücüydü ki âdeta kan gövdeyi götürüyordu. Meraktan deliye dönmüştü adam. Daha fazla dayanamayarak bir hafta öncesinden yola çıkmıştı. Çorum’a ulaştığında gördüğü ilk şey her mahallenin her köşe başında kurulan barikatlar oldu. İnsanlar tedirgindi. Halkın korkusu ve de her geçen gün tırmanan gerilim, yetmiş dokuz yılı aralığında Kahramanmaraş’ta yaşanan katliamı anımsatmıştı. Çünkü orada yüz elliden fazla Alevi katledilmişti.

Kardeşinin evine ulaştığında kapıyı çaldı. Bir süre bekledi. İçeriden ses gelmeyince birkaç kez daha çaldı. Sokakta barikatlara yemek götüren kadınları gördü. Biriyle göz göze geldi. Gözlerindeki umudu ve kaygıyı fark etti adam. Ardı sıra baktı bir süre. Evde kimse yoktu galiba. Tam dönüyordu ki bir fısıltı duydu içeriden. Dönüp seslendi, kendini tanıttı. Kapıyı açan Seval abisini karşısında görünce ağlayarak boynuna sarıldı. Bu hem bir özlemin hem de yardım isteğinin sessiz bir çığlığıydı.

İçeri girdiler. Evde ihtiyar bir adamla kırkında bir kadın, iki de genç kız vardı. Komşuları olduklarını söyledi. Adam kocasının nerede olduğunu sordu kız kardeşine. Kadın o anda yeniden ağlamaya başladı. “Geçen cuma, dedi, Alâeddin Camiinin oradan geçerken yakalamışlar. Saatlerce işkence edip bir traktörün altına bağlamış, sonra da yakmışlar.” Daha fazlasını anlatamadan kendini kaybetti kadın. Abisinin boynuna sarılarak nefesi kesilene kadar ağladı. Gözleri davul gibi şişmiş, bin perişan olmuştu. Sıkı sıkıya sarıldı adam. Artık onun durumu da kardeşinden pek farklı sayılmazdı. Bir yandan saçlarını okşuyor bir yandan da ağlıyordu. Güç bela kaldırıp elini yüzünü yıkadı kardeşinin. Kendine getirmesi bir hayli zaman aldı.

Aradan birkaç saat geçti. Bir ara komşularının halini hatırı sordu adam. Kırk sekiz yaşında bir oğlu varmış ihtiyarın. Bir hafta önce koyun otlatırken vurmuşlar. Ölüsünü bile ancak iki gün sonra gidip alabilmişler. Adam duydukları karşısında büyük bir üzüntü ve öfkeye kapılmıştı. Neler anlatmıyordu ki ihtiyar!

Toplumsal çatışma öyküsü sahnesinde yaşlı bir adam, köyde yaşanan katliamı anlatırken gözyaşlarına boğulmuş; etrafında acı içindeki aile üyeleriyle dramatik bir atmosfer oluşturulmuş.

– Olayı sağcı solcudan Alevi Sünni çatışmasına çevirdiler. Polis barikatı yıkmaya çalışırken sivil adamlar da arkalarından silahla ateş ediyorlar. Milliyetçilermiş. Böyle milliyetçilik mi olurmuş? Milliyetçilik dediğin kendi halkına kıymak mıdır oğlum?

Ağlıyordu seksen yaşındaki adam. Çizgi çizgi buruşmuş suratı, sönük bakışları ve bir de öldürülen oğlunun acısı… Gözlerindeki yaşı silmeden devam etti:

– Camiden çıkan sakallı adamlar sokak sokak bağırıyorlar: “Aleviler dinsizdir, kestikleri yenmez, aleviler ana bacı bilmez… Kim bir Kızılbaş öldürürse cennete gidecektir!” Asırlardır böyle kandırdılar bu insanları. Kafalarında bu var bu canilerin. Kerbela’da Hüseyin’i kesenlerle ne fark var aralarında? Geldin kendi gözlerinle gördün. Bu yaşananlar da bir Kerbela değilse ne?

Aradan birkaç gün daha geçti Kendi gözleriyle gördü yaşananları. Az bile anlatmıştı ihtiyar. Eksik bir nokta vardı bu işte. Bu işi düpedüz planlayan ne Sünniler, ne dindarlar ne de milliyetçilerdi. Sonunda herkes şahit olacaktı ki Sünni’yi vuran tabancayla Alevi’yi vuran tabanca aynı tabancaydı. Adam belki şimdi değil ama çok sonraları farkına varacaktı ki tüm bu katliamlar, bir ay sonra yaşanacak olan seksen darbesine yol açmak için bir ön hazırlıktı sadece. Kimsenin durdurmaya gücü yetmeyecekti. Ama alınacak bir ders vardı bu yaşananlardan.

