Yaralı Ruhların Erbabı

Kendi Marazına Gebe Erbâb-ı Giryân...

Bu deneme yazımı, “Yaralı Ruhların Erbabı” dediğim duygudurum bozukluğu olan Erbâb-ı giryânlara, yani ağlayıp sızlayan, ruhlarının bir yerlerinde durmadan kanayanlara adıyorum.Yani “Mübtelâ-yı rûhlara.” Yani ruh illetine tutulmuş olanlara. Zira kendileri zât-ı âlîmi çok beğenirler. Boka üşüşen sinekler gibi nedense sadece onları çekiyorum kendime. Neden kendilerine iyi geldiğimi düşünüyorlar anlamıyorum. Bir defasında bir kadın şöyle söylemişti bana: “Kendimi senin karşında çırılçıplak hissediyorum.” Ruhun keder duşundan çıkıp üstüne bir şeyler geçirse bana ihtiyacın kalmazdı tatlım! Gerçi daha sonra aradığı zehrin bende olmadığını anladı. Ben pek çokları için zaman kaybıyım. 

Yaralı Ruhların Erbabı adlı deneme için Bosch tarzında, ruhsal karmaşayı ve iç dünyayı betimleyen sürrealist resim

Onları kendime nasıl çekebildiğim sorusu hâlâ havada kaldı. Neden kendi bahçesine bahçıvanlık yapanlar değil de bir bahçeye bile sahip olmayanlar çalıyor kapımı? Yoksa ben, farkında bile olmadan bir şeyler mi vaat ediyorum onlara? Kadın şöyle devam etmişti sözlerine: “Çünkü her duyguyu tanıyorsun. Ne söylesem, biliyorsun ardındaki nedeni.” Manası şu mudur: “Sen beni anlıyorsun, dolayısıyla beni iyileştirebilirsin.” Öyleyse beni “Rûh-ı mecrûh erbâbı” sanıyor olabilirler mi? Yani yaralı ruhların erbabı. Ama ne yazık ki bende o türden bir hekimlik yok…

Belki de onları bana getiren şey bizzat zât-ı âlîm değildir. Belki de onlar bende, kendilerini okuyabilecekleri birini görüyorlardır. Bazen insan tüm dertlerini anlatabiliyor da, karşısındaki insanın onu gerçekten kavramadığına inanıyor. Bu çok anlamlı. Anlaşılamama hissi ve yakın ilişkide değersiz/değersizleştirilmiş hissetmek… Ah benim yaralı kara sineklerim… Bilseniz ki bir insanı anlamak, her zaman onu iyileştirmek zorunda olduğun anlamına gelmiyor… Hele ki bir yabancı tarafından…

Hekimler benden daha yararlıdırlar. Benimki astrolojiyse onlarınki astronomi. Benimki sahte bilimse onlarınki hakiki bilim. Elimde reçete yok, o yüzden sandıkları gibi tedavi edemem onları. Ben kendime bile ilaç yazamıyorum ki! Başım kel değilse bile yarısı açık, yarısı kaçık. Size, kendinizi okuyabileceğiniz bir dil bağışlamalı! Ne kadar büyük bir laf ettiğimi fark ettiniz mi? İnsan kendisine bile dil bulamıyorken başkasına dil bağışlamak da neyin nesi?

Sayın ruh hastalığına müptela olmuş en seçkin “Mübtelâ-yı maraz-ı rûh”lar! Sizi kendi yöntemimle tedavi edeceğim. Elbette hekimle yaptığınız seanslardan sonra. Benim edebiyatım pekâlâ sizin de arka bahçeniz olabilir. Aslında genel anlamıyla edebiyattır, insanı türlü marazlardan uzak tutan ruhun en güzel bahar bahçesi! Çünkü sizi bana getiren, eğer zât-ı âlîmin keramet-i şâhânesi değilse, yazılarımdı. Çok sevdiniz benimle beraber, altı çizilesi o fikirleri deşmeyi. Her ne kadar neşter benim elimde olsa da oradaydınız. Seyrettiniz.

