Büyük Adam Nedir?
Ben küçükken bayağı iddialı bir çocuktum. Hayallerimin ardı arkası kesilmezdi. Gün oldu âşık olduğum edebiyat öğretmenime şiirler yazıp çalışma odasına astırttım, gün oldu matematik öğretmenime yazdığım eleştiri şiirleriyle zıvanadan çıkarttım onu. Şiir benim için hem saldırı silahı hem de savunma kalkanıydı. Bunun dışında dünyaya bakışım da oldukça farklıydı hani. Çocukça bile olsa kendi çapında bir mantık taşıyorlardı.

Dün gibi hatırladıklarımdan bazıları şunlar:
“Ben onlar gibi çocuk yaşta evlenecek kadar aptal değilim. Hayır hayır! Ne olursa olsun on altı yaşından önce evlenmek yok!”
“Büyüyünce mutlaka şu komşu kızıyla evlenmeliyim. Zaten başkasıyla da mutlu olamam. O da beni seviyor. Dün oynarken iki kez gülümsemedi mi.” (Bahsettiğim komşu kızı iki sene önce evlendi. Ogün bu gündür oyunlardan uzağım.)
“Babaannem ölürse yaşayacağımı sanmıyorum.”
“Eğer ileride çok zengin olursam ceketimin iç ceplerini pilot kalemlerle dolduracağım.”
– Hocam ben ileride çok bilgin bir insan olmak istiyorum. Ne yapmalıyım?
– Çok okumalısın Günay.”
Bundan sonra dört ay boyunca sürekli olarak okudum. Ama hâlâ hiçbir şey bildiğim yoktu. Öğretmene tekrar gidip gayet ciddi bir tavırla bana neden yalan söylediğini sordum. Tabii ki ağlaya zırlaya. Sanırım on iki yaşlarındaydım.
Dere kenarında gizlice sigara içerken yanımdaki komşumuzun oğlu İsmail, büyüdüğümde sigara içip içmeyeceğimi sormuştu. Bunun malum bir cevabı var. “Aklını mı yitirdin be oğlum, tabi ki de içeceğim!”
Çocukluğumda kendimden çok şey bekleyip birçok şey olmak istemişimdir. Polis, öğretmen, felsefeci ve yazar bunlardan bazıları. Sonuncusu bayağı bir ilgimi çekmiş olmalı. Bir dönem bir sayfalık romanlar yazmıştım. Hatta birinde başkarakterimin hapse girmesiyle çıkması bir oluyor ve iki kelimeyle de romanın sonuna geliyorduk. Bunun üzerine sevgili ablam Canay, yazarlığımı ciddiye alıp bu bir sayfalık romanımı şöyle yorumlamıştı: “Hiç olmazsa cezaevinden çıkarken arkadaşlarıyla vedalaşsınlar.” Bir keresinde de babam başka bir romanımı okuyup aynen şöyle söylemişti: “Bu çocuk büyüyünce çok büyük adam olacak!”
Büyük adam nasıl olunur, söylemeyi unutmuştu ama. Ne vesikalık ne de boydan fotoğrafı vardı büyük adamın. Hiç kimse bu meçhul insanın fotoğrafını elime tutuşturmadığı için, her adıduyulmuşgillerin peşine takılıp gittim. Kimi bir yazarın veya şairin ya da bir devlet adamının hayranıyken, ben yine de yeni keşfettiğin hiç bir adıduyulmuşgillerden emin olamadım. O her kimse, ömrüm onu aramakla geçti.

Velhasıl ekmeği aslanın ağzında görünceye ya da çocukların boğazlandığını fark edinceye kadar sürdü bu arayış. Sonra bir gün nasıl olduysa oldu ve unutuverdim büyük adamlığı. Sanıyorum ki çocukluğumun o muazzam hayallerini büyüme sürecinde yavaş yavaş körelttiğim için olacak, mutsuzluk hastalığına yakalandım. Büyük adam, yiyecek ekmeği bile zor buluyordu çünkü.
Peki ya büyük adam karnını nasıl doyururdu? Çevreme bakındım anlayabilmek için. Gördüm ki hırsızı, arsızı, sapığı, dolandırıcısı, din tüccarı, savaş çığırtkanı. Öte yandan babama hak vermeden edemedim. Böyle bir dünyada büyük adam olmak, boyundan büyük işlere soyunmakla mümkün oluyormuş. Soyundukça üşüsen de önüne konulan pahalı kürklerle ısınmaya çalışmamakla! “Bildiğin yoldan şaşmamak” demiyorum. Nice insan zihni var ki doğru farz ettiği bir dizi bilginin yarattığı kötülükleri erdem diye yorumluyor. Bir insan nasıl anlar büyük adam olduğunu? Belki de bunu anladığı anda vazgeçiyor büyük adam olmaktan. Belki de büyük adamlık, büyük olmamayı istememekle oluyor…
Nasıl tanıyacağız büyük adamı? Diyelim ki şüphelendin birinden. Yüksekçe bir yere çıkmış, yalayıp duruyor elindeki mikrofonu büyük adam kılıklı. Önce sözlerine bakmalı. Ne anlatıyor, meramı ne? Öyle ele ayağa düşmüş sözler etmez sana büyük adam. Yenicedir sözleri. Kendi çağına uydurur eski bir kelamı. Zararlı olanları kesip atar.
Doğrusu, büyük adamların ortadan kaybolduğu ülkelerde kimsenin sözüne, edebine, ahlakına güvenilmez. Mesela yeraltında yaşayan beş gözlü köstebeklerden dem vurmaz büyük adam dediğin. Çünkü olmadığından şüphelenir de var diye konuşmaz. Sağ elinde mikroskobu, sol elinde teleskobu vardır. Mikroorganizma diye başlattığı sözünü, ışık yılı diye bitirir. Bilimsel konuşurken, vicdandan “tanrı” diye bahseder.
Eğer ki birileri sana irili ufaklı timsahların yoncalıkta otladığını söylüyorsa, oradan hemen uzaklaşmalısın. Tüm bunlardan nasıl bu kadar emin olabildiğimi soracak olursan… İzini buraya kadar sürdüm de ondan. Sonunda irili ufaklı sayısız büyük adam çıktı karşıma.

