Yalnızlık Kaça Ayrılır?
Kaç Çeşit Yalnızlık Vardır? Bu soruyu kitaplardan değil, bir sabah otobüs camına yansıyan kendi yüzümden öğrendim. Memeli Kadının Hikâyesi, kalabalığın ortasında ansızın belirip sonra yine kalabalığa karışan bir ihtimalin ardından, insanın içine çöken o tuhaf boşluğu anlatır. Yalnızlık kaça ayrılır diye düşünürken mesele sayıya indirgenmez; bazen tercih edilmiş bir suskunluk, bazen de adı konulmamış bir eksilmedir…
Kronik yalnızlık dediğimiz şey, belki de kimseye anlatamadığımız o iç sızı; geçici bir temasla iyileşmeyen, bir çift gözle dolmayan bir gediktir. Yalnız yaşamak psikoloji açısından bir özgürlük alanı mıdır yoksa yavaş yavaş kabuğa dönüşen bir savunma hattı mı? Bu metin, şehrin ortasında kimseye çarpmadan yürüyebilmenin bedelini sorar.

Memeli Kadının Hikâyesi
Tam yirmi beş yıl oldu sana ayak basalı Ankara. Gerçekten yanına yakıştırabildin mi beni? Kutsal topraklar olmadığını ikimiz de biliyorduk. Ama o yalancı peygamberlerini çıkarmayacaktın karşıma. Çok cahildim o vakitler, haklısın. Çekici tanrıçalarının sahte ayetlerine kanmış olabilir cihatçı içgüdülerim! Ama yine de göremedik yardıma koşan meleklerini…
Belki kısa aralıklarla cennetini göstermiş olabilirsin. Belki daha sonra bunu hak etmediğimi düşündün. Yoksa deneyimlediğim her ayrılığı, ayak yoluna giden akılsız bir sarhoşun dinsizliğine yordun da kıyamete kadar yasakladın mı cennetini? Oysaki Babil’in asma bahçelerini andıran gül kokulu bir kadının yanında yeni bir Âdem yaratılabilirdi benden! Belki de bu defa bir erkek olarak kaburga kemiğinden yaratılma sırası bendeydi! Benden tam olarak ne çaldığını bir türlü anlayamadım!

Bu sabah Kızılay’da bir halk otobüsüne bindim. Muhtemelen haberin vardır. Seni gidi kenafir gözlü akbaba! Her şeyi görür, her şeyi duyarsın…
Yine tıklım tıklımdı otobüs. İki durak gitmedik ki onu gördüm! Evet, oydu. Karşı koltukta oturuyordu. Ah, kalbim ‘Bu hikâye tam bana göre!’ demeyeli çok olmuş… Bir anda ne kadar merhametli ve yeşil bir şehir olduğunu hatırladım Ankara. Belki de hep öyleydin. Ayak yolundaki sarhoş cennete geri döndü!
Sanma ki tanıdık biriydi! İlk kez görüyordum. Otuzlarının başında, yüzünde geç kalmış bir bilgelik taşıyan esmer bir kadın… Şimdi tarihi kişiliklerden birkaç benzetme yapardım ama onu cismani bir varlığa dönüştürüp hayal kırıklığına uğratmak istemem seni! Biz ona kısaca ‘kalbin örtülü ödeneği’ diyelim. Kulağında telefon, hiç acele etmeden sakince gülümsüyor. Hem de dikkati bile dağılmadan, çevresinden habersiz. O kadar odaklı ki meseleye… Kesinlikle hiç doğmamış kadınıma benziyordu.
Az gittik uz gittik hesabı bizimkisi. Çok geçmeden telefonu kapattı. Sonra aniden melankolik bir ifade yayıldı yüzüne. İşte beni kendine çeken ikinci dalga buydu. Nasıl anlatayım… Dünyayı yalamış yutmuş da karnı doymuş, çay saati gelince iştahı kapanmış bir bakış. Karşısında kendini çırılçıplak hissedersin ya; en ıssız dip dalgalarının geceliği bile yoktur üstünde… Böyle hissettirmişti. Hiçbir talebi olmayan bir çift gözü nasıl delip geçersin? O yasaklı kuyulara hangi cesaretle inilir, bilmiyordum. “Ben ki kaburgalarında ufacık ve değersiz bir tanrı parçacığı…” diyesim geldi bir an.
Derken başka bir yüzünü daha gördüm. Başta fark etmemiştim; keskin dişlerine kan bulaşmış gibiydi. İçinde sakladığı bir hırçınlık vardı. Öfkeli değil ama tetikte bekliyor… Kadiri tarikatından Muhterem Efendi olsa, “Cinnilere karışmış bu kadın.” derdi. Nereden çıktı bu heyheyler, bilmiyorum. Belki başından beri oradaydı da mutlu havadisleri savuşturup sırasını bekliyordu.
Sonra göz göze geldik. Bir anda kafasını çevirip bana baktı. Benden haberdardı; olmamasına imkân yoktu. Koca bir beden, o küçücük kaburga kemiğindeki titreşimi fark etmez sanırsın, öyle mi? Bakışları soğuk değildi ama soğuk gecelerde içini ısıtacak kadar da sıcak sayılmazdı. Belki rahatsız olmuştu; belki de “İçgüdülerinde dönen dolapların farkındayım.” demek istiyordu.
Uzayıp giden bir gemiye bakar gibi baktım; sonra iki adım atıp düğmeye bastım. Kapının yanındaki koltukta oturuyordu. Ben ise kapının önündeydim artık. Herkes kendi yoluna gidebilirdi.

