Kıskançlık Sahibiyet Duygusunun Tasmasıdır

kıskançlık nedir

Kişilikte Bozukluk Tükenmez

Kıskançlık sahibiyet duygusunun tasmasıdır.

Duygu Asena

kıskançlık nedir

Kıskançlığın öz güven eksikliği ve yetersizlik duygusundan kaynaklandığı söylenir. Ayrıca her insanda da olmadığı. Toplumsal itiş kakışların ürünüdür desek, o da olur. İlerisi depresyon.

Damardan alıyoruz insanları! Tam doz bir kişilik bozukluğu. Bir fikre, duyguya ya da iki ayaklı memeliye karşı aşırı takıntı. İnsan insana bu kadar mı muhtaç? Issız bir adaya düşseniz keşke! Yanınıza bolca para ve kondom alsanız. Korkmayın ‘dildo’muz da var. Ama insan veremiyoruz. İnsan olmayınca kıskançlık da olmaz. Kişilikte bozukluk tükenmez ama. Kalpten olmazsa yalnızlıktan diker nalları. Sataşacak kimse kalmayınca…

Ve cinayetler… Namus adına işlenmiş cinayetlerin namusla alakası olduğuna hiç inanmadım. Homoseksüel düşmanlarının gizli eşcinseller olduğunu biliyor muydunuz? Tamam. Bunda hemfikirsek sokalım sizi bir gerdek odasına. Alıcısını yakalamış bir verici gibi yapalım bir gece yayını. Yabancıya karşı yabancı. Bakalım, kalbiniz doluyken elleriniz en çok nereye dokunacak!

Ya da izleyin onu bir yabancıyla tıpkı bir porno izler gibi! Size deli gibi aşık olduğundan ve hiç terk etmeyeceğinden emin ‘kıskanç’ bir sürüngen olarak. Bahse girerim namus ve ahlak, çamaşırlarını toplayıp kaçan yarı çıplak bir baskın numunesi gibi atacaktır kendini pencereden.

Kavuşamayınca nasıl da kutsallaşıyor aşk! Yumuşayıveriyor ahlakın çiğ dokusu. Kabullenmek… Erişilmez olunca dişili erkekli gönüllü kumalık vakası! İnsan kişiliğinin karmaşık labirentleri…

Zevke yaklaş, acıdan uzaklaş! Bütün hayatımız bu İki basit komut ile cendere altında. Canlılık ne berbat bir şey. Hele bir de omurgaya ve sinir sistemine sahipsen. O zaman acı çekmek mümkün oluyor. En azılısı da düşünen beyin. İyi insan evladına zehir zıkkım. Şeytani sürüngene ise kötülük için gelişmiş kurgu imkanı…

 

Günay Aktürk

Read more

Allah Korkusu Kötülüğü Engelleyebilir mi?

Allah korkusu ile vicdan eğitimi arasındaki farkı, çocuklar üzerinden anlatan alegorik illüstrasyon

Allah Korkusu Nedir, Vicdan Nedir?

İnsanı insan yapan şey Allah korkusu mudur? O korkuya sahip olmayınca bütün kötülükler ortalık yere saçılır mı? Peki, ya bir kimseyi kötülük yapmaktan alıkoyan sebep bu korkuysa, onun iyi bir insan olmasını hangi gerekçelere bağlayacağız? “Allah” kelimesinin bu kadar yoğun zikredildiği bir toplumda kötülüğün bu denli hortlaması mizahi bir kâbus gibi… Ya hiç zikredilmeseydi?

Haberlere yansıyan suçların kimler tarafından işlendiğine hiç dikkat ettiniz mi? Mesela kadın cinayetleri. Mesela taciz/tecavüz, linç girişimleri, ırkçı söylemler, ölüm fetvaları, büyük çaplı soygunculuk/yolsuzluklar, mezhepsel ayrımcılık… Bütün bunların hepsi de sözde bir inanca sahip olduğunu bağıra çağıra ilan eden kimseler tarafından işleniyor. Savunma basit: “Onlar gerçek inananlar değiller: çünkü asıl din bu değil.” Tabii ki de asıl din bu değil. Fakat sözüm ona bir “tecavüzcüye” iyi hâl indirimi veren akıl hangi akıl?

