Kimi Benden Çok Seversen Onu Senden Alırım

Kimi Benden Çok Seversen Sözü Nedir?

Sosyal medyada sıklıkla paylaşılan sözün tamamı şöyle:

Allah der ki : “Kimi benden çok seversen onu senden alırım. ”Ve ekler: “Onsuz yaşayamam deme. Seni onsuz da yaşatırım. ”Ve mevsim geçer; gölge veren ağaçların dalları kurur, sabır taşar, canından saydığın yar bile bir gün el olur, aklın şaşar. Dostun düşmana dönüşür, düşman kalkar dost olur, öyle garip bir dünya. Olmaz dediğin ne varsa hepsi olur. Düşmem dersin düşersin. Şaşmam dersin şaşarsın. En garibi de budur ya “Öldüm” der, yine de yaşarsın.”

Mevlâna

Sisli bir manzarada başını ellerine almış bir adam, elinde solmuş sarı bir gül ve uzaklaşan siluet eşliğinde kayıp ve ayrılık duygusunu temsil ediyor.

“Allah Der Ki” İfadesi Ne Kadar Gerçek?

Dizelerin başındaki “Allah der ki” cümlesine odaklanalım. Sizce Mevlâna, Allah’ın böyle bir sözü olduğunu nereden biliyor? Biraz araştırma yaptım. Hiçbir ayette ya da hadiste izine rastlayamadım. Öyleyse kendini peygamber mi ilan etmiş? Vahiy mi çalınmış kulaklarına? Belki birkaç hadisi kendince yorumlamıştır. Okuduğu ayetin öyle bir anlam taşıdığına kanaat getirmiştir. Bence “Ve mevsim geçer…” cümlesinden başlayarak yazının hakkını fazlasıyla vermiş. Keşke sadece onları yazmış olsaydı ve orada dursaydı.

Her ne kadar İnternet çöplüğünde Mevlana diye alıntılansa da, Mesnevi ya da Divan-ı Kebir kitaplarının pdf dosyalarını tarattım fakat bu dizeleri bulamadım. Belki de ona ait değildir. Mesela sıklıkla Mevlana’ya ait olduğu ileri sürülen bir söz daha var. Denk gelmişsinizdir: “Suskunluğum asaletimdendir. Her lafa verecek bir cevabım var. Lakin bir lafa bakarım laf mı diye, bir de söyleyene bakarım adam mı diye.

Aynaya bakarak kendisiyle tartışan bir adam, çevresinde dinî figürler, bilim insanları, kitaplar ve karanlık sembollerle korku, kibir ve sorgulama temasını yansıtan çok katmanlı bir sahne.

Ne olursan ol gel” diyen birinin bu sözleri söylemesi sizce mantıklı mı? Bence daha çok kibirli birinin ağzından çıkmışa benziyor. Sanki aynanın karşısına geçmiş de nutuk atıyor kendi suretine. Asaletin kimin umurunda? Beni yönlendirme kralım, kendi çabalarımla anlayayım seni. Dedikodulara kulak asmadan yalnızca kitaplardan beslenmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kulağımıza çalınan bütün bu bilgi yığınlarını sorgulamaksızın sindirmek, insan medeniyetinin önündeki en büyük engel. Kanıta dayalı bilgi şimdilik en güvenilir bilgi türüdür.

Bazı söylemler tarih sahnesine bir masal olarak çıkarlar ve bir süre sonra masallıktan uzaklaşarak gerçeğin doğası gibi görünürler. Tam da burada Anatole France’ı anmak isterim. “Aptal bir şeyi elli milyon kişi de söylese, o hala aptal bir şeydir.” demiş. Şimdi, hiçbir dayanağı olmayan o “Kimi benden daha çok seversen onu senden alırım.” sözünün bir toplumu nasıl tahrip edebileceğine bakalım. Ama nasıl ortaya çıkmış olabileceğini hala önemsiyorum.

Sevgi Üzerinden Korku Üretmek

Olası seçenekler arasında en akla yatkını, birilerinin yeterince derin düşünmedikleri ya da kendi menfaatleri için uydurdukları gibi görünüyor. Biz olayı ciddiye alarak menfaat seçeneğinden gidelim.

Hangi hasta ruhlu insan bir insanı sevmek için bahane uydurabilir? Hem de kıskanç bir yaratıcı modeli yaratarak. “Bir insanı sevmekle başlar her şey.” demiş Sait Faik. Az sevsin çok sevsin, sevgiye limit mi koymalıyız? Asıl bir yarasa gölgesi gibi üzerimizde dolanan kara bulutlar sevgisizlikten doğmaz mı? Sevmeyi bilmeyen karanlık kalpler değil midir o katliam yapmaktan haz duyanlar?

Yüzsüz kalabalıkların ellerinde kanlı taş kalpler taşıdığı, arkadan iplerle yönetilen bir topluluğun vicdan yoksunluğunu anlatan karanlık ve alegorik bir sahne.

