Tanrı Nerede? Göklerde Mi?

Arşın üstünde ne var sorusunu alegorik biçimde gösteren sahnede sekiz dağ keçisi ön planda Arş’ı taşırken üst katmanlarda kozmik deniz ve gök katları yer alıyor.

Tanrı'nın Şehri Nerededir?

Tanrı nerede? Bu soru, masum bir merak değildir. Yer sorusu, varlığa sınır çizer. Çünkü “nerede” dediğimiz anda bir koordinat isteriz; bir yön, bir yükseklik, bir mesafe. Mekân, varlığın kabuğudur. Kabuğu olanın dışı da vardır.

Buna rağmen kutsal metinler Tanrı’yı göğe yerleştirir. Yukarıyı işaret eder. Arş der, taht der, bulutlar arasından geliş der. Kıyamet günü taşınan bir taht tasviri yapar. Gecenin bir vaktinde dünya göğüne inişten söz eder. Sözcüklerin yönü hep yukarıdır.

Fakat aynı metinlerde Tanrı’nın zamandan ve mekândan münezzeh olduğu da söylenir. İşte gerilim tam burada başlar. Eğer Tanrı mekansızsa, neden mekân diliyle anlatılır? Eğer gökte değilse, neden “gökte olan” denir?

Bu yazıda, bu soruların etrafında dolaşmayacağız. Sözü doğrudan, metinleri kendi ifadeleriyle tartışan Turan Dursun’a bırakacağız. Çünkü mesele yorum değil; metnin kendi içindeki açık beyanlarıdır.

Tanrı Nerede? Göklerde Mi? sorusunu alegorik olarak resmeden sahnede sekiz figür boş bir tahtı göğe doğru taşırken insanlar merdivenlerle kubbe biçimli gökyüzüne ulaşmaya çalışıyor, yerde çatlamış bir kabuk yer alıyor.

Kur’an’a göre Allah nerededir?

Gökte olanın sizi yerin dibine geçirmesinden güvende misiniz?Mülk Suresi 16-17 ayet.

Gökte olan kim? Tanrı. Demek ki Tanrı gökte. Demek ki Tanrı’nın bir yeri yurdu var.

Buna karşılık şu soru sorulmuştur: “Tanrı gökte olsa, Tanrı’nın gökten küçük olması gerekir. Bu nasıl olur?” Kur’an’ın bizzat kendisi Tanrı’nın açık adresini beyan etse de, pek çok yorumcu bunu Tanrı’ya yakıştıramamıştır. Zorlamalı yorumlarla sis içinde kalan bir vaka.

Onlar, Tanrı’nın ve meleklerin gölgeli bulutlar içinde gelmesini beklerler. Ve işlerinin bitirilmesini.” Bakara 210

Tanrı’nın bulutlar içinde gelmesi Tevrat’ta da var. Kaynak da zaten orası.

Kur’an’da yeri ve gökleri yarattıktan sonra Tanrı’nın arşa dayandığı bildirilir. Hadislerde de “ARŞ”ın, göklerde bulunduğu bildirilir. Tanrı’nın arştaki tahtını sekiz melek taşır. Miraçta da Hz. Muhammed Arşa çıkarak Tanrı ile görüşür.

İlk çağların ilkellerinin de çağdaş ilkellerin de Tanrı’larının yeri göklerdir.

Hakka Suresi 17. Ayette, kıyamet günü Tanrı’nın, “tahtını taşıyan sekiz melekle geleceği” yazar.

Peygamber: “Efendi Tanrımız her gece, gecenin üçte biri kaldığında, Dünya Göğüne iner.” der.

Tanrı’nın dünya göğüne (1. Kat Göğe) inmesini Tanrı’ya yakıştıramayan yorumcular, “te’vil” yoluna sapıp yorumlarla durumu kurtarmaya çalışırlar.

Kaynak: Turan Dursun – Din Bu

Tanrı nerede sorusu, metinlerin iç mantığını zorladığında ilk karşımıza çıkan kavram “Arş”tır. Çünkü göğe yerleştirilen Tanrı tasvirinin merkezi, Arş’tır. O hâlde Allah’ın ilk yarattığı Arş nedir? “Tanrı’nın tahtıyla sarayına, Kur’an dilinde ‘ARŞ’ denir…” Turan Dursun ile devam edelim.

