şiir seslendirme

Meryem Ana’nın Acısı – Kostas Varnalis

Kostas Varnalis – Meryem Ana’nın Acısı (Yunan Şiiri)

Meryem Ana’nın Acısı – Kostas Varnalis Üzerine

Meryem Ana’nın Acısı Kostas Varnalis’in, Yunan şiirinde insanlık, acı ve suskunluk temasını işlediği çarpıcı bir eseridir.

Kostas Varnalis, modern Yunan edebiyatının en önemli ve en aykırı şairlerinden biridir. 1884 yılında Bulgaristan sınırları içinde kalan Burgaz’da doğan Varnalis, şiirlerinde geleneksel biçimleri halk diliyle birleştirerek Dimotiki olarak adlandırılan sade Yunancayı edebiyatın merkezine taşımıştır.

Eserlerinde din, iktidar, ahlak ve adalet kavramlarını sert bir toplumsal eleştiriyle ele alan şair, özellikle insanlık trajedisi, suskunluk, acı ve yoksulluk temaları etrafında şekillenen şiirleriyle tanınır. Kutsal anlatıları ters yüz eden, mitleri ve dini figürleri insani bir düzleme çeken yaklaşımı, Varnalis’i yalnızca bir şair değil, aynı zamanda güçlü bir düşünür hâline getirmiştir. Meryem Ana’nın Acısı da onun bu eleştirel ve insancıl şiir anlayışının en çarpıcı örneklerinden biri olarak kabul edilir.

Şiirin Tam Metni

Nerede saklasam sakınsam seni kötü insanlardan
Okyanusun ortasında bir adada, yoksa bir dağ tepesinde mi?
Konuşmayı, haksızlığı haykırmayı öğreteceğim sana oğlum.
Tatlı ve yumuşak yüreğini görüyorum biliyorsun.
Dayanamayacak sonra öfke duyacak acı çekeceksin.

Mavi gözlerin olacak körpe bir bedenin.
Koruyacağım seni nazardan ve kötü havalara karşı
uyanan gençliğin ilk şaşkınlığından.
Yaraşmıyor sana ne savaş ne de haç.
Uzak durmalısın kölelikten, ihanetten, ocağını kurmalısın.

Geceleri kalkıp sessizce sokulacağım yanına.
Eğilip soluğunu dinleyeceğim, yavrum benim…
Sıcak ıhlamur ya da sütünü hazırlayacağım ocakta.
Ve sonra yürek sıkıntıları içinde
pencereden kollayacağını seni:
elinde defter kalem düşerken okulun yoluna.

Kostas Varnalis – Meryem Ana’nın Acısı (Yunan Şiiri)

Ve eğer bir gün gelir de göklerin Tanrısı
Gerçekle, yıldırımın ışığıyla çarparsa aklını
Sakın açma ağzını.
Yabanıl hayvandır insanlar, dayanamazlar ışığa.
En yüce gerçek susmanın gerçeğidir.
Bin kez de gelsen bu dünyaya
Bin kez gerecekler seni haça.

Kostas Varnalis
Türkçesi: Herkül Millas

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Özdemir Asaf Şiirleri – Kısa Şiirler ve Sözler

Özdemir Asaf sözlerinden esinlenilmiş, aşk, ayrılık, mutluluk, ölüm ve zaman temalı sekiz katmanlı alegorik kompozisyon

Özdemir Asaf’ın Şiir Dünyası

Özdemir Asaf şiirleri; aşkı, yalnızlığı ve suskunluğu büyük cümlelerle değil, keskin bir sadelikle anlatır. Okurla arasına mesafe koymayan bu dizeler, her okunuşta yeni bir anlam katmanı açar. Bu seçkide yer alan şiirler ve sözler, dinlemekten çok hissetmek isteyenler için hazırlandı.

