Kara Bir Kömür Gibi
Bşr Arap Misyonerine din diliyle meşrulaştırılan kadercilik, kadın düşmanlığı ve çocuk zihninin sistematik biçimde zehirlenmesini ele alan eleştirel bir tanıklıktır. Eğitim adı altında yürütülen ideolojik ve ahlaki şiddetin gündelik yüzünü ifşa eder.

Kara bir kömür gibiydi tebeşirleri eğitimcilerin. Çizdiler kara tahtaya kara çizgileri bir bir ve: “Bu beyazdır!” dediler.
Badem bıyıklarıyla öğretmenden çok hocaya benziyordu bizimkisi. Ve kaderciliğe soyunmuştu ilk günden. Fizik yasalarını öğretmek şöyle dursun (branşı fizikti bu) “Her yağmur damlasını bir melek taşır!” demişti bir gün.
Ne zaman ahlak nutukları çekse, kadına bağlardı lafın sonunu. Şehveti din ile bastırılmış her erkekte yankılanırdı bu kadın düşmanlığı! Üstelik çocuklar da yalnız çocuk değildi onun gözünde. Çocuk dediğin emeklemeye başladığında çıkardı çocukluktan! Dokuz yaşındaki bir çocuğa “kadın” gözüyle bakan zihniyetten fazlasını beklemek hata olurdu.
Ruh sağlığından haberi var mıydı gerçekten? Bana göre ruh dedin mi aklına tek bir şey gelirdi; beşerin içine sokulduğundan kuşkulandığı, hatta kuşku bile duymadığı ilâhi bir nurdan ibaretti. Ne de olsa kendini papaz, okulu da manastır bellemişti.
Buladı aklını henüz on yaşındaki çocukların. Cehennem korkusundan pespaye bir cennet yaratmaya çalıştı. Din hocasından görmediğim Arap misyonerliğini bu fizikçiden gördüm.
Okulun kütüphanesindeki bir dergi özellikle çok hoşuma giderdi. Kuşe kağıdına mı basılmıştı ne… Tam olarak neyi hoşuma giderdi pek hatırlamıyorum. Bilimsel bir tat bırakmış hafızamda ama öyle olmaktan çok uzaktı. Sızıntı Dergisiydi bu. Yıllar sonra derginin Fetullahçılara ait olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Bu dergi bu okula nasıl sızabilmişti? Üstelik bir alevi kasabasıydı bu. Bizim fizikçi sokmuş olmasın? Kaç tane vardı onlardan? Peh… Neden bu kadar şaşırıyorum ki…

Yıllar sonra hayıflandığım bir şey var. Lise bir ya da ikinci sınıftayken okula bir edebiyat öğretmeni gelmişti; Sibel öğretmen. Güzel bir kadındı. Hani bazen etkilenirsin öğretmeninden. Ondan etkilendiğimi yıllar sonra fark ettim. Ben zaten hayatım boyunca pek çok şeyi çok sonraları fark ederim! Öğrencileriyle tanışırken: “Aranızda şiir yazan var mı?” diye sormuş, arkadaşlar da beni göstermişti. Sonra bana doğru yürüyerek: “Şiirlerini bizden mahrum bırakmayacaksın değil mi?” demişti. Böyle bir şeyin asla gerçekleşmeyeceğini söylediğimi hatırlıyorum.

Daha sonra onu çok aradım. “Kim bilir sizi yıllar boyunca kimler, nelerden mahrum bıraktılar sevgili hocam! Şimdi hala onlardan biri olmadığımı hatırlatmak için yazıyorum bu satırları…” Ne kadar da romantik ve dahi şairane…
Ama soyadı bile silinmiş hatırımdan, bulamadım. Gelgelelim hala hatırlıyorum o sırat gardiyanı fizikçinin soyadını; Nazmi Yüksekkolaşin! Üstelik onun zamanında henüz on üç yaşındaydım. Bu kadar zor bir soyismi hatırlayabildiğime mi hayıflanayım, yoksa bana iyi gelen bir öğretmeni unutabilmeyi mi?
Buradan nereye geleceğimizi kestirmek zor. Keşke güzel şeyler daha uzun ömürlü olabilseydi. Yoksa asimilasyonu hatırlamak, öz hakikati hatırlamaktan daha mı kolay? Bu makaleye Sibel öğretmeni neden dahil ettiğimi sorgulayabilirsiniz. Haklısınız. Öyleyse havada bırakmayalım bunu.
Sibel öğretmen salt “iyi öğretmen” modeli değildir. O çok basit olurdu. Sibel öğretmen şunu temsil ediyor: İktidarsız ama dönüştürücü bir ihtimali. Yani: Sistem kurmaz, dogma taşımaz, sızmaz, dayatmaz. Ama bir cümleyle bile bir hayatın yönünü değiştirebilir. Peki, Nazmi Hoca’nın karanlığı neden Sibel öğretmenle aydınlanıyor? Çünkü Nazmi Hoca: kurumsal gücü temsil eder, korku dilini kullanır, çocuk zihnini “denetlenecek alan” olarak görür. Sibel öğretmen ise: hiçbir ideolojik ajandası olmadan yalnızca tanıyarak konuşur.
Şu cümle çok kritik: “Şiirlerini bizden mahrum bırakmayacaksın değil mi?” Bu bir övgü değil. Bu bir izin. Ve Nazmi Hoca’nın karanlığı tam burada açığa çıkar: O, izin vermez. O, sınırlar.
Geriye bakarak şunu açık seçik görüyorum: karanlık öğretmen çoktu; ama insanı büyütenler sistem kuracak kadar kalabalık değildi…