Allah'ın ilk Yarattığı Arş Nedir?

“Tanrı’nın tahtıyla sarayına, Kur’an dilinde ‘ARŞ’ denir. Arş, sözlük anlamıyla ‘tavanlı yapı’ demek. ‘Taht’ saray anlamında kullanılır. Eski gök biliminde ‘gök’ demek olan ‘felek’ler 9’dur. ‘9. Felek’e ‘Feleklerin Feleği’, ‘En Büyük Felek’ ve ‘Atlas Feleği’ diye adlar verilir. İşte din dilindeki ‘Tanrı’nın Arşı’ da budur.

Ayetlerde Tanrı’nın ‘Arş’a dayandığı’ (istiva), yani ‘tahtına, sarayına geçip kurulduğu’ anlatılır. Ne var ki kelamcı Müslüman yorumcuların birçoğu, bunu Tanrılık için uygun görmez ve akılla bağdaştırmaz. Bu nedenle durumu kurtarmak için sözleri, kendi gerçek anlamlarının dışına çıkarıp yorumlarlar.

Ne var ki bu ‘te’vil’ yolunu ‘Selef’ adı verilen eski İslam uluları benimsemezler. Hadisçilerden İmam Malik ve İmam Ahmed bin Hanbel’in görüşü şöyledir: ‘Tanrı’nın istivası (yani sarayında tahtına geçip kurulması) malumdur (bilinir), nasıl olduğuysa meçhuldür (bilinemez).’

Kelamda olduğu gibi usulu’l-fıkh denen İslam hukukunda da bu konu, anlaşılması en güç sayılan (müteşabil) konular arasındadır. Böylesi kapalı konuları yalnızca Tanrı’nın bilebileceği ileri sürülür ve bu görüş “eskiler’e” (selef) dayandırılır. İbn Teymiyye’ye göre, ne zorlamalı yorumlara sapılamlı ne de yalnızca tanrı bilir demeli; sözlerden ne anlaşılıyorsa o öylece alınıp kabul edilmeli.

Allah'ın İlk Yarattığı Arş Nedir? sorusunu alegorik biçimde betimleyen sahnede gök kubbe altında boş bir taht, tartışan İslam âlimleri ve arşa yönelen işaretler yer alıyor.

Kısacası Tanrı’nın Arş’ı denince anlatılmak istenen “Tanrı’nın tahtıyla sarayı”dır ve ayetlerden Tanrı’nın buraya geçip kurulduğu bildirilir.

Hz. Muhammed’in bir açıklamasına göre: “Güneşin karar yeri” de “Arş’ın altı“dır. Muhammed, “GÜNEŞ”in her gün bu “karar yeri”ne vardığını, batışının böyle olduğunu, burada secde ettiğini, sonra Tanrı’nın buyruğuyla dönüp yeniden doğduğunu anlatır.

Ne var ki Muhammed’in bu açıklaması, Arş’ın nerede olduğuna ilişkin açıklamalarıyla çelişir durumdadır. Çünkü yine kendisinin açıklamasına göre, Arş, yedi kat göğün de, hepsini kuşatan Kürsi’nin de ötesinde ve üstündedir. Sağlam hadislere göre bunların hepsi olağanüstü büyüklükte birer “maddi cisim”dir. Öyleyse “GÜNEŞ” in “karar yeri” (varış yeri) nasıl olur da “ARŞIN ALTI” diye gösterilebilir?

Muhammed’in bir açıklamasında da “ARŞ“ın, “CENNET“in üstünde olduğu anlatılır.

Peki, “yer, gök ve cennet yokken” nerede ve neyin üzerinde bulunuyordu bu “Tanrı’nın sarayıyla tahtı?” ARŞ neyin zerindeydi o zaman?

Sorunun karşılığı, Hud Suresinin 7. ayetinde: “SU üzerindeydi.”
Kuran’ın bu açıklamasının kaynağı ise Tevrat: “Başlangıçta Tanrı gökleri ve yeri yarattı. (…) ve Tanrı’nın ruhu, suların üzerinde hareket ediyordu…” deniyor.