Özdemir Asaf Sözleri

  • Neyine bağlandın bu kadar? Bana bakmayan gözlerine mi, yoksa benim olmayan kalbine mi?
  • İnsanlar, insanların içerisinde insana hasret yaşarlar.
  • Bekle beni dedi gitti. Ben beklemedim o da gelmedi. Ölüm gibi bir şeydi ama kimse ölmedi.
  • Yalnızlık yaşamda bir an, hep yeniden başlayan.
  • Kendine gel, seni orada bekliyorum.
  • Bir gün benden şikayet ettiğin ne varsa özleyeceksin.
  • Küçükken hayvanlarla konuşabilsem ne ilginç olurdu diye düşünürdüm. Meğer yıllardır iletişim kurabildiğim bir sürü hayvan varmış.
Özdemir Asaf şiirlerinden alıntılarla oluşturulmuş, aşk, ayrılık, yokluk ve suskunluk temalı alegorik Bosch tarzı kompozisyon
  • Çok ayrılık içtim ben, kalbim güzel hani. Seni sensiz de sevebiliyorum.
  • İnsan parasını kaybedince fakir, özgürlüğünü kaybedince esir, aşkını kaybedince de Şair olurmuş.
  • Yaşamak değil beni bu telaş öldürecek.
  • Gerçek değer gelmesi boşluk dolduran değil, gitmesi boşluk yaratandır.
  • İki seçeneğin var. Ya ya kal, ya gitme!
  • Söylenmiyor çok şey susmadan…
  • Beni yokluğunla savaştırma, kaybederim.

Yalnızlık Paylaşılmaz...

  • Madem yalandı her şey bıraksaydın öyle kalsaydı. Bana son yalanın Ben de sevdim olsaydı.
  • Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz.
  • Beni öyle bir yalana inandır ki ömrümce sürsün doğruluğu.
  • Ben sevmekten hiç borçlu çıkmadım.
  • Kim bilir kaç kişi ayrı yataklarda birbirine sarılarak uyuyordur.
  • Gelmen bir iyiliktir diyecektim, kapıyı hep başkaları açtı.
  • Sana gitme demeyeceğim ama gitme lavinia.
  • Bir kelimeye bir anlam yüklediğim zaman sana sesleneceğim.
Özdemir Asaf sözlerinden esinlenilmiş, aşk, ayrılık, mutluluk, ölüm ve zaman temalı sekiz katmanlı alegorik kompozisyon
  • Sen bana bakma Ben senin baktığın yerde olurum.
  • Bakarken kıyamamak mı, yoksa baktıkça doyamamak mıdır aşk?
  • Oysa ne çok ağladım ben bir damla yaş dökmeden. Artık benim mutluluk denen bir kavramım olmayacak, daha mutsuz olmamak için.
  • Sen gibi bir şimşek çakıyor, tam kalbime düşüyor yıldırımı: Ben gidiyorum.
  • Ben ölseydim O belki ağlardı ama o ağlasaydı ben ölürdüm.
  • Aşk iki kişinin sokak kavgasına benzer çünkü ayıran hep bir yabancıdır.
  • Sırtımızı yaslayıp uyuduğumuz taşları mı atacaklar kafamıza, taş kalpleri taç yaptık diye başımıza?
  • “Benimle ömür geçer mi?” dedim, “Seninle geçir ömür yeter mi?” dedi. İşte buna bir ömür yetti.

Herkes fazlasıyla sevmiş...

