Vejetaryen olmak

Sizden Gelenler

Vajetaryen olmak

Şu söz İnstagram hesabımda dünün paylaşımı idi: “İnsanlar ağıl hayvanlarından sırf daha güçlü diye, insan hayatı bir ineğinkinden daha mı değerlidir?” Harari’nin Homo Deus kitabından. Oturup saatlerce yanıt arayabilirdik buna. Bunu düşünürken vejetaryen olmak ile alakalı gerçekten esaslı bir soru geldi. Aslında oldukça mutlu etmişti beni bu soru çünkü birilerinin dikkatini çekmesi gerekiyordu bu sorun. Önce soruyu olduğu gibi aktaralım.

“Merhabalar efendim, vakitsiz bir zaman, lakin sizinle son paylaştığınız yazı hakkında konuşup öğreten, yol gösteren, olmanızı rica edeceğim. Tabii siz de arzu ederseniz.

Bu hayvanların kurban edilişi, kesilmesi, yenmesi uzun zaman önce benim aklımı kurcalayan bir mevzu haline gelmişti. O zamanlarda vegan vejetaryen olmak gibi kavramlarını detaylıca inceledim. Ama öte yandan ablamın söyledikleri de kafamda taklalar atar oldu. Ben artık hayvansal ürünleri tüketmek istemediğimde bunun doğamıza aykırı olduğunu ve vücudumuzun ihtiyaç duyduğu bir besin olarak niteledi. Hatta eğer hayvan yemek kötü bir olguysa, veganların da bitkisel ürünleri yemelerini etik bulmuyordu. Çünkü koparılan bir elma ölü sayılır demişti.
Yani Sayın, Aktürk : ) biz ne yapmalıyız?

Sevgiler saygılar efendim kendinize güzel bakın.”

Peki, bunu nasıl yorumlamalıyız? Dayanağımız ne olmalı? Tabii ki doğanın en büyük yasalarından biri olarak bildiğimiz, doğal seçilimin baskısıyla kendince bir düzen kurmuş olan evrim kuramını izleyerek. Bu sayede meseleye sağlıklı bir yön tayin edebiliriz kanısındayım.

Derviş der ki: “Karıncayı bile incitmem deme! “Bile”den incinir karınca; Söz söylemek irfan ister, anlamak insan…” Ne güzel. Bütün bu kötülüğün içinde birilerinin hala insan olma yolunda ilerlediğini görmek ne güzel. Biz de vejetaryen olmak konusunda neler koyabilmişiz ortaya bakalım.

Genişletilmiş cevabımızı da böylece vermiş olalım.

Vejetaryen Olmak

Sevgili Dosta cevaben:

Merhabalar. Gerçekten güzel ve zorlu bir soru. Es geçmemek için biraz uzunca yorumlayacağım bunu : )

İranlı usta yazar Sadık Hidayet de vejetaryendi ve “Ben kardeşlerimi yemem.” diyordu. Aslında evet, bizler hem etçil hem de otçul hayvanlarız. Doğamızda vejetaryenlik yok. Besin değeri yüksek ama Çin’de yedikleri böcekler kadar değil.

Bilim insanları insan beyninin, tarihte eti pişirip yedikten sonra kademeli olarak geliştiğini fark ettiler. Biliyor musunuz, avcı-toplayıcı atalarımız daha ilkelini yapmışlar. Avcı denildiğine bakmayın, aslında leş yiyicilermiş. Daha çok yırtıcı hayvanların önünden yürütebildiklerini yiyorlar yani. Sonra av aletleri geliştikçe tarzı da değişiyor.

İnsan doğası bazında düşünüldüğünde avcılık da, et yemek de gayet normal şeyler. Tabii zevk için yapmamak kaydıyla. Ama bazı algıları biz değiştiriyoruz. Etik olan ya da olmayan davranışlarımızı belirleyen de bizleriz. Ama yarın her şeyin anlamını kökten değiştirebiliriz de. Mesela Roma İmparatorluğu döneminde suçluları yırtıcı hayvanlarla dövüştürdüklerini biliyoruz. Halk tarafından coşkuyla karşılandığı zevkli bir vahşet tablosu! Tabii bu vahşet insanların artık bu gibi olayları tasvip etmediği güne kadar devam ediyor.

Yani şuraya geliyorum ki bir sabah kalkıp: “Ben artık kardeşlerimi yemeyeceğim.” diyerek vejetaryen olmak sanmam ki uzun ömürlü olsun. Bu daha çok içimizdeki merhametle alakalı. Eğer hayvan eti yemek size acı çektiriyorsa yemezsiniz ve bu sizin seçiminiz olur. Öyle ki kimse de bu ahlak anlayışınızı çürütmeye kalkmamalıdır. Bir hayvan türü olarak insan doğasında da etçillik vardır ama onu ötekilerden ayıran şeylere odaklanalım. Vicdan, suçluluk ve sorumluluk gibi duyguların “düşünce” yolu ile tartılması sonucu yeni değerler yaratabiliriz ve bunda hiçbir sakınca ve ahmakça yön yok.

Tanrıya Kurban Adamak

Asıl bir şeyleri sorgulayacaksak din adına doğayı mezbahaya çeviren hastalıklı halimizi sorgulamalıyız. Tanrıya hayvan yolu ile “kan” sunmanın aşağı yukarı on bin yıllık tarihi var. Fakat o dönemdeki atalar doğayı anlayamıyordu. Doğal felaketleri de. Sevgili tanrımız yine başımıza iş açmasın diye kesebildikleri kadar hayvan kestiler. Hatta Sümerlilerin insan kurban ettikleri de biliyoruz. Fakat bugün bilim sayesinde doğayı anlayabiliyoruz ve bu vahşete artık son verebiliriz. Tam da bu noktada Homo Deus kitabından okkalı bir alıntı yapabiliriz.