Arşın üstünde ne var sorusunu alegorik biçimde gösteren sahnede sekiz dağ keçisi ön planda Arş’ı taşırken üst katmanlarda kozmik deniz ve gök katları yer alıyor.

Kur’an’a göre ‘Arş’ın meleklerden taşıyıcıları da vardır. Kimi Müslüman yorumculara göre bu taşıyıcıların sayısı şimdilik 4’tür. Kıyamette ise bu sayı 8 olacaktır (bkz. Hakka Suresi 17).

Muhammed, açıklamasında bunlar için ‘8 dağ keçisi’ der. Ve bu açıklamaya göre bu 8 dağ keçisi bugün de Arş’ı sırtlarında taşımaktadır.

Hadisin özeti şöyledir: Dünya ile birinci gök katı arasındaki uzaklık 71–73 yıllıktır. Muhammed’in bir başka açıklamasına göre ise bu uzaklık 700 yıllıktır. Her iki gök katı arasında da bu kadar uzaklık vardır. Hepsinin üstünde bir deniz bulunur; derinliği iki gök katı arası kadardır. Bunların üstünde de 8 dağ keçisi vardır. Her birinin çatal tırnaklarıyla omuzları arasındaki uzaklık, iki gök katı arasındaki uzaklık kadardır. (Bir hadise göre bu mesafe 700 yıllıktır. Bkz. Ebu Davud, hadis no. 4727.) Arş, bunların sırtındadır. Tanrı ise işte bunların üstündedir.

(Turan Dursun – Din Bu, s. 26–28)

İlgili Makaleler

Read more

Tarih-i Kadim’e Zeyl (ek) Şiiri | Tevfik Fikret

Tarih-i Kadim’e Zeyl şiirinin polemik bölümünü anlatan, kürsüden itham eden bir vaiz figürü ve aşağıda vicdanıyla ayakta duran bir şairin alegorik sahnesi

Tevfik Fikret ve Tarih-i Kadim'e Zeyl Şiiri

Tarih-i Kadim’e Zeyl Tevfik Fikret’in Tarih-i Kadim şiiri üzerinden kendisine yöneltilen suçlamalara verdiği sert ve düşünsel bir cevaptır. Süleymaniye kürsüsünde verdiği vaazlarda Mehmet Akif Ersoy bazı yazarları ve Tevfik Fikret i ağır bir dille suçluyordu. Tarih-i Kadim e Zeyl (ek) şiiri ise, “Târih-i Kadîm” şiirinden dolayı Tevfik Fikret’i “zangoçlukla” itham eden Akif’e cevaben yazılmıştır.

Tarih-i Kadim’e Zeyl şiirinin polemik bölümünü anlatan, kürsüden itham eden bir vaiz figürü ve aşağıda vicdanıyla ayakta duran bir şairin alegorik sahnesi

Tarih-i Kadim'e Zeyl (Ek) – Video ve Şiir Metni

Ben ki üç beş kuruşu tercihinden
Protestanlara “zangoçluk” eden
şairim… Yaldızlı kürsünün üstadına!
İslam dininin şair yorumcusuna.
Hazret-i Molla Sırat’a edebî
saygılarımı takdim ile hiç
hiç tereddüt etmeden diyorum ki:
layık olduk, lütfettiği “zangoçluk” sıfatına.

Lakin üstadım sakın aldanma,
müslüman evladıyım ben de bir parça.
Bana anlatma o güzel dini;
bilirim ben de senin bildiğini.
Okudum ben de ahiret kitabını.
dinledim ben de ahiret hitabını
Ben de zatın gibi cami, cami,
dolaşıp Halik’a ettim rüku.
cennetin şevki ile meşgul hayalim;
cehennem korkusundan bıkmış yüreğim
ben de tırmandım ulu Tûbâ’ya.
ben de çıktım Mele-i Âlâ’ya.
Ben de âşıktım ezan nağmesine,
bir koşardım ki, o Allah sesine!
Ben de tespihle dua, oruçla namaz
heyhat! hepsini yaptım, hepsini biraz.

