Tavasin – Hallac-ı Mansur (En-el Hak)

tavasin - hallac-ı mansur

Ve Şeytan Kovuldu!

Hallac-ı Mansur‘un “Tavasin” En-el Hak adlı kitabında şeytanın cennetten kovuluşunu okuyoruz. Yani bir de bu gözle bakıyoruz olaya.

Hallac-ı Mansur - Tavasin (En-el Hak) Kitabından

Tanrı şeytana sordu: “Secde etmiyor musun ey alçak?” O da şöyle söyledi: “Daha doğrusu aşık demeliydin. Aşıklar hor görülür. Bu yüzden beni alçak ve aşağılık diye adlandırıyorsun. Bana olacakları anlaşılır kitapta okudum ben ey her şeye gücü yeten ve sonrasız olan! Öyleyse nasıl alçaltabilirdim kendimi Adem’in önünde? Madem ki onu topraktan ve beni ateşten yarattın, bu iki karşıt varlık anlaşamazlar. Ben sana daha uzun bir süre hizmet ettim. Benim erdemim onunkinden daha yüksek, bilgim daha geniş. Eylemlerim daha yetkin.”

Yüce Tanrı ona dedi: “Seçim benimdir senin değil.

O da şöyle dedi: “Tüm seçimler gibi benim seçimim de senindir. Çünkü sen beni seçmiş bulunuyorsun ey yaradan. Onun önünde secde etmemi sen engelledin. Sözlerimde yanlışlık olsa benim böyle konuşmama izin vermezdin. Çünkü sen her şeyi duyansın. Onun önünde secde etmemi istemiş olsaydın buna boyun eğerdim. Seni benden daha iyi tanıyan bir kimse bilmiyorum bilgilerin içinde.”


Tavasin – Hallac-ı Mansur

Günay Aktürk Kitapları

Günay Aktürk - Sanrılar Romanı
Günay Aktürk - insan insanın geleceğidir
umudun çocuğu - günay aktürk
Read more

Tanrı Şeytana Sofra Kurmaz

Tanrı Şeytana Sofra Kurmaz temalı karanlık metaforik illüstrasyon

Uzak Durmalı Tanrı Sureti Taşıyanlardan!

Tanrı şeytana sofra kurmaz. Bunun yerine şarabına ilaç katıp ayarını bozar. Sonra da “Kenefi pisleten piç kurusu sendin değil mi?” diye bağırır. Parmak gösterir. Etraftaki melekler ve iblisler de hemen ikna olurlar. Kafa sallayıp arka çıkarlar. Her yerinden irin ve günah akan bir topluluğun kendini temize çekme ayini! Sonra da kurban ateşe atılır!

Tanrı Şeytana Sofra Kurmaz temalı karanlık metaforik illüstrasyon

“Boş bir kafa şeytanın çalışma odasıdır!”

Platon

Kar kadar temiz olsan bile iftiradan kurtulamazsın!” der bir yüce ozan. Tanrı sureti taşıyanlardan uzak durun! Sizi bir kasırga gibi saran tok sesli insanlardan… Ve tonlaması düzgün ayet biçimli cümleler kuranlardan… Sizi eşiti olarak görmezler.

En şatafatlı Tanrı suretlinin bile içinde bir şeytan nefesi vardır! Ve sizler eninde sonunda o “Son akşam Yemeği“nde kurban edileceksiniz: ki melekler ve iblisler katına yükselebilesiniz!

Yargılanacaksınız! Cenneti uğruna etinizi sunduğunuz efendiniz tarafından yargılanacaksınız. Önce tadınıza bakılacak, sonra da ruhunuza binlerce bıçak saplanacak! Öleceksiniz! Yeni bir Tanrının ateşli ayetleriyle dirilene kadar da ölü kalacaksınız!