Bir adam vardı, adı Mustafa. Öyle kitap falan okumaz, büyük şeyler düşünmezdi. Hatta evinde kütüphanesi bile yoktu. Yirmi yıl önce, şu bizim özgürlük düşmanı muhafazakar partiye oy verdiğini duyduğumda pek de şaşırmamıştım. Geçen gün çarşıda gördüm onu. Yanında on yaşındaki kızı vardı. Gidip selam verdim. Neler yaptığını sorduğumda, bana bu yazıyı yazmak için ilham veren o cümleyi kurdu: “Kızımı satranç kursuna götürüyorum.“
O anda büyük adamlığın ne olduğunu fark ettim. Büyük adam herkesin tanıdığı biri olmak zorunda değildi. Üstelik herkesin tanıdığı, muhtemelen büyük adam da değildi. Kızını satranç kursuna götüren adamdı büyük adam.
Çünkü binlerce yıldır bilgelikle softalık savaş halinde. Tabuculuk softalıktır; yobazlık, kaburga kemiğinden kadınlar, fanatizm, otokrasi softalıktır. Bunlar toplumları geriye götürür. Beri yanda daha özgürdür bilge toplumlar. Çünkü bilim ve sanat vardır orada. Sanat, insanı ehlileştirir; daha anlayışlı, daha ılıman kılar.
İki kardeş tanrıya benzer bilgelikle softalık. Hangisinin taraftarı daha fazlaysa, o tanrı tarafından yönetilirsiniz. Kızını satranç kursuna götüren adam, bir taraftar daha kazandırmıştır bilge tanrıya. O çocuğun gelecekte dokunacağı insanları bir düşünün… Öyleyse birilerine ilham olandır büyük adam, dokunandır. Kaç kişiyi andınlatmışsan rütben de o derece yükselir.
Bir eylemin herkesin çıkarına olması, büyük adamlığın ön koşuludur. Peki, aklın özgürleştirilmesinde ne kadar pay sahibisiniz? Ne bırakacaksınız bu ülkenin gelecek kuşaklarına? Belki herkes tarafından tanınan birisinizdir. İnsanlar parmaklarıyla sizi gösterip: “Ne büyük adam be!” diyordur. Belki racon sahibi bir mafya babası… Peki, ne öğretiyorsunuz insanlara adam öldürmekten başka? Herkesin çıkarına mıdır bu?
Belki bir siyasetçisiniz. Hah, en yararsız olanlar da sizlersiniz. İki yüz kelimelik dağarcıklarıyla burunlarının ucunu bile göremeyen parlak fikirliler! Diyelim ki mankensiniz. Ya da büyülüyorsunuz güzelliğinizle. Faydası var mı kendinizden başkasına güzelliğinizin? Hoş, kendinize faydası ne ki? Üstelik o güzelliğin kendi emeğinizin ürünü olmadığını, ona doğuştan sahip olduğunuz düşünülürse…
Sosyal medya fenomenleri! Onlardan da softalık adına iyi malzeme çıkar hani. Zihnin büyümesinde olmasa bile, gerilemesinde epey yararlılar. Zengin takımını unutmayalım. Zenginlikle zeka en çok onlarda yamalı duruyor. Paralı ve güçlü olmanın saygı duyulması gerektiğini düşünüyor, hatta daha da ileri giderek kültürlü olduklarına inanıyorlar. Onlarla çok çalıştım. İnanın para insanı o kadar yanlış vehimlere kaptırıyor ki…
Bir de sanatçı takımı var. Meşhur olmanın topluma yön vermeye yeterli olduğunu sanan zavallılar. Mesleklerine o kadar yabancılar ki sanatçı olmanın muhalif olmaktan geçtiğini bile fark edemiyorlar. Hatta kendilerinden olanlara bile…

Bu ülkede pek çok insan pek çok şeye sahip de bir tek büyük adam ve kadın vasfına sahip değiller. Evet, onun izini yirmi yıldır sürüyorum. Neye sahip olmaları gerektiğini de çok iyi biliyorum. Bunlar da öyle sanıldığı gibi ruhani ya da ulaşılamayacak şeyler değil. Ama çaba gerektirir. Zirvedeki büyük adam tarifim ise budur artık; entelektüel bir yaşam, gelişmiş mizah yeteneği, naiflik; tarihten, felsefeden, edebiyattan ve bilimden anlamak; insanlık onur ve haklarına saygılı olmak; haddini bilmek, susmayı bilmek ve “ben”i susturabilmek…