  • Ne cenneti merak ediyorum ne cehennemi. Çünkü ben annemi gülerken de gördüm ağlarken de.
  • Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu birinciliği beyaza verdiler.
  • Dost gerçekleri, düşman işine geleni, deli ağzına geleni, aşık içinden geçeni söylermiş.
  • Herkes fazlasıyla sevmiş. Ben eksiklikleriyle de sevdim oysa.
  • Uykunun içinde bir rüya, rüyamda bir gece, gecede ben. Bir yere gidiyorum delicesine, aklımda sen.
  • Bana dokunmayan yılan bin yaşasın. Bu yılan doğadaki yılandır toplumdaki değil. Yanlış anlaşılıyor.
  • Bunca yıl yaşadım elime ne geçtiyse yitirdim. Biraz daha yaşayacağım. Yalnız bir şey biriktirdim; bir bakış, bir görüş, bir duyu, bir düşünce… Belki aç kalacağım, suçlanacağım ölünce. Biraz yazdım hep yazacağım.
  • Tek kişilik miydi bu şehir? Sen gidince bomboş kaldı.
Özdemir Asaf Kimdir sorusunu aşk, insan, toplum ve yalnızlık temalarıyla anlatan sekiz katmanlı alegorik görsel
  • Konuşmak susmanın kokusudur. Ya sus git, ya konuş gel, ortalarda kalma. Yalan korkaklığın tortusudur. Dürüst kaba ol, eğreti saygılı olma.
  • Ağlamak, unutmak kadar kolaydır inan. Sevin ağlayabiliyorsan, Sevin ağlıyorsan, gül ağlayabiliyorum diye, gül ağlıyorum, ağlıyorum diye. Sana birşey yapamam, ağlayamıyorsan…
  • Seni bulmaktan önce aramak isterim. Seni sevmekten önce anlamak isterim. Seni bir yaşam boyu bitirmek değil de, sana hep, hep yeniden başlamak isterim.
  • Ağzında yalan varken konuşma.

Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Dört Bin Yıllık Aşk Şiiri – Büyüledin Beni

Dört Bin Yıllık Aşk Şiiri’ni simgeleyen, Sümer uygarlığı döneminde geçen aşk ve bereket temalı alegorik sahne

Büyüledin Beni | Günay Aktürk Seslendirmesi

Dört Bin Yıllık Aşk Şiiri insanlık tarihinin bilinen en eski aşk metinlerinden biridir. “Büyüledin Beni” olarak bilinen bu Sümer şiiri, Günay Aktürk tarafından yorumlanarak seslendirilmiştir.

Dört Bin Yıllık Aşk Şiiri – Büyüledin Beni (Metin)

Canlar canı
Ey sevgili güvey, canımın içi.
Ey güzeller güzeli, ballar balı.
Canıma can katan aslanım benim.
Güzellikte bir tane, ballar balı.
Büyüledin beni, bak titriyorum.

Dört Bin Yıllık Aşk Şiiri’ni simgeleyen, Sümer uygarlığı döneminde geçen aşk ve bereket temalı alegorik sahne

Güvey, beni yatak odana götür.
Büyüledin beni, bak titriyorum.
Al, yatak odana götür aslanım.
Gel güvey, koynuma gir sevişelim.
Baldan tatlıdır benimle sevişmek.
Dört yanından bal damlayan gerdekte
güzelliğinin tadına varayım.
Aslanım, koynuma gir, sarılalım.
Baldan tatlıdır benimle sevişmek.

Sevgili güvey, tadıma vardın ya,
anam kuş sütüyle beslesin seni.
Babam armağanlar yağdırsın sana.
Ben bilirim gönlün nerede şenlenir.
Bizde uyu güvey şafağa kadar.
Bilirim nerede sevinir yüreğin.
Aslanım bizde uyu sabaha dek.
Sen seviyorsun beni;
Yalvarırım sarıl bana, okşa beni, öp beni.

Benim efendim, koruyucu tanrım!
Enlil’in yüreğini şenlendiren Şusin’im,
sarıl bana, okşa beni.
Yerin baldan tatlı, okşa elinle,
güzelim giysileri okşar gibi.
Elini doldursun canım dokusu.