Tarih-i Kadim’e Zeyl şiirinde inançla hesaplaşmayı anlatan, parçalanan kutsal semboller, yanan kitaplar ve kendi yarattığı putla yüzleşen insanın alegorik sahnesi

Çünkü telkinlere aldanmıştım,
kandığım şeylere hep kanmıştım
Bilmeden, görmeden iman ettim,
Nefsimi dinime kurban ettim.
Sevdim Allah’ı da, peygamberi de;
o şeyler kaldı bugün hep geride.
Anladım çünkü hakikat başka;
başka yoldan varılırmış Hakk’a.
Saydığın harikalar, mucizeler
birer zekâ büyüsüdür ki, beşer,
duraklamadan açıyor sırlarını;
mucizeler ehli, unutmuş yarını.
aldatılmış, aldatmış o İsa, Musa;
köhne bir tılsımlı yalandır âsâ.
Beşerin böyle işaretleri var;
putunu kendi yapar, kendi tapar!

Ara git kilisesini, gez Kabe’sini,
Dinle tekbiri, işit çan sesini,
göreceksin ki hepsi boştur;
umduğun, beklediğin şeyler yoktur.
Allah’ı gibi düzme şeytanı,
Buda’sı, Ehrimen’i, Yezdan’ı.
Topunun esası bir korkak vehim.
Gölgeler, gölgeler… Onlarda derin
bir karanlık sezerek çevrildim,
acı bir darbe yiyip devrildim.

Tarih-i Kadim’e Zeyl şiirinin son bölümünü anlatan, doğa içinde duran bir insan figürü, gökyüzü altında vicdanına yönelmiş sade ve alegorik sahne

Şimdi cenneti ve nurları önemsemeden;
süzerim yaradılışı hayran hayran; ben
ne tapılacak, ne taptıracak bilirim;
Kendimi yaradılışa kul bilirim.
Gökte binlerce mescit görürüm,
orda vicdanımı secde ederken görürüm.
Bu secde işte benim itaatim;
bu ibadette geçer saatim.
Bu ibadette övüncüm ve sevincim;
bence, ben bir kayadan farklı değilim.
Bir minik kuşla biriz tapmakta;
ben de Allah’tan başka yoktur derim, ishak* da.
Doğruluk, ahde bağlılık, tevazu, muhabbet,
hayır, haysiyet, insaf, merhamet;
sonra bir şaire zangoç dememeli…
İşte bunlar vicdanımı hareketlendirdi .

Düşünüp yapmak ayinimdir;
yaşamak dini, benim dinimdir.
Müminim, varlığa imanım var;
her kanat bir melek yapar.
Yaşarım, peygamberlere duymam gerek.
Beni Hakk’a götürecek: bir örümcek …
Kitabım doğa sahnesi kitabı,
bendedir hayır ile şerrin sebebi.
Varırım böylece ben mezara dek,
ahirette dirilmeye mahal görmem pek.
taşırım sevecen kalbimi ölçüsünde,
beşerin aşkını da, kederini de.

Hak dini bence bugün yaşam dinidir.
Ey Molla Sırât! Söyle, öyle değil midir?

TEVFÎK FİKRET
Günümüz Türkçesine uyarlayan: Sunar Yazıcıoğlu

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Tarih-i Kadim – Tevfik Fikret

Tarih-i Kadim şiirinin başlangıç bölümünü anlatan, ninni okuyan bir dede, bir deri bir kemik yaşlı adam ve sırtlana hortlağa benzeyen bir savaşçının yer aldığı çok katmanlı alegorik sahne

Tevfik Fikret ve Tarih-i Kadim Şiiri

Tarih-i Kadim Tevfik Fikret’in insanlık tarihini savaş, yıkım, zorbalık ve kutsallaştırılmış şiddet üzerinden sorguladığı sert bir eleştiri şiiridir. Metin; tarih, din ve iktidar ilişkisini akıl, kuşku ve insan merkezli bir bakışla tartışır.

Şair : Tevfik Fikret
Şiir : Tarih-i Kadim 
Seslendiren : Günay Aktürk
Sesli Şiir

Tarih-i Kadim - Sözleri

İşte, der, insanoğlunun geçmiş hayatı bu.
Ve başlar bize maval okumaya.
Ninniler uydurup uyutur bizi.
Dedelerimizin derin boşluklar içinde,
uzun, zifiri karanlık hayatından
gösterir bize evvel zamanı,
tek doğru, en güzel örnek, der.
Bakarsın gelecek günlerin farkı yok geçen geceden.
Senin tarih dediğin işte budur.
Alnında altı bin yıllık buruşuklar
ve bir o kadar da kuşku.
Başı geçmişe bir düşe değer.
Sürünür ayağı bomboş bir geleceğe,
bir deri bir kemik, ayakta zorla durur.

