Tanrı Algısı | Herkesin Tanrısı Kendine Benzer

Hakikat dediğin şaşası değil, şaşan insan zekası

Tanrı algısı çoğu zaman insanın kendini nasıl gördüğüyle ilgilidir. Bu yüzden de Herkesin tanrısı kendine benzer. Hakikat dediğin şaşası değil, şaşan insan zekâsı…

Bu işte bir sakatlık var! Zira en zalim, en anlayışsız insanlar; gözleri her türlü manadan yoksun, tıpkı bir ölü balık gibi bakan insanlar, cennete en önde gireceklerini düşünüyorlar! Onlar için insani yetilerin hiçbir değeri yok. Saf bir iman yeterli onlar için.

Herkesin tanrısı kendine benzer temasını anlatan Bosch tarzı çok sahneli illüstrasyon, tapınak sahnesi, cennette çöken Adem ve dünyaya vuran Adem ile Havva

Öte yandan yarattığı insanın en ileri seviyede olmasını isterdi Tanrı. Bu onun en büyük övünç kaynağı olurdu. Siz hiç çürük domatesleriyle gururlanan bir çiftçi gördünüz mü? Anlama yetisinden yoksun bir kula razı mıdır Tanrı? Ondan basit işler bekleyerek sadece iman etmesini, ibadetini aksatmamasını mı istiyor? Elinde daha iyi seçenekler varken, onun için en ideal insan tipi bu mudur? Peki bu, Tanrıya karşı yapılabilecek en büyük hakaret değil midir?

Geçen gün yine yazmaya başladım. Ortaya şöyle bir metin çıktı:

“Ve Tanrı kendi kendine mırıldandı: “Ben onlara fikir yürütmeleri için bir akıl verdim. Bakalım içlerinden kaç tanesi emirlerime uyma gafletine düşerek hak edecek cehennemi!

Hakikat dediğin şaşası değil, şaşan insan zekası. Belki de yanlış emirler vermişti Tanrı. Doğruyu bulması için ilkin yanlışı ayıklaması gerekiyordu… Ama yine ihtimal dahilinde değil. Zira bu kadar işlevsiz bir zihne bunca yükü yüklemezdi.

Belki de tamamen sürpriz olacak. Gözümüzü açtığımızda karşılaşacağımız Tanrı, işittiğimiz hiçbir tanrının eşgaline uymayacak! Ve hesap soracak bizden: “Ben size akıl fikir verdim. Lanetim üzerinize oldu ki yakınından bile geçemediniz hakikatimin!” Ve bütün ateistler taktir belgesiyle ödüllendirilecek…

Herkesin tanrısı kendine benzer, demişler. Benimkisi elim bir trafik kazasında tanrısına kavuştu!

Eğer gerçekten bir tanrı olsaydı bile, cehennemi kendi tebaasıyla doldururdu. Ve çocuklara tecavüz edilen bir dünyada oturur hüngür hüngür ağlardı. Ahh evet! Sanırım Tanrı’nın Adem’i cennetine yerleştirmekteki tek amacı, ağırlığını bize göstermekti! Suyu taşırmayan gül yaprağı hikayesini bilir misiniz?

Uzakdoğu’da bir Budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli olan incelik, anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti.

Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda herhangi bir tokmak veya çan, zil yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı, içerideki Budist, kapıda duran yabancıya baktı.

Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. Gelen yabancı tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı. Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti.

Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerideki Budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı…

Kıssadan hisse odur ki Adem’in içindeki taş, cennetin derin dehlizlerinin diplerine kadar çöktü! Aslında onu cennetten kovan Tanrı bile değildi. Adem, temiz bir ummanda kendi kendini taşırdı ve ölüsü bu ummanın uğursuz kıyılarına vurdu: dünyaya…

Galiba insanlar cennetten kovulduklarına inandıkları gün, yani tam olarak o gün, yeryüzünde kötülükler yapmaya başlayan insansı şeytanlara dönüştüler!

Günay Aktürk

Bir yanıt yazın