Allah Korkusu

İyi ama bu toplumu yaşanmaz kılan gerekçeler nelerdir? Kimler sorumludur bundan? Eğer içinde Allah korkusu olanlar fenalık yapmıyorsa, ezici çoğunluğunun Müslüman olduğu bir ülkede bu kötülüğe sebep olan azınlık hangi azınlıktır?

Ortaçağ Avrupa’sını karanlığa gömen İmparatorluk ve kilise sanırım bizlere her çağda fikir verebilir. Zira bu iki kurum el ele vererek “artık yeter” bile diyemeyecek hale gelen zihni ölü bir toplum yaratmışlardı. Zulüm başka nasıl hâkim olabilirdi ki? Bunun bugünkü yansıması olsa olsa iktidar ve bir de imamlardır. Bu ikisi ne kadar çağdaş ve insancıl olurlarsa o toplum da o kadar huzur içinde yaşar. Suçu da kahramanlığı da en çok onlar hak ederler. Şimdi konuyu kadın üzerinden sürdürmeyi deneyelim.

Devletin kritik noktalarında görev yapan kimselerin çıkıp: “Ben zaten kadın erkek eşitliğine inanmıyorum!”, “Örtüsüz kadın ya satılıktır ya kiralık!”, “Tecavüzcü, kürtaj yaptırandan daha masum!” gibi sözler sarf etmesi halinde bunun halka yansıması nasıl olur? Üstelik bu sözleri kitabın neresinden okurlar? Baş böyle yaptıktan sonra aşağıda taciz de artar tecavüz de. Mini etek giydiği için tartaklanır. Boşanmaya kalkışırsa öldürülür. Karanlık çöktüğünde sokağa bile çıkamaz hale getirirler ülkeyi. En kötüsü de bu anlayışın eski çağlardan beri gelenek görenek halinde yaşatılmasıdır. Bu yüzden laiklikten de Cumhuriyetten de nefret ederler.

Allah korkusunun vicdan kadar etki yaratmadığı çok açık. Demek ki algıda bir tuhaflık var. Din çerçevesinde düşünecek olursak, evrene hâkim olan tanrıyla topluma hâkim olan tanrı aynı tanrı değil. Zira yaşanan bunca çelişkiyi başka türlü açıklamak olanaksız olurdu.

Suç, Din ve İktidar İlişkisi

Çocuklarımıza çocukluktan itibaren dini ve ideolojik fikirler aşılamak yerine, İlkin kendi başlarına düşünebilenlerini sağlamamız gerekiyor. Her çocuğun esaslı öğreticileri kendi ebeveynleridir. Onlar vicdan sahibi kimseler değillerse çocuklarının da öyle olmaları beklenemez. İnsana, doğaya ve hayvana karşı duyulan şefkat ve hayranlık hissi çocuklukta yerleşir ya da yerleşmez. Çocuklar belli bir yaşın altında benmerkezci olurlar. Sonra duygusal vicdan dönemi başlar. En sonunda da mantıksal vicdan ki çoğu insan bu sınavı geçemez. Bu dönemde yasaların ya da geleneklerin hiçbir hükmü yoktur. Davranışlarını belirleyen şey daha çok o ana kadar edindikleri kendi birikimleridir.

Allah korkusu ile vicdan eğitimi arasındaki farkı, çocuklar üzerinden anlatan alegorik illüstrasyon

Vicdan öğrenme ve öğretmeyle alakalıdır. Empatiyle gelişir, şeylere karşı sempatiye dönüşür. Bilim ve sanat bunu pekiştirir. Bilimsel bilgiyle beslenen çocuk çevresini daha iyi kavrar. Bununla beraber sanat, hem içindeki ilkele ait olan o hayvansallığını köreltir, hem de yaşamak için lezzetli bir sebep sunar. Bunlardan mahrum kalarak büyüyen bir çocuk, büyüdüğünde içindeki hayvanı birilerine zarar vererek doyurmaya çalışır. Bizimkine benzeyen üçüncü dünya ülkelerinde düzenin devamı, daim bir kargaşa içinde gitgide canavarlaşan kitlelerin bağnazlığına bağlıdır. Kan ve nefretle beslenen bir kaos ortamında vicdanlı çocuklar yetiştirmek ne kadar da zordur…