Tarih-i Kadim şiirinin başlangıç bölümünü anlatan, ninni okuyan bir dede, bir deri bir kemik yaşlı adam ve sırtlana hortlağa benzeyen bir savaşçının yer aldığı çok katmanlı alegorik sahne

Ben hiç tiksinmem ondan,
karşıma alırım onu arada bir,
anlat bakalım, derim şu eskilerden.
Bir parça feylesofa benzer o,
bir parça sırtlana benzer.
Berbat suratıyla da bir hortlağa.
Yoklar mezarını unutulmuş gecelerin,
başlar paslı, boğuk bir sesle, bir bir bana anlatmaya.
Sırasıyla ne olmuş ne bitmişse:

Hep yıkım üstüne yıkım, acı üstüne acı!
Ne vakit geçse anlı şanlı bir ordu,
çöküverir ağır gölgesi bir bulutun,
kanlar yağar dört bir yana.
En başta bir kanlı bayrak, kanlı bir taç gelir arkasından.
Sonra araçlar sökün eder kan içinde:
Balta, topuz, yay, kılıç, mızrak, mancınık, top, tüfek, sapan.
Arada, kanlı komutanlar ve savaş birlikleri.
En son alay alay esirler geçer.
Yenen bir kişiye yenilen on kişi,
çiğneyen haklı, Çiğnenen hapı yuttu.

Tarih-i Kadim şiirinde anlatılan yıkımı betimleyen, harap olmuş bir şehrin içinden geçen kanlı sancaklı ordu, silahlı askerler, mancınık ve en arkada sürülen esirlerden oluşan çok katmanlı alegorik sahne

Yıkımlara, acılara alkış tut,
yüksekten bakanlar önünde eğil,
insafla birdir aşağılık ve namussuzluk.
Doğruluk lafta, yürekte değil,
iyilik ayaklarda, kötülük kucaklarda.
Bir gerçek var, tek bir gerçek:
Eli kolu bağlayan zincir.
Bir tek şey var sözü geçen: yumruk.
Hak güçlünün, kötünün yanı.
Uzun lafın kısası: Ezmeyen ezilir!
Nerde bir şeref var, iğreti.
Nerde bir mutluluk var, yama.
Bir şeyin ne başına inan ne sonuna.
Din şehit ister, gökyüzü kurban.
Her yanda durmadan kan akacak, durmadan her yanda kan!

İşte böyle inler, sayıklar o,
anlatır insanoğlunun bu belalı ömrüne ne yolda,
nasıl sürdüğünü.
Bakarım iskeletin kanlar köpürür dişlek ağzında.
Duyarım sesinin titreyen kuyusundan
yankısını korkunç bir iniltinin.
Ben de başlarım birden bire titremeye,
toprak da tiksintiyle titremiş gibi gelir bana.
Savaşın gürültüsü patırtısı,
indir artıkindir bu acıklı sahnenin perdesini!
Dinsin sonu gelmeyen bu karışıklık!

Sen de gelenekçi iskelet!
Yazdığın kara yazılara bir son ver.
Aydınlığa susadık biz, aydınlığa susadık.
Uzun karanlıklar içinde uyumak isteyen mi var?
Bizden iyi geceler onlara,
bizden onlara iyi uykular!