Günay Aktürk

Günay Aktürk Kitapları

Günay Aktürk - Sanrılar Romanı
Günay Aktürk - insan insanın geleceğidir
umudun çocuğu - günay aktürk
Read more

Kaybetti O Yetisini Düşünen İnsan

düşünen insan ali şeriati

Saygın Bir Miden Olsun Ey İnsan

Okuyan Okuduğunu anlamıyor, dinleyen dinlediğini anlamıyor. Ne kalıyor geriye? “Hafızın sesi güzel!” mi?

Ali Şeriati

düşünen insan ali şeriati

Yanık ve içli bir ses kalıyor geriye. İlahi olanı anlayamama gayreti, hikmetinden sual olunmaz fikrine meydan veriyor. Sen sual etmeyecek olduktan sonra “kadiri mutlak“ın yerini her şey kolaylıkla doldurabilir. Tabii din tüccarları da bunun farkında, ortalıkta düşünen insanlar dolaşmasın diye sorgulamayı yasaklıyorlar.

Düşünemeyen insanlar zaten bu beceriden muaflar. Bir erkek bir kadını baskıladığı derecede ilkeldir. Kadınları zapturapt altına almalarının nedeni de bu. Biz de bu yüzden düşüncenin gücüne inanan insanlar yaratmak gayretindeyiz. Asıl siz bu işin yansımasına bakın. Biz buna yeltenince kâfir yaftasıyla sopayı gösterip cehennem ateşini olanca görkemiyle önümüze seriyorlar.

Cehalet mi korkudan beslenir yoksa korku mu cehaletten? İkisi de birbirini besler diye düşünüyorum. Bir çocuğu geceleri hayaletlerle korkutursanız, kendisine zarar vermemeleri için zamanlara onlara yalvarmaya başlar. Sözünden çıkmadığı takdirde zarar görmeyeceği öğüdünü almıştır büyüklerinden. İnsanın arkasında böyle bir güç varken düşünmeye gerek duyar mı hiç? Boyuna zalimler için yaşasın cehennem der ama suya sabuna sokmaz elini. Neden sokmaz dersiniz? Çünkü kadiri mutlak güç günü geldiğinde hepsinin icabına bakacaktır da ondan. Peki, senin icabına bakmayacak mı sanıyorsun? Gördün, şahit oldun ama sesini çıkartmadın. Çünkü korkuyordun. Hey ötekiler! Kurduğunuz korku imparatorluğunun dünyayı nasıl bir yere çevirdiğinin farkında mısınız?

düşünen insan makalesi

Düşünce gücünün ortalıktan sıvışma olayına tekrar gelelim. Savunma mekanizmanı delip geçiyor bu korku. Çünkü o mekanizma hiç gelişmemiş. Adeta ilkel bir örümcek ağı! Bir sineği bile avlayamayacaksa düşünen bir beyne sahip olduğun için boşuna övünüyorsun demektir.

Peki, ne yapmak gerekiyor? İlk önce korkularımızdan arınmamız gerekiyor. Bunu yapmak için de bu korkuları yaratanlara çevirelim yönümüzü. Mesela cehennem ateşini öyle bir anlatıyorlar ki duyan da dört gün dört gece konakladılar zanneder. Burada Bill Maher’e kulak verelim. “Öldüğünüzde ne olacağını biliyorum, diyenlere gelince… Hiçbir şey bilmediklerini garanti ediyorum. Bundan nasıl mı bu kadar eminim? Çünkü ben bilmiyorum. Sende de benim sahip olmadığım o zihinsel yetenekler yok.