Lafın özü o ki “içinde Allah Korkusu” taşımak hiçbir şey ifade etmiyor. Hiç kimse iyi bir insan olmaya mecbur hissetmemelidir kendini. İnsaniyetlik denilen şey içten gelen bir dürtü olmadıkça bu eninde sonunda bozulur. “Ben bu kötülüğü yapamam! Bende Allah korkusu var!” demek işin kökenini aydınlatmıyor. Bu tam olarak şu anlama geliyor. Aslında bir çocuğa tecavüz etme potansiyeli var ama Allah’tan korktuğu için bunu yapamıyor. Bu korkunun temelinde ise cezalandırma korkusu var. Vicdanla alakası da yok. Ya gün gelir de Allah’a inanmaktan vazgeçer ya da bu korkusuna rağmen şeytana uyarsa ne olacak?

 

Günay Aktürk

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Büyük Adam Olmak | Günay Aktürk

Büyük adam olma fikrini sorgulayan alegorik sahne: bilgelik, savaş, iktidar, cehalet, çocuk ve satranç metaforlarıyla anlatılan toplumsal hikâye

Büyük Adam Nedir?

Ben küçükken bayağı iddialı bir çocuktum. Hayallerimin ardı arkası kesilmezdi. Gün oldu âşık olduğum edebiyat öğretmenime şiirler yazıp çalışma odasına astırttım, gün oldu matematik öğretmenime yazdığım eleştiri şiirleriyle zıvanadan çıkarttım onu. Şiir benim için hem saldırı silahı hem de savunma kalkanıydı. Bunun dışında dünyaya bakışım da oldukça farklıydı hani. Çocukça bile olsa kendi çapında bir mantık taşıyorlardı.

Çocukluk hayallerini temsil eden alegorik sahneler: erken evlilik reddi, masum aşk, ölüm korkusu, bilgi arayışı ve zenginlik düşleri

Dün gibi hatırladıklarımdan bazıları şunlar:

“Ben onlar gibi çocuk yaşta evlenecek kadar aptal değilim. Hayır hayır! Ne olursa olsun on altı yaşından önce evlenmek yok!”

“Büyüyünce mutlaka şu komşu kızıyla evlenmeliyim. Zaten başkasıyla da mutlu olamam. O da beni seviyor. Dün oynarken iki kez gülümsemedi mi.” (Bahsettiğim komşu kızı iki sene önce evlendi. Ogün bu gündür oyunlardan uzağım.)

“Babaannem ölürse yaşayacağımı sanmıyorum.”

“Eğer ileride çok zengin olursam ceketimin iç ceplerini pilot kalemlerle dolduracağım.”

– Hocam ben ileride çok bilgin bir insan olmak istiyorum. Ne yapmalıyım?
– Çok okumalısın Günay.”

Bundan sonra dört ay boyunca sürekli olarak okudum. Ama hâlâ hiçbir şey bildiğim yoktu. Öğretmene tekrar gidip gayet ciddi bir tavırla bana neden yalan söylediğini sordum. Tabii ki ağlaya zırlaya. Sanırım on iki yaşlarındaydım.

Dere kenarında gizlice sigara içerken yanımdaki komşumuzun oğlu İsmail, büyüdüğümde sigara içip içmeyeceğimi sormuştu. Bunun malum bir cevabı var. “Aklını mı yitirdin be oğlum, tabi ki de içeceğim!”

Çocukluğumda kendimden çok şey bekleyip birçok şey olmak istemişimdir. Polis, öğretmen, felsefeci ve yazar bunlardan bazıları. Sonuncusu bayağı bir ilgimi çekmiş olmalı. Bir dönem bir sayfalık romanlar yazmıştım. Hatta birinde başkarakterimin hapse girmesiyle çıkması bir oluyor ve iki kelimeyle de romanın sonuna geliyorduk. Bunun üzerine sevgili ablam Canay, yazarlığımı ciddiye alıp bu bir sayfalık romanımı şöyle yorumlamıştı: “Hiç olmazsa cezaevinden çıkarken arkadaşlarıyla vedalaşsınlar.” Bir keresinde de babam başka bir romanımı okuyup aynen şöyle söylemişti: “Bu çocuk büyüyünce çok büyük adam olacak!”