Tarih-i Kadim şiirinde kutsallaştırılan savaşı eleştiren, yıkılmış şehirde duran bir başbuğ, yakılmış ekinler, sokakta kalmış insanlar ve parçalanmış taçla kurulu alegorik sahne

Kimsin ey gölge, kendinden geçmiş,
koşuyorsun karanlıklara doğru?
Kanla oynamış gibisin, kırmış geçirmişsin insanoğlunu.
Sen buna kahramanlık mı dedin?
Onun kökü kan ve hayvanlık be?
Şehirler çiğne, ordular dağıt,
kes, kopar, kır, sürükle, ez, vur, yak ve yık.
Yalvarmalara yakarmalara boş ver,
gözyaşlarına iniltilere aldırma.
Ölümle, acıyla doldur geçtiğin yeri.
Ne ekin ko, ne ot ko, ne yosun.
Sönsün evler, sürünsün insanlar orda burda,
kalmasın alt üst olmayan hiçbir yer,
mezar taşına dönsün her ocak,
damlar çöksün yetimlerin başına.
Bu ne alçaklık böyle bu ne namussuzluk!

Hey bana bak, başbuğ musun ne?
Yerin dibine bat, cakanla gösterişinle!
Her başarı bir yıkım bir mezarlık,
işte bir yavrucak yatıyor şurda.
Ey cihangir, onu gör de utan!
Devril, bağımsızlığın eskimiş tahtı devril.
Nice acılar verdin bütün insanlara,
inim inim inlettin bütün insanları.
Parçalan kararmış taÇ, tuz buz ol.
Hep senin yüzünden yoksulluğu insanların.
Göz yaşından incilerin nerde hani?
Nasıl da yosun tutmuşlar bir görsen!
Eski çağlar nasıl kanmış size?

Ey kan içen kargalar,
bütün karanlıklar sizinle dolu!
Artık yeter fikri susturduğunuz.
Yerini hiç bir şey tutamaz bu dünyada,
incirsiz, kelepçesiz yaşamanın…
Hadi gidin tarih korusun sizi,
-haydutlara en iyi sığınaktır gece-
gidin, yok olun siz de o mezarlıkta.

İşte müjdelerin en güzeli,
işte en gerçek özgürlük düşümüzdeki gelecek çağlarda:
Ne savaş ne savaşan ne salgın ne saltanat, ne yoksulluk,
ne ezen ne ezilen ne yakınma,
ne de zulmün kahrı ne tapılan, ne tapan,
ben benim, sen de sen!

Tarih-i Kadim şiirinde cevapsız duaları anlatan, boş bir kubbe altında yükselen çığlıklar, yankılanan sesler ve yukarıda ulaşılamayan bir gökyüzüyle kurulu alegorik sahne

Ey soyulan iskelet,
kimse bilmeyecek o zaman,
kimse bilmeyecek senin sayıp döktüklerini.
Savaş ne, karışıklık ne, zafer ne, anlaşma ne?
Belki duyulmadık bir öykü,
belki korkunç bir masal.
Çok sürmez köhne kitap,
fikri gömen sayfaların
bugün olmazsa yarın yırtılacak.
Ama kim yapacak dersin bu işi?
Bu öyle büyük, öyle kocaman bir devrim ki,
hangi güç kalkar ben yaparım der?
Yerlerin ve göklerin sahibi mi?
Tamam, işte oldu şimdi!

Yeri göğü elinde tutan o kibirli,
o somurtkan ve dokunulmaz.
Bütün bu kavgalar onun yüzünden değil mi?
Gökyüzü, sen söyle,
yüzyıllarca sel gibi akan su,
– şimdi esrik bir ağzın türküsü,
kuru sesi zindandaki bir adamın,
iç açan bir söz
ya da yakan bir söz şimdi.
Bir geniş oh! Bir derin eyvah!
Bir yakarış, bir övgü,
Şimdi tüy gibi bir rüzgar,
Şimdi ağzın bir kasırga.
Dokunaklı bir yakınma şimdi,
sabredemeyen bir başa kakma,
bir titreme, bir çan sesi,
bir savaş davulunun gümbürtüsü,
için için ağlaması çaresizliğin,
kahrın iyilik bilir kişnemesi,
bir söylev, apaçık, gürül gürül.
Şimdi utangaç ve hasta bir yalvarış,
bir rahatlık bir iç sıkıntısı,
Şimdi korkunç bir haykırma
–bütün bu karman çorman gürültü patırtıyla
inleyen boş kubbe sen söyle!
Sen ki her sesi yankılayansın.
Söyle, bu bir sürü boş çabalama içinde,
daha yukarlardaki şu tanrı katına
hangi sesin yankısı varabilmiş ki?
Hangi dua kabul olmuş bugüne dek?

