Tavasin – Hallac-ı Mansur (En-el Hak)

tavasin - hallac-ı mansur

Ve Şeytan Kovuldu!

Hallac-ı Mansur‘un “Tavasin” En-el Hak adlı kitabında şeytanın cennetten kovuluşunu okuyoruz. Yani bir de bu gözle bakıyoruz olaya.

Hallac-ı Mansur - Tavasin (En-el Hak) Kitabından

Tanrı şeytana sordu: “Secde etmiyor musun ey alçak?” O da şöyle söyledi: “Daha doğrusu aşık demeliydin. Aşıklar hor görülür. Bu yüzden beni alçak ve aşağılık diye adlandırıyorsun. Bana olacakları anlaşılır kitapta okudum ben ey her şeye gücü yeten ve sonrasız olan! Öyleyse nasıl alçaltabilirdim kendimi Adem’in önünde? Madem ki onu topraktan ve beni ateşten yarattın, bu iki karşıt varlık anlaşamazlar. Ben sana daha uzun bir süre hizmet ettim. Benim erdemim onunkinden daha yüksek, bilgim daha geniş. Eylemlerim daha yetkin.”

Yüce Tanrı ona dedi: “Seçim benimdir senin değil.

O da şöyle dedi: “Tüm seçimler gibi benim seçimim de senindir. Çünkü sen beni seçmiş bulunuyorsun ey yaradan. Onun önünde secde etmemi sen engelledin. Sözlerimde yanlışlık olsa benim böyle konuşmama izin vermezdin. Çünkü sen her şeyi duyansın. Onun önünde secde etmemi istemiş olsaydın buna boyun eğerdim. Seni benden daha iyi tanıyan bir kimse bilmiyorum bilgilerin içinde.”


Tavasin – Hallac-ı Mansur

Günay Aktürk Kitapları

Günay Aktürk - Sanrılar Romanı
Günay Aktürk - insan insanın geleceğidir
umudun çocuğu - günay aktürk
Read more

La Mekanda Bir Fısıltı

La-Mekanda Bir Fısıltı
La-Mekanda Bir Fısıltı

Işıklar içinde yatsın, dedemin güzel bir sözü vardı. Derdi ki: “Yüce dağ başında kaldın mı sopam!” Zannederdim ki seksen küsür yaşını beklemem lazım bu sözü dilime dolamam için. Herhangi bir küsürde de pekâla söylenebilirmiş. En azından bizdeki eksiklik kendini kandırmak eylemi, o bizde yok! İşittiğimiz ses, la mekanda bir fısıltı…

Ne demiş ulu bir ilim insanı, “İnanmak istemiyorum. Bilmek istiyorum.” Emin olduğun şey artık inancının bir parçası, sür bakalım yolunu kayalıklara. Zayıf insanlar ne yapar da nasıl davranırlar dersiniz? Bir türlü aşamadıkları dağın yamacında kırk etek var zannederler. Bir de şu eteği arşınlayalım derler ya, el etek öpmekten başları döner de kendi yamaçlarında gönenip dururlar. Oysa biz başka bir dağ ararız kendimize. Ya da aramayız. Oturur ve azığımızdan zıkkımlanırız.

Daha mı zekiyiz peki? Bence daha yorgunuz ve kaldığımız yer kesinlikle yüce bir dağın başı değil. Başka bir çağa ait olduğunu düşünenler hiçbir çağda asla var olmamalılar. Anlaşılmak isteyen gider ve derisini yüzdürür. İstemeyen ise tam da olması gereken çağdadır.

Ne diyorum ben? Ne anlatıyorum? Gözüm seğiriyor yine. Başıma bir gelecek var. Ya da zaten gelmiş de aptal ayağına yatıyor ve kendimi bir kahin donunda pazarlamaya çalışıyorum kendime! Her olasılığa karşı ipleri elimde tutmam gerek. Paslı bir makas sesi işitmiş olabilirim lakin ipin bir ucu hala elimde! Aklım susmak bilmiyor ya varsın konuşsun zavallı mahlukat! La mekanda bir fısıltı aracı zihnim… 

Mantığın konuştuğu yerde duygusal zeka yenilmeye mahkumdur. İşleri karıştırmaktan başka meziyet bilmez. Ben zavallı bir insanım. Bu huyum da çok hoşuma gidiyor hani. Artık canımı yakan şeylerden bu kabullenişle uzaklaşıyorum.

Dünyanın en zeki insanı bile olsam, kırk basamaklı bir merdivenin ilk basamağında durduğumun ve kırkıncı basamağı tarif edemeyecek kadar aptal bir maymun olduğumun da ayrıca bilincindeyim. Bu yüzden dedemin o “yüce dağ başında kaldın mı sopam” sözünü kullanmayacağım. Çünkü aslında ben yokum. Bu acı gerçek değil. Rezil bir kimyasal reaksiyonun elinde oyuncağa dönmüşüm. Öldüm sanıyordum, meğer henüz yaşıyormuşum! Konağım Lamekan ve bu konakta bir yanım kusurlu, bir yanım bilginin elinde uşak.

 

Günay Aktürk

Read more