Bunun nasıl bir ruh hastalığına dönüşeceğinin örneğini yakın zamanda yaşadık. Ceren Özdemir’i bıçaklayarak öldüren cani Özgür Arduç bakın ne demiş ifadesinde: “Başka bir kadın daha vardı ve yakalanmasaydım onu da öldürecektim. Ceren Özdemir’in ölmesi nedeniyle pişman değilim, üzülemiyorum, elimde olmadan öldürüyorum ve mutlu oluyorum. Ben İstanbul’dayken sevdiğim kedilerin başını taşla eziyordum, hatta bir tanesinin kalbini çıkarmıştım.

Uç bir örnek midir şimdi bu? Sürüngen beyninin hizmetinde ete kemiğe bürünmüş bir şeytan. Bu zebani tabiatlı yaratık anlar mı sevmekten? Bir tanrısı olmadığı da ortada. Demek ki tanrıyla alakası yok. Bunların hepsi vicdan yetmezliğinden… Sevgi ancak vicdanın kundağında büyüyebilir. Belki de bu yüzden sevmenin neden gerekli olduğu, nasıl yapılacağı ve ne tür biçimlerde suret kazanacağını bir türlü öğretemedik. Çünkü bizi de mahrum bırakmışlardı bu bilgiden. Verebildiğimiz tek bilgi: “Seni benden alamazlar, ya benimsin ya toprağın.” Canavarın karnını doyurma biçimidir bu. Bazı toplumların neden bu kadar canavarlaşabildiği gerçekten anlaşılmaz bir şey midir?

Yarı insan yarı canavar bir figürün merkezde yer aldığı, çevresinde korku, şiddet ve vicdan kaybını simgeleyen sahnelerle dolu karanlık ve alegorik bir kompozisyon.

Yukarıda sevme yeteneğinden mahrum bırakıldığımızı söylemiştim. Korkuyu sevgiden üstün tuttukları için yaratılmıştır belki de o söz. Arap toplumuna hâkim olan fikir nedir? Allah’a inanmak için ondan korkmak gerektiği. Bir tasavvuf ehlinde aşk ile bağlanmak için koşulsuz itaat vardır ama korku var mıdır? İnsan korktuğu bir yaratıcıya gerçekten aşk ile bağlanabilir mi? Kalbinin derinliklerinde kötülük varsa korkman gerekir. Diğer türlü ancak kendini aldatırsın.

Eğer inandığın halde korkuyorsan kötü bir insan olmalısın. Onun cennet bahçesine ulaşmak için iyi insan rolü yapan bir cani! Böyle bir kimse korkmakta haklıdır. Diğer yandan kimse kendini cehenneme yakıştırmaz. “En fazla biraz yanarım ama eninde sonunda cennetine alır beni!” Geleceğini berrak bir kâsede açık ve net görebiliyorsan hangi unvanla anmalı seni? Öyleyse affedileceğini düşündüğün kötülükleri yapmakta serbest olmalısın! Nasıl olsa şeytan bunun için var değil mi? Suçun kılıfı. Sen kalbinin içini görebiliyorsun ve tüm dünya da senin gözlerini görebiliyor.

Sevgi mi Şirk mi?

Şimdi vurucu cümlemizi hazırlayalım. “Kimi Benden Çok Seversen Onu Senden Alırım!” Belki de birileri sırf kendi menfaatleri için uydurmamıştır bu sözü. Belki de bir insanı çok fazla sevmeyi, tanrıya şirk koşmak gibi algılamışlardır. Bu da tanrıdan ne kadar korktuklarını gösteriyor. Bu da en azından yukarıdaki örnekte olduğu üzere, ne kadar zalim olduklarını…

Fani birine aşk ile bağlanacağına tanrıya bağlan!” Böyle derler. Sanki insana duyulan sevgi tanrıya duyulan sevgiyi unutturacakmış gibi! Yeryüzünde o’na inanan kimse kalmayacak endişesi! Hâlbuki… “Bir insanı sevmekle başlar her şey…

Korku ve sevgi arasında ikiye bölünmüş alegorik bir sahnede, alevler içindeki karanlık figürler ile huzur dolu bir çift karşı karşıya dururken, terazide “sevgi mi” ve “şirk mi” sorusu tartılıyor.

İbadet ettin, sadaka verdin ve adını andın yaratıcının… Bütün bunlar emirlerini yerine getirip kendini kurtarmak içindi. Peki, onun için ne yaptın?
Ey insan yığınları… İster bir dininiz olsun, isterse de dinsiz diye tanımlayın kendinizi, “sevmek” insan olabilmenin ilk koşuludur. Hele kendinden vererek sevmek…

Tolstoy, İnsan Ne ile Yaşar adlı kitabında Yuhanna İncil’inden güzel bir alıntı yapmış. Her ne kadar bütün dinlere eşit mesafede dursam da, doğruyu gizlemek gibi bir tabiatım yoktur. Diyor ki: “Tanrı’yı seviyorum, deyip de kardeşinden nefret eden yalancıdır. Çünkü gördüğü kardeşini sevmeyen, görmediği Tanrı’yı sevemez.

 

Günay Aktürk

Gitmeden Bunlara da Bakabilirsiniz

Bir yanıt yazın