Tarih-i Kadim şiirinde kuşku, akıl ve inanç çatışmasını anlatan; düşünen insan, ışığa yürüyen figür, yakarışta bulunanlar ve yukarıda ulaşılmaz bir kutsal temsille kurulu çok katmanlı alegorik sahne

İnanasım gelmiyor bunların hiçbirine.
“Ne bileyim? ” diyor kime sorsam.
Hepsi bir kuruntu mu bunların yoksa?
Belki aldanmak yaşamanın bir gereği.
Belki de hepsi de doğrudur, kim bilir,
belki ben hiç bir şeyin farkında değilim,
karıştırmaktayım yokla varı.
Kusurum ne? Kuşkuda olmak mı?
Kuşku koşmaktır aydınlıklara doğru.
İnsan aklıdır eninde sonunda gerçeği bulacak olan.
Belki de yok olacağız bir gün topumuz birden.
Kim bilir, öbür dünya belki de var.
Madem bu beden o ölümsüzün işi,
ne diye kıvranır durur bin türlü dert içinde?
Hadi diyelim aslımız toprak bizim,
sen gel onu kederden bir çamur yap.
Her yeri kanla, göz yaşıyla dolu
–insaf be, bu kadarı da olur mu?
Sen gel hem yoktan var et,
sonra da ettiğini boz, kötüle.
Hiç bir yaradandan ummam bunu:
Yaradan yok eder ama perişan etmez!

Dinlerim seni göklerin tanrısı,
din ulularından dinlerim seni:
“Ne benzer var, ne noksanı,
canlı ve ölümsüz
ve her şeye gücü yeten ve yüce.
Odur veren yiyeceği içeceği,
düşleri gerçek yapan o,
bilen, haber alan,
kahreden ve öç alan.
Açık, kapalı her şeyi duyan ve anlayan.
El uzatan yoksullara ve çaresizlere,
her zaman her yerde bulunan ve her yeri gören…

Tarih-i Kadim şiirinde ortaksızlık iddiasını eleştiren; çoğalan tanrısal figürler, peygamber, cennet ve cehennem sahneleri ile itaat eden kalabalıkları gösteren çok katmanlı alegorik kompozisyon

Seni böyle övüp duruyorlar işte.
Oysa senin en üstün özelliğin ne,
“Ortaksız” oluşun değil mi?
Kaç ortağın var şu bataklıkta bir bak.
Topu ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve kahreden.
Ve topu ortaksız ve tek.
Ve topunun buyruğu yasağı ve saltanatı var
ve topunun yukarlarda bir gökyüzü.
Bütün ordan gelir yüreğe doğan.
Topunun güneşi, ayı, yıldızları var.
ve topunun görünmez bir tanrısı.
Topunun adanan bir cenneti var
ve topunun bir varlığı bir yokluğu.
ve topunun saygıdeğer bir peygamberi.
Ve topunun cennetinde körpecik güzel kızlar yaşar.
Ve topunun cehenneminde birer lokmadır insancıklar.
Tanrılar ne derse onu yapacak halk,
sabırla ve kahırla olacak iki büklüm.
Ama tanrılar ne derse onu yapacak.

En zorlu düşmanın işte, tanrı.
Boğmak ister seni ulu katında,
çok iyi tanırsın sen o yılanı,
onun kızgın zehrinden bir vakitler bize
bir tadımlık vermiştin hani.
Kuşku! En zalim en güçlü düşman.
Bunu ya bildin ya koydun kafamıza.
Ya da bilemedin işin nereye varacağını.
şeytanlık, düzen, sapıklık denen şey var ya,
bugün yerinden yurdundan edecek seni o.
Tapınağında ışıklarını söndürüyor,
elleriyle parçalıyor heykelini.
Sense, iler tutar yerin kalmamış,
göçüp gidiyorsun olanca gücünle.
Burçlarında yıkılmalar falan hani?
Nerde hani gümbürtüsü yıldırımlarının?
O kızgın soluğun hani nerde?
Ne cehennemlerinde bir kaynama var?
Ne büyük acını gören bir göz.
Ne de kulaklarda dokunaklı bir çınlama.
Oysa bir ufak parçası kopsa insanın,
bir sızlanma olur, duyulur bir ağlaşma.
Sen Yeryüzü ve gökyüzünle göç gir de,
bir inilti bile duyulmasın ortalıkta.
Tam tersi, kahkahadan geçilmiyor.
Zaten yalana ağlasa ağlasa,
bir ikiyüzlüler ağlar, bir de ahmaklar.