Büyük adam nasıl olunur, söylemeyi unutmuştu ama. Ne vesikalık ne de boydan fotoğrafı vardı büyük adamın. Hiç kimse bu meçhul insanın fotoğrafını elime tutuşturmadığı için, her adıduyulmuşgillerin peşine takılıp gittim. Kimi bir yazarın veya şairin ya da bir devlet adamının hayranıyken, ben yine de yeni keşfettiğin hiç bir adıduyulmuşgillerden emin olamadım. O her kimse, ömrüm onu aramakla geçti.

Toplumsal çürüme alegorisi: ekmeğin aslanın ağzında olduğu bir dünyada siyasetçi, din tüccarı, savaş ve sahte büyük adam figürleri

Velhasıl ekmeği aslanın ağzında görünceye ya da çocukların boğazlandığını fark edinceye kadar sürdü bu arayış. Sonra bir gün nasıl olduysa oldu ve unutuverdim büyük adamlığı. Sanıyorum ki çocukluğumun o muazzam hayallerini büyüme sürecinde yavaş yavaş körelttiğim için olacak, mutsuzluk hastalığına yakalandım. Büyük adam, yiyecek ekmeği bile zor buluyordu çünkü.

Peki ya büyük adam karnını nasıl doyururdu? Çevreme bakındım anlayabilmek için. Gördüm ki hırsızı, arsızı, sapığı, dolandırıcısı, din tüccarı, savaş çığırtkanı. Öte yandan babama hak vermeden edemedim. Böyle bir dünyada büyük adam olmak, boyundan büyük işlere soyunmakla mümkün oluyormuş. Soyundukça üşüsen de önüne konulan pahalı kürklerle ısınmaya çalışmamakla! “Bildiğin yoldan şaşmamak” demiyorum. Nice insan zihni var ki doğru farz ettiği bir dizi bilginin yarattığı kötülükleri erdem diye yorumluyor. Bir insan nasıl anlar büyük adam olduğunu? Belki de bunu anladığı anda vazgeçiyor büyük adam olmaktan. Belki de büyük adamlık, büyük olmamayı istememekle oluyor…

Nasıl tanıyacağız büyük adamı? Diyelim ki şüphelendin birinden. Yüksekçe bir yere çıkmış, yalayıp duruyor elindeki mikrofonu büyük adam kılıklı. Önce sözlerine bakmalı. Ne anlatıyor, meramı ne? Öyle ele ayağa düşmüş sözler etmez sana büyük adam. Yenicedir sözleri. Kendi çağına uydurur eski bir kelamı. Zararlı olanları kesip atar.

Doğrusu, büyük adamların ortadan kaybolduğu ülkelerde kimsenin sözüne, edebine, ahlakına güvenilmez. Mesela yeraltında yaşayan beş gözlü köstebeklerden dem vurmaz büyük adam dediğin. Çünkü olmadığından şüphelenir de var diye konuşmaz. Sağ elinde mikroskobu, sol elinde teleskobu vardır. Mikroorganizma diye başlattığı sözünü, ışık yılı diye bitirir. Bilimsel konuşurken, vicdandan “tanrı” diye bahseder.

Eğer ki birileri sana irili ufaklı timsahların yoncalıkta otladığını söylüyorsa, oradan hemen uzaklaşmalısın. Tüm bunlardan nasıl bu kadar emin olabildiğimi soracak olursan… İzini buraya kadar sürdüm de ondan. Sonunda irili ufaklı sayısız büyük adam çıktı karşıma.

Kızını satranç kursuna götüren bir baba ile bilgelik ve softalık arasında sıkışmış toplum figürlerini anlatan alegorik sahne

Bir adam vardı, adı Mustafa. Öyle kitap falan okumaz, büyük şeyler düşünmezdi. Hatta evinde kütüphanesi bile yoktu. Yirmi yıl önce, şu bizim özgürlük düşmanı muhafazakar partiye oy verdiğini duyduğumda pek de şaşırmamıştım. Geçen gün çarşıda gördüm onu. Yanında on yaşındaki kızı vardı. Gidip selam verdim. Neler yaptığını sorduğumda, bana bu yazıyı yazmak için ilham veren o cümleyi kurdu: “Kızımı satranç kursuna götürüyorum.