Ulaştığımız inanç ve fikirler kendi ürünümüz olmalı. Tabii dünyada yeni namına bir fikir yok, her şey daha önce düşünülüp ortaya saçılmış. Aslında biraz düşününce bu fikrin bile hatalı olduğu ortaya çıkıyor. Varoluşa dair hiçbir şey bilmiyorsun. Sadece inancının söylediği kadarıyla ve onlar da kanıtlanmaya müsait bilgiler değil. Paralel evrenler hakkında da bir şey bildiğin söylenemez. Bizlere yaşamın öz dokusuna dair güçlü bilgiler vereceğini düşündüğüm kuantum mekaniği hakkında ne söyleyebilirsin? Bu ve bunun gibi hipotezler henüz araştırma konuları ama bir gün mutlaka gerçeği öğreneceğiz. Tabii o güne kadar aptallık, düşünen tek bir insan bile bırakmazsa.

düşünen insan heykeli ve sözleri

Fakat bilinen şeylerin ne kadarına sahipsin diye sormak zorundayım? Ne diyordu Newton: “Eğer daha uzağı görebiliyorsam bu, benden önceki devlerin omuzlarında durduğum içindir.” Demek ki insan tek başına hiçbir şeymiş. Bilgi ağını kullanarak evrensel bir zekâ yaratılıyor. Peki, sen kimlerin omuzları üzerinde baş aşağı düşmekte olduğunu ne zaman idrak edeceksin?

Karşıt görüşlerden de haberdar olmak! Bize gereken şey bu. Rehberimiz mantık olmalı. İnancımızı besleyen fikirleri aramak nafile bir çaba. Bilimsel bir akılla düşünmeliyiz. Gözünün önünde sandığın şey deneylenebiliyor mu? Gerçeklik algının kirlenmesine müsaade etmemelisin. Beyin öyle kudretlidir ki bir defa çalışmaya başladığı zaman alt edemeyeceği korku kalmadığını göreceksin. İnsanlığı “şüphe” geliştirecek. Yuttuğun her şeyi hazmetmekten vazgeç artık. Saygın bir miden olsun. İnanıyorum. “Düşünen insan” düşünme yeteneğini bir gün yeniden kazanacak.

Günay Aktürk

Read more

Deizm Makaleleri serisi

deizm makalesi

Din, Toplum ve Doğa

deizm makalesi

“Açıkça söylemek isterim ki insanların dinsizleşmesi onların suçu değil, hurafeyi din yapan ve ahkâm haline getiren yoğun çabalarıdır.”

Yaşar Nuri Öztürk

Bugün Victor Hugo’nun şu sözüne denk geldim: “Din, toplum ve doğa, insanoğlunun üç büyük mücadelesidir.Deizm makaleleri başlığı altında bu sözü ana ilke olarak kabul edelim. Din ile toplumu aynı kategoriye koymalıyız. Çünkü bunlar birbirlerini besleyen ve şekillendiren olgular. Din, gerçeğin doğasına hizmet edebildiği kadar huzurlu bir toplum yaratacaktır. Bu olmadığı zaman toplumun yeni yol arayışlarına kayması kaçınılmaz.

Doğayla mücadele ediyoruz çünkü hayatta kalmamızın başka çaresi yok. Fakat bu mücadele, onu alt etme şeklinde algılanmamalı. Zaten bunu istesek de başaramayız. Hastalıklarla ve doğal felaketlerle başa çıkmanın yolları mutlaka aranmalı. Fakat bunun yolu bilimsel yöntemlerdir. Bunun için de bilimin önü açılmalı, halk tarafından da ayrıca desteklenmeli. Ama geldiğimiz noktada görüyoruz ki insanlığın baş düşmanı ne doğa ne de doğal felaketler. Esaslı düşman toplumun bizzat kendisi.

deizm-ve-toplumsal-baskı

Her şeye sahip olabiliriz ya da hiçbir şeyimiz yoktur. Bu bizleri bir şekilde ayakta tutar ama ruh sağlığının bozulması daha büyük bir tehlike. Kendini güvende hissedemeyen kafası karışık bir toplum nasıl huzurlu olabilir? Hem toplumsal baskı, hem de dayatılan tuhaf inançlar bir araya gelince kendine yeni kaçış yolları arıyor insan. Üstelik bu ruhsal baskılar sadece toplumdan, dini yapılardan ya da devlet kurumlarından gelmiyor. İnsanın ilahi düzlemdeki anlam arayışında ortaya çıkan huzursuzluklar da bunun başlıca sebeplerinden biri. Deizm nedir sorusuna cevap ararken önce bunları görmeliyiz. O kaçış kapısına Deizm demek yanlış bir tahlil olmayacaktır.