Genre: Spoken Word / Poetry
Language: Turkish
Artist: Günay Aktürk

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

Kitlelerin Dehası – Bukowski’nin En Sert Şiiri

Charles Bukowski’nin Kitlelerin Dehası şiirini anlatan cehennem ve kalabalık alegorisi

Kitlelerin Dehası – Charles Bukowski

Kitlelerin Dehası, Charles Bukowski’nin ortalama insan, vaaz kültürü ve ahlaki ikiyüzlülük üzerine yazdığı en sert şiirlerden biridir. Şair, sevgiyi ve barışı en çok vaaz edenlerin, nefreti ve savaşı en iyi uygulayanlar olduğunu söyler…

Bu şiir Charles Bukowski’ye aittir. Çeviri ve seslendirme: Günay Aktürk. İçerik tanıtım ve kültürel paylaşım amaçlıdır.

Kitlelerin Dehası – Şiir Sözleri

Ortalama insanda
herhangi bir günde herhangi bir orduya
yetecek kadar ihanet,
nefret, şiddet
ve saçmalık vardır.
Ve cinayet konusunda en becerikliler,
cinayet karşıtı vaaz verenlerdir.
Ve nefreti en iyi becerenler,
sevmeyi vaaz edenlerdir.
Ve son olarak;
savaşı en iyi becerenler,
barış vaazı verenlerdir.

Tanrı’yı vaaz edenlerin Tanrı’ya ihtiyacı var.
Barış vaaz edenlerin huzuru yok.
Sevgiyi vaaz edenler sevgisizdirler.
Vaaz edenlerden sakının.
Bilmişlerden sakının.

Durmadan kitap okuyanlardan sakının.
Yoksulluktan nefret edenlerden
ya da gurur duyanlardan sakının.
Övgü göstermekte hızlı davrananlardan sakının.
Karşılığında övgü beklerler.

Charles Bukowski’nin Kitlelerin Dehası şiirini anlatan cehennem ve kalabalık alegorisi

Sansürlemekte hızlı davrananlardan sakının.
Bilmedikleri şeylerden korkarlar.
Sürekli kalabalıkları arayanlardan sakının.
Tek başlarına bir hiçtirler.
Ortalama erkekten ve
ortalama kadından sakının.
Sevgilerinden sakının.
Sevgileri vasattır,
vasatı aranır dururlar.

Ama nefretleri dahiyanedir.
Nefretleri seni ve beni,
herkesi öldürebilecek kadar dahiyanedir.
Yalnızlığı istemezler.
Yalnızlığı anlamazlar.
Kendilerinden farklı her şeyi
yok etmeye çalışırlar.

Sanat yaratamadıklarından
sanatı anlayamazlar.
Yaratma başarısızlıklarını
dünyanın beceriksizliğine yorarlar.

Kendileri tam sevemedikleri için
senin sevginin eksik olduğuna inanırlar.
Ve senden nefret ederler.
Ve nefretleri parlak bir elmas,
bir bıçak, bir dağ, bir kaplan,
bir baldıranotu gibi mükemmeldir.
En usta oldukları sanattır nefret!

Charles Bukowski

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Günay Aktürk Kitapları

Günay Aktürk - Sanrılar Romanı
Günay Aktürk - insan insanın geleceğidir
umudun çocuğu - günay aktürk
Read more

Yannis Ritsos – Değiş Tokuşlar | Şiir ve Video

Değiş Tokuşlar şiiri için yapılmış Bosch estetiğinde doğa ve insan dönüşümü alegorisi

Ağzının Nice Güzel Olduğunu Bilseydin...

Yannis Ritsos, modern Yunan şiirinin en güçlü seslerinden biridir. Değiş Tokuşlar şiirinde, nesnelerin, mekânların ve varoluşun yer değiştirmesi üzerinden insanın dünyayla kurduğu bağ şiirsel bir metafora dönüşür.

Bu şiirde gerçeklik, sürekli bir değişim hâlindedir; evler tarlaya, insanlar kuşlara, bakışlar dokunuşlara dönüşür. Ritsos’un dili yalın ama derindir; gündelik olanı metafizik bir alana taşır.

