Kaçıngan Bağlanma: Büyük Aşkı Taşıyamayan Kadınlar

Büyük Aşkı Taşıyamamak

Kaçıngan bağlanma, çoğu zaman büyük bir sevgiyi taşıyamayan ruhların sessiz hikâyesi olarak ortaya çıkar.

Kimi kadınlar vardır; hayatlarına giren hiçbir erkek tam olarak “erkek” olamaz. Çünkü tartıda hep bir başkası vardır. Gençliğin bir yerinde, hayatlarının bir döneminde, onlara göğsünün orta yerinden konuşan bir adam rastlamıştır. Kimisi bunu itiraf eder, kimisi ömür boyu susar ama şema aynıdır: O adam, onların içini bir kez gerçekten yakmıştır. Ve onlar, o ateşin karşısında duramamış, yana çekilmiştir. Bu yazı, işte o “yana çekilen” kadınların hikâyesi.

Göğsüne dokunan ve içine kapanmış bir kadının ön planda yer aldığı, arka planda geçmiş bir aşkın ve sessiz kalabalıkların görüldüğü çok katmanlı alegorik sahne.

Derin Sevgiden Korkanlar

Sevdiğini saklayan erkekten çok bahsettik bugüne kadar. Bir de sevildiğini saklayan kadınlar var. Onlar da sever elbette ama sevmenin ağırlığını taşıyacak omuzları yoktur. Büyük bir aşk, sadece romantik bir duygu değildir; aynı zamanda sorumluluktur.

Bu kadar çok sevildiğimde ben de cevap vermek zorunda kalırım” hissi, içten içe ürkütür onları. Böyle bir kadının hayatına derin bir adam girerse, ilk refleksleri çoğu zaman kaçmak olur. Ona dokunur, ondan etkilenir, ama hikâyeyi tam ortasından sahiplenemezler. Çünkü “böyle sevilmeyi hak edecek kadar iyi biri olduğuna” inanmıyordur çoğu. Derin erkek, kendi acısına hayıflanır:

Onca sevgime rağmen niye olmadı?” Oysa asıl soru şudur: “Bu kadar derin bir sevgiyi, o ruh kaldırabilir miydi?” Çoğu zaman cevap nettir: hayır.

İçten Boş, Dıştan Kahkahalı Hayatlar

Sürekli gülen, her şeyi tiye alan, ilişkilerinin kırık dökük tarafını bile şakaya vuran insanlar görürüz. Dışarıdan bakınca “neşeli, hayat dolu” görünürler. Ama yanına biraz yaklaşıp gözlerinin içine dikkatle baktığında, orada garip bir boşluk sezersin. Böyle kadınlar, çoğu zaman biten her ilişkisini espriyle paketler: “Ben istemiyorum değil, onlar istemiyor zaten.”

Kahkaha atan bir kadının ön planda yer aldığı, arka planda maskeli kalabalıklar ve silik ilişkilerle içsel boşluğu simgeleyen çok katmanlı alegorik sahne.

O cümlenin yumuşak karnı şudur: “Ben beceremedim.” Kendi kırık özgüvenini kahkaha ile kamufle eder. İçindeki değersizlik duygusunu, alay ederek bastırır.

Yarım kalmış ilişkilerin sayısı çoğaldıkça gülüş daha da yükselir. Ama iç konuşma giderek kararıp ağırlaşır. Bir zamanlar hayatına girmiş derin bir adam varsa, o adam her ilişkinin gölgesinde dolaşmaya başlar. Yeni gelen hiçbir erkek tam olamaz, çünkü bir başkası “ölçü” hâline gelmiştir.

Ölçü Olan, Seçil(e)meyen Erkek

Bazı erkekler vardır; kadının hayatında “yitirilen ama bitmeyen” olarak kalırlar. Bu erkekler çoğu zaman hatalı olduğu için değil, fazla doğru olduğu için kaybedilir. Karakteri nettir, sevgisi tutarlıdır, emeğini başa kakmaz, karşısındaki insanın ruhunu taşımaya gönüllüdür.

Dengeyi bozan şey onun fazlalığıdır; eksikliği değil. Hayatına daha sonra giren erkekler, farkında olmadan onunla kıyaslanır. “Seviyorum” diyen herkes, kadının zihninde önce o eski terazinin bir kefesine atılır. Çoğu zaman diğer kefede boşluk ağır gelir.

Elinde terazi tutan bir erkeğin ön planda yer aldığı, bir kefede kırmızı gül diğerinde boşluk bulunan, arka planda yüzeysel ilişkilerin silik sahnelerle betimlendiği alegorik kompozisyon.

Ama işin trajik tarafı şudur: Terazide ağırlığı fazla olan seçilmez, kenarda tutulur. Gündelik ilişkilerde daha “hafif” olan tercih edilir. Neden? Çünkü hafif olan sorumluluk yüklemez. Derin olmayan, boğmaz. Yüzeysel sevgi, daha az hesap sormayı gerektirir. Böylece kadın, kendi kapasitesinin yetmediği sevgiden kaçar; sevginin büyüklüğünü bir övgü gibi değil, tehdit gibi hisseder.