Deizm Yayılıyor

Allah her şeyi bildiği halde bizi neden yarattı?” sorusu insanı deizme götüren sorulardan biridir. Yani kısmen ve belki de topyekun, göreceğiz. Deizm makaleleri serisini yazarken buna ayrıca değineceğiz. Bütün bunlar ön sözümüz olsun. İnternette Deizm başlığı altında yapılan yorumları inceledim. Mesela “Deizm Küfürdür” “Deizm Tuzağı” ve “İki büyük tehlike: Deizm ve ateizm dalgası” gibi ilginç başlıklar gördüm. Yeni bir dalga değil aslında. Bunu evrim kuramına yapıyorlardı ve hâlâ da sürüyor. Sıra bunda demek ki.

Egemen güçlerin çatlak seslere tahammülü yok. Kendi tabanlarına aba altından sopa gösteriyorlar. Her sesi susturma çabasındalar. Buna dense dense dini algının radikalleşmesi denir. Devlet aygıtının her inanca eşit mesafede durması gerekirken her şeyi kendi sistemine göre yorumluyor. Bırak yahu, kim nereden giderse gitsin. Ama olmaz değil mi?

Neden olmadığını söyleyeyim. Deizmin dalga dalga büyümesi de aslında radikal yobazlığın bir sonucu. Din kisvesi altında yapılan kötülükler insanları kendi dinlerini sorgulamaya götürüyor. Bunu ateistler yapmadı. Bu, dine hakim olmayan sokak ağızlarının bir takım mevki ve makamlara oturmasıyla gerçekleşti. Örnek mi lazım? Peki.

2016 yılında Diyanet’in fetva sitesinde şöyle bir soru soruluyor: “Bir babanın öz kızına duyduğu şehvet, karısıyla olan nikâhını düşürür mü?” Sorudaki alçaklığa bakın hele! Haram olup olmadığını değil de karısıyla olan nikahının akıbetini soruyor! Cevap içler acısı: “Babanın kızını kalın elbiselerden tutarak ya da vücuduna bakıp düşünerek, şehvet duyması, bu tür bir haramlık oluşturmaz.

diyanetten fetva babanın oz-kizina-sehvet-duymasi-haram-degil

Böyle şeylerle karşılaşan bir toplum dinini sorgulamaz mı? Koskoca diyanet bu açıklamayı yaparken kafasından uydurmuyor ki. Onun da elinde İslami kaynakları var. Mesela az önceki haberin devamında: “Hanefilere göre ise; babanın, kızını şehvetle öpmesi, kızına şehvetle sarılması durumunda kızın annesi bu babaya haram olur.” diye sürdürüyor açıklamasını.

Bütün bu fetvalar karşısında afallayan birey, bu sorunun din tarafından mı, hadisler tarafından mı yoksa tanrı tarafından mı kaynaklandığını bilmek istiyor. Eğer dinde ve hadislerde bir sorun olduğuna karar verirse, deizmin kapıları sonuna kadar açılmış oluyor. Toplum tarafından yaratılan inancı reddedip sadece tanrı fikrini sahipleniyor.

Peki, size soruyorum, hangisi iyidir? Egemen güçlerin kendi menfaatleri için uydurma bir din yarattıklarına inanıp deist olmak mı, yoksa akılcılığı dinlerde değil de bilimsel analizlerde aramak mı?

Deizm makaleleri serisinde görüşürüz.