🎶 Şiir Fon Müziği: Otnicka – Where Are You

Değiş Tokuşlar – Şiir Metni

Arabayı tarlada bıraktılar; tarlayı eve getirdiler.
Sonsuz değiş tokuşlar biçimlendiriyordu
önemini nesnelerin.

Yerini kırlangıçla değiştirdi kadın,
çatıdaki yuvaya oturdu ve cıvıldadı.
Yıldızlar, kuşlar, balıklar, çiçekler, yelkenliler
dokudu onun dokuma tezgahına geçip kırlangıç.

Ağzının nice güzel olduğunu bilseydin eğer
Gözlerimden öperdin seni görmeyeyim diye.

Yannis Ritsos

* Kaynak: Dünya Şiir Antolojisi)
* Ataol Behramoğlu – Özdemir İnce
* Sf. 374

Değiş Tokuşlar şiiri için yapılmış Bosch estetiğinde doğa ve insan dönüşümü alegorisi

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Read more

AHLAR AĞACI – DİDEM MADAK (En Güzel Şiirler)

Ahlar Ağacı - Didem Madak

Ahlar Ağacı - Didem Madak Şiirleri

En güzel şiirler serisinde yeni bir pazar dinletisi daha. Bu defa Didem Madak ve Ahlar ağacı adlı şiiri . – Seslendiren, bendeniz Günay Aktürk – Bu şiir bu güne kadar seslendirdiğim şiirler arasında en uzun olanı. Dolayısıyla hepsinden daha fazla sürdü toparlayıp bir araya getirmesi. Bir kusurumuz oldu ise şimdiden affola. Sözleri aşağıdaki gibidir.

AHLAR AĞACI - SÖZLERİ

1

Bir ilaç içsem bari diye düşündüm,
Biraz kolonya sürünsem,
Ferahlasam, pencereyi açsam.
Şöyle bir şey yazdım sonra:
Yağmur, çamurlu bir elbise dikiyor şehre
Sıkılıyoruz hepimiz bu çamurlu giysinin içinde.
Berbattı,
Bir şiire böyle başlanmazdı.

İç ses diye söylendim,
Ardından Yıldırım Gürses…
Aptal aptal güldüm bir de buna.
Ayşecik vazoyu kırıyor
Ve ‘tamir et bakalım’ diyordu babasına.
Yapıştırsam da parçalarını hayatımın
Su sızdırıyordu çatlaklarından.
Karnabahar kızartmıyordu asla
Başrolde kadınlar.

Güçlü bir el silkeledi beni sonra
Sanırım Tanrı’nın eliydi.
Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.
Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi,
Çok şey görmüşüm gibi,
Ve çok şey geçmiş gibi başımdan,
Ah…dedim sonra
Ah!

İç ses, diye söylendim
Çocukken şöyle dua ederdim Tanrı’ya:
Tanrım bana hiç erimeyen,
Kırmızı bir bonbon şekeri yolla.
Eski tül perdelerden gelinlik biçerdik
Kardeşimle kendimize durmadan,
Olmayan çayları,
Olmayan fincanlardan içerdik.
Olmayan kapıları açardık,
Olmayan ziller çaldığında.
Siyah papyonlu olurdu mutlaka
Resim defterimizdeki damat.
Yedi günde yarattığımız dünya
Mutlu olurduk pastel koksa.

Ve şimdi şöyle dua ediyorum Tanrı’ya:
Olanlar oldu tanrım
Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!

Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
Kapının arkasında yokum demiştim
Ve divanın altında da.
Bulamazsınız ki artık beni,
Hayatın ortasında.
Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
Beni kimse bulamazdı
Tanrı’nın arkasına saklansam.
O Kocamandı, en kocamandı o.
Bir kız çocuğunun hayalleri kadar.