Kaçan Ruhların Suçluluğu

İnsan gerçekten etkilenmediği birini kolay unutur. Unutamadığı herkese, az ya da çok borçlu hisseder. Derin bir adamın içini yakmış, onu yıllarca yormuş bir kadın, hayatının bir yerinde bilinçli ya da bilinçdışı bir yüzleşme yaşar. İçinden geçen cümle şuna benzer: “Bana bu kadar değer veren birine, ben ne verdim?

İşte bu soru, içte sessiz ama asla dinmeyen bir suçluluk üretir. İnsan kendine bile itiraf edemediği utançlarının etrafında dolanır; aralarında geçen onca şeyin adını koymak yerine, arada bir dokunduran cümleler bırakır, sonra yine kaçar. Bu kaçış çoğu zaman karşıdakinden değil, kendi kendinden kaçıştır. Çünkü yüksek bir sevgiyi reddetmiş olmak, insanın kendi gözünde de bir leke bırakır.

Kaçıngan Bağlanma: Sevilmekten Korkanlar

Psikolojide buna “Kaçıngan Bağlanma” denir. Basitçe:

  • Yakınlık ister ama yakınlık boğar.
  • Değer görmek ister ama o değere layık olmadığına inanır.
  • Yalnızlıktan şikâyet eder ama gerçek bir birlikteliği kaldıramaz.
Bir kadının geri çekilen bakışlarıyla kendisine uzanan bir erkeğin eli arasında, dikenli zincirlerle bağlı bir terazi ve üzerinde kırmızı bir gülün yer aldığı alegorik sahne.

Bu tür insanlar derin sevgiyle karşılaştıklarında kendilerni küçük hissederler. İçlerinden bir ses hep şunu fısıldar: “Ben bu adamın sevgisini taşıyamam.” Böyle olunca ne yaparlar? İlişkiyi sabote eder, azaltır, uzatır, eritir, bozar, dağıtır, sonra da: “Olmadı, demek ki kader değilmiş” deyip geçerler. Oysa kader değil, kapasitedir meselesi.

Romanlara Sızan Yarım Kalan Hikâyeler

Bir erkek, taşıyamadığı duyguyu sığlaştırır; taşıyamadığı kadını unutur. Ama bazı erkekler var ki taşıyamadığını kâğıda taşır. Yarım kalan ilişkiyi, bütün bir romana dönüştürür. Yaşan(a)mamış olanı, kurmaca üzerinden yaşar. Kadın, yıllar sonra o romanı eline aldığında kendini görür. Belki yüksek sesle söylemez ama içinden şunu geçirir: “Bu hikâyede bir yerlerde ben de varım.”

Bu, ona yazılan bir methiye değil, onunla yaşanamayan hayatın edebi kaydıdır. Ve insan, kendisiyle yüzleşmekten ne kadar kaçarsa kaçsın, edebiyatın içinden kaçamaz. Çünkü orada süs yoktur, orada mazeret yoktur, orada “ben istemiyorum değil, onlar istemiyor” diye kahkaha atma şansı yoktur. Edebiyat, gülüşün maskesini çıkarır.

Enayilik mi Cesaret mi?

Derin seven erkeğe verilen en kolay sıfat “enayi”dir. Hele ki karşılık görmemişse, dış göz hemen böyle der. Oysa çoğu insanın “enayi” dediği şey, aslında şudur: Acı çekmeyi göze alarak sevebilme cesareti. Kimse acı çekmeden büyük bir şey başaramaz. Buna aşk da dâhil. Sevmekten kaçan, acı çekmekten kaçtığını sanır; aslında kendini yaşamaktan kaçar.

Son Sözler

Bazı kadınlar hayatımızdan çıkar ama üzerimizde gölgeleri kalır. Bazılarını biz seçemeyiz; bazıları da bizi seçmeye cesaret edemez. Bir adam bir kadını yıllarca sever, şiire, romana, şarkıya, tabloya taşır; kadın ise hayatına giren her erkeği, o erkeğin sevgisini ölçü alarak tartar. Kim daha fazla bedel öder? Cevap o kadar basit değil.

Bir masada karşılıklı oturan yaşlı bir kadın ve erkeğin, aralarındaki sessiz kederi yansıtan bakışları; masada solmuş bir gül ve mum ışığıyla betimlenen melankolik sahne.

Ama şunu bilmek, insanın içini biraz ferahlatır: Bazen sevilmemek, yetersiz olduğumuzdan değil; karşımızdakinin bu sevgiyi taşıyacak omuzlara sahip olmamasındandır. İşte bu yüzden, bazı aşklar yaşan(a)maz. Bazı karakterler romanda kalır ve bazı yaralar, aslında gurur madalyasıdır. Çünkü geride hiçbir kötü leke bırakmamıştır.

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Bir yanıt yazın