Günay Aktürk

Read more

İnanç İle Gelen Korku | Aslanlı Heykel

İnanç İle Gelen Korku Aslanlı Heykel

Aslanlı Heykel

İnanç İle Gelen Korku Aslanlı Heykel

Birbiri üstüne istiflenmiş soru işaretlerinden artık bıkkınlık gelmişti Erdal’a. Her gün bu parka gelir, saatlerce düşünürdü. İnsanların gözlerine bakınca, o küçücük ışıltıdaki inancı görüyordu. İnanmış olma halinin insana mutluluk veren bir yanı olduğu doğruydu ya, kendisi neden onlar kadar mutlu değildi? Sanki ruhlarını çepeçevre saran her türlü boşluktan arınmış, sanki her şey yolunda ve her cevap anlaşılmıştı! Bu kadarla kalsa iyiydi. O ışıldayan inancın içinde bir de korkuyu görüyordu. Ama bu nasıl mümkün olabilirdi ki? İnsanın tutunduğu bir inançtan korkması neyle açıklanabilirdi? Şayet kendisi de o korkuya sahip olmazsa, inancın tamamlanamayacağını düşünmeye başlamıştı artık.

Büyük bir boşlukta içi içini yiyordu. Acaba gerçekten var mıydı tanrı? Varsa neredeydi şimdi? Görebiliyor muydu bu düşüncelerin içinde kıvrandığını? Görüyorsa neden bir işaret vermiyordu? Neyi bekliyordu hala? Çok kızıyordu şu dinlere de! Hepsi de kendince farklı bir söylem yaratmış, birinin söylediğini öteki sürekli yalanlıyordu. Hangi yoldan gidilecek, hangi iz sürülecekti? Düşündü düşündü ve düşündü…

Az sonra ihtiyar bir adam oturdu yanına. Erdal, kısmen de olsa tanıyordu onu. Her gün bu parka gelir, yolun tam karşısındaki geniş alana yapılmış aslan heykelini seyrederdi. Hem de gözlerini kırpmadan yapardı bunu. Her seferinde de bu banka, Erdal’ın yanına otururdu. Heykelin o garip cazibesi Erdal’ın da gözünden kaçmamıştı. Hatta evvelsi gün insana korku mu yoksa cesaret mi verdiğini düşünmüş, cevabından da tam olarak emin olamamıştı. Velhasıl iki adam akşama kadar heykeli seyredip tek kelime bile etmeden ayrılıyorlardı parktan.

Bugün bozulacaktı artık bu sessizlik. Erdal böyle bir ihtiyaca gereksinim duymamıştı ama ihtiyarın canı konuşmak istiyordu bugün. Yutkundukça daha da ağırlaşan sözcükleri taşımaktan yorulmuştu belki de. Kafasını baktığı noktadan çevirmeden öylece konuştu.

– Her gün bu parka gelip yan yana oturuyoruz ama tek kelime etmişliğimiz bile yok. İstersen tanışalım. Benim adım Rıza. Şu yokuşun başında sahaf dükkânım var. Ara sıra gelir, oturduğum banktan insanların yaşamlarını seyrederim.

Kafasındaki kemirgenler anında buhar olup uçtular. Ne yalan düşüne, bu Erdal’ın da ihtiyaç duyduğu bir gereksinimdi. Aynı içtenlikle cevap verdi.

– Benim adım da Erdal. Açıkçası bu güne kadar birilerinin yaşamımı seyrettiğinin farkında bile değildim.

İhtiyar Erdal’a bir süre mutlu bir tebessümle bakıp arkasına yaslandı.

– Sürekli düşünüyorsun. Sürekli karşıdaki heykele bakarak dalıp gittiğini görüyorum. Söyle bakalım genç adam, nedir seni bu kadar düşündüren şey?
– Sen de bakıyorsun ama.
-Ama ben huzurla bakıyorum.
– Galiba haklısın. Bir parça huzursuz olduğum doğru. Sebebini bilmiyorum ama çok düşündürüyor beni bu heykel.
– Peki, ne görüyorsun baktığında?
– Korkuyu görüyorum. Gerçi görülemeyecek gibi değil ya.
– Korku! İçgüdüsel ya da bizzat fikren korkular… Şimdi sana hangisinin hükmettiğini merak ettim.
Sesine açıkça umutsuz bir titreşim çöreklenmişti Erdal’ın:
– Ortak korkularımız! Gördüğün şu aslan insanın özünü yansıtan acımasız bir ayna benim için… Bu insanlar mutsuzluğumun yaratıcıları. O kadar çirkin, o kadar ikiyüzlüler ki insana olan inancım kayboldu. İnsanlıktan çıkmamak için inanca olan inancımı da kaybetmek istemiyorum.