Tevfik Fikret
Tarih-i Kadim

Tarih, anlatıldığı gibi değil; yaşandığı gibi acıtır. Anlatıldıkça da çoğu kez masala dönüşür.

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Bana Hafız Hoca Derler

Bosch tarzında çok katmanlı alegorik resim; sahte din adamı figürü, iktidar, korku ve inanç istismarını temsil eden toplumsal yıkım sahnesi

Bana Hafız Hoca Derler – Günay Aktürk

Bu şiir, din adına konuşanların bilgi, ahlak ve samimiyet arasındaki kopuşunu hiciv diliyle ele alır. Bana Hafız Hoca Derler, inancın makamla, ünle ve ezberle değil; vicdanla ölçülmesi gerektiğini vurgulayan eleştirel bir dörtlükler bütünüdür.

Bana hafız hoca derler
İmamlığı bilmezem ben
Ne söylesem tamam derler
Ne dediğim bilmezem ben

Ben kendime evvelinde
Demedim ki hoca diye
Çıkarttılar beni göğe
Bir namazın bilmezem ben

Çekilmiyor bunun forsu
Ne söylesem çıkar tersi
Şöyle dursun hatim dersi
Bir ayetin bilmezem ben

Bura hakkın evi derler
Hak katında görünmezler
Gece gündüz zikrederler
Bir duasın bilmezem ben

Sefil Günay haktan geldim
Hakkın yanı benim yerim
İşte budur asıl yolum
Başka bir yol bilmezem ben

Günay Aktürk

Bosch tarzında çok katmanlı alegorik resim; sahte din adamı figürü, iktidar, korku ve inanç istismarını temsil eden toplumsal yıkım sahnesi

Diğer Şiirler

Read more

Cehennem İni

Din istismarını, ahlaki çöküşü ve ikiyüzlülüğü simgeleyen alegorik sahne; şeytanla iç içe geçmiş din adamı figürü, yanan şehirler ve inanç adı altında yapılan zulüm

Cehennem İni – Günay Aktürk

Cehennem İni, din adına işlenen zulmü, gösterişe dönüşen inancı ve ahlaki çöküşü sert bir dille ele alan toplumsal bir şiirdir. Şiir, kutsal kavramların nasıl istismar edildiğini tarihsel ve vicdani bir bakışla sorgular.

Elestüden beri ben bu dünyada
Beşiğimde öbek öbek kan gördüm
Ninnilerden uzak pis bir deryada
Nice ezan sesi nice çan gördüm

Ne bitmez gaflettir uyu da uyu
Bin dört yüz yıl oldu aynıdır huyu
Ehlibeyt katili yezidin soyu
Harici neslini çok tutan gördüm

Cehennem meyini bal sanan gafil
Cennet hurisinden bol sanan gafil
İman köprüsünü yol sanan gafil
Akıl kıtlığında çok batan gördüm

Şirk derler adına sırrı derinde
Aslı haktır, hak arıyor dininde
Haktan uzak bir cehennem ininde
İmanlı abdestli çok şeytan gördüm

Tenhada iblisin koluna girip
Yoksula bilgece vaazlar verip
Her hayırda türlü çıkar gözetip
Köşkte saraylarda çok yatan gördüm

Nerde bir kitaptan dem vuran varsa
Orda hinlik doğar hissesi karsa
Mademki diyorsun gösteriş sanma
Hakkı ayet ayet çok satan gördüm

Kendince emralan çağı çürüttü
Hak atını zahiride yürüttü
Günay’ım kendin bil bilgelik yitti
Gerçeğe dilinden çok katan gördüm

Günay Aktürk

Din istismarını, ahlaki çöküşü ve ikiyüzlülüğü simgeleyen alegorik sahne; şeytanla iç içe geçmiş din adamı figürü, yanan şehirler ve inanç adı altında yapılan zulüm

Diğer Şiirler

Read more