Tam kalkacak gibiydi ki ayakta duran, bir süredir kimsenin yer vermemesine söylenen yaşlı kadın, “İnecek misiniz?” diye sordu. Kadın, eleştirel bir bakışla ihtiyarı bir süre süzdü. “Senden hiç hoşlanmadım ama yine de yer vereceğim.” dedi ve ayağa kalktı. Yaşlı kadın, “Hoşlanmadıysan ne diye oturacağım!” diye bağırınca, kolunu çekmeye çalışan ihtiyarı nazikçe tutup, “Kusura bakma, biraz canım sıkkın.” dedi. Ardından yumuşayarak, “Farkında olmadan hoşlanmış bile olabilirim, geç otur.” diye ekledi.
Uzun zamandır altı çizilmeye değer cümlelerle konuşan birine rastlamamıştım. Ama tebessüm etmeye bile fırsat bulamadan, ihtiyaç duymanın bile anlamsızlaştığı o kısa heyecanı geride bırakıp otobüsten indim. Sonra inanılmaz bir şey oldu! Madem gıybeti seviyorsun, anlatayım efendim!

Üç adamla birlikte yolun karşısına geçerken bir sigara yaktım. Rutin dalgınlığıma dönmek üzereydim ki arkamdan bir kadın sesi geldi:
“Pardon beyefendi, bakar mısınız?”
Etrafta benden başka beyefendiye benzeyen bir kaburga kemiği yoktu; dönüp baktım. Aman Allah’ım… O kadındı. O da mı inmişti? İnmiş de peşimden mi gelmişti?
“Çok özür dilerim, sigaranız var mıydı acaba?”
Bir an için elim ayağıma dolaştı sandın değil mi? Bir erkek daha ne ister? Ayağına kadar gelmiş… Prensesin kurbağayı öptüğü masallardan biri mi başlıyordu şimdi? Hayır. İşler öyle yürümüyor bende. Yürek ısıtmaz bakışlarındaki o soğukluğun telafisi yoktu artık.

Aramızda şöyle bir konuşma geçti:
“Sigaranız var mıydı acaba? Galiba eve kadar dayanamayacağım.”
“Var. Tütün içer misiniz?”
“Elbette içerim. Zaten ben de tütüne talimliyim.”
Tabakayı açıp uzattım. İçinden, en kötü şekilde sarılmış sigarayı çekip çıkardı. Onu iyi yalamamış olmalıyım ama bunu bilmesine gerek yoktu. Bir yaprak dolması gibi sıkı sarılmış, besili bir sigarayı alıp uzattım.
“Buyurun, bunu iyi dişlemişim.”
Manalı bir bakışla gülümsedi, biraz daha yaklaştı. Sigarayı alırken kısa bir an için inceledi; o incelemeyi nedense garipsedim.
“İçinde bir şey yok değil mi?”
“Ota benzer bir şey yok… ama olsa fark eder miydi?”
“Etmezdi.” dedi.
Bakışlarında cilveli bir meydan okuma vardı. Sigarasını yaktım. Nezaket de bizim bahçenin mahsulüdür, Ankara.