Derin bir nefes aldı ciğerlerine:

– Bana öyle geliyor ki inancımın yaratıcıları da yine bu insanlar. Ama insansız bir inanç daha ne kadar ayakta kalabilir ki?
– İnancını kendin inşa edersin genç adam. Ama mutlu ve iyi bir insan olmayı, insana ve insanlığa duyduğun inancı kaybederek başaramazsın.
– İnanç bir insanı mutlu etmeye yeterli mi? Doğrusu ondan da pek emin değilim ya!

İhtiyar, neleri görüp nelere kör olduğunu incelemek için Erdal’ın bakışlarına yoğunlaştı. Yaşam bin bir çakıllı bir yoldu ki herkes geçerdi bu yoldan. İlk geçen her zaman her şeyi fark edecek diye bir kesinlik yoktu. Ama tersi de kesin değildi.

İnançsız İnsan İkiye Ayrılır Genç Adam

– Neden korkuyorsun bu kadar inanmaktan?
– Korkmaktan da öte cevap yoksunu sorular galiba. Sorun inançta mı yoksa inançsızlıkta mı? İsterdim ki insanlar çıkarları uğruna kötülük yapmasınlar. Ezilen ve zulmeden olmasın. Ama yaşanıyor işte. İnsan hangi insani değerlerden uzaklaşıyor ki bunlar oluyor? İnançsız olmakta mıdır dersin sebep?
– Dünyaya kötülüğü yayanlar inançsız insanlardır! Bunu mu diyorsun yani?
– Öyle bir şey söylemedim. Ama düşünsene, insan kendisini cezalandıracak bir yasanın ya da ilahi varlığın olmadığını düşünmeye başladığında ne yapar? Artık onu ne durdurabilir?
– Vicdanı durdurabilir. Seni bir cinayet işlemekten alıkoyan şey cehennem korkusu olduktan sonra nasıl ispatlayabilirsin iyi niyetli olduğunu?
– Nedenmiş o?
– Çünkü kötülük yapmana engel olan şey vicdan azabı değil, cehennem korkusu olacak o zaman.
– Yani diyorsun ki insan her şeyden önce güçlü bir vicdanla donatmalıdır kendini.
– Hepsi bundan ibaret değil. İnsanlık adına yapılabilecek en büyük vahşet bir cana kıymaktır. “Allah’ın yarattığı canı yalnız Allah alabilir.” diye öğretiliyor değil mi? Peki, Allah adına cana kıymak da ne oluyor?
– Din öyle emrediyor.
– Öyle mi dersin? Ama bir taraftan da: ”Bir insanı öldürmek tüm insanlığı öldürmektir.” diyor. Bunun dinle alakası yok. Bunun dini kullananlarla alakası var. İnançsız insan ikiye ayrılır genç adam. Vicdanlı inançsızlarla vicdansız inançsızlar. İnsanların neye inandıklarını söylediklerine bakma sen. Ne yaptıklarına bak.

Tüm bu sohbet esnasında orta yaşlarda bir çöpçünün ilgisini çekmişti bu konuşmalar. Bir süredir hem yerleri süpürüyor hem de konuşmaları dinliyordu.

– Haklı olabilirsin. Evet, haklısın da. Ama yine de bana öyle geliyor ki inanç da yavaş yavaş yok oluyor.
– Allahtan korkuyor musun?
– Hayır, neden korkayım ki?
– Madem inanç yok oluyor, öyleyse neden hala itaat ediyorsun? Neden itaat etmeye devam ediyor insanlar?