Duygudurum bozukluğu yaşayan bir kadını mizahi biçimde tedavi etmeye çalışan deli bir adamın sürrealist tasviri

Şibumi kitabında adam mağaraya iniyordu. O mağarada o kadar çok şey yaşandı ki beyniniz onu kendi anılarına ekledi! Yani mecazen. Beyin canlandırıp eksik parçaları tamamlamayı sever. Okuduğumuz kitaplar bize bir insanın tek bir ömürde yaşayamayacağı kadar deneyim yaşatır. Bir kez hayal ettiğimiz şeyin hakikatini beyin bilebilir mi? Hangi düş gerçek, hangisi kurgulanmış bir hayaldir? Belki de yazılarımda ruhunuza iyi gelen şey tam olarak buydu. Ben size bir çıkış yolu göstermedim; yalnızca karanlıkta elinize bir fener verdim. Siz de onu kendi içinize tuttunuz. Öyleyse size bir reçete yazmayacağım. Ben sizi iyileştiremem. Ama size, kendinizi okuyabileceğiniz bir dil verebilirim. Çünkü kimi zaman insanın kendini okuyabilmesi, kendine iyi gelmesinin ilk adımı olabiliyor.

Şimdi, ikinci evreye geçip sevdiğiniz türden küçük bir fikir deşelim: “Bir Alıntı Bir Yorum.” Peki, nedir bu? Bu, günlük yazma rutinimdi aslında. Körelmemek için, saçma da olsa her gün bir şeyler karalamak. Bir alıntı bulur, onun üzerinde düşünür ve anlamaya çalışırdım. Şimdi bir cümle bırakacağız ortaya. Sonra onu öylece bırakmayacağız elbette. Biraz kurcalayacağız, biraz itiraz edeceğiz, belki hakkını vereceğiz, belki de içinden başka bir yaratık çıkaracağız. Bakalım yine işe yarayacak mı. Belki sevgili kara sineklerim için bir kez daha yararlı bir iş yapmış oluruz. Ve bu sayede hekim hekimliğini, yazar da yazarlığını yapmış olur.

Ve Başlar Yürümeye Öteki, Yol Bittiğinde...

“İkimizin de o sigaranın sonundan öteye bir planı olmadığı kesindi.”

Eddy Joe Cotton

Belli ki seks yapmışlar ve bir taraf bu terlemeli ve iniltili sporu, üzerinde düşünmeye değer bulmuş. Bunu okuyunca pis bir otel odasında yatağa uzanıp sigara içen, bir yandan da beylik cümlelere küfreden Bukowski geldi aklıma. Bazıları için “Sigaradan öteye yol yoktur!” Herkes uzun soluklu zerzevat istemez. Ama bazen de bir taraf biraz daha yürümek ister. Bilmez ki birinin ruhunda bahar yelleri eserken, diğeri için vakit kış mevsimindedir…

Derken bir ses duyuldu kütüphanemin kuytularından: “Eğer burada durup daha ileri gitmeyeceksek, niçin bu noktaya kadar geldik?” Ah, o kadar da kolay açıklanır bir soru değil bu… Bir taraf sigaradan öteye başka hayaller de kurmuş. Belki de ruhumuz tam da burada kapıyordur o hastalığı. Niçin tam da burada durdu? Neden daha ileriye gidemedi? Senin pencerenden böyle görünüyor. Herkes için nihai son aynı nokta olmayabilir. Hatta değildir de. Belki erken yoruldu, belki yol arkadaşlığını beğenmedi, belki de geri kalan yolun yürünmeye değer olmadığını düşündü. O kadarı yeterli oldu ona.

Yanlış anlaşılmasın. Karşı tarafın artık gitmek istememesini kendi değersizliğinizin kanıtı saymak belki senin “maraz” dediğin şeydir. Bir insanın gitmesi, mutlaka diğerinin yetersizliğinin veya ilişkinin başarısızlığının kanıtı değildir. Ruhunuza söyleyin, boş yere azâb-ı mahşer hâllerine girmesin. Çünkü hastalık değildir daha ilerisi istemek. “Neden burada bitti?” diye soruyorsun. Bazen burası o insan için varılması gereken son noktadır. Kim bilir, belki de soruyu değiştirip: “Bir mucize oldu ve benimle buraya kadar geldi!” diyebilirsin!

Diğer Yazılara da Bakabilirsiniz

Bir yanıt yazın

Powered by Gelecek Internet