Bir zamanlar kendimi
Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım.
Kaç metredir benim yokluğum?
Benden daha çok var sanmıştım.
Benim yokluğumdan dünyaya
Bir elbise çıkar sanmıştım.
Dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan
Sonunda ben de alıştım.
Ah…dedim sonra,
Ah!

Güzin Ablası kitaplar olan bir kızdım,
İçim sıkılmasa o kadar
Tek bir satır bile okumazdım.
Taş bebeğim ters çevrilince ağlardı
Bir derdi var derdim.
Derdimi demeyi ben taşbebeğimden öğrendim.
Ninni derdim, ninni bebeğim!
Cam gözlerini kapardı, naylon kirpiklerini.
Plastik gözkapaklarının ardında,
Bilirdim rüyaları yoktu bebeğimin,
Gözyaşları da.
Ağladıkça tükürüğümden sürerdim gözaltlarına.
Bu kadar kolay harcamazdım rüyalarımı,
Kırmızı çantamda bayram harçlıklarım olmasa.

İnsan çıtır ekmeği ısırdığında,
Kırıklar dolar kucağına,
İşte orası umudun tarlasıdır.
Ve orada başaklar ağırlaştığında,
Sayısız ah dökülür toprağa.

İç ses, diye söylendim
Ve ah dedim sonra,
Böyle ah demeyi beli bükük bir ahlat ağacından öğrendim.

Dallarına salıncak kurardı çocuklar,
Hızlı yaşanan bir hayatın şarkılarıydı salıncaklar.
Meyveleri tatsızdı
Eski bir lanetten dolayı
Herkes dişlerdi acı meyvelerini,
Ve herkes söverdi ona.
İsmini yazardı herkes onun bağrına,
Ah derdi o. Ah!

Bıçağın ucundaydı insanların hafızası
‘İnsan unutandır
ve insan unutulmaya mahkum olandır.’
Tanrı şöyle derdi o zaman:
Ah!

Ne çok dikeni vardı ahlat ağacının tanrım,
Ulaşılamazdı,
Sen sarılmak istesen ona,
O sana sarılmazdı.
Ne çok dikenin vardı Tanrım!
Ne çok isterdim,
Sana sarılamazdım.
Ve şöyle derdim o zaman:
Ah!

Ahlat ahların ağacıydı,
Yaşlanmaya başlayanların,
İtiraf edilememiş aşkların,
Evde kalmış kızların.
Ahlat ahların ağacıydı,
Cezayir nasıl cezaların ülkesiyse,
Öyleydi işte.

Ve etimoloji Eti’lerden kalma
Bir zaman birimiydi yanılmıyorsam.
Ve yanılmıyorsam yalnız insanların,
Kahvaltı edip ağladıkları pazar sabahları yokmuş o zaman.
Mesela o zamanlar
Mutsuz olduğunda insanlar,
Yok olurmuş bazı dakikalar.

Gülümsedim o sıra,
Bazen sevinirim,
Sevinmek nedense hep yedi yaşında
Ve ah… dedim sonra,
Ah!

Bazen ah diyorum durmadan,
Şimdi ben ahlatın başında,
Otuz iki yaşımda.
Ahlar ağacı gibi.
Rengarenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,
Mavi, mor, kırmızı ve yeşil,
İstedim, hep istedim,
Sen iste derdim, iste yeter ki
Vereyim.
Her istediğimi verdim.Arttım, fazlalaştım,
Eksikli yaşamaktan.
Ahlar ağacıyım, gibisi fazla.
Başka bir şey istemem
Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,
Hesabımı vermekten başka.

Vasiyetimdir:
Dalgınlığınıza gelmek istiyorum
Ve kaybolmak o dalgınlıkta.

At arabasıyla kağıt toplardı
Her sabah çingene kadınlar.
Üst üste yığılırdı buruşuk kirli kağıtlar
Şaşırırdım
Kadınların mı yoksa kağıtların mı memeleri kocaman?