Çorum Olayları sırasında barikatta direnen halk, karşıdan yaklaşan silahlı gruplar ve ortamda yükselen gerginliği anlatan detaylı bir sahne; gençlerin barikat savunması ve karanlık mahalle atmosferi.

Ertesi günlerde Çorum’un Alaca ilçesinde bin kişilik bir grup yeni bir saldırıyla elli atmış iş yerini tahrip ettiler. Onlarca insanı yaraladılar. Halk geceleri evde yatmaya korkar olmuştu. Bir hafta sonra olayların durulduğunu düşünen adam bu gece evde kalabileceğini söyledi kardeşi Seval’e. Bir nebze de olsa hâlâ korkuyordu genç kadın. Bu yüzden komşusunun kapısını çalıp eve çağırdı. İhtiyar adam, kızı ve iki torunuyla birlikte Seval’in evinde kaldılar o gece.

Sabaha doğru saat beş suları… Barikattaki çatışma yeni bitmiş, eve dönüyordu adam. Kulağına çığlık sesleri çalındı. Sesler kardeşinin evinden geliyordu. Yol kenarında bulduğu demir çubuğu kavradığı gibi koştu. Evin kapısı açıktı. İçeri girdiğinde yerdeki cesetleri gördü.

Elinde demir çubuk tutan bir adamın, karanlığa gömülmüş evin kapısına dehşet ve endişe içinde baktığı dramatik sahne. Türkiye iç savaş temalı öykü için hazırlanmış duygusal illüstrasyon.

Çıldırmış gibiydi o an. Salonun ortasında eli baltalı iki adamın üzerine saldırdı. Bir tanesi baltayı kaldırıp savurana kadar kafasını parçaladı adamın. Öteki adam saldırıp saldırmamada tereddüt ederken onu da yıktı yere. Öfkeden tüm bedeni zangır zangır titriyordu. Hıncını alamayıp defalarca vurdu yerde yatan cesede. Perişan, kendini kaybetmiş bir haldeydi. Mutfağın girişindeki kız kardeşinin cansız bedenini fark etti. Elindeki demir çubuğu istemsizce düşürdü yere. O anda kanının çekildiğini hissetti! Tüm dünyası başına yıkılmıştı. Yürüdüğünden bile habersiz birkaç adım attı. Dizlerinin üstüne çöküp başını kaldırdı kardeşinin. Kadının kafasından sızan kan tüm vücuduna yayılmıştı. Bağrına bastı cansız bedeni. Bir yandan sessizce ama canı sökülürcesine ağlıyor, bir yandan da biraz ötede cansız yatan ihtiyar adama bakıyordu. İhtiyarın kızıyla torunları yan yana serilmiş, solan âdeta kan gölüne dönmüştü. Göz pınarları kuruyana kadar ağladı. Birkaç saat sonra ne hissettiğini kendisi bile bilmiyordu artık.

“Günay Aktürk’ün İç Savaş adlı öyküsünün final sahnesini betimleyen çizim: Yorgun bir adam ve eşi, karanlık bir gecede birbirlerine sarılmış şekilde yerde uzanıyor; arka planda pencere ve masanın üzerinde bir tabanca görülüyor.”

Kafasını kaldırıp karısına baktı. Doğrusu ne karısında ne de adamda bir dirhem can kalmıştı. Cehennemin içinden çıkıp gelmişti zira. Artık birbirlerinden başka sarılacak kimseleri yoktu. Halk vardı bir de, halkın ortak gücü vardı. “Benim acım yüzlercesinden sadece biri.” dedi adam. “Ama eğer o barikatlardaki halkın gücü olmasaydı koca bir mahalleyi katledeceklerdi.” İçten içe kavurucu bir ateş gelip çöktü yüreğine. “Başım çatlayacak gibi ağrıyor.” dedi. Olduğu yere uzandı. Yanı başına uzanan karısına sarılıp kafasını göğsüne koydu. Saçlarını okşadı. Tabancasını çıkartıp masanın üzerine koydu. Öylece sarıldılar birbirlerine. Bir taraftan sıkı sıkıya sarılıyor bir taraftan da pencereden gökyüzüne bakıyordu adam…

Günay Aktürk 25.12.2014

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Kısa Makaleler (Kısa Ama İşlevsel)

Uzun Makaleler (Uzun Ama Keyifli)

Read more