Şu anda pek hatırlayamadığım birkaç şey söyledi. Tütünün memleketini mi sormuştu, bilmiyorum. Sesi o kadar kısıktı ki duyabilmek için eğilmek zorunda kaldım. Sanki dünya o kadar gürültülü bir yermiş gibi kulağıma iyice yaklaşıp, beni yolumdan alıkoyduğu için son derece üzgün olduğundan falan söz etti. Bir anlığına dudakları yanağıma değdi. Öpmedi sayın ağabeyim, konuşurken oldu bu. Konuşurken oldu süsü veriyordu belki de. Memeleri koluma dokundu sonra. Çekmedi kendini, devam etti ne kadar üzgün olduğunu açıklamaya. O an bir sevgili sıcaklığı hissettim. Uzun zamandır tanıyordum sanki onu. Sanki bir zamanlar aynı sofraya oturmuş, aynı geceyi bölüşmüş, sıcak vakitler geçirmiştik. İşte birkaç saniyeliğine hissettiklerim…
Ama sadece bu kadar. Ne oldu, nasıl oldu bilmiyorum, bir anda kesiliverdi her şey. Arzu duymadım. Konuşmak bile geçmedi içimden. Nezaket gereğiydi sanki her şey. Sonra yüzüne baktım. Tatlı bir kadındı evet, sıcak kanıydı. Hâlâ esmer olmakla beraber, olması gerektiği gibi hissettirmiyordu.
İki şeritli yolun ortasında durmuş, karşıya geçmek için beklerken, “Biraz çakırkeyif olduğum söylenebilir.” dedi. “Sarhoşum ama körkütük değilim. Bu kafa güzel… Canım biraz sıkkın. İşten çıktım da ondan. Çok özür dilerim.”
Son cümleyi söylerken yine iyice yaklaştı; sesini duyurabilmek için değil de mesafeyi eritmek ister gibi. Müzakere memurları gibi memeleri yine iş başındaydı. “Çok teşekkür ederim beyefendi. Sabah sabah rahatsız ettiğimin farkındayım ama galiba başım biraz boz bulanık.”
Biliyordum. Beni istiyordu. Belki çekici ve güvenilir görünmüştüm gözüne. Belki yalnızca fazla erkeksi… Ama tam da böyle anlarda çalmalıydı tehlike çanları. Bir kadın için asıl risk, başın boz bulanık olduğu saatlerde başlardı. Duygusal bir boşluk muydu acaba durumu tehlikeli yapan? İstediği şey yatağım mıydı yoksa omuzlarım mı?

Karşıya geçtiğimizde benden uzaklaşıp kendi yoluna giderken söylediği o basit iki cümleyi asla unutamam: “Kendinize iyi bakın beyefendi. Çok teşekkür ederim.” Unutamam; çünkü bakışlarında, hiçbir yere yetişememiş yalvaran bir duygunun kırıntısı vardı.
Esmer bir kadının iri memeleri dokundu bedenime, Ankara. Buna da şahit oldun mu? Yoksa kudretli bir tanrının gözleriyle bakıp yine susmayı mı seçtin?
Toparlanıp gitme zamanı ama nereye? Sütten kesilmemiş kadınların yaşadığı bir memleket var mıdır bu ülkede? Dünya, o sıcak göğüslere masum dudaklar arıyor belki de. O kadar kirliyiz ki; dudaklarımızda çocukluktan kalma bir iştah yok artık.
Benim dudaklarımın da temiz olduğunu iddia etmiyorum. Belki farkında bile olmadan, bir zamanlar güvenle yaslanılmış bir sıcaklıkta diş izlerim kalmıştır. Kim bilir… O hikâyeyi artık başkaları yazıyor…
Günay Aktürk