
“Ah, ne delilikler yaptım bir bilsen! Elinin değdiği kapı tokmağını öptüm, dairene girmeden önce fırlatıp attığın izmaritini çaldım ve onu, dudakların değmiş olduğu için kutsal bir nesne saydım…”
Bilinmeyen Bir kadının Mektubu
Stefan Zweig
Ne diyeceğimi biliyorsunuz. Geniş zamanlarda herkes yapar bunu. Hayal için de, acı için de bol bol zaman vardır. Şimdi de öpsene o kapı tokmağını! O izmarite çıplak elinle dokunsana! Gözler de can telaşına düşmüş, tanıdık suretlerde bile hastalıktan kuşkulanıyorlar.
Aman canım boş verin bunları. Hep tanrılara kurban verecek değiliz ya, bir de aşka kurban gidelim ve öpelim kapı tokmağını. Ödülü tatlı bir öpücük olduktan sonra, boğularak ölmeyi göze alamaz mı insan?
Alamaz mı gerçekten? Yunus boşa yanmış öyleyse, yok yere dönmüş Mevlana. Bunlar sizin kutsalınızdı hani? Yalnızca sağlıklı ve barış zamanlarında mı tutunursunuz tutkuya? Dün Boğaziçi Köprüsüne çıkanlar, haftada üç litre kefir içmeye başlamışlar bugün!
Düşman başına bugün kapı tokmağı. Ama evet, yaşatmalı insan insanı. Kutsayıp durmamalı ölümü. Lakin bu mudur mesele? Bir öpücük uğruna can veren avanak belli ki pazarda pazarlığa oturmuş. Gider ayak aklı fikri işgalde! Savunma hattındaki doruklarda o zevki avlayalım da, tek dert ölüp gitmek olsun! Bir de yüce bir madalyon takarlar ardından. Bu yüzden çoğu aşk yanlış anlaşılmıştır.
Ödülsüz aşk yolculuğu da en az ödülsüz inanç kadar gerçekçidir. Peki, o tokmağa dokunacak mıyız yoksa bulanın münasip bir yerine gitsin mi diyeceğiz? Bu mesele bizimle ilgili değil. Boşuna ota boka kutsamayalım ölümü. Bu onunla ilgili. Onu yaşatmak için ne kadar ileri gidebilirsiniz? Ama Evrim yasaları da der ki: “Bırak önce o dokunsun!”
Günay Aktürk