O anda büyük adamlığın ne olduğunu fark ettim. Büyük adam herkesin tanıdığı biri olmak zorunda değildi. Üstelik herkesin tanıdığı, muhtemelen büyük adam da değildi. Kızını satranç kursuna götüren adamdı büyük adam.

Çünkü binlerce yıldır bilgelikle softalık savaş halinde. Tabuculuk softalıktır; yobazlık, kaburga kemiğinden kadınlar, fanatizm, otokrasi softalıktır. Bunlar toplumları geriye götürür. Beri yanda daha özgürdür bilge toplumlar. Çünkü bilim ve sanat vardır orada. Sanat, insanı ehlileştirir; daha anlayışlı, daha ılıman kılar.

İki kardeş tanrıya benzer bilgelikle softalık. Hangisinin taraftarı daha fazlaysa, o tanrı tarafından yönetilirsiniz. Kızını satranç kursuna götüren adam, bir taraftar daha kazandırmıştır bilge tanrıya. O çocuğun gelecekte dokunacağı insanları bir düşünün… Öyleyse birilerine ilham olandır büyük adam, dokunandır. Kaç kişiyi andınlatmışsan rütben de o derece yükselir.

Bir eylemin herkesin çıkarına olması, büyük adamlığın ön koşuludur. Peki, aklın özgürleştirilmesinde ne kadar pay sahibisiniz? Ne bırakacaksınız bu ülkenin gelecek kuşaklarına? Belki herkes tarafından tanınan birisinizdir. İnsanlar parmaklarıyla sizi gösterip: “Ne büyük adam be!” diyordur. Belki racon sahibi bir mafya babası… Peki, ne öğretiyorsunuz insanlara adam öldürmekten başka? Herkesin çıkarına mıdır bu?

Belki bir siyasetçisiniz. Hah, en yararsız olanlar da sizlersiniz. İki yüz kelimelik dağarcıklarıyla burunlarının ucunu bile göremeyen parlak fikirliler! Diyelim ki mankensiniz. Ya da büyülüyorsunuz güzelliğinizle. Faydası var mı kendinizden başkasına güzelliğinizin? Hoş, kendinize faydası ne ki? Üstelik o güzelliğin kendi emeğinizin ürünü olmadığını, ona doğuştan sahip olduğunuz düşünülürse…

Sosyal medya fenomenleri! Onlardan da softalık adına iyi malzeme çıkar hani. Zihnin büyümesinde olmasa bile, gerilemesinde epey yararlılar. Zengin takımını unutmayalım. Zenginlikle zeka en çok onlarda yamalı duruyor. Paralı ve güçlü olmanın saygı duyulması gerektiğini düşünüyor, hatta daha da ileri giderek kültürlü olduklarına inanıyorlar. Onlarla çok çalıştım. İnanın para insanı o kadar yanlış vehimlere kaptırıyor ki…

Bir de sanatçı takımı var. Meşhur olmanın topluma yön vermeye yeterli olduğunu sanan zavallılar. Mesleklerine o kadar yabancılar ki sanatçı olmanın muhalif olmaktan geçtiğini bile fark edemiyorlar. Hatta kendilerinden olanlara bile…

Büyük adam olma fikrini sorgulayan alegorik sahne: bilgelik, savaş, iktidar, cehalet, çocuk ve satranç metaforlarıyla anlatılan toplumsal hikâye

Bu ülkede pek çok insan pek çok şeye sahip de bir tek büyük adam ve kadın vasfına sahip değiller. Evet, onun izini yirmi yıldır sürüyorum. Neye sahip olmaları gerektiğini de çok iyi biliyorum. Bunlar da öyle sanıldığı gibi ruhani ya da ulaşılamayacak şeyler değil. Ama çaba gerektirir. Zirvedeki büyük adam tarifim ise budur artık; entelektüel bir yaşam, gelişmiş mizah yeteneği, naiflik; tarihten, felsefeden, edebiyattan ve bilimden anlamak; insanlık onur ve haklarına saygılı olmak; haddini bilmek, susmayı bilmek ve “ben”i susturabilmek…

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more
Powered by Gelecek Internet