Bir zamanlar öfkem beni zora koşardı.
Kızıl yelelerim yapışırdı terli alnıma
Ne eğere gelirsin ne de semere derledi bana,

Yeniden doğmuş olurdum oysa,
Öldüğümü sandıklarında,
Yalnızca kağıtlarda iyi koşan bir at olarak.

Vasiyetimdir:
En güçlülerinden seçilsin
Beni taşıyacak olanlar.
Ahtım olsun,
Yükleri ağırlaşsın diye iyice,
Tabutumun içinde tepineceğim.

2-
Bir göl vardı evimizin karşısında,
Mavi gözleri olan,
Kara yağız bir şehirde yaşamışım meğer yıllarca.

Ya siz,
Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?
Nasıldı
Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?

İlk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç
Annem sevindiydi hatırlarım.
Ah demişti.
Ah!
Üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.
Annem çok sevinmelerin kadınıydı.
Bazen sevinince annem gibi,
Rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.
Annem çok sevinmelerin kadınıydı,
Sıcak yemeklerin.
Başına diktikleri o taş,
Ne zaman dokunsam soğuktur oysa.
Ben okşadığımda ama, ısınır sanki biraz.

İç ses!
Bu bahsi kapa!

Mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.
Çoktandır öksüz olan mutfakta
Buğulandı ve ağladı camlar,
Gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.
Çoktandır öksüz olan dünyaya baktım,
Allah babasıyla baş başa kalmış insanlara,
Poşetin tamamını beş bardak suya boşaltınca,
Sanki biraz rahatladım.
Kazanlar dolusu çorba kaynatsam sanki,
Artık kimse mutsuz olmayacaktı.
Ah…dedim sonra,
Ah!
İç sıkıntımla çektirdiğimiz bu fotoğrafta,
Aynı vampir gibi çıkacağız.
Kırmızı çorbama ekmek doğrayınca,
Sanki biraz ferahladım.
Karıştırdım ve iç ses diye fısıldadım:
Hala aç mısın?

Bir tren geçti yine tam o sıra
Ustura gibi kara,
Düdük çala çala,
Geçti şiirimin ortasından.
Kes şunu dedim, kes artık!
Oldu olacak,
Kan kardeşi olsun ruhumla yollar.
Merak ederdim,
Kesik başları ve sarı ışıklarıyla
Nereye gider bu insanlar?
Raylar uzanırdı içimde kilometrelerce
Bir kara yılan gibi,
Bilemezdim menzil neresi?

Ah…dedim sonra
Ve acilen makas değiştirdim.
İç ses, diye söylendim,
Raydan çıkma bundan sonra.

Kuyruk sallardı,
annemden kalma maaşım
her üç ayın sonunda.
Sevinirdi,
Kocaman bir kara kediyi okşamış gibi ellerim.
Sarımsak kokulu fötr şapkalı amcalarla,
Muhabbet ederdik kuyrukta.
Bizler sarımsak kokan uzun bir dizenin,
Fötr şapkalı kelimeleriydik,
Çürük dişlerimizle bizler,
Dökülmüş harfler gibi kelimelerden,
Saf ve pembe gülümserdik.
Bizler her üç ayın sonunda yeniden doğan bebeklerdik.
Neden ilerlemiyor bu kuyruk derdik,
Neden hep aynı yerdeyiz,
Hayattan söz edilirdi,
Zor denirdi,
Ve ardından susulurdu mutlaka.

Fötr şapkalı amcalardan biri
Ah derdi sonra,
Ah!
Kuyruk öfkeyle kıpırdanırdı o zaman.

3-
“Bir Arap şairi şöyle demiş,
Savaşta yenilen halkına,
Ağlamayın, ağlamayın, acınız azalır”

Uzun bir dize dayardı hayat her sabah karnıma
Şiir için düelloya gelmiş bir sevgili gibi,
Sorardı:
Daha yazacak mısın?
Hayır derdim,
Artık yazmayacağım.
Ama şöyle denir:
Kılıç çeken kılıçla ölür.
Ama şöyle denir:
Kaderden kaçılmaz.

Ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi,
Tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.
Yıllarca biriktirdim
rengarenk çokomel kağıtlarını kitap aralarında.
Aşık olduğumda,
Çikolata kokardı kırmızı yazgım.
hayatıma hayat diyemem artık.
sarı yazgım her sonbahar onu
biraz daha fazla, ömür yaptı.
Maviye de, yeşile de dili dönmez ömrümün artık.

Kara yazgımı şimdi kim bilir
Hangi kitabın arasında saklıyorsun tanrım?
Ah.. dedim sonra
Ah!

İç ses, diye söylendim,
Başımda rüzgar vardı
Başımda uğultular…
Kalbim usulca kıpırdardı
Ve ses çıkarırdı dokununca
Çan çiçeğiyle karıştırırdı onu belki
Bir başkası olsa.
Başımda rüzgar vardı,
Yine esiyordum
Hızla dönmeye başladı kalbim
Rüzgargülüyle karıştırırdı onu belki
Bir başkası olsa.
Başımda uğultular…
Fırtına çıktı sonra,
Yaşadığını anladı kalbim,
Böyle yaşanamaz derdi
Bir başkası olsa.

Bir zamanlar meydan okumak isterdim.
Kaç meydanını okudum da bu hayatın.
Yalnızca iki harfini öğrendim:
A
H!

Ah benim nergis kokulu cehaletim…
Ruj lekeleri bıraktın bardaklarda
Anlatmak isterdin kendini durmadan
Bir bardağa bile olsa.
Ne diyecektin, ne söyleyecektin
Şairlerin şahı olsan,
Bir AH’dan başka.
Ah benim nergis kokulu cehaletim
Bana yıllarca, bunca sözü boşa söylettin.
AH!

Güçlü bir el silkeledi beni sonra
Sanırım tanrının eliydi,
Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,
Çok şey geçmiş gibi başımdan
Ah dedim sonra,
Ah!

İç ses, diye söylendim.
Gel!
Ahlar ağacından sen de biraz meyve topla.

Vasiyetimdir:
Bin ahımın hakkı toprağa kalsın…

Didem Madak

Read more

Günaydın Eylül – Şiir Dinle

günaydın eylül, günay aktürk

Günaydın ve Eylül Şiiri

Günaydın Eylül, günay aktürk

“Günaydın sabah sevinci, uykulu gamze, kuyuların rüyası… Günaydın zamanın tanrısı, ağzımda harflenen sonsuzluk, yürüdüğümgökyüzü… Günaydın bulut türküsü, elçırpan ağaçlar…”

Şükrü Erbaş

Günaydın gün, günaydın eylül. Sıcak döşekler, sabahın ilk mırıltıları, doygun bedenler ve bir de tadımlık öpücük… Mutlu çiftler, sizlere de günaydın.

Günaydın altı çeyrek otobüsü; duraktaki komşu kızı, gündelikçi kadınlar, alın teri, bilek gücü ve diş gıcırtısı günaydın. Beleşçi patronlar, sizlere de günaydın.

Günaydın fısır fısır konuşan insan doğası. Muhatapsızlıktan bir türlü lanetlenemeyen fıtrat. Rutin bakışlar, ısısız yürekler, A ile B nokta arasındaki en uzak mesafe. Öğüdünü özünden almış kara çalı, sana da günaydın.

Ayağından yere çivilenmiş kanatsız güvercinler, günaydın. Betondan kentler, zehirli zihinler, satılık yandaşlar ve kiralık gazeteler… Canım, sevgilim, kanlı bir zorbanın mahzeninde tutsak olan barış, günaydın!

Günaydın kaderim, günaydın yazgım. Çalmayan alarm, gelmeyen vakit, durmayan yürek, günaydın…

Günay Aktürk

Read more
Powered by Gelecek Internet