“Mezopotamya kökenli kökenli Gılgamış Destanı, tanrıların dünyayı yok etmek için gönderdiği büyük tufandan nereyse tüm insan ve hayvanları helak ettiğini anlatır. Tüm bu olanların ardından artık kendilerine adak sunacak kimseler kalmadığını fark eden tanrılar, açlık ve susuzluktan çileden çıkarlar. Şans o ki tanrı Enki’nin telkinlerini dinleyen sadık müridi Utnapishtim, ailesini, akrabalarını ve hayvanlarını da alarak ormana sığınmış ve kurtulmayı başarmıştır. Sular çekilince sığındığı yerden çıkan bu Mezopotamyalı Nuh, ilk iş tüm hayvanlarını tanrılara kurban eder. “Tanrılar çeşnilerin kokusunu aldı / Tanrılar tatlı kokusunu aldı / Tanrılar adaklara sinekler gibi üşüştüler.”

Mezopotamya’da anlatılan bu yorumdan neredeyse bin yıl sonra yazılan Eski Ahit’de de benzer bir hikaye anlatılır, sığınağından çıkar çıkmaz “Nuh Tanrı’ya bir sunak yaptı. Orada bütün temiz sayılan hayvanlarla kuşlarla yakmalık sunular sundu. Güzel kokulardan hoşnut olan Tanrı içinden şöyle dedi: “İnsanlar yüzünden yeryüzünü bir daha lanetlemeyeceğim.”

İşi dini boyutlarla ele alacaksak “kurban” yeni bir olay değil. Görüldüğü gibi çok tanrılı dinlerin tek tanrılı dine bıraktığı bir miras. Tanrıya kurban adamanın kökeninde insanoğlunun korkusu ve bilgisizliği yatıyor. Bugün geldiğimiz noktada ise dini bir ritüele dönüşmüş durumda.

 

Vahşet ve Merhamet Duyuları

Lise yıllarındayken çiftlikteki tavukları kesip pişirme işlerini ara sıra ben yapardım. Normal gelirdi bu bana. İçimde acıma duygusu da yoktu. Fakat zamanla bunu yapamamaya başladım. Bir canlının canını almak çok ağır geliyor bugün.

Ne yapmalıyız? Doğamızı kabullenmeliyiz. Yeterince merhamet birikmişse zaten yediklerimizi de geri çıkartırız. O zaman kişisel olarak etten de uzak durabiliriz. Zevk için ya da dini tapınmalar için zaten hayvan öldürmüyoruz. Yani bu konuda belli bir duyarlılığa sahip insanlar demek istiyorum. Bitkilerin de canı var evet. Onlar da canlı. Ağaçlar da öyle. Hatta birbirleriyle haberleşiyorlar.

Hayvan eti yemek kötü bir şey midir? Şöyle düşünelim. Ağılımızda bir inek var, onu kestik ve yedik. Peki, bu hayvan doğada henüz evcilleşmemiş olarak yaşasaydı (bugün o ağırlıktaki hayvanların yüzde doksanı evcilleştirilmiş durumda) yırtıcı bir hayvanın saldırısıyla öldürülmüş olsa daha mı az vahşi olacaktı? Aslında doğada vahşi diye bir şey var mı, onu da sorgulamalı. İyilik ve kötülük, eğri ve doğru, siyah ve beyaz… Bütün bunlar insan türü olan Homo Sapiens’in olayları yorumlama şeklinden ibaret.

Genelde kendi çıkarlarımıza göre çıkarımlarda bulunuyoruz. Bu çıkarlar bazen duyusal acıdan kaçmak amacı güderken bazen de zevk dürtümüzü kamçılıyor. Bence en ideal yaşam doğayı benimsemek, hayvanları da kuzenlerimiz olarak görmek. İnsan kuzenini yer mi? Bir uçak kazası sonrası, bir hafta sonra açlıktan ölmemek için ölmüş arkadaşlarını yiyen insanlara şahit oldu dünya.

Evrimin altın kuralı şudur: En güçlü, en güzel ve en zeki olanlar değil, doğaya en iyi uyum sağlayanlar hayatta kalır. Eğer öyle bir darboğaza gelir ve sırf et yememek için açlıktan ölürseniz, zaten geriye ne vejetaryenliğin önemi kalır ne de hayvan sevgisinin : ) Aslında bütün mesele türün hayatta kalmasıyla ilgili. Siz hayvan eti yemezseniz sizin yerinize diğer hayvanlar yapacaktır bu işi.

Tolstoy diyor ki: “Biz hem kurtların doymasını, hem de koyunların sağ kalmasını istiyoruz.” Mecazını yine tartışırız ama düz mantıkla fazlaca fantastik bir istek. Bunun için önce kurtları evcilleştirmek, hayvan eti yemenin de etik olmadığını kurda öğretmemiz gerek. İnsan önce kendi türü olan insanı boğazlamaktan vazgeçecek ve ancak ondan sonra onu masaya oturtup vejetaryenliği tartışacağız. Kendi türünü katleden öteki türlere ne yapmaz!

Sevgiyle ve bilimle kalın : )

 

Günay Aktürk