– Sence Allaha inanmak için Ondan korkmak mı gerekir?
Daha fazla dayanamayan çöpçü öfkeyle bağırmaya başlar:

– Allah’tan korkmayan kâfirdir! Korkmadığını söylüyorsun ya, yolunu şaşırmışsın sen. Allah-u Teâlâ buyuruyor ki: ”Allahtan korkun! Biliniz ki Allah’ın azabı çok çetindir!”

Bakışları dehşet saçıyordu.

– Deccal gibi konuşuyorsun! Kâfir!

Çöpçü etrafı temizleyerek yavaş yavaş uzaklaşırken, Erdal’da çöpçünün arkasından baka kaldı. Beklemediği bir tepki değildi bu. Biraz gergin ve ciddi bir tavırla ihtiyar adama çevirdi kafasını.

– İşte tüm mesele de tam olarak bu! Neden korkuyor ki? Deccal gelse de ölecek, gelmese de. Kimin için endişeleniyor? Kendisi için mi, yoksa insanlık için mi? Çöpçünün yüzüne bakınca korkuyu gördüm. Aynı korkuyu insanların gözlerinde de görüyorum. Ama inanç senin tek yaşam kaynağın ve sen o inançtan korkuyorsun! Bu korkuyu gördükten sonra nasıl korkmayayım inanmaktan söylesene!
– Sana korkuyu anlatayım genç adam. Şu ölümlü dünyada inancı ölüme karşı bir silah olarak kullanmayı öğrendi insanoğlu. Çünkü başka bir yol bulamamıştı. Bilgisizdi, açıklayamıyordu. Karşıdaki aslan heykeli var ya, bütün sorularının cevabı işte o heykelde saklı.

Böyle bir cevabı hiç mi hiç beklemiyordu Erdal. Şaşırmıştı. Sorgulayan bakışları konuşup da konuyu dağıtmaktan çekinir gibi iyice kısılmış, saygıyla devamını bekliyordu sözün.

Bu sırada aslan heykelinin tam önünde dört beş yaşlarında bir çocuk hem aslan heykeline bakıyor, hem de korku içinde ağlıyordu. Annesiyse sevecen bir gülümsemeyle çocuğuna sarılarak korkmamasını salık veriyordu.

– Heykelin önündeki şu ağlayan çocuğa bak! İşte inanç da böyle bir şey! Aslan heykelini inanç ya da din olarak düşün. Yetişkin bir insan aslana bakınca korkmaz. Sence çocuk aslanın taştan yapılığını bile bile neden korkuyor?
– Çünkü onu gerçek bir aslan zannediyor.
– Hayır, taştan yapıldığının farkında!
– Neden korkuyor öyleyse?
– Çocuk heykelden değil, heykelin taşıdığı anlamdan korkuyor. Yani yırtıcı bir aslandan! İşte inanç da tıpkı buna benzer. Bazı insanlar gerçekten iman sahibi oldukları ya da neden inandıklarını bildiklerinden değil, yaratıcının olası azabından korktukları için itaat ederler ona.
– Sırf cezalandırılmaktan mı korkuyoruz? Korkunun nedeni bu mu yani?

Yaşlı adam evet anlamında kafasını salladı. Gayet mantıklıydı bu düşünce. Tekrar heykele baktı Erdal. Sanki heykelden de ötelere bakıyordu. Peki, öyle bile olsa ne işe yarardı ki bu? Korkarak ibadet etmeleri karşılığında onları ödüllendirecek bir tanrı düşünülebilir miydi gerçekten? Erdal’a göre asıl mesele bu da değildi. Az önceki çöpçüyü hatırladığında, azabın görünmezden değil dünyadaki gönüllü halifelerden geldiğini çok iyi kavramıştı artık. Ama insanın olduğu yerde yine insana duyulan inanç nasıl ayakta kalacaktı, işte bunun bir yolu bulunmalıydı.

Günay Aktürk

Read more